8. "Perde Arkası"
Hoş geldin, mısırını al 🍿🍿
#BizimİçinYazılmış etiketiyle paylaştığınız her şeye bakıyoorum. Bölümden sonra yine orada olacağım, kritiğini birlikte yapabiliriz.
Teşekkürler ve iyi seyirler!
•🎬•
Sabah, Ozan'ın ve benim içinde bulunmadığımız çekimler yapılmıştı. Şimdi sıra yeniden bizdeydi ama karşımdaki adam, gözlerimin içine zar zor bakabiliyordu.
Üzeri düzgündü, ezberi tamdı, saçları güzelce şekillendirilmişti ama bakışları bomboştu. Bu da bana onun akşamdan kalma olduğunu düşündürüyordu. Buna rağmen sette hiçbir zorluk çıkarmıyor, işleri oldukça güzel bir şekilde yürütmeyi başarıyordu. Ben de ona ayak uyduruyordum ama kendimi her geçen saniye daha kötü hissediyordum.
Çünkü Ozan, her role girdiğinde Göksel'e müthiş bir özlemle bakarken her kestik sesinden sonra gözlerini benden ateşe değmiş gibi kaçırıyordu. Bana bir hiçmişim gibi hissettiriyordu geldiğinden beri.
"Uykusuz musun sen bugün?" diye sordum ona. Elimi alnıma vurmamak için çaba göstermem gerekti. Beni yok saymaya çalışan bir adamı çok fazla umursuyordum. Ama bana ilk defa çalıştığı bir iş arkadaşıymışım gibi muamele etmesine daha fazla dayanamayacaktım. Böyle canım sıkılıyordu.
Birkaç kez öpüştük diye mi bana bakmıyordu? O kadar da zor değildi hani? Böyle dediğini unutmuş muydu?
Elindeki kahveyi dudaklarına götürürken başını bana çevirdi usulca. Mola vermiştik. Bugün tek bir sahnemiz kalmıştı, sonra benim işim bitecekti ve attığım küçük adım onu şaşırtmışa benziyordu. "Uzun bir geceydi."
Boğazıma oturan yumrudan nefret ettim. Aklıma gelen düşüncelerden, hayal gücümden, her şeyden... Bu kez gözlerini ondan kaçıran bendim. Ne diyeceğimi bilemedim. Hiç sormamış olmayı diledim. "Anladım." Sesim değişti, dikkatinden kaçmasına imkan yoktu. Çekim için Florya'daki Atatürk Ormanı'ndaydık, hava esiyordu. Burası, görece daha az esiyordu ama üşümeyi göze alarak piknik masasından kalkmak için hareketlendim. "Ben bir makyajımı tazeleteyim."
"Tamam," dedi sadece. Arkamı dönüp uzaklaşırken yalnızca bir kez geriye baktım ve gözünü dahi kırpmadan beni izlediğini fark ettim. Gözleri gözlerime kilitlendiğinde bakışlarımdaki kırgınlık onu afallattı. Hızlıca önüme döndüm. Karavanıma yürürken kendime belki de milyonuncu kez Ozan'ın bir daha kalbimi kıramayacağına dair söz verdim.
Üstümü değiştirdim, makyajım tazelendi, ışıklar ve dekor ikimiz için hazır hale getirildi ve yeniden çekimler başladı. Bu kez onun duygusuzluğu bana da bulaşmıştı. Yalnız kalbimdeki anlamsız kırgınlık yüzünden ben role girdiğimde onun bana baktığı gibi bakamıyordum. Dün geceyi biriyle geçirmiş olma ihtimalinin neden bu kadar canımı sıktığını da keza anlayamıyordum. Ayrıldığımızdan bu yana onlarca geceyi başkalarıyla geçirmişti zaten. Bugünü o zamanlardan ayıran hiçbir şey yoktu.
Üç tekrar aldık. Saçlarını bugün arkadan toplamış olan yönetmenimiz, benden sıcak gülümsemeler istedi. Okuma provasında çalıştığımız sahnelerden birindeydik. Diğer polis memurlarının yanında Göksel'in Demir'e hiçbir şey olmamış gibi davranması gerekiyordu.
Nihayet aklımdakileri bir kenara atıp kendimi senaryoya verebildim. İşimiz bittiğinde ise doğrudan karavanımın yolunu tuttum. Kendimi duşa atma ihtiyacı hissediyordum. Bu yüzden olabilecek en hızlı şekilde arabama atlayıp evime doğru sürmeye başladım. Neyse ki evim, sete yakındı da hızlı bir şekilde varabilecektim.
Setten ayrılırken kimseyle konuşmamış, kimseye veda etmemiş, Ozan ve Oya'nın o piknik masasında kahkahalarla gülüştüğünü görmemiş gibi yapmıştım.
Duş almak ve uyumak istiyordum. Günün ortasında, öylece...
Banyoya girerken her şeyi kapının dışında bırakacağıma dair kendime söz verdim. Arınmış hissederek çıkmam gereken suyun altından daha çok dert sahibi olarak çıktım. Hep böyle olurdu. Duşta düşüncelerim yüzünden kafam ağırlaşırdı.
Üzerime bornozumu geçirdim, başıma pembe bir havlu sardım. Krem rengi terliklerimle odama doğru şıp şıp yürürken çalan zil, olduğum yerde durma nedenimdi. Antreye ilerlediğimde dresuarın üzerindeki telefonumu alıp ekrana baktım ve Çisem'in uygunsam bana gelmek istediğine dair attığı mesajı okudum.
Onu bornoz ve saç havlumla karşılayacağım için kendi kendime gülerken kapıyı açtım.
Aynı saniye donakaldım.
Gelen Yiğit'ti.
Bedenimi kapının arkasına saklayıp ona aralıktan başımı uzatarak baktım. Neden geldiğini sorgulayamadan önce ayakkabısının burnu, kapıyı yüzüne çarpma ihtimalimi yok etmek ister gibi o aralığa dayandı. "Beni içeri almayacak mısın?" diye sordu alınmış gibi bir sesle.
"Müsait değilim."
Kaşları çatıldı. "Biri mi var?" Kapıyı arkasında ben olmama rağmen kolayca ittirirken aklından ne geçiyordu bilmiyordum ama evime zorla girecek kadar haddini aşmasını beklemiyordum. "Ozan mı?"
"Manyak mısın? Çık dışarı."
"Ada," dedi üzerime doğru bir adım atarak. "Beni içeri almayan sen onu..."
Cümlesinin varacağı yeri anladığım anda elimi kaldırdım ve yüzüne sert bir tokat çarptım. Bu bir refleks gibiydi. Avucum sızladı. Ne yapacağımı bile düşünmeden vurmuştum ona. Ama eğer merak ediyorsa, bunun geldiği yerde bundan daha çok vardı. Onu Göksel Kaplan sayesinde edindiğim özelliklerimle seve seve tanıştırırdım.
Diğer tarafa doğru savrulan yüzünde parmaklarımın izi çıktı. Yiğit, yanağını tutarken gülümsüyordu.
İçimin ürperdiğini hissettim. Son zamanlarda eski bir arkadaştan ziyade bana takıntılı biri gibi davranıyordu. Bu yüzden karşısında bornozlu olmak, beni çok rahatsız etmişti. "Haddini bil!" diye bağırdım hiçbir korku emaresi göstermeden. "Benimle bu şekilde konuşamazsın. Evime ne hakla giriyorsun sen? Son zamanlarda hiç mantıklı davranmıyorsun."
"Seninle oynadığım oyunun kurallarına uyuyor musun?" diye sorarken kapıyı arkasından kapattı ve kapıya yaslandı. "Bence uymuyorsun Ada. Güzelce konuşup netleştirelim istiyorum her şeyi. Seni yemeğe götürmeye geldim. Hazırlan hadi."
"Yiğit," dedim şaşkınlığımın sesine yansımasına engel olamadan. "Sana ne oluyor? Bu kafayı yemiş tavırların hiç hayra alamet değil. Bir şey mi içtin? Defol git evimden."
"Bana ne oluyor biliyor musun?" diye sorduğunda gözlerinde öfke kıvılcımları parladı. "Bilmelisin, sen yaptın çünkü bunu. Beni öylece ortada bıraktın." Bağırmıyordu fakat bağırmasını bu tonda konuşmasına tercih ederdim. Gözlerinde bir delilik vardı. Raydan çıkmaya hazır bir adamdı karşımdaki. Benim tanıdığımı sandığım kişiyle alakası yoktu. "Bırakmayacaksın," dedi emreder gibi. "Yanımda çok mutluymuşsun gibi kameralara gülümseyeceksin. Eski sevgilinle fingirdeşip benim itibarımı iki paralık etmeyeceksin."
"O ağzını topla," dedim karşısında dimdik durmaya devam ederek. "Bir daha sakın benimle böyle konuşmaya cüret etme. Seni bu sektörden silerim, beni duydun mu? Kariyerini ayaklarımın altına alırım. Herkese rezil olursun Yiğit. O küçücük beynine sok bunu ve siktir git şimdi evimden."
Elini yüzüme doğru uzatacağını anladığımda bileğini tutup ittirerek buna engel oldum. Karşılığında ise kolunu belime sararak sert bir hamleyle kendine çekti bedenimi. Ben yaprak gibi titremenin eşiğine gelmişken eğer elimi kaldırabilseydim yüzüne yumruğumu geçirebilirdim ama yaşadığım şok, hareketlerimi kilitlemiş durumdaydı. Yalnızca bir saniye sonra beni bıraktı ve bir adım uzaklaştı. Gözdağı vermek istemişti.
Bunun beni durduracağını mı düşünmüştü? "Git!" diyerek ittirdim onu göğsünden, delirmiş bir halde. "Bir daha kapımın önünden bile geçmeyeceksin! Bir daha karşıma çıkarsan öldürürüm seni! Beni anladın mı? Çık dışarı!"
"Çıkıyorum," dedi gülümseyerek. "Akşam, ikimizin bir fotoğrafını paylaştığın takdirde yemeği başka güne ertelesek de olur. Görüşürüz, sevgilim. Yani, insanların gözünde..."
Nefesim sıkışırken onu arkasındaki duvara yapıştırmak istedim ama kapıyı çarpıp çıktı. Titremeye başlayan elimi göğsüme bastırdım fakat bunun yalnızca korkudan kaynaklanmadığını biliyordum. Titrek parmaklarım, zar zor şişen göğüs kafesim ve bacaklarımı saran karıncalanma hissi eskiden aşina olduğum bir şeyin habercisiydi.
Ne derecede büyüyebileceğini bildiğimden telefonuma sarıldım.
Kendimi zemine yığılmış bir halde bulmak istemiyordum. Kalçam ve belim yere çarpmanın etkisiyle sızlarken gözlerimi kırpıştırarak ayılmak, kendi kendime doğrulup çaresizlik içinde ağlamak istemiyordum. Yalnız hissetmek istemiyordum.
"Neredesin?" diye sordum telefonu açar açmaz.
"Bebeğim çok acil bir işim çıktı. Batuhan yine bir olaylara karışmış, onu halledeceğim. Bilmiyorum ne zaman uğrayabilirim yanına."
Gözlerimi hızlı hızlı kırpıştırırken pencereyi sonuna kadar açıp nefes almayı denedim. Yiğit, arabasını çalıştırdı ve gözden kaybolmadan önce camdan başını çıkarıp bana el salladı. Kendimi bayılıp kalacak ve gözümü bir daha asla açamayacakmışım gibi hissediyordum. Camı çarparak kapattım ve perdeyi hızlıca çektim. Sırtımı duvara yaslarken ayakta zor duruyor, telefonu zor tutuyordum. "Anladım. Tamam."
"Bir saniye bir saniye..." Endişeliydi sesi. "Ağlıyor musun?"
Yere çöküp dizlerimi karnıma doğru çektim. Durduramıyordum. Atağın gelmesine engel olamıyordum. Ağladığımı o söyleyene kadar fark etmemiştim.
İnsanlar karşısındaki kişi bir oyuncu olduğunda onun sınırlarının olmayacağını düşünüyorlardı. Diledikleri hakka sahipler sanıyorlardı kendilerini. Beni en çok neyin tetiklediğini bilmiyordum. Daha önceden de maruz kaldıklarım yüzünden mi yoksa Yiğit'e olan sinirimden mi ayırt edemesem de yere çökmüş halde titremeye devam ederken "Ağlamıyorum," dedim. Bu sırada gözümden kayan başka bir yaş, yanağıma doğru bir yol çizdi.
"Ozan mı mevzu? Konuş benimle güzelim."
"Sanırım panik atak geçireceğim." Kelimeleri birbirinin arkasına dizmek çok zordu. Göğsüm daralıyordu.
"Ne? Ama çok uzun zamandır..."
"Tekrarlamadı, biliyorum."
Bundan yıllar önce panik bozukluk tanısı almıştım. Aslında bu, gecikmiş bir tanıydı çünkü annem o zamana kadar yaşadığım atakların sadece benim şımarıklığım olduğuna inandırmıştı beni.
"Annesinden ilgi dilenen bir çocuk olmak için fazla büyüksün."
O zamanlar on yedi yaşındaydım ve uzun bir süre ondan ilgi görebilmek için böyle oluyorum sanmıştım.
Derin bir nefes almaya çalıştığımda canım yandı. Avucumu alnıma bastırdım. Sanki beni boğan oymuş gibi saç havlumu çıkarıp attım. Annem beni böyle yerde görseydi bana çok kızardı. "Evde hiç ilaç yok. Almayı bırakmıştım."
"Şşh," dedi. "Nefes al, sakin kal. Buradayım ben. Gelemiyorum, sana çok uzaktayım ama halledeceğiz tamam mı? Sorun yok. Ben yanındayım." Ve ben, komuşamayacak hale gelmiştim bile. "Bekle," dedi. "İki saniye bekle, seni görüntülü arayacağım. Bir yere otur. Ayakta mısın?"
Gözlerim cayır cayır yanıyordu. "Hayır." Güçsüz değildim, annemin söylediği gibi değildim, direnebilirdim. Kimse benim elimi tutmuyorken de ayakta durabilirdim. Bir adam huzurumu kaçırdı diye yığılıp kalamazdım, kalmamalıydım. Üstümde çok fazla baskı hissediyordum. Bir çift el boğazımı sıkıyordu.
Çisem beni iki saniye değil, bir dakika sonra aradı. O arada ne yaptığını bilmiyordum fakat aramayı cevaplandırdım.
"İlaçlarını sana ulaştıracağım," dedi. "O zamana kadar konuş benimle. Ne oldu Ada? Neden böyle oldu birden?"
"Konuşmak istemiyorum," dedim kekeleyerek. İçimde yükselen bir ısı vardı. Karnımı rahatsız ediyor, akciğerlerimi dipten yakıyordu. Huzursuzluk hissi mideme yuva yapmıştı. Geçmiyordu. Sağıma soluma bakındım takip ediliyormuşum gibi. Yiğit'in beklenmedik ziyareti beni paranoyak yapmıştı. "Konuşamıyorum. Nefes alamıyorum. Nefret ediyorum."
"Tamam," dedi Çisem. "Tamam. Ay geçen gün aldığım pembe tütü elbiseyi göstermiş miydim? Öyle güzel ki. Sana çok yakışır."
"Çisem..."
"Batuhan yoğurt yediğini unutup bayat balık yediği için zehirlenmiş," dedi hızlı hızlı konuşarak. "Bugün gittiği reklam çekiminde kusmuş kalmış. Karışmış olaylar. Milletin kusmuğuna da ben koşuyorum hayatım. Güzelin derdi bitmiyor ki!"
Çisem bir elini kaldırmış mimiklerini de kullanarak bana bomboş şeyler anlatırken bakışlarında engel olamadığı bir endişe vardı. Sebebini bilmiyordu ama sonucunun neler olabileceğini bildiğinden benim için deli gibi korkuyordu. "Duş mu aldın?" diye sordu hızlıca. "Kız bornozun ne hoşmuş. Hangi marka bu?"
Gözlerim sadece ondaydı ama kafamın içindeki sesler gürültüsünü arttırmıştı. Zorlukla duyuyordum sesini. Bir tepki vermesem bile konuşmaya devam etti benimle hiç susmadan. Dakikalarca konudan konuya atladı. Kalbimdeki korku biraz azalsa da yok olmadı. İlaçlarıma ihtiyacım vardı. Onları almadan toparlayabileceğime inancım yoktu. Bu psikiyatristimle de zamanında sık sık konuştuğumuz bir konuydu. En son aştığıma kanaat getirmiştik ama belli ki aşamamıştım.
Derken kapımın çalındığını duydum. Çisem ayağa kalkabilmem için beni cesaretlendirdi. O an bunun için bile bir desteğe ihtiyacım olması içten içe çürüttü beni. Attığım her adımda yok olmak istedim. Bir an önce ilacıma kavuşabilmek içinse elimden geldiği kadar hızlı hareket ettim. Çisem'in aramasını sonlandırıp telefonumu kenara bıraktım. Hâlâ titreyen parmaklarımla, Yiğit gittikten sonra üç kez kilitlediğim kapının kilidini çevirmek için uğraştım.
Dağınık olan saçı başı yüzünden buraya büyük bir telaşla gelmiş olduğunu düşündüğüm bir adamın yüzü karşıladı beni.
Bir zamanlar çok sevdiğim bir yüzdü bu.
Elindeki eczane poşetiyle birlikte hızlıca içeri girdiğinde yanaklarıma düşen yaşlarla karşısında durmak istemedim. Çisem'den ona haber verdiği için aklıma gelen ilk fırsatta nefret edecektim. Aciz halimi gören kişi Ozan olsun istemezdim. İçten içe, kapıyı açarken karşımda onu istediğimi bilmeme rağmen kendime bunu söylemem de bir yalandan ibaretti.
Ozan, bir avucuyla yüzümü kavradığında "Sarışın," dedi eskisi gibi. İçi gider gibi, uğruma delirmek üzereymiş gibi, sevgisi içine sığmıyormuş gibi. "Ben geldim. Geçecek şimdi."
Islak olduğu için boynuma yapışan saçlarımı diğer eliyle tek tek geriye ittirdi. Elinin tersi boynuma sürtünüp dururken ve suratım avucunun içindeyken gözlerimi kapadım.
Bir ses bana güvende olduğumu söyledi. Bu, iki üç yıl önceki bana ait bir sesti.
"Nefes al."
"Bittiğini sanıyordum," dedim nefesim kesile kesile. İçim titredi.
"Sorun yok," dedi kadife gibi bir sesle. Sabah hiçbir ifade barındırmayan gözleri şimdi tüm duyguları taşıyordu. "Gel içeri geçelim. İzin ver, yanında durayım." Gömleğinin kolunu sımsıkı kavradım. Beni salona doğru yürütürken eczane poşetini de arkamdan getirmeyi ihmal etmedi. "Ne oldu?" Öfkesini hissettim. Sorun her neyse o an gidip kökten çözebilirdi.
Katlandığım sorun onun içindi. Bunu bilmek Ozan'ı mahvederdi. "Birden oldu. Sebepsiz. Oluyordu ya eskiden de."
"Doğruyu söyle bana. Kim vardı ben gelmeden önce yanında?"
"Ne?"
"Üç kez kilitlemişsin kapıyı. Bir kez kilidi çevirir bırakırsın normalde. Kim korkuttu seni?" Beni koltuğa yönlendirdi ve yanıma oturup yeniden yüzümü kavradı. Baş parmağı küçük hareketlerle, sakinleşmem için yavaşça yanağımı okşamaya başladı. "Ada, biri istemediğin bir şey mi yaptı sana?" Hareketlerinin aksine sesi oldukça sert çıkıyordu.
Bir saniyeliğine üzerimdeki bornoza indirdi bakışlarını, hemen ardından gözlerimin içine baktı tekrar. "Korkma." Yüzüyle yüzümün arasındaki mesafe bir karıştan biraz fazlaydı. "Utanma da. Söyle bana. Kim sebep oldu buna?"
"Hiç kimse."
"Sana bir bardak su getireceğim." Karşısında bir çocuk varmış gibi yavaşça konuşuyordu. "Oturup konuşacağız. Yanındayım. Burada olacağım."
İleride kendimden nefret edeceğim cümleyi çaresizlik içindeyken yüzüne karşı kurdum. "Ya bayılıp kalırsam?"
Ee? der gibi baktı yüzüme. "Ha bayılırsan giderim," dedi alayla. "Alerjim var bayılmış kadınlara. Bırakır kaçarım valla. Umurumda da olmazsın hiç."
Ona vurmak istedim ama ona güldüm. "Su getir bana, lütfen."
"Hemen getiriyorum be-" Gülümseyen yüzü ciddi bir hal aldı. "Bekle," diye bitirdi hızlıca.
Eğer devam etseydi, bana bebeğim diyecekti.
Devam etsin istedim. Desin istedim. "Çisem'den nefret ediyorum!" diye bağırdım ana tutunmaya çalışırken. "Onu sana haber verdiği için öldüreceğim."
"Sette olduğumu biliyordu." Mutfağımdaydı, onu duyabilmem için sesini yükselterek konuşuyordu. "Evine en hızlı gelebilecek kişi bendim. Tabii ki bana haber verecekti. Ne bekliyordun ki? Kıza gidip çemkirme."
"Geberteceğim onu. Görürsün bak. Ortalığı ayağa kaldırmış durduk yere. Geçer giderdi. Atlatırdım ki ben! Ne gerek vardı senin gelmene?"
Elinde büyük bir su bardağıyla salonuma döndü. Bağırışlarıma aldırış etmeden yüzüne küçük bir tebessüm astı. "Atlatırdın sen." Gözleri, yapabileceğini biliyorum der gibiydi.
Sehpaya bıraktığı poşetin içinden bir kutu Selectra çıkardı. Bu, eskiden de kullandığım ilaçlardan biriydi. Bornozumun önünü düzeltip bekledim. Bir hapı kutudan çıkarıp avucuna aldı, ardından baş ve işaret parmağıyla hapın iki tarafını kavradı. Yanıma oturup yüzünü yüzüme çevirdiğinde dilini dudaklarının arasından dışarı çıkardı. "Böyle yap bakayım."
Beni yine güldürdü. Avucumu açıp bekledim ilacımı oraya koysun diye. O da sırıtarak bunu yaptı. Titreyen elimle hapı dilimin üzerine bıraktığımda elalarına bakıp sakinleşmeyi denedim. Ağzına kadar dolu olan su bardağını bana verse bu ellerle üstüme başıma dökeceğimi bildiğinden olsa gerek, parmaklarıyla çenemi kavrayıp başımı biraz yukarı kaldırdı ve bardağı dudaklarıma yasladı. Yakınlığı yüzünden kasılan kalbim sakinleşmeme hiç de yardımcı olmuyordu. Su içiyordum ama içim yanıyordu. "Yuttun mu?" diye sordu.
Elinin çenemdeki baskısı hemen kaybolsun istemedim. Bu yaptığım, yardıma ihtiyaç duyan birinin yalnızlıktan kaçışı mıydı yoksa ihtiyaç duyduğum şey Ozan'ın kendisi olduğundan mıydı bilmiyordum. Benim mavilerim, onun endişeli elalarına adeta sarılmışken hiç ses çıkarmadım. Sadece böyle duralım istedim. "İç biraz daha." Sesi alçak ve yatıştırıcıydı. Tavırlarında acelecilik de yoktu. Söylediğini yaptım. Birkaç yudum daha alarak tüm suyu bitirdiğimde bardağı geri çekti.
Çenemi sabit tutan elinin baş parmağı, ıslanan dudağımın kenarındaki su damlasını silerek ayrıldı yüzümden. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tuttum. O an neden "Ozan," dediğimi bilmiyordum. Arkasından ne söyleyeceğimi de öyle. "Git hadi," dedim sonra alelacele. Burada kalırsa kafam karışır diye onu kovalamaktı niyetim. Sesim sert çıkmıştı.
Beni bu kadar iyi tanımasaydı söylediğime alınırdı fakat aksine derin bir gülümsemeyle kıvrıldı dudakları iki yana. "Sorun yok," dedi bir türlü titremesi durmayan parmaklarıma uzanarak. Elimi avucunun içine aldığında nefesimi tuttuğumu fark etmemiş olmalıydı.
"İşin gücün vardır." Alt üst olmuş ruh halim yüzünden o parmaklarıma tüy gibi dokunuşlar bırakarak eskiden yaptığı yöntemle beni sakinleştirmeyi denerken birden ağlamaya başladım. "İyiyim zaten ben..." Burnumu çektim. "İyi olurum şimdi. Gidebilirsin gerçekten. Zahmet ettin. Mahcup oldum sana karşı. Sana karşı bir mahcubiyetim olsun istemiyorum! Git lütfen." Ipıslak kalmış saçlarımdan enseme düşen su damlaları yüzünden titredim onu yanımdan göndermeye çalışırken.
"Ada..." Utançla eğdiğim gözlerimi korka korka ona çevirdim. "Sus biraz Allah aşkına. Düzgünce nefes almaya odaklan sadece."
İşaret parmağımın tırnak dibinden başlayıp bileğimin dışına kadar aynı yavaş ritimde gidip gelen iki parmağına indirdim gözlerimi. Bunu bile öyle özlemiştim ki kalbim ağrıyordu. Dün geceyi başkasıyla geçirmiş bu adam, acilen evine dönmeliydi. Belki de o kadın hâlâ evindeydi. Belki de o kadın Oya'ydı. Sabah işe birlikte gelmiş olabilirler miydi?
Bir gözyaşı daha düştü yanağıma. Bu kez sildim ve bana olan temasını kestim. Zihnimin bulanmaya başladığının farkındaydım. İlaçlar üzerimde böyle bir etki bırakırdı bazen. İçmiş olmanın rahatlığı vardı üzerimde. Buna rağmen kutudan bir tane daha almak istiyordum.
Bunlar reçeteli satılırdı. Ozan ne yapmıştı da onları satın alabilmişti, merak etmeye başlamıştım.
"Titriyorsun." Ekipçe toplanıp tanışma yemeğine gittiğimiz gece de aynı şeyi duymuştum ondan kapının önünde. Saklamak istediklerimi gözünden kaçırmak gibi bir huyu yoktu. Rahatsız hissederek bornozumun kuşağına tutundum. "Üzerine bir şeyler giy," dedi. Koltuktan sarkan çıplak bacaklarıma değdi bakışları. Bornozum, dizlerimin biraz üzerinde bitiyordu ve eğer uzanıp dokunsaydı bacaklarımın buz gibi olduğunu hissedebilirdi. Muzip bir sırıtış belirdi dudaklarında. "Ne bakıyorsun öyle? Seni benim giydirmemi mi istiyorsun?"
İstediğim, ona her şeyi ama her şeyi anlatmaktı fakat Yiğit'in beni sırf ondan kıskandığı için sıkıştırmaya başladığını söylemekle onun ölüm fermanını imzalamak aynı şey olurdu. Beni durduran buydu. Ozan, çizgisi aşıldığı takdirde gözü hiçbir şeyi görmeyen bir adamdı. Attığı bir yumruk, kariyerini ciddi bir düşüşe geçirmişti ve işleri toparlamaya dair son bir umudu varmış gibi Anbean'a sarılıyordu. Kendini sonsuza kadar yakacak bir şey yapmasını istemiyordum. Kendi başıma Yiğit'le başa çıkabilirdim.
Ben Ada Göktan'dım, kendi başıma her şeyi yapabilirdim.
Kafamın içindekileri silmeye çalıştım ve benimle uğraşıyor olmasına odaklandım. "Ne diyorsun be sen?" dedim yüzüne yüzüne. "Aa, ahlaksız."
Kocaman bir kahkaha attı. Düzelmeye başladığımı gördüğü için keyfi yerine gelmişti. "Görmediğimiz şey sanki kızım, ne var?"
Dudaklarına bakmamaya zorladım kendimi. Ozan'ın etrafında taşıdığını düşündüğüm gizli bir çember vardı. O çemberin içine giren herhangi bir kadın nasıl olurdu da ondan etkilenmezdi fikrim yoktu. Hareketlerinden mi, hali tavrından mı, huyundan suyundan mı bunu çok düşünmüş ve onun şeytan tüylü olduğuna karar vermiştim vakti zamanında. Kuvvetli bir enerjiyle ona çekilip durmamın sebebini buna bağlamıştım. Şimdi yeniden o çekimi hissediyor olmamın başka bir mantıklı açıklaması yoktu.
Böyle bir anda yanımda olduğu için kahraman konumuna koymuş olmalıydım onu. Belki de aldığım ilacın yan etkisi yüzündendi. Prospektüste Ozan'ın yanında kullanmayınız gibi bir talimat vardı belki.
Düzgün dişlerini ortaya seren gülüşü, benden bir karşılık bekleyerek arkasına rahatça yaslayıp bacaklarını hafifçe açarak oturuşu ve muzip parıltılarla yüzüme diktiği gözleri karşısında en son ne konuştuğumuzu hatırlamaya zorladım kendimi. "Üşüdüm."
Gülüşü yavaşça soldu. Refleksle bedenini bana doğru yaklaştırırken bu defa alay etmeden baktı gözlerimin içine. "Gerçekten yardım edebilirim." Sesi sıcacıktı. "Hiçbir ima yapmam, bir daha üstüne asla konuşmayız. Unuturuz gider. Böyle zamanlarda yalnız kalmaktan korktuğunu biliyorum. Odana seninle gelebilirim, Ada."
"Bunu yapma." Titreyen çeneme düştü bakışları. Güçlü durmayı denedim. "İlgileniyormuş gibi yapma. Şu durumdayken kafamı allak bullak etme benim. Sabah yüzüme bakmıyordun. Şimdi benim için her şeyi yapabilirmiş gibi bakıyorsun. Dengesizin tekisin. Benimle oyun mu oynuyorsun?"
Gözleri kocaman açılırken kırılmış kalbim karşısında afalladı. Ona öfkemi bile yöneltemiyordum, yalnızca kırgınlıktı. "Yine ağlama," dedi ıslak kirpiklerime bakarak. "Lütfen daha fazla ağlama. Gözlerin kalmamı söylediği için buradayım Ada. Gerçekten gitmemi istiyorsan giderim."
"Niye ilaçlarımı alıp yanıma geliyorsun ya sen?" Karşısında savunmasız kaldığım için sesimi yükseltmeye başlamıştım. Bazı şeyler değişmiyordu. "Niye bir tek sen yanımda oluyorsun böyle anlarda? Sana muhtaçmışım gibi hissettirmesene bana kendimi. Nefret ediyorum senden."
"Bana neler olduğunu anlatacak mısın?" Sorularımı kâle almayışı beni daha da sinirlendirdi. O, benden de sinirliydi aklından geçen ihtimallere belli ki. "Seni bu hale getirenin kim olduğunu söyleyecek misin bana? Annenle ilgili bir şey miydi?"
"Neden beni dinlemiyorsun? Bir şey soruyorum burada!"
"Neden yanında olduğuma nasıl cevap verebilirim ki? Bana muhtaç falan değilsin. İyi, nefret de et benden. Biliyorum bunu zaten. Tabii ki yanına geleceğim sen bu durumdayken. Düşman mıyız biz? Ne yaşamış olursak olalım Çisem beni arayıp Ada çok kötüydü, bir bakabilir misin derse beni burada bulursun Ada. Ne bekliyorsun, sikimde değil dememi mi?"
"Ayıp olur diye mi demedin?"
"Kıt mısın kızım sen? Git giyin üstünü, sonra bağrışalım. Burada bekliyor olacağım, söz. Aynı yerden devam ederiz. Titreyip durma karşımda."
"Döndüğümde gitmiş ol."
"He," dedi uzatırsa inatlaşacağımı bildiği için. "Kesin olurum. Hadi git, bak bakalım odanda mıyım ben?"
"Kafam yerine geldiği zaman kafanı koparacağım senin."
Apar topar ayaklanacağım sırada avucunu karnıma bastırdı ve parmakları, kuşağın düğümüne denk geldi. Bunu fark ettiği an elini hemen geri çekip "Yavaşça kalk," dedi. "Başın dönmesin."
Yüzüne bir kez daha bakmadan ayağa kalktım. Bedenimi zar zor taşıyan bacaklarım yüzünden terliklerimi sürüyerek yürüyordum. Ozan başını kanepemin gerisine doğru yatırmış, tersten bakarak odama doğru yürüyüşümü izliyordu. Bayılıp kalmayayım diye bekçiliğimi yapıyor da denilebilirdi buna.
"Kıyafetlerini hazırlayayım mı?" diye seslendi arkamdan. Başımı iki yana salladım ona bakmadan. "Bir şey olursa seslen."
Yere çöküp evimi sel basana kadar ağlamak isterken sadece soğuk bir "Tamam," döküldü dudaklarımdan.
"Hay amına koyayım ya," dediğini duydum, odamın kapısını açtığımda. "İçim rahat etmeyecek böyle. Düzgün yürüyemiyorsun bile."
Ayağa kalkacağını anladığım an "Otur oturduğun yerde!" diye bağırdım. Sesim onu yerine mıhladı. "Üstümü değiştirip geleceğim."
"Tamam."
Kapım hafif aralıkken başımı uzatıp ona baktım. Boynunu kırma pahasına arkasına yaslanıp kanepenin üzerinden bana çevirdiği gözleriyle buluştu gözlerim. "Ozan?"
"Hım?"
"Gitmeyeceksin değil mi?"
"Lan az önce git diyordun ya! Hangimiz dengesizmişiz acaba?"
"Aman, git!"
"Ada," dedi sabır çeker gibi, yavaşça. "Gitmeyeceğim."
"Hiç işin yok mu?" Ona kapı aralığından kaçamak bakışlar atıyordum ve o da hâlâ o rahatsız pozisyonda, tersten bir şekilde benden ayırmıyordu gözlerini.
"Yok."
"Seni bekleyen biri de mi yok?"
Kendimden nefret ediyordum.
Kaşlarını çattığında bir an için anlam veremedi. "Kim olacak lan?" diye sordu manasız bakışlarla birlikte. "Reklam görüşmem vardı da ben mi unuttum? Ne alaka?"
"Ben bilemem ne görüşmen olduğunu."
"Dondun Ada dondun. Buz kestin yemin ederim ya. Git giy şu üstünü, tepemin tasını attırma benim. Ne dediğini de anlamıyorum zaten."
Kapıyı çarparak içeri girdim. İç çamaşırlarımı giyip kalın gri bir eşofmanla beyaz bir tişörtü üzerime geçirdim hızlıca. Titremelerim büyük ölçüde azalmıştı fakat göğsümün orta yerine çöreklenen sıkıntının benden gidesi pek yoktu. Bornozu tekmeleyip yatağın diğer tarafına gönderdim. Sonra yatağımın üzerine oturdum, ellerimi bacaklarımın yanından yorgana bastırdım ve biraz kendime gelebilmeyi denedim.
"Giyinmedin mi daha?" diye bir ses geldi. İçeriden değildi, gürdü, kapıma yakındı. Hızlıca ayağa fırladım. Evet, başım döndü. Adam beni boş yere uyarmamıştı. Haklı çıkmasından nefret ediyordum.
Kapıyı açtığımda koca bedenini tam karşımda buldum. "Şuna bak." Önünden öylece yürüyüp geçerken kastettiği şey sırtımdı. "Tişörtün sırılsıklam olmuş. Daha da üşüteceksin."
"Başım ağrıyor, çok konuşma arkamdan."
"Ağrır tabi, o saçları kurutmazsan böyle olur."
"Özür dilerim, herifin biri yüzünden panik atak geçirirken gelmedi aklıma!"
Duvara çarpmış gibi irkildi Ozan. "Kim o herif?" İki adımda aramızdaki mesafeyi kapattı. Ben gözlerimi ağzımdan kaçırdığım şey yüzünden sımsıkı yummuş haldeyken arkamdan yaklaşıp kolumu tuttu. "Kim ulan o herif?" Bağırırken bana dokunması, beni daha fazla tetiklediğinde kolumu ondan kurtardım. "Kafayı yiyeceğim! Bakma yüzüme öyle korkarak. Takıntılı bir hayranın falan mıydı? Nereden bulmuş evini? Sana dokunmaya mı kalktı?" Bir anda gözlerini kan bürüdü. "Sana," dedi kelimelerin üstüne basa basa. "Senin izin olmadan dokunmaya mı kalktı?"
"Kendimi koruyabilirim," dedim olduğum değil de olmak istediğim kişi gibi davranarak. "Bana ben izin vermediğim sürece kim dokunabilir?" Dişlerimi sıktım. "Böyle bir şey olabilir mi? Ne ilgisi var? Nereden aklına geldi yani? Durduk yere neler kuruyorsun kafanda, Allah Allah ya!"
Bir kez daha bana uzandığında bu sefer bir tepki bekledi benden. Rahatsız olduğumu hissetseydi geri adım atacaktı. Hissetmedi, daha da yaklaştı. Bakışlarım göğsüne düştüğünde bileğimi kavramıştı. İki adım ötemde dikiliyorken, "Şşh," dedi bastırmaya çalıştığı o öfkesine rağmen sakin bir sesle. "Tamam, anlatma. Zorlamayacağım. Israr etmeyeceğim. Sadece burada duracağım."
Dudaklarım yine istemsizce titredi. Yaşadığım şokun izleri bir türlü terk etmiyordu beni. Küçük bir adım atarak bana yaklaştığında eli ıslak saçlarımı buldu. Başım bir zamanlar ait olduğu yere ezbere bir şekilde yerleştiğinde Ozan'ın göğsünün sıcaklığı, titreyen bedenim için bir çeşit soba görevi görmeye başladı. Temkinli hareketi kendinden emin bir hale dönüştüğünde başımı daha sert bastırdı gövdesine. "Sarışın," dedi usulca. "Geçti. Buradayım."
Tek bir damla gözyaşım, Ozan'ın gömleğine ıslak bir iz bıraktı. Ellerim bedenimin yanında öylece sallanırken o da bana sarılmıyordu. Yalnızca geri adım atmamı engellemek için başımın arkasındaki avucunu kullanıyordu. Enseme doğru kaydırdı elini. "Gel," dedi. "Kurutalım şu saçlarını beraber. Üstelemeyeceğim, tamam mı? İstemezsen anlatmazsın. Ağlayıp durma."
Göz kapaklarımda hissettiğim ağırlaşma yüzünden bir elimi kaldırıp göğsüne koydum ve tutunma ihtiyacıyla gömleğinin kumaşını kavradım. Bu küçük hamleden sonra Ozan'ın kolu, belime dolanıp beni sıkıca tuttu. "Başın mı dönüyor?" diye fısıldadı saçlarımın üzerine. "Sus desem susmazsın anasını satayım. Konuşsana benimle Ada."
"Korktum." O an bu, çok zor bir itiraftı benim için. "Ataklar yeniden başlasın istemiyorum. Tek başıma olunca korktum. Yeniden bununla baş etmeye gücüm yok benim."
"Psikiyatristinle hâlâ görüşüyor musun?"
Başımı sallamaya çalıştığımda yanağım göğsüne sürttü. Kalp atışları kulaklarıma dolarken kokusunu içime çekmeme gayretim başarısız sonuçlandı. Aldığım derin nefesle birlikte içimde bir şeyler yeniden filizlendi. "Seanslarımızı azalttık ama evet, görüşüyorum hâlâ."
"Ne zaman gidebilirsin en erken?" Kol saatini kontrol etmek için belimdeki elini sırtıma doğru sürterek çıkarttı ve başımın üzerinden eğilip bileğine baktı. "Götüreyim mi şimdi seni? Müsait midir?"
"Saçmalama," dedim yavaşça geri çekilirken. Başımı ona doğru kaldırdım. "Ayarlarım ben en kısa zamanda."
"Bayık bayık bakmaya başladın, uyku mu bastırdı?"
Başımı aşağı yukarı salladım. Bir saniyeliğine sehpanın üzerindeki ilaç kutusuna değdi gözüm. Birkaç küçük adımla ondan iyice uzaklaşıp kendimi koltuğa bıraktım.
Bu kez yanıma oturmak yerine çaprazımda kalan berjeri seçti. "Ben miydim o herif?" dedi kısık bir sesle. Yüzüme bakamadığını fark ettiğimde gözlerim kocaman açıldı. "Benim yüzümden mi atak geçirdin?"
Bazen onun ne kadar geri zekâlı olabildiğini unutuyordum.
"Ne?"
"Benimle bir ilgisi var mıydı yok muydu?"
"Yoktu," dedim hızlıca. "Her şeyi kendine bağlamayı keser misin?"
"Öfkelisin," dedi. "Şu an gitmemi istiyorsun. Bu yüzden uzaklaştın benden. Gökhan'ı çağırayım ister misin? Çisem'in işi bitene kadar dursun yanında."
O kadar yanlış yerlerde dolaşıyordu ki akılsızlığı karşısında dilim tutuldu. "Sabah beni yok saydın," dedim sertçe. "Az önce de sarıldın bana. Tabii öfkeli olacağım, ne halt ettiğin belli değil!"
"Seni yok saymadım."
"Yüzüme bile bakmadın."
"Sana söyledim. Kafam yerinde bile değildi. Çekimlere zar zor geldim."
"Tabii," dedim alayla. "İnsan akşamdan kalma olunca..."
Gözleri korku denebilecek bir ifadeyle sonuna kadar açılırken sorgular bir tavır aldı ifadesi. "Akşamdan kalma olduğumu nereden biliyorsun?"
Neden kendimi aldatılmış gibi hissediyordum?
"Bilirim ben."
"Sana mı geldim?" Kaşlarımı çatıp ne mırıldandığını anlamaya çalıştım. "Yoo," dedi kendi kendine alçak sesle. "Kutay gönderdi beni geri."
"Ne geveliyorsun ağzının içinde?"
"Hiç."
"Uyuyacağım ben," dediğim an oturduğu yerden ayağa kalktı. Bu kadar mıydı yani tahammülü? Koşarak gidecek miydi? Bekleyeni vardı kesin. Oya acaba kapının önünde arabasında falan bekliyor olabilir miydi?
Başımın altına yumuşak minderlerden birini çekerken adım seslerini duydum. Kapıyı çarpıp gidecekti, kendimi ürkmemek için hazırladım. Ama bu olmadı, adımları evimi talan ediyordu hâlâ. Bir dakikadan az bir süre sonra Ozan kolunun altına yastığımı sıkıştırmış bir halde, diğer elinde ince bir battaniyeyle yanıma döndü. Battaniyenin altından ise krem rengi bir baş havlusu çıkarttı ve yastığımın üzerine serdi. "Saçlarının nemini çeksin bari," dedi ben şaşkın şaşkın ona bakarken. "Kaldır şu kafanı."
Dilim tutulmuş halde başımı kaldırdığımda havluya sardığı yastığımı oraya yerleştirdi. Tepki veremeyerek başımı yastığa koydum. Ozan, omuzlarıma kadar örttü battaniyeyi. Ardından ilaç kutusunun yanından telefonunu alıp yeniden çaprazıma oturdu.
Sanki bunu her gün yapıyormuş gibi benimle ilgileniyordu.
"Ne yapıyorsun?"
"İnsanlar bu eyleme birkaç yüzyıldır oturmak diyorlar."
"Niye? İyiyim işte. Gidebilirsin artık."
"Çok yorgunum," dedi. "Çok yordun beni. Dinleneceğim izninle."
"Ben yormamışımdır seni," dedim koltukta diğer tarafa doğru döndükten sonra. Artık bana bakarsa yüzümü değil sırtımı görebilirdi en fazla. Bu kez ağzının içinde mırıldanan bendim. "Kimin yanındaysan artık, o yormuştur kesin. Uzun bir geceymiş sonuçta."
"Ne?"
"Uyuyacağım ben, konuşma daha fazla. Çıkarken kapıyı düzgün çek."
Sessizlikle cevapladı beni. Yalnızca nefes seslerimiz duyuldu uzunca bir süre. Kendimi huzursuz hissettim. Yeniden başımı diğer tarafa çevirdim ve ona bakmayı denedim. Telefonunun ekranı, yüzünü aydınlatıyordu. "Ozan?"
"Hım?"
"İlacımı nasıl alıp gelebildin hemen? Eczaneler Selectra'yı reçetesiz vermiyor."
Elimi yanağımın altına yasladım ve beklemeye başladım. Telefonundan ayırdığı bakışlarını sehpadaki ilaç kutusuna dikti. Ardından göz ucuyla bana baktı. "Eczaneden almadım."
"Torbacıyı nerede buldun?"
Gülmek yerine dudakları düz bir çizgi halini aldı. "Arabada vardı."
Bir buçuk senedir ben o arabada yoktum. Kaşlarım çatıldı. "Neden ki?"
"Ben kullanıyorum, Ada." Omuzlarının gerildiğini hissettim. Bunu söylemek onu rahatsız etmişti. "Kutu torpidodaydı."
Salonumun ortasında bir fırtına çıktı. Kutunun üzerindeki yazılar silindi, gözümün önünde siyah çizgiler belirdi ve kaşlarım daha fazla havaya kalktı. "Niye?" diye sordum, acıya bulanmış bir şok içinde. Dirseğimi koltuğa bastırarak doğruldum. "Sen de mi atak geçiriyorsun Ozan?"
Kalbim korkuyla çarpmaya başladı. Kendimi böyle zamanlarda ölecek gibi hissediyordum. Onun da bu hisleri tatmış olma düşüncesi aklıma uğradığı anda beni mahvetmişti.
"Hayır," dedi uzun bir süre duraksayarak. Gözlerini kaçırdı. "O yüzden değil."
"Taksit taksit mi anlatacaksın?" diye sordum. "Eskiden ilaç kullanmazdın. Ozan, Parol bile içmeye elin gitmez senin. Neden antidepresan kullanmaya başladın?"
"Çünkü beni bıraktın."
Başıma keskin bir ağrı saplandı.
Ozan gözlerimin içine baktı fakat bunu yapmakta zorlandığını hissettim. Bakışlarında bir öfke parlayıp söndü. Sabahki haline döndü. Sahne başlıyordu, Göksel'i deli gibi özlüyordu. Ara veriyorduk, Ada'dan nefret ediyordu.
Şimdi tamamen bitirmiştik. Ada'dan hâlâ nefret ediyordu ama yine de onun başında bekliyordu.
Bunu bana söyleyeceği anı daha önce kafasında kurmuş olmalıydı. İçinde kalmış bir şey gibiydi. Kinini tutmuştu. Muhtemelen hiç öğrenmeyeceğimi düşünüyordu ve bu, onu içten içe çürütüyordu. Çünkü suçu bana yıkmaya dair bir istek duyuyordu.
Yeni yeni almaya başlayabildiğim nefeslere yine ulaşamaz oldu ciğerlerim. Kendimi dışı süslü, içi boş bir kutu gibi hissettim. Omuzlarıma dökülen saçlarım mis gibi şampuan kokuyordu fakat göğsümün içinden yükselen kül, diğer bütün kokuları bastırıyor ve her şeyi griye boyuyordu.
"Depresyon için mi..."
"Evet," diyerek sözümü kesti. "Bırakma aşamasındayım, dozu yavaş yavaş azalttık."
Kelimeler boğazıma dizildi. "O dönem hiç de ayrılıkla baş edemeyen biri gibi görünmüyordun."
"Kapında yatarken kameralara yakalanmamı isterdin, değil mi?" Ekranı kilitleyen tuşa basarken telefonu avucunun içinde sıktı. "Öylesi hoşuna giderdi senin."
"Evet," dedim. "Biliyorsun, ilgi neredeyse oraya giderim ben. Paspasımda sürünmeni keyifle izlerdim."
"Hiç şüphem yok. Hiç yok."
Dur artık.
Lütfen dur. Acıtıyor, görmüyor musun?
Acıttığı için saldırmaya çalışıyorum,
anlamıyor musun?
Hani hep anlayacaktın?
Gözlerim dolmasın diye sertçe yutkundum. "Biri kendinden bıktırana kadar uğraştıktan sonra diğeri kapıyı çarptı diye ilişkiyi o bitirmiş olmuyor Ozan."
"Neyse ki bizde böyle bir denklem yoktu," dedi Ozan, dizini sallamaya başlayarak. "Bizde kendinden bıktıranla kapıyı çarpan aynı kişiydi çünkü."
Şuna bak.
Ona bir bak.
Yanında başka kimse yok.
İncindiğini gördü. Zayıf yakaladı seni.
Kırmak istiyor şimdi.
Herkes gibi. Ozan artık herkes gibi.
"Düşersen bir tekme de onlar vururlar," dedi annem, kafamın içinde. "Kurtla kuzuyu ayırabileceğini mi sanıyorsun? Burası başka bir dünya. Burada herkesin oyunculuk maskesi var. Aşk dediğin, önüne çıkan bir engel. Ayağının takılacağı bir çukur. Düşmen için bir sebep... Sen Ada, düşmek istemiyorsan sevmeyeceksin."
Ben gidince antidepresana başlamıştı ve şimdi, bırakma aşamasındaydı. O iyileşiyordu. Ben batıyordum. Atlattım sandığım atağı tekrar yaşıyor, onun karşısında kendimi savunmasız bırakacak kadar düşünme yetimi kaybediyordum. Ona teslim olmayı aklımdan bile geçirmemeliydim.
Çünkü ne yaptım ettim, bıktırdım onu da kendimden.
Adam bıktı benden ama başucumda beklemeye geldi yeniden.
Şımarık Ada. Gitmesin diye utanmasan yalvaracaksın ona.
"Daha iyi hissetmene sevindim," dedim buz gibi bir sesle. "Dün gece nasıl takıldıysan gidip bugün de öyle takıl istersen. İşe yarıyor belli ki."
Dudaklarını araladı. Sanki sözcükler, dilinin ucuna kadar geldi ama sonra laf anlatmasına değmezmişim gibi sustu. Başını iki yana salladı.
"Bu sefer gerçekten uyuyacağım ben."
Beklemeden arkamı döndüm ve üzerimdeki örtüyü başımın üzerine çektim. Ağlamayacaktım fakat ışıkları istemiyordum. Karanlığa gömüldüm.
Birkaç dakikalık hareketsizliğin ardından onlarca kilo ağırlığı taşıdığını düşündüğüm gözlerimi istesem de açamayacak hale geldim. İlaç, beni uzun bir aradan sonra mayıştırmıştı. Öyle çabuk daldım ki uykuya, bir rüya bile gördüm. Çok kafama taktığım bir şeyin devamını genelde rüyalarımda görürdüm.
Bundan olsa gerek, ben aynı şekilde kanepede yatmaya devam ederken üzerime düşen bir gölge hissettim rüyamda. "Hassiktir ya," dedi zorlukla duyabildiğim bir ses. Saçlarımda belli belirsiz bir dokunuş hissettim. Bir saniyede kayboldu. "Yapma." Birisi kendi kendine konuşuyordu baş ucumda. "Yapma oğlum Ozan." Bir tutam saçımı alıp parmaklarına doladı pes etmiş gibi. "Her seferinde aynı tuzağa düşemezsin."
İçim titrer gibi oldu parmaklar saçlarıma karıştığında. "Onu düşünmekten uyuyamadığım geceyi bir başkasıyla geçirdiğimi sanmış." Sinirle güldüğünü hissettim. "Deli mi ne?"
🎬
bölümler biraz daha uzun olsa yetmiyor valla lütfen uzun olsun
YanıtlaSilyazarımız aynı anda üç kitabı güncel götürüyor ve bölümler arası çok uzun bile değil onun da kişisel bir hayatı ve planları var bu şekilde darlamak ona yapılan bir saygısızlık evet ben de çok seviyor ve her gün bölüm gelsin istiyprum ama bu kadar uğraşıp yazdığı bölüme yeni bölüm gelsin diye darlanmaz bölüm hakkındaki düşüncekerin yazılır biraz saygınız olsun
SilAglicam cok guzel bolumduuu
YanıtlaSilBizim analizden sonraki fav kitap HEMDE DAHA 8 BÖLÜMLE????
YanıtlaSilBu kız benliğimle çok bağlaştı ayrılacağımız günü düşünemiyorum..
YanıtlaSil