60. "Yere Düşen Maskeler ve Maktül Olan Katiller"
Bölüm şarkıları:
Labrint, Mount Everest
Mother Mother, Hayloft II
Billie Eilish, You Should See Me In A Crow
Erika Lundmoen, Yad
JPOLND, The End
Yüksek Sadakat, Katil & Maktül
Redd, Aşık Oldum Celladıma
⚓
Gökyüzü devrilir ve tüm taşlar kenara çekilir.
Sis çökünce avlar, çakallarla yer değiştirir.
Her şeyin tersine döndüğü paralel bir evrende tek bir kural sabittir.
Oyunun sonunu ancak oyunu başlatan kişi getirir.
•⚓•
Bir elimle arabanın tavanındaki tutacağa asılırken diğer elim, boynumdaki zincirin ucunda duran çapayı sarıyordu.
Bu ekibe gelişimin ardında yatan ana amaç, yeteneğimi değerlendirmek istemeleriydi. Herkesten daha iyi görür, herkesten daha çok hatırlardım. Herkesten daha iyi bir görsel hafızaya sahiptim ve herkesin gözden kaçıracağı defayları ben en ufak detayına kadar saatlerce anlatabilirdim.
O kameradan izlediklerim, diğer kötü anılarımın tamamı gibi benimle sonsuza kadar yaşayacaktı ama ben bugün burada canımızın yanmasında payı olan kim varsa her birini ölmekten beter hale getirecektim.
Bir çapa olarak gerektiğinde gemiyi durduracak ve denizin ortasında dinlendirecek bir güce sahiptim, bunu biliyordum. En fırtınalı günde okyanusa tutunmamızı da ben sağlardım fakat bugün, bir fren değildim. Bugün ben dümenin ta kendisiydim.
İçinde bulunduğumuz araca kurşunlar yağarken gözlerimi kıstım ve tutunduğum yeri daha sıkı kavradım. Öyle ki elime giden kan akışını kesmiş olmalıydım. Parmaklarım tıpkı direksiyon hakimiyetini sağlamaya çalışan Kaya'nınkiler gibi bembeyaz kesilmişti.
"Eğ başını!"
Kaya'nın yüksek sesi, arka arkaya patlayan silah seslerinin arasında yankılandı. Dik yamaçtan yokuş aşağı zorlukla ilerlettiği arabamız, büyük bir taşın üzerinden geçtiği için sertçe sarsıldık. Dengemi toparladım ve gözlerimi etrafta dolaştırdım. Bize ateş açılan noktaları tespit etmeye çalışıyordum.
Üç kişi, bizimle uğraşıyordu.
Kolyemi bıraktım ve silahımı kavradım.
Silah sesleri biraz olsun durulmuyor, aksine daha çok artıyordu. Etrafa yerleştirdiğimiz kameraları kontrol etmek için kucağımda duran bilgisayarı yeniden sarsıldığımızda sabit tutamadım. Sonra onu umursamayı bırakıp tabancamı iki elimle kavradım ve kararlı bir şekilde camımı sonuna kadar açtım.
Bir mezarın başına her gittiğimde yeterince ağlıyordum. Onun toprağından başka toprağa karışacak bir damla daha gözyaşım yoktu benim.
Mete Ölmez'i o günden sonra Vanessa'sına götürememiştim ama Can Günay'ı Tesla ve Mila için eve götürmek zorundaydım.
Kaya bir kez daha "Eğ şu başını!" diye bağırıp bir eli direksiyondayken diğer eliyle ensemi tuttu. "Beni Görkem'le papaz edeceksin, koru kendini!"
Temasından kurtulduktan sonra uzanıp onun belindeki silahı da çektim. Yeniden doğrulduğumda açık camdan vuran sert rüzgar saçlarımı uçuşturdu. "Yapma," dedi Kaya. Emniyet kemerimi çözdüm ve başımı camdan dışarı uzattım. Geceye hızla sis çöküyordu. "Yağmur," dediğinde iki elimde iki silah tutuyordum ve belime kadar arabanın camından sarkmaya başlamıştım.
"Dikkat et!" diye bağırdı Eylül. Kulaklıklarımız sayesinde konuşmalarımızı duyabiliyordu. "Üzerinize yığın yığın herif geliyor, yalvarırım bir delilik yapmayın."
"Kadına bak, Lara Croft sanki!" diye bağıran Ceyhun'du. Bu beni neredeyse güldürüyordu. "Bir kaza yapmadan durmaya ne dersiniz?!"
"Durursam etrafımızı sararlar," dedi Kaya. "Durursam Can'a uzak kalırız. Durursam yetişemeyiz. Duramam."
"Devam et," dedim. Soluma döndüm. Engebeli arazide sarsılarak giden bir aracın içinden elli metre kadar uzağımızda hareket halindeki bir adamın bacağını hedef aldım. Tetiği çektim.
Üçü ikiye indirdim.
İki dörde çıktı.
Bizi yaklaştırmak istemedikleri için desteğe geliyorlardı. Başka kimse harekete geçmediğinden bütün odak üzerimizdeydi ve güçlerini buraya yönlendirip bize engel olmayı deneyeceklerdi.
"Size en yakın kişi benim," diye fısıldadı Arda. Aynı zamanda Can'ın tutulduğu eve en yakın kişi de oydu. Bu noktada bir tercih yapması gerekecekti. Görkem Duman'ın yaşadığı vicdan azabı ona hiç uğramasın diye "Orada kal," dedim sertçe. Tetiği bir kez daha çektim. Bu kez hedefimdeki adam doğru zamanda arabamızın tekerleklerini hedef almayı bırakıp kendini bir ağacın arkasına gizlediği için başarılı olamadım.
Altair, Can Günay'ın infazına karar vermişti ve Kaya ile ben, kendimizi bir dikkat dağıtma unsuru olarak ortaya atmıştık.
Tabii bir de o ses vardı.
Görkem Duman geliyor. Görkem Duman geliyor. Görkem Duman geliyor.
Bizi o sanıyorlardı. Bizi yok etmek için uğraşıyorlardı. Altair, bunun uğruna elindeki bütün kaynakları harcardı. Bu yüzden oltamıza çok fazla balık yakalanacaktı.
"Ne yapalım istersiniz?" diye sordu Muhip.
"Sessiz olun," dedi Kaya. "Bırakın gürültüyü biz yapalım. Siz sinsice içeri yaklaşmaya bakın. Onları hazırlıksız yakalamışken daha da dibe batıralım."
Nihayet mantıklı düşünebilmiş olacak ki "Ros," dedi Eylül. "Ros'un sayesinde eriştik biz bu yankılanan sese. Hermes bunu idrak ettiğinde ilk hedefi Ros olacak."
"Önceliklerimiz belli," diyen Kaya, direksiyonu sertçe sola kırdığında dirseğimi arabanın üzerine sertçe bastırdım. Bizi iki ağacın arasından öyle nizami bir şekilde geçirmişti ki ağzımı bile açamadım. Az daha camdan fırlayacaktım fakat bu alması gereken bir riskti, aksi halde kaza yapardık ve kesin bir şekilde camdan fırlamış olurdum. "Can, Ros, Barış!" dedi Kaya, anın adrenali ile bağırarak. "Plan basit. Giriyor, alıyor, çıkıyorsunuz. Anlaşıldı mı?"
"Ama siz..."
Rastgele üzerimize ateş açıp yer değiştirmeye çalışan bir adamı o koşarken kürek kemiğine yakın bir noktadan vurduğumda adam, yüzüstü bir şekilde yere kapaklandı. "Biz burayı hallederiz," dedim.
"Soyadının hakkını veriyorsun," dedi Kaya, gülümseyerek. Böyle bir senaryonun içinde gülümseyebilmesi, içimdeki yangının üstüne dökülen bir kova su gibiydi.
"Ne sandın," dedim ben de gülümseyerek karşılık verirken. "Görkem yoksa ben varım."
⏳
Kaya Eroğlu
O gülümsüyor, diye geçirdim içimden. Sakin ol. Asya gülümsüyor, her şey yolunda.
Kurşun seslerinin arasında ilerlerken Hermes'in Can'ı buraya getirdiği araçla aramızda çok az bir mesafe kalmıştı. Altair ve Hermes birkaç saniye sonra ecelleriyle tanışacaktı. Sadece birkaç yüz metre...
Fazla yakından bir patlama sesi yükseldi.
Asya irkildi ve ben de direksiyonun elimden kaydığını hissettim.
"Siktir," dedim direksiyonu düz tutabilmek için iki elimle birden sımsıkı kavrarken. Araba sağa çekiyordu ve kontrol, ellerimden kayıp gidiyordu. "Siktir, teker patladı!"
Asya, omzunu sertçe kapıya vurduğunda zihinlerimizde aynı manzara belirmiş olmalıydı. Can'ın kullandığı aracın paramparça hali, silik bir iz olmaktan çıkıp gözlerimi yaktı. "Kaya," dedi yalnızca.
Kulaklığımdan sesler geliyordu ama yaşadığım adrenalin hepsini baskılıyordu.
Asya'yı korumam gerek. Can'a yetişmem gerek. Arda tek. Görkem yok.
Hâlâ karanlığın içinde Görkem Duman geliyor sesi yankılanıyordu. O hâlâ yoktu ve biz bir kıyametin ortasına bodoslama dalıyorduk.
Direksiyonun hakimiyetini sağlayamıyordum. Yeniden sağa doğru savrulduğumuzda Asya az daha camla bütünleşecekti. Frene aniden asılırsam bir kazaya yol açacaktım fakat bunu yapmazsam da durmamız gecikecekti. Riskleri hesap edebilecek saniyelere sahip değildim. Frene asıldım, tekerlekler kaydı, araba yine sağa çekti ve direksiyonu düz tutmam imkansız hale geldi.
Bir ağaca çarpmamıza belki de birkaç santim kala araba toprak zemini ağlatarak da olsa durdu.
Başımı hızla çevirip Asya'yı kontrol ettim. İçi dışına çıkacakmış gibi yüzü beyazlaşmıştı fakat gözle görünür bir yarası yoktu. Yalnızca sarsılışımızın etkisini üzerinden atmaya çalışıyordu.
Bir anda elini enseme sarıp beni eğilmem için aşağı çekti.
Aynı saniye bir kurşun, arka camımızı tuzla buz etti.
"İnelim," dediğinde gözlerinde bir gram bile korku yoktu. Az önce direksiyonu doğru düzgün tutamadığımı görmesine rağmen kaza yapmayacağımızı zaten biliyor gibi görünüyordu. Benim ona bir şey olacak diye ödüm kopmuştu ama Asya dümdüz bir ifadeyle yüzüme bakıyordu.
Gözlerini benden çekip dakikalar önce yere düşürdüğü bilgisayarı çekti. Onu arabanın koltuğuna koydu. Kendisi o küçük boşluğa sığmış, sırtını torpidodan tarafa vermişti. Bu sayede eğildiği yerden bilgisayar ekranına bakabiliyordu.
"Ortalık çok karışık," dedi hızlı bir göz gezdirişin ardından. "Karanlık, işleri yeterince zorlaştırmıyormuş gibi bir de sis çöküyor." Başını kaldırıp "Evet, iyiyiz," diyene kadar kulağımızdaki kulaklığı unutmuş durumdaydım. Birkaç dakikalığına onun sesinden başka her sesi dünyamdan silmiştim sanki.
"Arda?" diye kontrol ettim, listemdeki bir diğer kişiyi. Burada toplam kaç polis olduğumuzdan emin değildim ama yüz bin tane de olsak ilk beşim değişmezdi benim. Bencillikse bencillikti. Bu beni kötü biri yapıyorsa da umurumda değildi. Ailem her zaman önce gelirdi.
Belki de lider olan bu yüzden ben değildim. Ben her şeyi düşünmezdim, yalnızca bizimkilerdi tek derdim.
"Boğuşuyorum." Arda nefes nefeseydi ama alçak sesle konuşuyordu. "Her şey yolunda."
"Yerini tespit ettiler mi?"
"Bir kişi etti ama haber verebilecek durumda değil şu an," dedi. "İlerleyeyim mi?"
"Yakınız," dediğini duydum Hande'nin. "Altair, destek istemek için birilerine ulaştı sanırım. Acele etmeliyiz."
"Hermes, binaya girmiş," dedi Asya, parmağıyla ekrandaki bir noktayı işaret ederek. "Ros onunla konuşuyor. Barış, Bedir ve ayaklarının dibindeki Can'la birlikte başka bir köşede."
"Ros onu oyalamaya çalışıyor," dedi Eylül. "Fazla zamanımız yok."
Silah sesleri yükselmeye başladığından beri binanın etrafı bir küp şekerin etrafına toplanan karıncalar gibi Piramit'in adamlarıyla dolmuştu. Bizi karşılayacak güvenlik duvarını delip geçmek zorundaydık. Barış ve Ros, destek olmadan Can'ı oradan çıkaramazlardı.
Asya benden aldığı silahın şarjörünü değiştirip onu bana geri verdi. "Daha fazla burada durmayacağım."
Dakikalar ilerliyor gibiydi ama aslında bunların tümü saniyeler içinde yaşanıyordu. Öyle ki bize en yakın Piramit üyesi bile bulunduğumuz arabaya daha varamamıştı. Elindeki silahla birlikte temkinli adımlarla ilerlediğini sanıyordu.
Eğildiğim yerden kalktım ve tetiği çektim.
"Bir," diye saymaya başladım. "Kaybeden bir hafta boyunca ev işlerini yapar."
"Ben artık orada yaşamıyorum yalnız," dedi Asya. Kafasını kaldırdı, kapısını açtı ve onu sonuna kadar itip eğilerek aşağı indi. Kapıyı kendine bir siper gibi kullandı.
Hızlı hareketlerle ben de kapımı açıp arabanın ön tarafından dolaştım ve eğilip sırtımı dikleştirerek bedenimi arkasına bir kalkan gibi gerdim. Yaklaşan ayak seslerini ikimiz de net bir şekilde duyuyorduk. Birden fazla kişi arabaya doğru geliyordu. Geceye karışmalı, belki biraz da sessiz olmalıydık. Nasıl bir yol izlememiz gerektiğinden emin değildim. Gürültü şartsa alâsını yapardım ama Can'ı alabilmek için Asya'yı da kendimle birlikte riske atmak mantıklı gelmiyordu. O yanımdayken onu korumaktan başka bir şeye odaklanamadığımı fark ettim. Böyle olacağını düşünmemiştim. Onu kaybetmeye öyle yaklaşmıştık ki anlaşılan bunun izleri hiçbirimizin peşini kolay kolay bırakmayacaktı.
"Saat üç yönü," dedi Asya.
Döndüm ve ateş ettim.
Acı dolu bir inilti gökyüzüne karıştı. "Etti iki."
"Arabadayken vurduklarımı sayacak mıyız? Skorumuz on sekize iki o halde."
"On sekiz kişi vurmadın."
Birileri bize sıkıyordu.
"Arabayı takla attırmamaya çalışmakla meşguldün, asla emin olamazsın," dedi başını eğerek saklanırken. "Üç deyince ayağa kalkalım."
"Sırtını sırtıma yasla," dedim.
Üçe kadar saymadı, bakışlarımızla anlaştık. Asya, sırtını sırtıma dayadığında az önce bir kaza yapma korkusuyla içimden çekilen enerjimin yavaş yavaş geri geldiğini hissettim. Benim için kablosuz bir batarya görevi gören bu kadınla önümüze geleni tek tek indirmeye başladık.
"İpini koparan sahaya insin," dedim o anda. Torpidoya uzandım ve hızla yeni bir şarjör aldım. Ben onu takamadan bir ağacın arkasından uzanan gölgeyi fark ettim. Bir silah tutmuyor, sessizce saklanıyordu. Sanki birimizin diğerinin yanından ayrılacağı vakti bekliyordu.
"İki saniye dur burada," diye fısıldadım Asya'ya. "Bir misafirimiz var."
Başını salladı.
Ondan birkaç adım uzaklaştım ve ağacın dibine kadar sessizce yaklaştım. Adamın boynunu kavradığım gibi onu ters çevirdim ve sırtını sertçe ağacın gövdesine çarptım.
Yüzünü gördüğüm an gözümün döndüğünü hissettim.
Nedim Beyhanlı'nın boğazı, avuçlarımın arasındaydı.
Asya'nın gözlerimin önünde ağlayışı geldi aklıma. Eylül onu duşa götürürken nasıl titrediğini hatırladım. Sonrasında ne yapacağımızı bilemeyip bizimkilerle yaşadığımız derin sessizliğin acısı uyuşturmaya başladı beynimi. O çatı katında hepimizin beyninden vurulmuşa döndüğü gece geride kalmıştı ama bir o kadar yakındı şimdi bana.
Birden çok kez ona dokunmayı denemişti.
Görkem'in sırtının yakıldığı gün Selma beni zehirleyip Asya'nın yanından ayırmıştı. Selma bana işkence ederken Nedim, Asya ile uğraşmıştı. Selma'nın ölüm haberini yeni almıştık. Açıkça görüldüğü üzere ölme sırası, Nedim Beyhanlı'daydı.
Yumruğumu yüzüne geçirdiğimde az daha dizlerinin üzerine devrilecekti. Savrulan başını kaldırmayı denerken ona bir kez daha vurdum. Sonra tekrar ve sonra tekrar...
Önce yaprak hışırdamalarından birinin bana doğru geldiğini anladım. Arkamı dönmedim fakat gelenin Asya olduğunu hissetmiştim, bu yüzden gerilmedim ya da ilgimi başka bir yöne çevirmedim. Nedim'i çıplak ellerimle doğduğu güne pişman etmeye devam ettim.
Adım sesleri bir bıçak gibi kesildiğinde kana bulanan sol yumruğumu geri çektim.
Asya'nın gözleri, daha önce bir otel odasında bıçakladığı adamın üzerinde gezinmeye başladığında omuzları fazlasıyla gergin haldeydi.
Bakışlarındaki karanlık ifade duraksamama neden oldu.
Onu kendi zihninden bile korumak istiyordum.
"Ne o, hatırladın mı beni?" diye sordu Nedim, kanayan burnunu kolunun içine silerek. O sikik gözleriyle kardeşime bakmaya devam ederse onu yaslandığı ağacın dibine diri diri gömerdim.
Nedim bunu biliyordu.
Bize saldırmak için saklanmıyordu. Başına gelecekleri hissettiği için buradan kaçmayı deniyordu. Onu görmeseydim ilerlemeye devam edecekti çünkü bu kez paçayı sıyıramayacağını o da çok iyi biliyordu.
Kim bilir onun gibi düşünen daha kaç kişi vardı.
Kendini bu işten sıyırmaya çalışan herkesin üzerine karabasan gibi çökecektik. Bugün sondu. Uzun süredir onlar yüzünden korkunç kâbuslarla boğuşuyor, diken üzerinde uyuyup diken üzerinde uyanıyor, kan ve gözyaşını sudan bile çok görüyorduk.
Sis daha fazla çöktüğünde Nedim'in kaçması için bir adım geriye çekildim.
Bu bir cinayet değil, nefsi müdafaa olsun istemiştim.
Nedim koşmaya başladığında Asya silahıma davranırım diye bana baktı. Tabancamı kavradım fakat Nedim'e çevirmek yerine çevre kontrolüyle uğraştım.
Asya yeniden bana baktı. Onu elimden kaçırmama sinirlenmiş göründü. Beni anladı mı anlamadı mı bilmiyordum fakat bir saniye daha beklemedi. Nedim'i kovalamaya başladı.
Bu bir intikam oyunuydu.
Ve bu noktadan sonra etik ilkeleri de sikerdim. Kardeşim saydığım bir adam, başından beri ölmesi gereken bir kadın yüzünden ölmekten beter hale gelmişti. Çektiğimiz tüm bu zahmet, akıl hastanesinde geçen rastgele bir muhabbet uğrunaydı. Doğruyu yapmaya çalışmaktan bıkmış usanmıştım.
Olması gereken olacak, ölmesi gereken ölecekti.
Gri sis, omuzlarımı daha çok sardı.
Bundan sonra yalnızca ailemi korumak vardı.
⚓
Görkem Duman
Arabayı öyle hızlı sürüyordum ki Necip Amir kaç trafik cezası ödemek zorunda kalacaktı bilmiyordum.
Üstüm başım kan içindeydi.
Vega yan koltuğumda oturuyor, soluklanmayı denerken gözlerini altımızdan kayıp giden asfalttan bir saniye olsun ayırmıyordu.
Piramit'in adamları yalnızca bana değil, ona da saldırmışlardı.
Nefes nefese kalmış, önümüze gelenle dövüşmüş, onun bildiği kadarıyla son anda bu arabayı bulmuş ve olay yerinden uzaklaşmaya başlamıştık. Halbuki Necip Amir, o sırada arabanın çevresindeki insanları bir bir temizliyor ve bize yol açıyordu. Arabayı oraya bizim için bırakan zaten oydu.
Vega, Yağmur ile yaptığım konuşmadan beri daha bir diken üzerindeydi. Can'ı binanın içinde bulamadığımızda gözlerine çöken karanlık, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. İkizinin onu kandırdığını attığımız her bir adımda hissetmişti ama bunu kendi gözüyle görene kadar kabul etmek istememişti.
O beni Hermes'e götürmek üzerine bir anlaşma yapmıştı ama Hermes, Can'ı buradan götürerek ona ihanet etmişti.
Vega artık tamamen bizim tarafımızdaydı.
"Attıkları konuma ulaşmamız ne kadar sürecek?" diye sordu, kısık ve temkinli bir sesle. Bakışları dalgındı. Tırnaklarıyla oynuyordu. Saçı başı dağılmıştı fakat bu umurunda değildi. Gözlerini kaldırıp gömleğimdeki kan lekelerine baktı. Dört kişi ile yakın temasa girmem gerekmişti. Sorun değildi. Adrenalin kalbimi öyle hızlı attırmıştı ki tam olarak ne yaptığımı doğru düzgün hatırlamıyordum. Bir savaşın ortasında olduğumu iliklerime kadar hissetmiş ve var gücümle saldırıya geçmiştim. Geride kırılan kemikler bırakmıştım.
Yorulmuş muydum? Can'ı almam gerekiyordu. Sonra yorulurdum. Kendimi yorgun hissetmiyordum.
"Yarım saatten az sürmesini sağlayacağım," dedim. Bu bile fazlaydı. Bu çok fazlaydı. Hedefim on yedi dakikaydı. Bu araba da Can'ınki gibi şarampole yuvarlansa bile yine de oraya on yedi dakikada ulaşmanın bir yolunu bulacaktım.
"Oraya vardıktan sonra ne yapacağımıza dair bir planın var mı?"
"Çatışacağız," dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek.
"Kolay olmayacak."
"Kolay olacağını söylemedim," dedim. "Hiçbir zaman kolay olmadı ama her seferinde ekibimi bir arada tuttum. Can'ı benden benim canımı almadan alamazsınız, Vega."
"Can'a yalnızca gel desem kendi isteğiyle peşimden gelmeyeceğinin garantisini veremezsin Görkem."
Can'ın onu bir takıntı haline getirdiği doğruydu fakat Milat, bu noktada oldukça yanılıyordu. Birin beşe karşı hiçbir şansı yoktu.
Bunu ona söylemedim. Söyleyecek bir şey bulamamış gibi yaptım. İstediği kontrol sahibi olmaktı ve ben kontrol ondaymış gibi davranıyordum.
Vega ailesine karşı bilenmiş bir bıçaktı. O bıçağı Can bilemişti, ben elimde tutuyordum.
"Bu işin içinde bir iş var," dedi, durduk yere benimle bir sohbet başlatarak. "Hermes çoğu zaman ikiyüzlü biridir, işine geleni yapmasına alışkınım ama babamı bana tercih ediyorsa yakın zamanda kıyamet kopacak demektir."
Ben koparacağım, demek istedim.
Beni mahvettiniz. Sırtımı yaktınız, bana sonucunda kendimi asla affedemediğim bir seçim yaptırdınız. Kaya'yı zehirlediniz, Can'ı karanlığa çektiniz. Bizi birbirimizle karşı karşıya getirdiniz, bize kavgalar ettirdiniz.
Sevdiğim kadını vurdunuz. Panik ataklarıma sebep oldunuz. Bir koridorda dikildim, soğuk bir eli tuttum. Abimin önünde yıkıldım, babamın omzunda ağladım. Beni ölmeyi dileyecek hale getirdiniz.
Her zaman yaşamak zorunda olduğumu biliyordum. Kendim için değil, birileri için. Küçük bir çocukken abim için, annem için, en çok babam için. Sonrasında Kaya için ve sonra diğerleri için. Şimdilerde en çok karım için.
Hayatım boyunca birilerinin ihtiyaç duyduğu o insan olmuştum. Her şeyden önce kendimden vermeye odaklanıyordum. Bir görev adamı olarak yaşıyor, birilerinin güvenini boşa çıkarmamaya uğraşıyordum. Sorumluluğu omuzlarımda artık bir yük gibi taşımıyordum, sorumluluk denilen duygu benim altıncı duyu organım olmuştu. Bu sayede nefes alıyor, bunun için yaşıyordum.
Fakat o gün aşık olduğum kadın o ameliyathaneden çıkamasaydı eğer, her şeyi bir kenara bırakacak ve ölecektim.
Ne ekibe olan bağlılığım olacaktı umurumda ne de babamdan aldığım helallikler.
Bu, sikilmiş bir psikolojiydi. Bu bezmişlik, yılmışlık, tükenmişlikti. Ben böyle biri değildim. Beni el birliği ile mahvetmişlerdi.
Ben de Görkem Duman'sam bunu onların yanına bırakmazdım.
Fidesini kendim diktiğim, suyunu eksik etmediğim, uzayan dallarını budadığım, yeri geldiğinde Güneş'i tutup önüne getirdiğim bir ağacım vardı. Ailemin fertleri benim ellerimle büyüttüğüm o ağacın yapraklarıydı ve Piramit denen örgüt bir yaprak dökümüne sebep olmak için her geçen gün bir öncekinden daha fazla uğraşmıştı.
Biz sonbaharda dökülmeyecek, son baharda bile bir arada kalacaktık.
"Öyle," dedim Vega'ya. "Haklısın. Kıyamet kopacak."
"Garip değil mi?" diye sordu birden, az bir yolumuz kalmışken. "Yargıladığını yaşamadan durulmuyor insan. Ben annemi kendini öldürdüğü için değil, yalnızca babam gibi bir adama aşık olduğu için suçladım bunca zaman. Halbuki o, sonunu tanıdığında onun aslında kim olduğunu bilmiyormuş. Ben sonuma onun sonum olduğunu bilerek aşık olmuştum."
"Bu duygunun aşk olduğundan nasıl böyle eminsin?"
"Bu, hissettiğim en yüce şey," dedi Vega. "Bu en karanlığım, en aydınlığım. En dibim ve en zirvem. Yalnız başıma geçirdiğim günlerim aylarım, bir soyadına saklanmış. Ölmeyi düşleyen tarafımsa isminin gölgesinde kalmış. Can Günay, kaderim değilse nedir Görkem? Aşk o değilse nedir bilmiyorum ben."
Görkemli bir vaha sanıldığım ama yalnızca ihtiyaç duyulduğunda bir serap olarak görüldüğüm zamanlarımı düşündüm. Benim yetemediğim yerlere bile çiçekler vaat eden Yağmur, diye geçirdim içimden.
Kaybolmuş hissettiğim günlerimi düşündüm. İçime sığamadığım tüm o zamanlar için koca bir kıta verilmişti bana. Asya.
Sırtımı yaslamam için sağlam bir Kaya, adım atarken destek almak için tutunduğum asa Arda ve hayatta mıyım diye sorguladığım anlar için Can.
İsimlerin kaderimiz olduğuna katılıyordum. Aşkın en karanlıkla en aydınlığı birbirinin ucuna bağlayıp onları bir bütün haline getirdiğine de. Diple zirve arasındaki farkı hiçe indirdiğine de. Bir tuzak olduğunu anladığımızda bile o tuzağa koşma isteğine kısaca aşk denildiğine de...
Vega'ya katılıyordum ve bu durum hoşuma gitmemeye başlamıştı.
Duyguları aklanabilir seviyeden epey uzaktaydı fakat Can'a duyduğu bağlılıkla Yağmur'u zihnimde koyduğum yer arasında dumanlı bir zincir vardı.
İçimizdeki çukur farklı noktalara uzanıyordu ama aynı derinlikteydi.
"Yine ikizin," dedim gözlerimi yoldan ayırmadan. "Benim kaderimi benden almaya çalışan da ikizindi, seninkini babana teslim eden de o."
"Bu kadar güvendiğin biri tarafından ihanete uğramış olsaydın sen ne yapardın?"
"Bunu hayal edemiyorum," diye karşılık verdim. "Beni güvendiğim insanlar hayal kırıklığına uğratmazlar Vega."
"Can, bu dünyada en güvendiği kişi olarak bahsetti senden." Bunu söylemesi kalbimi sıkıştırdı. "Onu hiç hayal kırıklığına uğratmadığın için mi böyle söyledi sence? Yoksa o her ne yaparsan yap sana güvenmeyi seçtiği için mi?"
"Uğruna her şeyi yapacağımı bildiği içindir."
"Öyle olsa beni de en güvendiği kişi olarak saymaz mıydı?"
"Sayamaz," dedim. "Çünkü bunu itiraf etmek, kafasının içinde seninle verdiği savaşı bitirir. Can bu hisse yenilmekten korkuyor."
"Peki ne bu hissin adı?"
"Aşk."
"Aşk." Başını yavaşça salladı. "Aşk bana aklımı kaçırtacak."
Hiçbir şey söylemedim ama yüzüme baktığını görebiliyordum. Bakışlarını ellerime indirdi. "Evlendin," dedi. "Sen, sevdiğin kadınla evlendin. Kafanın içinde verdiğin savaşı nasıl bitirdin?"
"Yenilerek," dedim. "Ona her seferinde yenildim."
"Ben de mutlu olmak isterdim," dediğinde gaza asılmaya devam ediyordum. İlgimi yoldan ayırmam çok riskli olduğu halde başımı ona doğru çevirdim çünkü dalgalanan sesi, dolan gözlerinin habercisi olabilir gibi gelmişti. Yanılmıyordum. "Bana yenilirsem mutlu olamayacağım öğretildi. Ezberim Can'la bozuldu, Görkem. Onun kazanması beni mutlu eder. Bunun için bin kez tükenmem gerekiyorsa tükenirim. Ben bu hayatta neler uğruna tükendim, bir bilsen. Bin kez de Can için tükenirim."
"Bu konunun nereye varacağını anlayamadım."
"Tek bir şey istedim." Sesi artık bariz bir şekilde titriyordu. "Onu çok istedim."
"Ellerin ona dokunmak için fazla kirli Vega."
"Hiçbiriniz tertemiz değilsiniz," diye karşılık verdi. "Kendinizi kandırıyorsunuz. O da değil. Sorun yalnızca benim, öyle mi? Beni sevdi, Görkem. O, benim gibi birini seviyor. Kendinizi iyi olduğunuza kodlamışsınız ama düşündüğünüz kişi olsaydınız ne sen benimle aynı arabanın içinde olurdun ne de Can beni öpmeye kalkardı. Ben koyu griysem siz açık bir grisiniz ama yine de grisiniz."
"Kendini yalnız hissetmemek için çırpınıp duruyorsun," dedim direksiyonu tutan eklemlerim bembeyaz kesilmişken. "Oysa hepimizi kendi tarafına çekmeyi denemektense bizim tarafımıza geçmen daha kolay olabilir."
"Bunun için çok geç." Ellerini yüzüne kapattı. "Onu seviyorum," dedi. Sanırım bunlar, gerçek gözyaşlarıydı. "Her şey için çok geç."
"Onu kurtarmak için geç değil."
"Yanılıyorsun," dedi. "Onu benden kurtarmak için artık çok geç."
"Onu zehirledin."
"Onu sevdim."
"Aynı şey." O yaşlı gözleriyle yüzüme baktı. Aksini iddia etmek istiyordu ama soyadı için zehri seçen bir kadın olarak söylediklerime hak verdiği belli oluyordu.
"Sevdiğinle mutlu olmak, ne güzel bir duygudur," dedi. "Belki de bu yüzden böyle güçlüsündür."
"Benimle dalga mı geçiyorsun?" diye sordum. "Herkese oynadığın o akıl oyunlarını bana yutturabileceğini mi sanıyorsun? Mutluluk mu?" O ağlarken benim sesim arabanın dışına taşacak kadar yükseldi. "Mutlu mu görünüyorum oradan bakınca? Bir geldiniz, neyim var neyim yoksa içinden geçtiniz lan! Sırtımda deri bırakmadı senin o kardeşin. Kendi etimin yanık kokusuna aşinayım lan ben. Ellerime bak." Onları direksiyondan ayırdığımda bir saniyeliğine araç sarsıldı, ardından yeniden sertçe direksiyonu kavradım. "Bu ellerle kalp masajı yaptım ben hayatta kalma sebebime. O da sizin yüzünüzden! Siz hayalini kurmaya bile kıyamadığım bir ihtimali çalacaktınız lan benden. İzin mi verdiniz mutlu olmama amına koyayım? Güçlüyüm tabii. Etimle kemiğimle sizden ettiğim nefret ayakta tutuyor beni. İmrendiğin hayatıma iyi bak, Milat. Ne yaptığınızı gör, tamam mı? Gördüğün her şey, göreceğin her şey senin ve ailenin eseri. O yüzden boş boş konuşup da aklamaya çalışma kendini. Can'a aşık olman, ölümüne sebep olduğun gençleri silmedi. Sen iyi bir insan değilsin, mutlu olmayı hak ettiğini düşünüyorsan çok yanılıyorsun."
Böyle bir çıkışı beklemiyor olmalıydı. Yaşadığı uzun afallama, beraberinde çatılan kaşlarını getirdi. Gözyaşları dinerken suratı gergin bir hale geldi. "Ne yaptın?" diye sordu, dikkatle yüzüme bakarak. "Senin parmağın var bir yerlerde. Koca bir tiyatro oyunu çeviriyorsun. Hangi sahnedeyiz, anlayamıyorum. Bir şey yapmış olmalısın. Beni kandırdın, öyle değil mi? Beni Can'a götürmüyor musun Görkem?"
"Seni Can'a götürmüyorum," dedim. "Ben Can'a gidiyorum, sen sadece denk geldiğin için orada oturuyorsun. Başına ne geleceği umurumda değil."
"Ama o yaşıyor, öyle değil mi?" diye sordu korkuyla. "Karın bizi aradığında da senin oyununun içindeydik ama Can ölmüş olsa böyle düz düz bakamazdın öyle değil mi?"
"Bilmem," dedim yüzümü ona çevirerek. "Bakabilir miydim?"
"Akıllı bir adamsın," dedi omuzlarını indirip arkasına yaslanarak. "Zaafların var ama kabul ediyorum, akıllı bir adamsın sen. Çözemiyorum neyin içine düştüğümü. Çözmek de istemiyorum. Sadece Can'ı kurtarmak istiyorum."
Bir cevap verecekken birden dışarıya kulak kesildim.
Duyduklarım, silah sesleri miydi?
Henüz başlamamış olmaları gerekiyordu. Onlara başlamalarını söylememiştim. Bir çatışmayı zaten bekliyorduk fakat bu, biz buraya vardıktan sonra gerçekleşmeliydi.
Bir şeyler ters gitmiş olmalıydı.
Enseme dayanan bir buzun sırtıma doğru kaydığını hissettim. Soğuk bir his, tüylerimi diken diken ederken direksiyonu sağ elimle kontrol etmeye başlayıp solumu boşa çıkardım. Telefonuma uzandığımda araba ilerlemeye devam ediyordu ve farklı noktalardan gelen sesler giderek çoğalıyordu.
"Parti bizsiz başlamış," dedi Vega, tedirgin olduğunu belli etmemeyi deniyordu fakat yüzüme bu benim planım dahilinde olsun diye yalvarır gibi bakıyordu. Onun kadar gergin olduğumla yüzleştiğinde "Bir sorun var," dedi. Ardından sesi yükseldi. "Ne sorunu var?"
Yağmur'u aradım.
Vega benden bir cevap beklerken ben açmayacağını hissetmeme rağmen sonuna kadar çaldırdım.
Yağmur bana yaptığımız son telefon konuşmamızda Altair'in geldiğini ve yetişemeyebileceğimizi söylemişti. Bizden önce harekete geçme ihtimallerine kendimi hazırladığımı sanıyordum ama ona ulaşamıyor olmak, bütün şartellerimin aynı anda kapanmasına sebep olmuştu.
Vega, omzunun üzerinden geriye bir bakış attığında önümdeki karanlık yolun gereğinden fazla aydınlanmaya başladığını fark ettim.
Farlarımın yaydığı ışıktan fazlası vardı.
"Geliyorlar," dedi. Dikiz aynasından geriye baktım ve arkamızdan hızla gelen iki arabayı gördüm. İki farklı kavşaktan dönmüştük ama aynı yere gidiyor gibi görünüyorduk. Resmen hiçliğin içinden çıkmışlar ve huzurumu kaçırmışlardı.
Zaten çok huzurluydum ya!
"Rahatlamadığına göre demek ki bizden bunlar. Babamlar destek çağırmış olmalı."
O iki araç, yanlış bir hareket yaptığım an sağımızdan ve solumuzdan bizi sıkıştırmayı deneyecekti. Eğer Vega'nın söylediği gibi bunlar son anda çağırılan Piramit'in destek ekipleriyse detaylara hakim olmayabilirlerdi. Arkamızda kaldıklarından ötürü beni ya da Vega'yı henüz görmemişlerdi. Bu yolda onlarla birlikte oluşumuzun sebebini onlardan olmamıza bağlamaları kuvvetle muhtemeldi.
"Gizle kendini," dedim.
"Hayır," dedi. "Bunu yemezler. Plakaları iletmiştir Altair, düşünür böyle şeyleri. Hiç şansımız yok. Hızlan o yüzden."
"Saldırıya geçmediler," dedim. "Silahlarına davranmak için gayet uygun bir ortama sahipler. Bomboş yolda gecenin bu saatinde bir çatışmanın içine ilerlemeyi deniyoruz. Niye bize ateş etmiyorlar?"
"Arabanın içinde ben olduğum için olabilir." Tam da o an çok yakınımızdan bir silah sesi geldi. Arkamızdaki aracın yolcu koltuğundaki kişi cama çıkmış durumdaydı ve tabancasına sıkı sıkıya asılıyordu. "Alakası yokmuş!" diye bağırdı Vega. Komik değildi ama gülmeye başladım.
Direksiyonu sağa sertçe kırdığımda birkaç saniyeliğine de olsa kadrajlarından çıkmış oldum.
Bu bize yeterdi.
Asfalttan çıkıp toprak yola saparken bir saniye bile tereddüt etmedim.
"Ne yapıyorsun manyak?" diye sordu Vega, bulabildiği ilk yer olan emniyet kemerine tutunarak.
"Araziye girmemiz gerek," dedim. "Zaman kaybedemem, kestirmeyi kullanıyorum."
"Nerede olduklarını biliyor musun ki?"
"Sesler sence de yeterli değil mi?"
Vega, arkamızdakileri atlatıp atlatmadığımızı kontrol etmek elini koltuğumun arkasına yaslayıp geriye doğru bakmaya çalışırken ben ağaçların arasından düzlük bir yol bulma niyetindeydim. Seslerin giderek arttığını fark ettiğimde hızımı daha da arttırdım. "Sanırım peşimizden gelmiyorlar," dedi. Umurumda değildi. Gelselerdi onları da hallederdim. Şu an hiçbir güç, benim diğerlerine ulaşmamı engelleyemezdi.
"Önünü gördüğünden emin misin?" diye bağırdı.
"Susacak mısın artık?" diye bağırdım ben de. "Can için şöyle ölürüm böyle ölürüm demeyi biliyorsun. Bata çıka dönen dört tane tekerden mi korkuyorsun? Allah'ın şovcusu ya."
"Görkem, boğazına atlarsam seni nefessiz bırakmaya gücümün yeteceğini biliyorsundur umarım."
Küçümseyici kahkaham arabanın içini doldurdu. "Dene bakalım," dedim. "Dene de fırlatayım seni aşağıya."
"Sinir uçlarımla oynamaya başladın."
"Sen de gözün açıkken rüyalar görüyorsun," dedim. "Karıma da böyle yapmıştın, ne oldu sonun? Kafanı asfalta yapıştırmıştı hatırladığım kadarıyla. Şu arabadan burnum kanamış halde insem yarın helvan kavruluyor olur Milat. Fındıklı yapar muhtemelen. Çikolatayı da fındıklı seviyor."
Muhtemelen bir cevap verecekti ama bir anda sağ tarafına dikkat kesildi. Ormanlık alanın ortasına doğru ilerliyorduk, otoyoldan epey uzaklaşmış durumdaydık. Bizimkilerin Can'ın transferi için ayarladığı ve etrafına kameralar yerleştirdiği alana henüz ulaşamamıştık ama etrafta yankılanan sesi kısık da olsa duymaya başlamıştık.
Görkem Duman geliyor.
Arka arkaya kurulan bu cümledeki ses Hermes'e aitti. Kaya'nın sürprizi, bana şöyle bir durumun içindeyken bile inanılmaz keyif vermişti.
"Yine neler yapmış benim manyak," dedim bu defa içten bir şekilde gülmeye başlayarak. "Seviyorum ya bu adamı."
Benim yüz ifadem ne kadar rahatsa Vega'nınki bir o kadar gerilmişti.
Taşları yavaş yavaş yerine oturtmaya başlıyor olmalıydı.
"İçeride bir adamın var..."
Yanılıyordu. Birden çok vardı.
Sisin ortasından acı dolu bir inleme sesi yükseldiğinde hiçbir şeyin önemi kalmadı. Tıpkı zaman gibi damarlarımda dolanan kan da durmuş, direksiyonu kavrayan ellerim, beynim, bacaklarım... Hepsi aynı anda işlevini yitirmişti.
Onun aldığı soluğu sekiz milyar insanın arasından ayırt edebileceğim gibi, çıkarttığı acı dolu tek bir hece de sol göğsümde çığlık çığlığa yakardı beni.
Ağaçların arasından sola kırdığımda arabanın beyaz farları, koyu lacivert gökyüzünün altındaki turuncu saçları aydınlattı.
Yağmur, bir adamın üzerine çıkmıştı ve sıktığı yumrukları arka arkaya onun yüzüne indiriyordu.
Sol tarafta çöp torbaları gibi üst üste yığılmış iki adamı gördüm. Onların biraz ilerisinde ise bir başka adamın bedeninin etrafında bir kan gölü oluşmuştu.
Nedim Beyhanlı, görünüşe göre hak ettiği ölüme onun tarafından kavuşturulmuştu.
O, delirmiş gibi altındaki bedenin suratını yumruklamaya devam ederken silahını ona doğrultmuş bir gölge seçtim.
Çalıların arasından sinsice karımı hedef almaya çalışıyordu.
Gaza bastım.
Vega arabanın kendini dengesiz bir şekilde öne atışı sonrası koltuğa yapıştı. Farlar, gölgelere saklanmış adamı aydınlattı. Adam, kafasını kaldırdı ve neler olduğunu anlamaya çalıştı. Benim bulunduğum bir ortamda elindeki silahın namlusunun Yağmur'a dönük olması, yapıp yapabileceği en büyük hataydı.
Ben arabayı üzerine sürerken kaçacak hiçbir yeri yoktu.
Benim de kaybedecek tek bir saniyem... Böyle anlarda insan durmaz, düşünmezdi. Kurşundan hızlı hareket edemeyeceğimi biliyordum. Bu yüzden bir uyarı yapmaya ya da dikkat dağıtacak bir şeyler bulmaya ayıracak zamanım yoktu.
O tetiğe basmaya fırsat bulamadan önce onu sümük gibi arabanın camına yapıştırdım.
Vega'nın bu esnada bana bağırdığının farkına frene asıldığımda anca vardım. Bana yapmamamı söylemişti. Bunun için çok geçti. Ön cam, bir örümcek ağı gibi çatlarken araya kan lekeleri de karıştı. Çarptığım adamın bedeni kaputtan kayarak yere düştüğünde Yağmur da yumruklarını nihayet durdurmuştu.
Beyaz far lambaları, etrafa çöken sisi ışık huzmeleri şeklinde delerek bir dans gösterisi oluşturuyordu. Yağmur, bu yoğun bulutun orta yerinde ışık sanki bir sahne sanatçısıymış gibi onu aydınlatırken başını yavaşça kaldırdı ve gözlerini kısarak bulunduğumuz tarafa baktı.
Elaları bir kedinin gözleri gibi parlarken bakışları beni buldu. Girdiği transtan yeni çıkıyor, olan bitenin farkına yeni varıyordu. Önce bir adamı yumruklayarak bayılttığını fark etti, sonra benim onu öldürmeye niyetlenen birini gözümü kırpmadan ezdiğimi anladı. Gözleri gözlerimdeyken yanağına bulaşmış kanı elinin tersiyle sildi.
Dağılmış saçları, görüntüsünü asileştiriyordu. Yüzü kanı çekilmişçesine beyazdı. Nefretle titreyen kirpiklerinin altındaki bakışları önüne çıkan herkesi öldürebilecek kararlılıktaydı. Nefes nefese kalmıştı. Belli ki operasyonu ben yokken başlatan oydu. Geldiğimi görmesi yüzündeki donuk ifadeyi değiştirmemişti ama omuzları gevşemişti.
Vega'nın aklımı yitirdiğim konulu demecine aldırış etmeden kemerimi çözdüm ve kapımı hızla açıp aşağı indim.
Gözleri, gömleğimdeki kan lekelerinde gezindi ve Can'ın bir önceki tutulduğu yere gittiğimde uğraşmak zorunda kaldığım şeylerle tek bir saniyede yüzleşti.
Yerden kalkmış değildi. Bayılttığı adamın kıyısında oturmaya devam ediyordu. Gözümün önünde olmasına rağmen ona bakarken telaşı kor bir alev gibi göğsümün ortasında hissediyordum. Yanına yaklaştığımda dizlerimin üzerine çöktüm. "İyi misin bebeğim?" diye sordum gözlerimi bedeninde dolaştırarak. Solum acıyordu. Solu mu acıyordu?
Detayları yavaş yavaş algılamaya başladı zihnim. Yağmur'un dağınık saçlarına tutunan topraklara bakacak olursak az önce bir boğuşma yaşanmıştı ve altta olan oydu. Bunu düşünmek, parmaklarımın kasılmasına sebep oldu. Sonra çimenlerin arasında parlayan gümüş bir yansımayı fark ettim. Orada kanlı bir çakı duruyordu.
"Canım yanıyor," dedi. Sanki burada olduğum için acısını hissetmeyi kabul etmişti. Ben gelene kadar kilitli tuttuğu sandık, ben ona yaklaştığımda çatırdayarak açılmaya başlamıştı. Yönünü bana çevirdiğinde kuduz bir köpek tarafından koparılmış gibi parçalanan kazağının kolunda, kumaşın üzerindeki kırmızı izler çarptı gözüme.
Çakı, sol omzundan dirseğine doğru kısa ama derin bir çizgi çizmişti. Yarası kanıyordu.
"Görkem," dediğinde uzanıp çakıyı kavramış, dibimizde yatan adamın üzerindeki tişörtten büyük bir parçayı kesip almıştım. Uzun parçayı koluna sararken gözleri gözlerime tutundu. Dudaklarını büktü. Bu beni az kalsın öldürüyordu.
Titreyen çenesiyle "Üç tekme yedi," dedi. Dağılmaya çok meyilliydi ama gözlerinin içine oynaşan alevler yerli yerindeydi. Ben hiç böyle üzgün bakan ama ölüm saçan gözler görmemiştim. "Üç tekme yedi karnına, saydım bizim için," dedi.
Nefesim kesildi. Bir kez daha yoktum. Onların yanında olmadığımda zarar görüyorlardı ve buna engel olamıyordum. Yedikleri tekmelerin acısı bir şekilde geçiyordu ama bendeki yansımaları sonsuza kadar benimle kalıyordu. Rüyalarımı kâbusa çeviriyordu. Göğsüme baskı yapıyordu. Ataklarımı tetikliyordu.
O yutkundu, ben daha fazla kan kaybetmesini engellemek için koluna sardığım kumaş parçasına bir düğüm attım.
Keşke ona yaptığım tampon, sağanak bir şekilde içimden fırlamak üzere olan duygularım üzerinde de biraz etkili olsaydı.
"Can çok kötü," dedi nefes nefese. "Çok kötü. Ona ulaşmalıyız. Nefes aldırmıyorlar. İçeri girmeliyiz."
Dört, diye saydım içimden. Beş, altı. Altı kişiler. Yedi oldular. Üçü arkamda, dördü arkasında. Vega hâlâ arabada.
Sekiz, dokuz, on oldular. Dört, beş... Hayır. Yedisi silahlı. Piramit çevremizi sardı.
"Buradalar," diye fısıldadı. Gözleri pişmanlıkla kısıldı. Bizi oyaladığını düşünüyor olmalıydı. Bunun için kendini suçladı.
"Bırak yakalasınlar bizi," dedim.
"Emin misin?"
"İyi misin?"
"İdare edebilirim."
"O zaman sabret ve içeri girelim."
"Ölmeyecek miyiz?"
"Biz değil."
Ona baktım, bana baktı. Geriye döndüm ve hâlâ arabanın içinde oturan Vega ile göz göze geldim. Başımı salladığımda silahıyla birlikte arabadan indi ve diğerlerinden bile önce yanımıza varan o oldu. Namluyu ensemin arkasına yasladı. Sonra sesini yükselterek "Görkem Duman elimde," dedi. "Destek için geldiyseniz ortaya çıkmanız için güzel bir zamanlama."
"Baban..." diyecek oldu ağacın arkasından bir ses.
"Babam için bir hediye paketi," dedi Vega, onun sözünü sertçe keserek. "Hâlâ benden emir alıyorsunuz, sözümü ikiletmeyin ve ortaya çıkın."
"Onun arabasıyla buraya geldin," dedi bir başkası. Ortaya çıkma cesaretini gösteren ilk kişiydi. Vega ensemdeki silahı aldı, ona çevirdi ve hiç düşünmeden ateşledi.
Esmer iri yarı herifin ölü bedeni toprağa serildi.
Onu başından vurmuştu.
"Başka sorusu olan var mı?" diye sordu. Sonra sesini yükseltti. "Benim sadakatimden şüphe etmek sizin haddinize mi?!"
Yağmur, gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu.
Bu bizi içeri taşımanın en hızlı yoluydu. Aşılması zor bir güvenlik duvarı olmasaydı bizimkiler çoktan Can'a ulaşmış olurdu. Belli ki ortada binaya yaklaşmamızı gerektiren bir problemimiz vardı. Dışarısı yeterince güçlüydü, artık içeriye sızmamız gerekiyordu. Kapıyı saldırı yolu ile aşamıyorsak boynumuzu eğerek o kapıdan mağlup olarak girer, galibiyeti içeriden sağlardık.
Boşa sıkıyordum. Bunların hepsi palavraydı.
Benim artık Can Günay'ı görmem lazımdı.
Vega'dan korktukları için birkaç kişi bize dönük silahlarıyla etrafımıza toplandı. Altı kişi saydım. Demek üçünün hâlâ kafası karışıktı ya da Altair'e duydukları korku, Vega'nın oyunlarıyla yarışamazdı.
Vega, bütün riskleri almaya hazırdı. Ondan ne istediğimi anlamış, bana uyum sağlamıştı. Oraya vardığımızda neyle karşılaşacağımızı hiçbirimiz henüz bilmiyorduk fakat hiç kimsenin bir adım sonrasını tahmin edemediği oyunlarda çok iddialıydım.
Ortaya hangi oyununun geleceğini bilmiyor olabilirdik ama ben bu oyunların hepsini daha önce kafamda oynamıştım. Ne ile karşılaşırsak karşılaşalım, bu benim ikinci turum olacaktı.
Ellerimiz arkamızda kelepçelendi.
Ortada neyin döndüğü diğer üyelerin o kadar da umurunda değildi. Yalnızca bizi Altair'e götürdüklerinde alacakları ödülü düşünüyor olmalılardı.
"Saçların çok güzel görünüyor," dedim Yağmur'a.
Gözlerimin içine baktı ve kafasını hızlı hızlı salladı.
Almam gereken cevabı almıştım.
Cebinde bir tel toka vardı.
⏳
Arda Gökmen
Bir gölge gibi gizlenmek, ortalığı aleve vermek isteyen biri için çok zordu.
Bir boğuşmadan yeni kurtulmuş, bir herifi bayıltana kadar yumruklamayı yeni bırakmış ve gövdemi ağacın arkasına yeni yaslamıştım.
Geleni gideni izliyordum. Ses çıkarmamaya çalışıyor, çalıların üzerinde attığım adımlara dahi dikkat ediyordum. Burası merkezdi. Can'ın tutulduğu bina, birkaç metre ötemdeydi ve etrafta Piramit adamlarının oluşturduğu yoğun bir trafik vardı. Birimize karşılık üç, belki beş kişilerdi. Sis görüşümü büyük ölçüde etkiliyordu. Asya'ya son birkaç dakikadır ulaşamıyor olmaksa içimdeki deliyi daha zor zaptetmeme sebep oluyordu.
Kaya'ya sormuştum, o da bilmiyordu. Elimizde en son Nedim'in peşinden gittiği bilgisi vardı. Bu sırada Kaya, Muhip destek istediği için onun yanına gitmek zorunda kalmıştı. Herkesin çok işi vardı ve kimse bir türlü bulunduğum yere yaklaşamıyordu.
Her şeyi siktir edip tek başıma içeri dalmama ramak kalmıştı.
Asya yoktu. Can içerideydi. Görkem'in nerede olduğunu bile bilmiyordum.
Her şeyin daha kötü gidemeyeceğini düşündüğüm bir dakikadaydım. Necip Amir'e kısa bir mesajla durum raporu yolladıktan sonra yeniden binaya baktım. Biraz yüksekte olduğum için duvarların etrafını az çok seçebiliyordum. Sisin arasından saydığım gölgeler, Piramit üyelerinin ön tarafta daha yoğun olduğunu gösteriyordu. Kaya'yla birlikte kurduğumuz kameralardaki görüntüleri kontrol etmek için telefonuma bir bakış attım. Çoğu devre dışı kalmıştı. Fark ettikleri kameralara ateş ediyorlardı. Bu yüzden geçen her bir saniye, durumu onların avantajına geçiriyordu.
Bütün bu planı onları bir araya toplamak için kurmuştuk ama Vega Hanım hâlâ ortalıklarda yoktu.
Varsa da benim haberim yoktu.
Sona bu kadar yakın olup bir sik yapamadığım için delirmek üzereydim.
Bir yönlendirmeye ihtiyaç duyuyordum. Görkem Duman'ın burada olmasına ihtiyacım vardı. Bana durmam gereken yeri o söylemişti. Şimdi de gelmeli ve ne yapmam gerektiğini söylemeliydi. İçimdeki sesleri dinlemeye başlarsam işler hiç de iyiye gitmezdi.
Kulaklığımı kapattım ve onun numarasını tuşladım.
Ulaşmak istediğim hiç kimseye ulaşamıyordum!
O an kolumu kavrayan bir el hissettiğimde arkamı döndüm ve avucumu elin sahibinin boğazına sarıp onu ağacın gövdesine bastırdım.
"Benim," diye fısıldadı gecenin içinde bile saçları parlayan kadın gözlerimin içine bakarak.
"Eylül," dedim şaşkınlıkla gözlerimi açarak. "Buraya nasıl ulaştın?"
"Fazla yalnız kaldığını düşündüm," dedi. "Sen tek başına bir delilik yapmadan önce o deliliği birlikte yapalım diye yetişeyim sana istedim."
Öyle sessiz hareket etmişti ki geldiğini ben bile duymamıştım. Gözlerim şaşkınla aralanırken "Asya'ya ulaşamıyoruz," dedi. Gözlerinin dolması tek bir saniye sürmüştü. "İçeride olabilir diye düşündüm. Sanırım bakmadan anlayamayız, öyle değil mi?"
"Vega'nın gelmesini beklemeliyiz," dedim ama sesim tereddütlü çıkıyordu.
"Görkem buraya geldiğinde Asya'nın nerede olduğunu bilmediğimizi mi söyleyeceğiz?" diye sordu. "Onu bulmalıyız ve Can'ı da kurtarmalıyız. İkisi aynı yerde değilse bunları aynı anda yapamayacağımıza göre, her türlü içeri girmek zorundayız. O orada yoksa önce Can'ı alacağız ve sonra her yerde Asya'yı arayacağız. Zamanımızı mantıklı değerlendirmemiz gerekiyor. Görkem, geç kaldı."
Görkem geç kalmazdı.
Telefonumun açık olan ekranındaki büyük kamera, binanın ön kapısına zoom yapıyordu.
Bakışlarımız aynı anda telefonuma düştü ve kamerada Görkem Duman göründü.
Elleri arkasında bağlıydı.
Başını kaldırdı ve kameranın olduğu yere baktı.
Gözlerini iki kez kırptı, bir kez kırptı ve iki kez kırptı.
Asya hemen yanındaydı.
Eylül, şok içinde telefonumu gözlerine yaklaştırdı. "Elleri bağlı," dedi.
"Her şey yolunda," diye karşılık verdim.
Vega'nın sesi, kulağımıza ulaşacak kadar yüksek bir tonda gürledi. "Sevgili babam ve sevgili abim... Ben geldim!"
Eylül'ün parmakları ne yapacağını bilememiş gibi parmaklarımın çevresine dolandı.
Elini kavradığımda parmaklarından kalbime uzanan bir elektrik akımı hissettim. Çaresizlikten duran kalbim, bu elektroşok etkisiyle yeniden atmaya başladı ve dünyaya kafa tutabileceğimi hissettim.
Altı kişi, Asya ve Görkem'in çevresinde bir çember şeklinde duruyorlardı ve silahların namluları onlara dönüktü. Diğer üyeler ise bir duvar gibi yan yana dizilmiş, kendi silahlarını kendi üyelerine çevirmişlerdi. Bir Vega'ya bir kapıya bakıyorlar, kafaları karışmış halde içeriden gelecek olan emri bekliyorlardı.
"Takas mı istiyorsun?" diye sordu Altair'in yüksek sesi. "Sen bu kadar ucuz musun, Vega?"
Vega, Barış aracılığıyla Görkem'le el sıkıştığı fotoğrafı Altair'e ulaştırdığımızı bilmiyordu. Haliyle bu nefret dolu ses karşısında bir irkilme yaşadı. Onlara duyduğu nefret, ona duyulan nefretten daha fazla sanıyordu. Asıl olayın Can'a olan zaafı olduğunu düşünüyordu. Ortadaki ihanet faktöründen haberi yoktu.
"Sana Görkem'i getirdim," dedi Vega, Hermes'e. "Söz verdiğim gibi. Ama sen ne yaptın? Kalkıp mekan değiştirdin ve bana bir tuzak kurdun. Tıpkı alçak bir puşt gibi. Tıpkı babamın oğluymuşsun gibi!"
"Onları buraya getirin!" diye bağırdı Altair. Öyle bir ses tonu vardı ki çevresindeki köpekleri nasıl bu kadar korkuttuğu anlaşılıyordu. Görkem'le Asya, kollarına giren insanlar tarafından sertçe sürüklenirlerken Görkem direnç göstermeye başladı ve Asya ona hemen eşlik etti. Bu yüzden onları tutabilmek için diğerleri yardıma koştu.
Kimse Görkem'in başını eğip tıpış tıpış Altair'in ayağına yürümesini normal bulmazdı. Bu yüzden onlara karşı koyuyormuş gibi yapıyordu ve Asya da kocasına ayak uyduruyordu. Yoksa Dumanlar için yedi sekiz herif vız gelir tırs giderdi.
"Vega'yı da!"
Altair'in silahlı adamları bu kez Vega'nın çevresini sardı.
Altair, Görkem ve Asya gibi Vega'yı da bir kurban olarak içeride istiyordu.
İçerisi yol geçen hanına dönmüştü.
Görkem'in planı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Temeli olan bir plana sahip olduğunu düşünmüyordum. Anlık olarak aldığı kararlarla yolu şekillendirmeye başlamıştı. Kameraya attığı bakışta kendinden emin duruyordu.
Oysa oluşan manzara, pek de bizim lehimize durmuyordu.
Zıvanadan çıkmış bir Altair, birbirlerinin ihanetine uğradığını düşündükleri için gözleri dönmüş Vega ve Hermes, güçlü diye tarafımıza çekmeye çalıştığımız Vega'ya herhangi biri muamelesi çeken diğer üyeler, bu olayda yan karakter bile olmamalarına rağmen bizim ana karakterlerimiz olan Barış ve Ros, bir de elleri bağlı olan Görkem Duman ve Asya Yağmur Duman...
"Bir tanem," dedim Eylül'ün elini daha sıkı tutarak. "Mezar kazmakta iyi misindir?"
"İkimiz için mi?" diye sordu Eylül, bu gerginliğin ortasında dudaklarına cilveli bir tebessüm asmayı başararak. "Deneyimlememiz gereken bunca şey dururken, ölmek için çok erken. Sence de öyle değil mi sevgilim?"
Gözlerimi kısıp Görkem'i ve Asya'yı içeriye zorla sokulurken izledim. Can'ın ne durumda olduğunu bir süredir bilmiyordum. Bizi yarıya düşürmüşlerdi. Sol tarafım bedenimden koparılmış gibi hissediyordum.
"Mezarlar," dedim, gözlerimi kısarak. "Onların bizim için olduğunu söylemedim."
🌪️
Can Günay
Acı her yerdeydi.
Algılarımı yitirmeye başlamıştım.
Bulanık görüşümün arasında beş kişinin zar zor zapt edebildiği bir adamı seçtim.
Mavi gözleri, yerdeki bedenimi buldu.
Altair, başımı ayağıyla ezerek zemine bastırıyordu.
Barış ve Ros bir köşede hiçbir şey yapmadan yalnızca duruyordu.
Görkem ve Asya, zorla karşı tarafıma oturtuldu.
Görkem'in gözleri, gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Başka hiçbir şeyi göremiyordum. Yarı aralık göz kapaklarım, yalnızca ona dönüktü. Neler olduğunu anlamaya bile çalışmıyordum. Halim yoktu. Burnumdan ve dudaklarımdan sızan kan kurumuştu. Acı içimi öyle bir yakmıştı ki gözlerim bile kurumuştu. Tek bir yaş bile akmıyordu. İstesem bile ağlayabileceğimi sanmıyordum.
Burada olmalarından nefret ediyordum. Keşke hiç kimse benim için gelmeseydi. Bu riske değmezdim. Şimdi buradalardı. Onlar için korkmam gerekirdi. Endişe duymam, öfkelenmem, planın ne olduğunu çözebilmem gerekirdi.
Altair onurumu, gururumu, var olan her bir hissimi başımla birlikte ayağının altında eziyordu. Arkamda bağlanmış ellerimle yerde bir cenin şeklinde uzanırken içimde tek bir his bile yoktu.
Kapıdan içeri en son Milat girdi.
Bir saniye sonra o da ayaklarının üzerinde değildi. Piramit üyeleri, onu itmiş ve dizlerinin üzerine çöktürmüşlerdi.
Dizlerinin üzerine düşmesiyle bir ilgim olduğunu düşündüm çünkü gözlerinin bana değdiği an ile dizlerinin zemine değdiği an arasındaki fark yalnızca bir saliseydi.
Bir şeyler hissetmek istediğim için gözlerimi onunkilere çevirdim.
Hiçbir şey değişmedi.
Bir umutla Görkem'e döndüm. Yine bir şey olmadı. Son umudumla Asya'ya baktım. Odaklanmak için gerçekten uğraştım. Saçlarından sonra yüzü de yavaş yavaş netleşti. Gözlerinde gördüğüm keder, aşina olduğumdan bile beterdi. Sanki bakışları derime dikilmişti. Sanki bakışları, yüzümdeki kanı silebilirdi.
Buradan dönmem mümkün değildi.
Üzülmelisin, diye geçirdim içimden. Sana nasıl baktıklarına bak. Kendi haline üzülmüyorsun, tamam. Onlar için üzülmelisin. Peşinden perişan oldular. Onları perişan ettin. Her şeyi mahvettin. Onlara bak. Ne hale geldiler senin için.
Vega'ya bak. Hani aşıktın ona? Öyleyse neden kıpırdamıyor içinde tek yaprak? Görkem'e bak. Liderin o senin. Seni kurtarmak için burada. Umutlan, güven ona. Güvensene ona. Halleder o. Çözer her şeyi. Unuttun mu? Unutma.
Asya'ya bak. Yağmur o. En sevdiğini kaybetti. Seni de mi kaybetsin? Seni seviyor. Çok seviyor. En son sen dönmeden uyumayacağını söylemişti. Uyumamış lan. Baksana, ne kadar korkuyor. Ona gülümseyemez misin?
Silah seslerini duy. Belli ki Kaya dışarıda. Senin için temizleyecek orayı, sonra açacak çıkış yolunu da.
Hiç mi hissetmiyorsun peki gergin bekleyişi? Ülkelerce ötedeyken bile hissedersin senelerce aynı odada kaldığın Arda'nın paniğini.
Senin için burada hepsi. Suçluluk duy lan bari. Bir şey hisset. Yalvarırım Can, bir şey hisset.
Hiçbir şey hissetmiyordum.
Ölmek istiyordum.
Ben, ölmek istiyordum.
🌪️
Asya Yağmur Tunçbilek
Göğsüm çok şiddetli bir şekilde kalkıp iniyordu. Fırlatıldığım köşede oturmak için sarf ettiğim güç, buraya gelene kadar harcadığımın belki de on katıydı.
Burası, dikdörtgen şeklinde bir alandı. Ev denmezdi, odaları yoktu. Yalnızca bomboş, gri ve dört duvarlı bir yerdi. Dikdörtgenin ortasında, aynı hizada kalan karşılıklı iki kapısı bulunuyordu. Biz ön taraftan girmiştik. Fakat bu sefer detaylar hiç umurumda değildi.
Yalnızca ona odaklanabiliyordum.
Can Günay, aklını yitirmiş gibi görünüyordu.
Altair, Vega'nın gözlerinin içine baka baka onu ayağının altında ezerken Can'ın bakışları öyle boştu ki bilincinin açık olduğundan bile emin olamıyordum.
Görkem'e baktım fakat o an onun da beni umursadığını sanmıyordum. Gördüğü şeye kilitlenip kalmıştı. Gözünü kan bürümüş diye bir deyim olmasaydı insanlar yine de onun gözünün kan bürüdüğünü söylerlerdi. Bu gördüğüm en somut şeydi. Akı, kırmızıya çalıyordu. Damarları zonkluyordu. Şakağından ve boynundan oldukça net bir şekilde görülüyordu bu. Dişlerini sıktığında gıcırtısını duydum.
Etrafımızda kaç kişi olduğunu saymadığımı fark ettim. Öyle ki Barış'ı ve Ros'u da kontrol etmeyi unutmuştum o ana kadar. Sonra başımı o yöne çevirdim ve Barış'ın gözlerinin kanayan omzumda olduğunu fark ettim. Dalga mı geçiyordu? Can, öyle acı çekiyordu ki uzandığı yerde kıvranmıyordu bile. Benim kolumun hiçbir önemi yoktu.
"Onu öldür, seni affedeyim," dedi Altair, Vega'ya.
Hermes, kollarını göğsünde bağladı ve sırtını duvara yasladı. Bakışları Görkem'in üzerinde olmasına rağmen ağzını açıp ona tek bir laf bile etmemişti. Sanki onun da bundan daha büyük bir sorunu vardı. Babasının ikizine yapabileceklerinden korkuyor gibi görünüyordu.
"Sana en büyük düşmanlarımızı getirdim," dedi Vega, başını kaldırarak. Bizi kastediyordu ama öyle bir ortamdı ki bu, herhangi biri gibi hissediyorduk kendimizi. Biz birer figürandık, bu onların yüzleşmesiydi. "Beni dört beş adamla tutamayacağını biliyor olmalısın. Kendi isteğimle içeri girdim. Daha fazlası için beni zorlama."
"Dizlerinin üzerindesin," dedi Altair. Bastonunu Can'ın başının hemen yanından yere bastırmıştı. Ayağı hâlâ onun üzerindeydi. Ben ise delirmek üzereydim.
Neyi bekliyorduk?
Ros ve Barış'tan uzaktık ama dert bu değildi. Çevremizdeki adamları havada karada hallederdik. Altair buradaydı, Vega buradaydı, Hermes buradaydı. Üçgen tamamlanmıştı fakat harekete geçemiyorduk.
Tek bir yanlış hareket, tek bir ufak kıpırtı hatta aralarına girecek tek bir ses bile geri dönüşsüz bedellere mâl olacağından duruyorduk.
Altair'in önünde birilerini dizlerinin üzerine çöktürmekle ilgili fetişi, gün geçmeden devam ediyordu. Bu huyuna biz Hermes'ten aşinaydık. Armuduna dibine düşmekten başka çare bırakmamıştı. Onu kendine dönüştürmüştü. Şimdi o ve babası, Vega'yı izliyordu fakat yüzlerinde benzer ifadeler yoktu.
Altair nefret kusarken Hermes panik içindeydi.
"Can'ı bırak," dedi Vega. "Bırak, baba. O bir şey yapmadı sana."
"Baba mı? Ağlayacağım galiba." Alayla gülerek Hermes'e çevirdi başını. "Ona silahını ver Deneb."
"Ne?" diye sordu Hermes.
"Can'ı o öldürecek," dedi Altair. Dışarıda hâlâ kıyamet kopuyordu fakat o bunu umursamıyordu. Birdenbire "Görkem Duman!" dediğinde omuzlarım anında dikleşti. "Yaklaştırın onu. Kan üzerine sıçrasın isterim. Ona bir seçim yapma şansı bile vermeyeceğim. Önce Can, sonra o kadın. Sana tek tek sevdiklerinin ölümünü izleteceğim. Gebermek için yalvarana dek seni öldürmeyeceğim. Bunu çoktan hak ettin."
"Tekrara düşüyorsunuz yalnız," dedi Görkem. "Daha afili bir tanışma beklemiştim."
"Seninle tanıştığım gün gebereceksin," dedi Altair. "Yeterince şaşalı bir hikâye bu."
"Ölen sen olacaksın ve sana elimi bile sürmeyeceğim," dedi Görkem, çenesini kaldırarak. Yara izi, Altair'e saplanmak için can atan bir bıçak gibi teninde gerginleşti. "Bu daha şaşalı bir hikâye olacak."
Hermes, Görkem'e dik dik bakarken üç adım attı ve belinden çektiği silahı Vega'nın önüne bıraktı.
Bunu yalnızca babası istediği için yapmıştı.
"Al o silahı ve Can'a çevir," dedi Altair. Adamlarına çenesiyle tek bir hareket yaptığında içerideki on bir kişi, aynı anda silahlarını Vega'ya çevirdi. "Bağışlanmak için tek bir şansın var."
"Bağışlanmayı gerektirecek bir şey yapmadım."
"Görkem Duman'la ek sıkıştın," dedi Hermes.
"Sana araya girmen için izin verdim mi?" Altair'in sorusu, Vega'nın tepkisini gizleyemedi. Görkem'le el sıkıştığının bilinmesini beklemiyordu. Bizim tarafımıza geçtiğini gördüklerinden yeni haberi oluyordu.
"Öyle bir şey yapmadım," dediğinde Hermes tarafından önüne bir fotoğraf karesi fırlatıldı.
Altair, ona geride durmasını söylemesine rağmen Hermes ortamın kontrolünü eline almaya başlamıştı.
Vega, fotoğrafı parmaklarının arasına aldı ve gözlerine yaklaştırdı. Ardından omzunun arkasına bir bakış attı ve Görkem'le göz göze geldi.
Sevgilim, ona gülümsedi.
Oturduğu yerden oyuna hükmediyordu.
"Bu sana nasıl ulaştı?" diye sordu Vega yalnızca.
"Selma," dedi Altair. "O kadın senden de Hermes'ten de daha çok hak ettiğini kanıtladı ikinci basamağı. Benim için yüz karasısınız."
"Selma mı?" diye sordu Vega. "Sana bunu Selma mı ulaştırdı?"
"Tıpkı Can'la aranda olanları da ulaştırdığı gibi," dedi Altair. "Tıpkı bir polise aşık olduğunu bana söylemesi gibi. Delirmişsiniz! Önünüze her şeyi serdim. Size verdiğim güce bir bakın. Öyle aptalsınız ki ikiniz. Ne uğruna? Aşk, öyle mi?"
"Efendim," dedi Hermes, kontrolü kaybeden babasına. Sanki bizim burada olduğumuzu ve tartışmanın yerinin burası olmadığını hatırlatmak istemişti.
"Selma, senden bir çocuk yapabilmek için kıçını yırtıyordu!" diye bağırdı Altair, Hermes'e. "Sizin bir gram umurunuzda olmayan soyumuzu devam ettirmenin bir yolunu arıyordu. Her şeyi elde ettim. Bütün gücü elimde tuttum. Hazıra konmayı bile beceremiyorsunuz. İleriye bakamıyorsunuz. Babanız burada Tanrıyı oynuyor ama siz evlat olmayı bile beceremiyorsunuz!"
"Sen şu an Selma'nın senin veliahtını doğurabilmek için mi Hermes'le yattığını söylüyorsun?" diye sordu Vega, çok yersiz bir kahkahayla.
Bir sorunumuz vardı.
Ben de gülüyordum.
Görkem şok içinde bana döndüğünde "Kimin eli kimin cebinde?" diye mırıldandım kendi kendime.
Ortam öyle gergindi ki Vega'nın kahkahaları benimkini bastırdığı için dikkat çekmiyordum.
"Ondan ümidimi kestim," dedi Altair, Hermes'in yüzüne dahi bakmadan. Hermes, yok sayılmanın verdiği hırsla kıpkırmızı kesilmişti. Ağzıyla kuş tutsa dahi babasının gözünde Vega'nın konumunda olamıyordu. İşleri bu raddeye getiren Vega'ydı ama ceremesini Hermes çekiyordu.
"Yatağıma bir kadın soktun," dedi Hermes, kelimelerin üzerine basa basa. "Doğru mu anlıyorum?"
"Sana erkek olduğunu hatırlatayım dedim!"
Hermes, yumruğunu sıkarken neredeyse titriyordu.
Sonra Altair, daha da ileriye gitti. "Biriniz ibne, öbürünüz psikotiksiniz! Ne yapsaydım? Sizin aşk hayatınızın keyfine göre bizi göz göre göre batırsa mıydım?"
Hermes yutkundu ve o an kafasını kaldırıp dünyanın en doğal iç güdüsüyle Ros'a baktı.
Ros, Altair'in sözlerini anlamlandırabilmiş gibi görünmüyordu. Barış'ın birkaç adım ötesinde duruyor ve bütün odağını ne kadar korktuğunu gizlemek için harcıyordu.
O bir hırsızdı, silahlarla işi yoktu.
"Selma mı çıkış yolun senin?" diye sordu, Vega, Altair'in gözlerinin içine bakarak.
Altair, başını sallarken kendinden emin görünüyordu. "Son şans, Vega. Onu öldür, seni affedeyim. Aksi takdirde Selma ile ilerleyeceğim."
"İbne oğlunla çok benziyoruz," dedi Vega, boynunu delice bir hareketle omzuna doğru yatırarak kıtlattıktan sonra. Bunu tik gibi bir kere daha tekrarladı. Yüzündeki kaslar seğirmeye başlamıştı. "İkimiz de siktik Selma'nı."
Altair'in yüzüne anlamsız bir ifade yerleşti.
"Onu öldürdüm, baba," dedi Vega, alayla. "Can'la aramdakiler hiçbirinizi ilgilendirmezdi. Bunu çok iyi biliyordu ama senin gözüne girebilmek için hayatındaki en büyük aptallığı etti. Onu zehirledim. Öldü baba. Git kendine başka birini bul şimdi."
"Ne?" dedi Altair.
"Sağ kolunu da öldürdüm," dedi Vega. "Bunu nasıl bilebilirler dediğin ne varsa onu onlara ben verdim. Üyeler bir bir alınmaya mı başladı? Neden acaba? İşlerin mi baltalandı? Düşün bakalım sebebini. Onlara Alfonso'nun elindeki listelerden bahseden de bendim."
Altair, alev almış gözlerini kısarken Can'ın yanından uzaklaştı ve Vega'nın saçlarını sertçe çekerek onun başını geriye doğru yatırdı. Öne eğilmiş, dizlerinin üzerindeki Vega'yı gözlerinin içine bakmaya zorluyordu. "Neden?"
"Çünkü senden nefret ediyorum. Senden hep nefret ettim."
"Ettik," diye düzeltti Hermes, dizlerinin üzerindeki Vega'ya bir adım yaklaşıp onun önünde bir duvar gibi dikilerek. Silahlarını Vega'ya doğrultmuş adamlardan birinin tabancasının ucuna avucunu dayayıp onu zorla indirdi.
On bir kişinin ortasındaki çemberde elini Vega'nın omzuna bastırdı. Karşılarında babaları, etraflarında onlara silah çevirmiş halde dikilen kendi adamları vardı.
"Hangi tarafa geçtiğine dikkat et Deneb," dedi Altair, bastonunu bir kez sertçe yere vurarak. İkizlerini kontrol edememek, onu çileden çıkarıyor gibi görünüyordu. "Baş düşmanın dediğin adamla el sıkışan bir kadının omzuna elini koymak mı? İkiniz de avuçlarınıza birer kurşun yemek üzeresiniz!"
"Bir kadın mı?" diye sordu Hermes, soğuk bakışlarını babasına dikerek. "O senin için herhangi bir kadın mı oldu şimdi? Kızına yağdırdığın övgüler, bir fotoğraf önüne gelene kadar mıydı? Ben koşarken yüzüme bakmadığın ama onun attığı adımı bile alkışladığın kızının bunca yıllık gemini nasıl batırdığını izliyorsun ve şimdi onu bir yabancı mı sayıyorsun? İyi bak o gözlere. O senin kanın!"
Vega, Can'ın üzerinden bakışlarını ayıramıyordu. Bir önündeki silaha bir de ona bakıyordu. İkisi de birbirine öyle somut bir iple bağlı gibilerdi ki Can'ın nefes almaya devam ettiğini Vega'nın nefes almaya devam etmesindan anlıyordum.
"Az kaldı," diye fısıldadı Görkem. "Her şeye hazır ol."
Yanı başımda dikilen adam, silahını ona doğrulttu. "Konuşmak yok."
Görkem, "Hay hay," dedi ve gülerek başını salladı.
Buradan sağ çıkabilirsem eğer bir süre Çağdaş Hoca'nın kliniğinde takılmam gerekecekti.
"Bana ihanet edenlere ne yaptığımı izleyerek büyüdünüz ve ikiniz karşıma geçip bana kafa mı tutuyorsunuz?"
"Annemden sonra delirdin. Sen aşık olduğun kadın kendini öldürdü diye bu kadar kafayı yedin ve şimdi beni aşık olduğum adamı öldürmekle mi tehdit ediyorsun?" Vega başını iki yana salladı ve oldukça sağlıksız bir kahkaha daha attı. "Bizden her şeyimizi aldın," dedi. "Annemi aldın. Marco'yu aldın. Bizi birer katil yaptın. Karşımıza geçip senden nefret etmemizin sebebini mi soruyorsun bir de? Sırtımızdaki izlerden de mi utanmıyorsun?"
"Beni bir bağımlıya dönüştürdün ve yatağıma bir kadın soktun," dedi Hermes. "Senin için birilerini öldürüp durdum ama sen her defasında benim ölmemi bekliyordun."
"Sizi ben yarattım!"
Hermes, Vega'nın yanından babasına doğru bir adım daha attı. "Sen bizi öldürdün, Araf Kaman. Bunu bir kere daha yapamazsın."
Altair nefesini tuttu.
"Şimdi herkes indirsin silahlarını," dedi Hermes diğerlerine bakarak. "Yoksa kardeşime doğrulttuğunuz o tabancaların hepsini tek tek götünüze sokacağım."
⏳
Can Günay
"Milat," dedim bu aile dramasına daha fazla dayanamayarak. Pürüzlü sesim, ilgisini üzerime topladığında gözlerini kıstı. Sanki ne söyleyeceğimi anlamıştı ve söylememem için her şeyini verirdi. Kabuk tutmuş dudaklarımı tekrar araladım. "Yalvarırım öldür artık beni."
Milat, Mahşer ve Araf...
Biri hariç diğerlerinin isimleri sikimde değildi. Ben başladığı gibi bitsin istiyordum. Hepsi benim yüzümdendi. Bencillikse bencillikti, daha fazla direnemezdim. Başımıza tüm bunları ben sarmıştım. Benimle sonlanmasına artık hazırdım.
Tek bir saniyeydi.
Altair, silahını hırsla bana çevirdi.
Milat, Hermes'in dakikalar önce onun önüne bıraktığı silahı kavradı ve yukarı kaldırdığı gibi tetiği çekti.
⏳
Asya Yağmur Duman
Arka cebimdeki tel tokayı ellerimin arasına aldım.
⏳
Kaya Eroğlu
İçeriye bir adım daha yaklaştım.
⏳
Arda Gökmen
Arka kapının önünde pusuya yattım.
⏳
Görkem Duman
Bir baston yere düşerken
Ros'a ve Barış'a baktım.
⏳
Can Günay
Arka arkaya yükselen silah seslerinin arasında hiçbir şey yapmadım.
Babasını vurmuştu.
Bir, iki, üç... Beş, yedi?
Milat'ın onun göğsüne sıktığı ilk kurşundan hemen sonra Hermes, sağındaki adamın silahını almış ve babasının başına sıkmıştı. Önce bir baston ayaklarımın dibine düştü. Ardından bir beden gürültüyle zemine çarptı ama silah sesleri kesilmedi.
Yüzümde bir ıslaklık vardı. Sanırım Araf'ın kanı üzerime sıçramıştı.
İki kardeş, yerdeki bedenin üzerine şarjörlerini boşaltırken delirmiş gibilerdi.
Yılların öfkesi öyle bir şekilde ortaya çıkıyordu ki hayatımda hiç böyle bir öldürülüş şekli görmemiştim. Hiç böyle bir cesede bakmamış, hiç böyle iki katille yüzleşmemiştim.
Kendi yarattığı katiller onu delik deşik etmişlerdi.
Piramit üyeleri, bir tiyatroyu izler gibi hiçbir şey yapmadan izlediler bu sahneyi.
Tıpkı bizim gibi.
Gözlerim, Görkem'i buldu.
Görkem bana gururla gülümsedi.
O ve ben, elimiz kolumuz bağlı olduğu halde Altair'i öldürmüştük.
Biz, Piramit'i kuran adamı elimizi kana bile bulamadan haklamıştık.
İkizlerin geçirdiği cinnet sona erdiğinde Hermes başını önce Ros'a, ardından yavaşça arkasında kalan adamlara çevirdi.
"Bundan sonra tepedeki isim benim," dedi. "Ya bana itaat edin ya da sizi de öldüreyim."
Milat, babasının ölü bedeninin yanında dizlerinin üzerine çöküp yanağıma sıçrayan kanı parmak uçlarıyla temizledi. "Senin için sevgilim..." dedi. Akıl sağlığını kaybetmiş insanların nasıl göründüğünü bildiğimi sanıyordum, halbuki böylesini ilk defa görüyordum.
Dudakları titriyor, iki yana kıvrılıyor, sonra yeniden düzleşiyordu. Gözlerindeki ifade her saniye başka bir hal alıyordu. Bipolar bir hastanın manik ve depresif epizodlarının saniyede bir değişmesi gibiydi. Ya da nereye ait olduğunu bilmeyen dissosiyatif bir ruh, alter kişilikleri arasında sıçramalar yaşıyordu.
Bu sırada bir silah sesi daha duydum. Duymayı beklediğim yerden değildi. Arka tarafımdan, köşeden gelmişti. Piramit'in az önce Vega'ya ve Hermes'e silah tutan adamlarından biri yere devrildi.
"Benim tarafım belli," dedi Barış'ın tok sesi.
Hermes, bu atak karşısında başını ona çevirdi. "Uğur," dedi. "Önümde diz çökmeyen kim varsa indir hepsini."
Bir, iki, üç... Piramit üyeleri teker teker dizlerinin üzerine çökerlerken yalnızca biri ayakta kalıp Barış'a hamle yapmaya yeltendi ve kafasına bir kurşun yedi.
Asya'nın arkadaşı olduğu nasıl da belliydi. Aynı deli bakış, aynı kararlılıktı onlarınki.
Görkem'in ve Asya'nın olduğu tarafta dikilenlerden biri "Abi..." dedi. Çünkü Asya ve Görkem aynı anda ayağa kalkmışlardı ve diğerleri de ne yapacağını bilememiş, diz çökemedikleri için panik olmuşlardı.
Vega, üzerime eğilip görüş açımı kapattığı sırada Hermes, "Vega," dedi. "Onu götürmene izin veriyorum, kardeşim."
"Ne?"
"Onu arka kapıdan çıkartabilirsin. Ros sana eşlik etsin."
Eğer halim olsaydı, ona kıçımla gülerdim.
Babasını öldürdükten sonra yaşadığı güç zehirlenmesi öyle böyle komik değildi.
"Bu it sürüsünden yalnızca biri sağ çıkacak," dedi. "Can Günay olsun. Sen mutlu bir hayatı hak ediyorsun."
"Mahşer..." dedi Vega yüzüm ellerinin arasındayken ona dolu gözleriyle dönerek.
"Ben halledeceğim," dedi Hermes silahını beline takarak. "İlgilenmem gereken başka bir mevzu var. Fikrimi değiştirmeden onu ve Ros'u al, buradan git."
Sonra Hermes de gelirdi. Dörtlü date bile yapardık belki.
Her şey çok komikti.
Yaklaşan adım seslerinin Ros'a ait olduğunu düşündüm. Daha sonra biri, öne doğru sendeledi. Bacakları titreyen Ros, yerde yatan Altair'in ayaklarına takılmıştı. Hızını alamayıp Hermes'e çarptı, ardından omzuna tutunup ondan özür diledi.
Hermes sorun olmadığını söyledikten sonra Milat'ın eline bir bıçak verdi ve Milat, bileklerimdeki ipleri hızla kesti.
Ros ve Milat beni yerden kaldırdıklarında beton zeminin soğukluğu çıplak ayaklarıma işledi. Hâlâ ayaklarımın üzerinde durabiliyor olmama şaşırdım.
Bittiğimi sanıyordum.
Oysa yürürken o kadar da zorlanmıyordum.
Beni sürükledikleri arka kapının o tarafta kıvırcık bir tutam saç gördüm.
Ardından onlar beni kollarımdan çekerlerken ayaklarımı sürüyerek oraya doğru yürüdüm.
⏳
Mahşer Kaman
"Seni yendim," dedim ona.
⏳
Görkem Duman
"Seni yendim," dedi bana. Ne büyük ahmaklıktı ama...
⏳
Kaya Eroğlu
Hermes, Görkem'e doğru yürürken içeriye başımı uzattım.
Düşerken yanında olduğum adamı
galibiyetinde de yalnız bırakmayacaktım.
⏳
Asya Yağmur Duman
Bir elimi kelepçeden kurtardım ve adımlarını saymaya başladım.
Bir, iki, üç. On üç.
Hermes'in Görkem'in önüne gelmesi on üç adım sürdü.
Sözde bizi tutan iki adam, birer adım sola kayarak benim tarafıma geçtiler. Görkem'le Hermes'in arasına girmek istemediler.
Can Günay, Vega ve Ros tarafından Arda'nın beklediği kapıdan dışarı çıkarıldıktan sonra "Daha fazla oyun yok," dedi Hermes. "Önce karın, sonra sen."
Görkem başını salladı. "Aynen."
Hermes, belindeki silaha uzandı. Tam ayağa fırlamaya hazırlanıyordum ki kaşlarının çatılması beni duraksattı.
"Bunu mu arıyorsun?" dedi Ros, elindeki tabancayı parmaklarında çevirirken.
Hermes'e çarptığında onun silahını çalmıştı.
Hermes'in her şeyi anlaması, bir saniyeden az sürdü. Bir adım ötemizde beyninden vurulmuşa döndü. Görkem ise ona katıla katıla güldü. "Sen," dedi gülüşü yerini aniden buz gibi bir sese bırakırken. "Beni alt edebileceğini mi sandın?"
Barış, Piramit'in beş para etmez itlerine doğrulttuğu silahını arka arkaya ateşlemeye başladığı anda solumdaki adama sertçe omuz atıp onu odanın köşesine yapıştırdım. Tekmemi karnına geçirirken bileğime bağlı bir şekilde sallanan kelepçeyi savurarak ikinci adamın silahını düşürdüm. Ardından kelepçenin zincirini onun ensesine doladım, diğer elimle sallanan kısmı tuttum ve adamın kafasını kendime doğru çekip ona sağlam bir kafa attım. Neye uğradığını şaşıran adama küçümseyici bir gülümseme yollayıp "Abim öğretti," dedim ve kelepçeyi bir muşta gibi elime geçirip sendeleyen adamın yüzünü dağıtmaya başladım.
Piramit'in diğer adamlarından neden ses gelmediğini o an yükselen "Abisi benim bu arada," sesi sayesinde anladım. Abim, ön kapıdan elinde bir tüfekle siyahlar içinde girdi. O tüfeği nereden bulduğunu bile bilmiyordum. Bize ait olmadığı kesindi.
Koca bir ağacı kendi kökünden olan baltayla kesmeye devam ediyorduk.
Barış ve o, ıskalamadan tek tek diğerlerini indirdikleri için bir çatışma çıkmamıştı içeride. İkisi, saniyeler içinde her şeyi halletmişlerdi.
Ben, iki adamla tek başıma ilgilenmeye devam ederken Görkem, uğradığı hayal kırıklığı yüzünden derinden sarsılıp Ros'a bakakalan Hermes'in üzerine atlayıp onu yere devirdi. "Seni orospu çocuğu!" dedi onun yüzüne yumruğunu geçirirken. "Bu anı ne kadar beklediğimden haberin var mı?"
Yaralı omzum, sızım sızım sızlıyordu. Kaybettiğim kan, başımı döndürmeye başlamıştı ve her hareketimde bana acı eşlik ediyordu ama bunu öyle baskılıyordum ki zihnim bile yaramı yok saymayı başarmak üzereydi.
Solumdaki adama bir tekme geçirdim, sağımdan bir yumruk yedim ve doğrulup bir yumruk daha attım.
"Ros!" dedi Hermes, Görkem'le boğuşurken. Ondan yardım istiyordu. Ros, elindeki silahı onlara doğrultmuştu ama asla ateş edemeyeceğini biliyordum. Görkem ve Hermes boğuşurlarken doğru şekilde hedef alabilecek birisi değildi. O tetiği çekebilecek birisi hiç değildi.
"Benim adamım," dedi Görkem. Ben bir adamı devre dışı bırakmakla fazlasıyla meşgulken diğer adam kolunu karnıma sardı. Sonra hemen arkamdan acı dolu bir inleme yükseldi. Barış, odanın diğer köşesinden arkamdaki adamı vurmuştu. Kaya ise tüfeğini dışarı çevirmişti çünkü gelenler vardı. Görkem etrafındaki bütün olaylardan bağımsız bir şekilde altındaki adamın boğazını kavramaya çalışıyordu. "O yardım dilendiğin adamı yanına ben yerleştirdim. Sana beni kaldığınız otelin yakınlarında gördüğünü söylediğinde oradan telaşla ayrılırken onu da peşinden sürüklemiştin. Yoktum, Mahşer. Sana bir adım dahi yaklaşmamıştım ama korkudan kaçmanı ben sağladım."
"Uğur..." dedi Hermes, onun yumruklarını savunurken. Konuşmaya devam etmeye çalışıyordu ama Görkem'in seri hamlelerinden nereye kadar kaçabileceği meçhuldü.
"Barış ben," diye bağırdı Barış. "Sen ne idüğü belirsiz bir herifsin, ben de Türk polisiyim. Memnun oldum!"
"Hâlâ kalabalık bu piçler!" diye bağırdı Kaya, tüfeğini kapıdan dışarıya doğrultmuş arka arkaya ateşlerken. Yere düşen her bir mermi kovanı sanki kafamın içinde bir yerlere çarpıyordu. Bu kaotik ortamda daha fazla nefes alamayacağımı hissediyordum, ciğerlerime barut kokusu doluyordu. Her köşede başka bir şey oluyordu. Barış, arka kapıdan içeri girmeye çalışan bir herifi boyun kilidine almıştı. Ben de bu sırada boğazımı kavrayan adamın ayağına sertçe basıp ona bir kafa attım
Beynim zonkluyordu.
Görkem, hâlâ transa geçmiş gibi Hermes'le uğraşıyordu. İkisi yerde yuvarlandıklarında yalnızca bir saniyeliğine Hermes üstte kaldı. Ardından Görkem, onu yeniden yere devirdi. "Benden bahsettiğin endişeli ses kayıtlarınla alay ettim," dedi ve yüzüne bir yumruk geçirdi. "Adımı duyduğunda yüzünde oluşan korkuyu izledim. Şimdi maskelerine ihtiyacım yok. Ben senin her an tetikte gezerken korkudan nasıl altına sıçtığını çok iyi biliyorum. Çünkü kalbini kaptırdığın herif, benim emir erim."
Sonunda uğraştığım herifi bayıltıp da nefes nefese kaldığımda kolumdan akan kan, bileğime kadar yol çizmiş durumdaydı. Gözlerim, Ros'unkileri bulduğunda bakışlarının donuklaştığını gördüm. Suratı taş kesildi ve yerde yuvarlanan adamlara dönük olan silahı daha sıkı kavradı. "Ne?"
"Ros... Kandırmış mı seni?"
Görkem Hermes'in kafasını tutup arka arkaya yere vuruyordu ama o hâlâ bir oyun çevirebileceğini sanıyordu.
"Amına koyayım, sen gey misin?" diye şaşırdı Ros, bağırarak. "O yüzden mi baban... Hay sikeyim, sen o yüzden mi iyi davranıyordun? Sen bana mı... Lan sen bana mı takacaktın?"
Bir anda duraksadı ve böyle bir anın ortasında gereksiz bir açıklama yapmaya başladı. "Yani, böyle söylemem hoş olmadı. Yargıladığımdan değil de... Yani, cinsel yönelimine karşı bir düşmanlığım yok kesinlikle. Ama nasıl yani ya? Ben ne alaka? Ben dünyanın en hetero insanıyım. Utanmasam dişi sineğe bile sulanırım."
Çok yersiz bir kahkaha daha attım. Sinirlerim aşırı bozuk durumdaydı.
"Barış!" diye bağırdı Kaya. Şarjörü bittiği için tüfeği yere attı ve yerde bulduğu bir silahı alıp omzunu kapının pervazına verdi. Başını uzattı, dışarıya ateş etti, içeriye döndü ve ortalığı kontrol etti. "Ros'u buradan çıkar. Can'ı da kontrol et. Vega onlarla ama Arda da orada. Hâlâ yaşıyor olduğundan emin değilim. Arka kapıya destek bul."
"Burası hepimize mezar olacak Görkem Duman," dedi Hermes. "Altair, kırmızı alarm demektir. Kim var kim yoksa yayılmıştır ormana. Beni öldürsen bile onları sağ çıkartamayacaksın."
Kaya'nın yanına koşarken Hermes'i umursamıyordum. Görkem onu hallederdi. Bu sırada Ros, "Amına koyayım, siz biliyor muydunuz?" diye bağırıyordu ve Barış onu güvenli bir şekilde dışarı çıkarmaya uğraşıyordu.
Görkem'in sesi, diğer tüm sesleri bastırdı. "Sen o sesini keseceksin." Kaya'ya destek olmam lazımdı fakat içimden bir ses ona bakmam gerektiğini söylediği için başımı bir saniyeliğine o tarafa çevirdim. Görkem, boğazını sıkıca kavradığı Hermes'in ten rengini değiştirmeye başlamıştı. "Bize hiçbir sikim yapamazsınız artık. Duydun mu? Yapacağını yaptın zaten amına koyayım! Sevdiğim kadını vurdun lan sen benim! Ben senin sağ kalmana izin verir miyim? Hapiste değil, aynı baban gibi cehennemde çürüyeceksin. Sikin oğlu. Sana seni çıplak ellerimle öldüreceğimi söylemiştim."
Başımı dışarı uzattım ve çevremizdeki silüetleri seçmeye çalıştım. Çift taraflı bir ateş hattının ortasında kalmışlardı. Ekiplerimiz, çevreye dağılmıştı ve şimdi Piramit hem onlarla hem de Kaya ve benimle çatışıyordu. Sis artık etraftaki ağaçların gövdelerini bile gizleyecek kadar yoğundu. Gökyüzü, laciverte dönmeye başlamıştı.
Kaya, bana bakıp göz kırptı ve binaya doğru son sürat koşan bir adamın bacağına sıktı.
Sol taraftaki ağacın arkasında Hande'nin olduğunu fark ettim. Onu tek fark eden ben değildim. İtin biri tarafından yoğun bir ateş altındaydı. Kaya'ya dönüp göz kırptım ve adamın omzunun arkasına sıktım.
Dönüp içeriye baktığımda Barış ve Ros çoktan gitmişti. Görkem ve Hermes ise o kadar çok hareket etmişlerdi ki benim köşeye bıraktığım leşlere yaklaşmışlardı. Yerde parlayan tabancayı belli ki Görkem henüz görmemişti.
"Görkem!" diye bağırdım.
Aynı anda ışıklar söndü ve hemen arkasından bir silah sesi duyuldu.
Önce kesik bir nefes, sonra yüksek bir küfür...
Görkem vurulmuştu.
Göz gözü görmeyen karanlık tarafta adım sesleri duyuldu. Silueti zar zor seçebiliyordum. Kaya, yeniden şarjörünü bitirdiği silahı yere atarken Görkem'in olduğu yöne doğru koşturdu ve ben de karanlıkta hızla koşan Hermes'e arka arkaya ateş ettim.
Bağırdığını duydum. Bir kurşunu isabet ettirebilmiş olmalıydım ama hareketlerini durduramamıştım. Tetiği yeniden çektim fakat ateş edemedim. Artık benim elimdeki silah da işe yaramazdı.
Hermes arka kapıya ulaştığında gökyüzünün sönük ışığı, yüzünün yarısını aydınlattı. Yalnızca bir kez içeriye bakıp dışarı koşmaya başladı.
"Görkem!" diye bağırıyordu Kaya karanlığa doğru. "İyiyim," dedi acı dolu bir ses. Ayağa kalkmıştı. Sırtımı duvara yasladım ve kendime nefes almak için bir saniye tanıdım. Arka kapının hizasına kadar ilerlediğinde içeri vuran sönük ışık onu da aydınlattı. Sırtını görebiliyordum ve bir yarasını seçemiyordum ama Görkem sendeledi, sonra elini omzuna bastırarak Hermes'in arkasından koşmaya başladı.
Ayaklarıma koşma komutunu vermem aynı saniye gerçekleşti. Kaya ve ben, Hermes'in peşindeki Görkem'in arkasından koşmaya başladık.
Hermes çok hızlı değildi. Bir eli kasığındaydı. Sanırım kanaması vardı.
Onu vurmuştum.
Silahlı değildik ama ona ulaşmamız kısa sürecekti.
Fakat sonra duvara çarpmışız gibi hepimizin adımları duraksadı.
Arda'nın başına Vega tarafından bir silah dayanmıştı. Can'sa iki eliyle kavradığı bir tabancayı onlara çevirmişti. Eylül yerde uzanıyor, Barış ve Ros ortalıkta görünmüyordu. Birkaç Piramit üyesi, boylu boyunca farklı noktalara serilmişlerdi. Sahneyi idrak edebilmem biraz uzun sürdü. Burada da bir çatışma çıkmıştı.
Arda'nın saçları Vega tarafından sertçe kavranmıştı. Bacağında kanaması vardı. Ayakta zor duruyordu. Gözleri kaymaya başlamış durumdaydı.
Çıplak ayakları, kurumuş kanla kaplı suratı ve dağınık görüntüsüyle Can merkezde duruyordu. Esir alınmış, işkence görmüş, tekmelenmişti ama içimizde bir silaha sahip olan tek kişi oydu. Sanki zaman durmuştu. Uzun maratonlu bir oyunun final sahnesine ulaştığımı hissettim fakat karakterimin kontrol tuşları benim elimde değildi.
Kumanda Can'ın ve Vega'nın elindeydi.
"Kıpırdama," dedi Can, sert bir sesle. Söylediğinin Hermes için olduğunu sonradan fark ettim. Arkasını dahi dönmemişti.
"Siz de kıpırdamayın," dedi Vega, hepimize. Kaya, ben ve Görkem Hermes'in birkaç adım arkasında kalmıştık. Üstten bakan biri, dizilimimizi bir Piramit olarak görürdü. Vega, Arda ve Can aynı dikey hizadalardı. Eylül, Hermes'in birkaç adım yanında yerde yatıyordu. Görkem, ben ve Kaya aynı enlemdeydik.
"Ne oluyor burada?" diye sordu Hermes, kasığındaki avucu kanıyla ıslanmışken.
Gözlerimi Görkem'e çevirdim ve alnında biriken ter damlalarını fark ettim. Sağ eli, kandan görünmüyordu. Omzundan akan kan, gömleğinin rengini tamamen kızıla döndürmüştü.
"Böyle gel," dedi Milat.
"Tek bir adım bile atma," dedi Can.
Silahlar konuşuyordu.
"Eylül baygın," dedi Can'ın sert sesi. Silahı tutan eli devamlı titriyordu. Ayakları onu zor taşıyordu. "Barış ve Ros güvende." Görkem'e özet geçiyordu.
"Ve biriciğiniz Arda da benim elimde. İsmini az önce öğrendim," dedi Vega. Şakağına dayadığı silahı daha fazla bastırdı. Arda'nın biraz bile hareket etmediğini fark ettim. "Tek bir hamle dahi yaparsa yerdeki kıza sıkacağımı biliyor, o yüzden kıpırdayamıyor. Herif dizlerinin üzerine bile düşemiyor. Aşk işte, insanı ne hale getiriyor!"
Eylül, Vega'nın görüş açısında kalıyordu. Rastgele yere doğru sıktığı bir kurşunun onu bulma ihtimali çok yüksekti çünkü boylu boyunca serilmişti ve ortalık yerdeydi. Hiçbir şey onu gizleyemezdi.
Elim kolum bağlıymış gibi hissediyordum çünkü o manyağın buradan sağ çıkmayacağını bilse bile yanında bizden birilerini gözünü kırpmadan götürebileceğini biliyordum. Tek bir yaprak kıpırtısı bile felaketimize yol açabilirdi.
Vega oyunu öyle bir kilitlemişti ki sanki birer mayına basmışız gibi donup kalmıştık hepimiz.
Hermes bile Can'a doğru hamle yapamıyordu çünkü silahının patlama ihtimalini göze alamıyordu. Zaten bunu yapacak enerjisi de yoktu.
Her geçen saniye üç kişi kan kaybediyordu.
Dört... Benim omzum da yaralıydı, onu unutmuştum.
"Kaçamayacağını biliyorsun," dedi Can, sakin bir sesle. Küt küt atan kalbimin ritminin yanında onun sesinin dinginliği fazla tezat kalıyordu. Parmakları, silahı zar zor kavrayabiliyor gibi duruyordu. Rüzgâr biraz sert esse Can belki de yere düşecekti ama güçlüymüş gibi dik durmaya çalışıyordu. Üstelik, buna herkesi inandırabilirdi.
"Can..." dedi Vega, aniden dolan gözleriyle. "Az önce senin için babamı öldürdüm. Onu sevmiyordum ama o benim babamdı..."
Sesi titrek çıkmıştı.
"Uydurma," dedi Can, katı bir şekilde. "Başından beri o tetiği sen çekmek istiyordun. Bunun için kendi fırsatını kendin yarattın. Bütün bu oyun, Milat... Senin kurallarına göre oynandı. En başından beri."
"Bütün bu oyun, Can..." Dolu gözlerinin yerini bir gülümseme aldı. "Sen gelince değişti. Bana benimle her yere geleceğini söylemiştin. Ben kaçamam ama biz kaçabiliriz. Can, bunu yapabiliriz."
Parmağındaki gümüş yüzük, Can'ın yüzüklerinden biriydi. Ona olan saplantısını depoda esir tutulduğumuz günden beri parmağında taşıyordu ama bu saplantı, daha öncesine uzanıyordu. Gözlerim Arda'yı buldu. Gözleri yavaşça kayıyordu. Vega'nın onun boğazını saran kolu biraz da ayakta durması için destekti. O yere düşerse Vega dönüp Eylül'e ateş edecekti.
Eylül'ün üzerine kapanmak için yarım bir adım atmayı denedim.
"Sakın!" Ayağım havada kaldı. "Aramıza girmeye kalkanı öldüreceğim. Mahşer, sen denersen seni bile."
"Buna bir son vermezsen ben zaten öleceğim," dedi Hermes, elini kasığına daha sert bastırırken. Ayakta zor duranlar kulübünde o da yer alıyordu.
Vega onu umursamadan Can'a bakmaya devam etti. "Sevgilim, sen o silahı ateşleyemezsin."
"Evet," dediğini duydum Kaya'nın. "Ama ben yapabilirim. Kime sıkacağın umurumda değil. Elbet boşa çıkacaksın. Arka arkaya tetiği çekerim. Seni ve ikizini babanızın yanına yollarım. O silahı indiren sen olmazsan, yemin ederim bunu ben yaparım."
Vega havaya bir el ateş ettikten sonra deli bakışlarını bize çevirdi. Silahın dolu olduğunu kanıtlamak istemişti. "Size aramıza girmemenizi söyledim!"
"Bağırma," dedi Can. "Bu mu istediğin? Yanına gelip elini tutmam bütün sorunu çözecek mi? Bizi buradan sağ çıkarmazlar."
"O zaman ölürken elini tutuyor olurum," dedi Vega. "Sorun değil sevgilim."
"Senin elini tuttuğum için beni de yaşatmazlar."
Görkem'e başımı çevirdim ve "Ne yapacağız?" diye dudaklarımı oynattım. Yemin ederim, başka bir zaman olsa kurşuna atlamak pahasına Eylül'ü kurtarmaya, Arda'yı ayakta tutmaya ya da Can'ı yere düşmeden yakalamaya çalışırdım ama hepsine yetişemezdim. Üçümüz aynı anda üç farklı yöne hareket etsek bile yetişemezdik. Vega birimizi mutlaka öldürürdü. Bu da zaten hepimizin öleceği anlamına geliyordu.
"Hiçbir şey," diye dudaklarını oynattı Görkem.
Silah o kadının elinde değil de herhangi bir kişide olsaydı buradan beş yüz kez çıkmıştık. Hatta, o buraya hiç gelmemiş olsaydı belki daha kolay başarırdık. Çok büyük bir yanlış yapmıştık.
Onu buraya çeken bendim. Bu sahnenin sorumlusu ben miydim?
Vega'nın bana attığı bakış, sanki böyle düşünmem içindi. Kimse tek kelime etmiyordu ama zihnim yerle bir oluyordu.
"Sana aşığım Can." Hepimizin bildiği bir şeyi dile getirirken gözlerini histerik bir şekilde kırpıştırmaya başladı. "Özür dilerim. Özür dilerim. Özür dilerim." Bir damla yaş, gözünden aktığında Arda'nın titreyen bedenini daha sıkı kavradı. Boğazındaki baskı yüzünden Arda nefes alamamaya başlamıştı.
"Bırak onu, Vega."
"Seni bana bırakmadılar ama."
"Anlıyorum," dedi Can. "Ne çevirdiğini anlıyorum. Bunu biliyorsun değil mi?"
Vega, hayatımda duyduğum en korkutucu kahkahayı attı. Bu bir kötü kadın gülüşü değildi. Bu şimdiye kadar gördüğüm en deli şeydi. Gözleri yaşardı. Sonra o gözlerden yeniden bir damla yaş aktı.
Hermes, "Milat..." dedi korkuyla.
"Biliyorum," dedi Vega aynı anda. İkisi, bilmediğimiz şifreli bir dili paylaşıyordu. Başını kaldırdı ve gözlerini kardeşine çevirdi. "Özür dilerim, Mahşer," dedi.
Hermes'in "Ne?" dediğini duydum. Çok geç kalmıştı. İkizinin kurduğu sahneyi çok yanlış anlamıştı çünkü onu Can kadar iyi tanımıyordu. Bir planı var sanmıştı. Ona güvenmeyi seçmişti. Çünkü onun için silah, bu demekti. O her zaman öldürmek için kullanırdı ve silahların güç olduğuna inanırdı. Bu yüzden güvende olacağını sanmıştı.
Oysa Vega hiçbir ışık yakmamıştı ona. Zifiri karanlıkta kalan, kendini kör sanırdı. Vega hayatı boyunca kendi zihninin zifirine sıkışmıştı. Böylelerinin ışık umudu olmazdı. Hayatlarına aydınlık uğrasa bile şeytanları onları her şeyin kötü olacağına inandırır ve devamlı tek bir düşünceyi fısıldardı.
Onların kurtuluşları kaçarak olmazdı.
Hermes, her şeyi anladığında elini sanki onu tutabilecekmiş gibi uzattı ve bir adım attı.
"Son kez duymak istiyorum," dedi Vega.
"Seni seviyorum," dedi Can, tabanca tutan elini arka arkaya alnına vurarak. "Allah kahretsin ki seviyorum. Böyle olmak zorunda değil."
"Zaten bir tutsak olarak yaşadım," dedi Vega. "Daha fazlasına katlanamam."
"Milat..." dedi Can ve Hermes aynı anda.
"Teşekkür ederim, Can," dedi Vega. "Bir şeyler hissetmek güzeldi."
Elindeki silahı kendine doğrultacağını sandım.
Parmağını, tetiğe yerleştirdi.
Arda'yı vuracaktı.
Can'ı sonsuza kadar kaybedeceği için mi öyle konuşmuştu?
"Arda!" diye bağırdım, bağırdığımın farkına bile varmadan.
Bir silah sesi geldi.
Nefes almayı bıraktım. Sanki zaman durdu. Etrafımızdaki sis bile kan oldu.
Sıçrayan mermi kovanının toprak zemine düşüşünü izledim.
Bir kadının bedeni, onu takip etti.
Can, gözünü kırpmadan tetiği çekmişti.
Vega'yı yaralamak için değil, öldürmek için ateş etmişti.
Çünkü Vega intihar etmek değil, Can tarafından ödlürülmek istiyordu.
Yine onun istediği olmuştu.
Can zar zor ayakta durmasına rağmen tetiği çekerken titrememişti. Hiçbir zaman silah kullanma kabiliyetine bizim kadar güvenmezdi ama önünde siperi olan bir hedefi ıskalamamıştı. Alnından vurulan Vega'nın kanı, Arda'nın yüzüne sıçramıştı. Arda, sımsıkı yumduğu gözlerini açtı. Yaşadığına şaşırıyor olmalıydı.
Gecikmiş bir çığlık, göğü deldi.
"Milat!"
Sonra bunu koşmaya çalışan, düşen, yeniden kalkan ve ona ulaşmayı deneyen bir adam takip etti.
Can öylece duruyordu.
Hermes, Can'ın olduğu yere varmak üzereydi ama onu gördüğünü sanmıyordum. Yalnızca Vega'ya ulaşmayı deniyordu. Ne ara harekete geçtiğini anlamadığım Görkem, onu kolundan sıkıca tutmuştu. Hermes kurtulmaya çalıştıkça Görkem onu daha sıkı tuttu ama omzundaki yara yüzünden canı yanıyordu. Kaya, ona destek oldu.
Ben, hâlâ bir nefes bile almamıştım. Her şey saniyeler içinde oluyordu.
Arda, yok olan tehdidin ardından gözlerini kapatıp dizlerinin üzerine düştü.
Çok kötüydü.
Çok, çok kötüydü.
Hermes'in çığlıkları sağır edici bir şekilde ormanda yankılanıyordu. Uzaklardan başka sesler geliyordu. Sonra tüm bunlar aynı anda durdu. Duydukları feryat, umutlarını bitirmişti. Piramit'in önce ilk, sonra ikinci basamağı Analizciler tarafından yerle bir edilmişti.
Can iki adım atıp Arda'nın yanına çöktü. "İyisin," dediğinde sesi bir çelik gibiydi.
"Can."
"Yorulma."
"Can..."
Can, yüzünü bize doğru çevirdi. Bomboştu. Suratında tek bir mimik bile yoktu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Görkem'in omzunun kanadığını gördü. Ardından Eylül'e baktı. "Ambulans çağırın," dedi. "Üç tane."
"Can," dedim kaybolmuş bir sesle.
"Sen de mi yaralısın?" diye sordu. "O zaman dört."
"Özür dilerim," dedi Arda. Can'ın omzuna alnını bastırdı. "Özür dilerim," dedi kolunu tutunmak için onun boynuna sararken. Gözleri kapandı. "Affet beni."
Can, Arda önünde iki büklüm olduğu için doğrudan Vega'nın cesedine bakıyordu. Başından sızan kan, büyük bir göl oluşturmuştu. Beyni dağılmıştı.
Can, Arda'nın çenesini kaldırdı ve onun da yüzüne sıçrayan kanı avucuyla sildi. "Sakin ol."
Gözlerim bir boğa gibi Görkem'den kurtulmaya çalışan Hermes'e kaydı. O da dizlerinin üzerine çökmüş durumdaydı.
"Siktir git! Bırak beni! Milat! Sık lan kafama! Sık lan! Milat! Görkem Duman, cehenneme kadar yolun var! Bırak beni. Yalvarırım, bırak beni. Ölmedi. O ölmedi. Kolumu bırak!"
"Böyle yaparsan sen de öleceksin," dedi Görkem'in merhamet barındırmayan sesi. "Çok kan kaybetmişsin, tüh."
Hermes, Görkem'den kolunu kurtardığında yarasına bastırmak yerine parmağını kendi yarasına soktu. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken onun acı dolu haykırışı, göğsümde bir şeyleri yerinden oynattı. Kalbim, bir taşa mı dönüyordu? Algılarım kapanmıştı. Böyle biri değildim. Her zaman olayın en içindeydim ama şimdi yalnızca seyirciydim.
Son saniye hepimiz rolleri değişmiştik.
Bunca zaman her söylediğinin arkasında duran Arda, her şey için af dileyerek Can'a sığınıyordu. Emir vermek için yaşayan Hermes, dizlerinin üzerinde Görkem'e yalvarıyordu. Gözleri ile beni hayatta tutan Görkem, kalpsiz bir katil gibi Hermes'in başında duruyordu. Bir akbabayı andırıyor, leşi için saniye sayıyordu.
Ve Can, gözünü kırpmadan öldürdüğü kadına bakıyordu.
Uzanıp Vega'nın parmaklarına değdi ve silahı o parmakların arasından aldı. Ardından "Hermes'i bırak," dedi Görkem'e. Bu bir emire benziyordu. "Kaçamaz zaten."
Öyle sakindi ki ben burada aklımı kaçırmıştım.
Bunu yapmasını beklemezdim ama Görkem, Hermes'i bıraktı.
Hermes yine düşe kalka ilerleyip Vega'nın yanına vardı ve en sonunda beyni dağılan ikizinin başını kucağına aldı.
Göğsümde bir yük vardı.
Sanırım kusacaktım.
Bacaklarım beni zar zor Eylül'ün yanına taşıdı. Eylül, başını çok sert çarpmış olmalıydı. Onu hareket ettirmek istemedim. Yalnızca nefesini kontrol ettim.
"Bebeğim," dedi Hermes, Vega'nın yüzünü avuçlarının arasında tutarken. Uzanıp onun alnını öptü ve dudakları kanla kaplandı. "Milat, hadi aç gözünü. Abiciğim, hadi."
Elimizdeki bütün veriler bizim kazandığımızı gösteriyordu.
O halde neden kazanmış gibi hissetmiyordum?
"Milat!"
Hisler yoktu. Ne bende ne diğerlerinde. Hiçbirimizde. Hava çok ağırdı. Kolum uyuşuktu. Gözlerim kararıyordu.
Hermes bağıra bağıra ağlıyor, avucuyla arka arkaya yere vuruyordu.
"Miden mi bulanıyor?" diye sordu Can bana bakarak. "Benim yüzümden mi?"
Sanki Vega'nın zehri, beni öldürecekti. Midemden boğazıma tırmanan acı canımı yaktı.
Eylül'den uzaklaştım ve iki büklüm olup kusmaya başladım.
Omuzlarım sarsılıyordu. Birinin beyninin dağıtılışını ilk izleyişim değildi bu. Can'la bir alakası hiç yoktu. Yalnızca canım yana yana öğürüyor ve içimdekileri boşaltıyordum. Bu şekilde her saniye omuzlarımdan başka bir yük kalkıyordu.
Bitti, dedi Mete. Bitti ama mahvoldun. Korkma. Sadece zehri atıyorsun.
"Omzun..."
"İyiyim," dedi Görkem, Kaya'yı susturarak.
"Ona git," dedi Kaya. "Ben Hermes'i alırım."
"Hermes'i kimseye bırakmam."
"Görkem, o iyi görünmüyor."
Başını bana çevirdiğini bile sanmıyordum. "Ben Hermes'i izleyeceğim, sen git."
Kaya, "Ama," dedi.
"Siktir git!" dedi Görkem. "Onu acı çekerken görmek istiyorum. Üzülüyor musunuz lan? Yemin ederim ki yüzünüze bakmam. Yemin ederim, onlara acıyanın bir daha yüzüne bakmam. Kendinize gelin! Dik duracaksınız. Biz kazandık."
"Biz kazandık," diye tekrarladı Can.
Kaya'ya iyi olduğumu ve Arda'ya bakmasını söyledim. Arda hâlâ Can'ın omzuna yaslı halde duruyordu. Başını dik tutamıyordu. Eli, bacağındaki kurşun yarasındaydı ve Can da avucunu onun elinin üzerine bastırıyordu.
"Kaldır başını," dediğini duydum Görkem'in. Bunu bir tek bana söylüyor olabilirdi. Bu yüzden başımı kaldırdım ve kusmaktan yaşaran gözlerimle ona baktım. O, ayaklarının üzerinde olan tek kişiydi. Elini omzuna bastırıyordu, canı yanıyordu ama dik duruyordu. "Bak," dedi. "Ben de sana sarılırken öyle görünüyordum."
Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. "Görkem, ben ölmedim."
"Sen bir katil değildin." Sesini yükseltti. "Elinde onlarca gencin kanı olan birine öldüğü için acımıyorum. Her kirli işin altında elleri olan bu heriften bahsetmiyorum bile. O, beni diri diri yaktı lan. Ben hâlâ sırtımın üzerine doğru düzgün yatamıyorum. Derim yok lan derim. Kan kaybından gebermesini tabii ki zevkle izleyeceğim!"
Kendinden çok bizim için konuşuyordu.
Kolları zincirlerle bağlıyken maruz kaldığı işkence, onun Hermes'ten almak istediği intikamın sebeplerinden biriydi ama en üst sırada olmadığı kesindi.
Her birimiz bir köşeye dağılmıştık ve karşımızda travmatik bir kardeş dramı yaşanıyordu. Düzgün düşünebildiğimiz söylenemezdi. Vega'nın o değişen yüz ifadeleri gözümün önünden gitmiyordu. Bunu düzeltmeye, bizi kendimize getirmeye çalışıyordu.
İlk vereceği tepkinin Can'a koşmak olacağını düşünmüştüm. Nihayetinde onun için ormanları yakmış, ortalığı kan gölüne çevirmişti.
Oysa o, konuşurken gözlerini Can'a bile değdirmiyordu. Yalnızca ne dediğinin anlaşıldığından emin oluyordu.
Hermes, kasığındaki yarayı sanki oradan ikizi için yeni bir hayat çıkabilirmiş gibi parmaklarıyla deşerek açtırdı ve acıyla bağırdı.
Sesi giderek kısılıyordu çünkü enerjisi kayboluyordu.
Yirmi bir gramlık ruhunun on dört gramı çoktan onu terk etmişti.
Yedisi Altair ve diğer yedisi ikiziydi.
Uğruna yaşadığı neyi varsa elinden almıştık.
"Geberiyorsun, değil mi?" diye sordu Görkem, ona doğru bir adım atarak. Sonra o adımı bir başkası takip etti. "Sana söz verdiğim gibi. Üstelik, hikâye daha da sevdiğim bir hale geldi. Bir arabanın içinde saklanarak ateş edip kaçtığın karım vurdu seni."
Kaya, Arda'nın bacağını sıkı sıkı sarmıştı. Onu son bir kez kontrol ettikten sonra ayağa kalktı ve kardeşinin arkasına geçti. Daha sonra bir adım daha atıp onunla aynı hizaya geldi. O ikisi, yerdeki manzarayı bir süre omuz omuza izledi.
Hermes tamamen kendinden geçmişti.
Etraftaki hareketliliğin ne zaman başladığını fark etmemiştim ama kısa süre içinde tanıdık yüzler arka tarafımızdan çıkıp etrafımıza dizilmeye başladılar. Bu, bir zamanlar büyük heyecanlarla izlediğim filmlerden birinin son sahnesi gibiydi. Arkada savaşın bittiğini gösteren bir melodi çalıyordu ve sağ kalanlar, birbirlerine bakıyordu. Bütün isimler ekrana geldiğinde bunu başrollerin adının yazdığı siyah bir ekran takip edecekti.
Piramit'i kimin yönettiği kimsenin umurunda değildi. En tepede yer alan isim Can Günay'ınkiydi.
Hermes, gözleri kapanırken Vega'ya sımsıkı sarılmaya devam ediyordu.
"Buraya kadar," dedi Kaya. "Gösteri bitti arkadaşlar. İsterlerse yüz bin kişi olsunlar... Kurdukları düzen, sürdükleri keyif hatta yaşayacakları vakit, bizi karşılarına alana kadar."
Kulaklarım silah seslerine öyle alışmıştı ki şimdi arazinin içinde yalnızca nefes sesleri duymak garibime gidiyordu. Kaya'nın kıpırdayan dudaklarının arasından verdiği nefes, soğuk yüzünden buhar oluşturdu. Şafak sökmeye başlarken hayatımın en uzun çatışmasından çıktığım gerçeğini idrak ettim.
Ve yine yaşıyordum.
Ne olursa olsun hayatta kalmaya devam ediyordum.
Bu çok büyük bir güçtü.
Biraz kusmuş olmam, bunu gölgeleyemezdi. Yara almam fark etmezdi. Delik deşik ruhum, bir ordudan korkmayacakken bir aynadan korkabilecek olmam, beynimi daha önce kemirmiş olan intihar düşüncelerim, en derine dalışlarım, karanlık gecelerim, ışığı ararken yorgun düşmelerim, pes etmeye yaklaşmalarım... Hiçbiri benim gücümü gölgeleyemezdi.
Günün sonunda en korkunç canavarı hep ben öldürüyordum.
Dizlerimin üzerinden doğruldum. Eylül'ün parmağının kıpırdadığını gördüm. Sanırım uyanıyordu. Arda'nın bayılmak üzere olduğunu gördüm. Gücünü yalnızca Can'dan alıyordu. Can'ın kanındaki adrenalinin çekiliyor olduğunu gördüm. Bu kadar işkence görüp bu kadar darbeye maruz kalan birisinin ayaklarının üzerinde durmasının tek sebebi beni bu kadar güçlü yapan şeyin aynısıydı: hayatta kalma iç güdüsü.
Onlara doğru ilerledim.
Kaya ve Görkem'in arkasında durduğumda Kaya, bir adım sola atarak Görkem'le birbirine değen omuzlarını ayırıp bana yer açtı.
Aralarına girdim. Görkem, bana elini uzattı. Parmaklarını kavradım. Kaya sırtıma dokundu. Ona yaslandım.
Bir saatin yelkovanı kafamın içinde fır dönüyordu. Her bir hareketten sonra başka bir sahne gözlerimin önüne geliyor, başka bir acı içimden taşıyordu. Hafızamın ısıtıp önüme koydukları, iki cesedin soğumaya başlamasıyla yavaş yavaş duruldu.
"Bitti sevgilim," dedi Görkem. Aklımın içi, aklının içindeydi. Elimi sımsıkı tuttu. "Bu kez gerçekten sondu."
⚓
Bütün taşlar yerinden oynadı, sonra yerine oturdu. Daha sonra bir daha oynadı ve en sonunda bir taraf oyundan ayrıldı.
Can Günay'la başladı.
Can Günay'la bitti.
Milat, Mahşer ve Araf.
Vega, Hermes ve Altair.
İsimlerimiz, kaderimizdir.
Bütün kurgu boyunca Analizciler tarafından onlar için bir kıyamet senaryosu hazırlandı. Bir sahne kuruldu. Oyunun en içindekiler seyirci oldu. Silah, sözde en güçsüzün elinde durdu.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek için uzun bir süredir çok sabırsızım. Bana her yerden yazın.
Neler hissediyorsunuz? Bu bölüm cidden değerlendirmelerinizi en çok okumak istediğim bölüm olabilir. Keşke tepkilerinizi görebilseydim.
#AnalizWattpad etiketinin altında sizi bekliyor olacağım.
Görüşmek üzere.
Seni çok seviyorum biliyorsun değil mi🥹🥹🥹
YanıtlaSilÇok bambaşkaydı valla bak
YanıtlaSilBen ne okudum az once
YanıtlaSilBütün o duygu değişimleri delilik halleri o kadar iyi anlatılmış ki, son sahnede çok kötü olmuştum ama Gorkem'in konuşması beni bile kendime getirdi sanki. Can'in oyunu bitiren kişi olması ve bunu o halde yapmasi. Neredeyse ölecek durumdayken bile hala ne yapılması gerektiğini söyleyecek kadar ayık olması bir şok durumunda gibi olduğunu göstermis gibiydi. Bayıldım kısaca.
YanıtlaSilbeşininde ağzından okumak mükemmeldiii bu arada dürüst olayım veganın ölümüne pek üzülmedim daha çok bunu yapanın can olmasına üzüldüm bölüm için teşkkürlerr
YanıtlaSilMÜKEMMELDİ OKURKEN ÖLDÜM ÖLDÜM DİRİLDİM TEK KELİMEYLE HARİKAYDI BU NASIL ŞAHESER. HERŞEYİ O KADAR İNCE AYRINTISINA KADAR DÜŞÜNMÜŞSÜN Kİ. GERİLİMDEN HEYECANDAN ÖLECEKTİM
YanıtlaSilBeklediği şeyin hırsından dolayı oldu ama normalde çok duyarlı olan Görkemin Yağmur Asya kusarken o kadar tepkisiz kalması garip geldi
YanıtlaSilAnd we survived the great war
YanıtlaSilKesinlikle mükemmel olmuş harikasın
YanıtlaSilHuh ne bölümdü be finale ne kadar var acaba
YanıtlaSilAyyy ağlıyorum resmen gerçekten oldumu şimdi buuuu
YanıtlaSilMahvettin bizi ya kalem budur işte
YanıtlaSilAcikcasi vegadan nefret ediyordum ama umarim o havaya attigi kursun son kursunu degildir ve can’in ardayi sececegini kendini oldurecegini planlayarak bunu yapmamistir…
YanıtlaSilE öyle yaptı ya
SilBen heyecanla okurken kaçırdım mı acaba hemen tekrar okuyayım 😭
SilHani bizim tatilimiz Azra'm. Hani balayımız, hani güneşli günler haniiiii?
YanıtlaSilGüzel günler mazide kaldı...
SilYeni bölüm gelecek mi??
YanıtlaSilYeni bölüm ne zaman??
YanıtlaSilAllahım bunlar nasıl büyük acılar böyle :((( Can'ın, Vega'yı vurması çok kötü oldu. Çok çok kötü.. Kendi vicdan yükünü azaltmak için yaptı bunu. Arkadaşlarına karşı kendini sorumlu hissettiği için yaptı. Ama seven bir insanın bunu yapması onda derin yaralar açacak. Umarım Can bundan en az hasar ile kurtulur.
YanıtlaSil