52. "Four Quarter"
Bölüm şarkıları:
Buray, Tac Mahal
Buray, İstersen
Buray, Alaz Alaz
Buray, Deli Divane
(Doruk'un kafasında çalan şarkılar mdnssndöwl)
•🧁•
Bursaspor, çeyrek finalde rakibini ezici bir üstünlükle eledikten sonra yarı finalde Fenerbahçe ile eşleşti. Finale yükselmek için üç maç kazanılması gerekiyordu ve kimse onlardan beklemediği halde Fenerbahçe'yi ciddi bir şekilde zorladılar.
Fakat seri 3-2 bitti ve Bursaspor, son maçı dört sayı farkla kaybetti. İstanbul'da oynanan bütün play-off maçlarına Falezler ve Değirmenciler olarak tam kadro katıldık. Ben, Özge abla ve Onur abiyle beraber Bursa'daki maçlarda da tribündeydim. Doruk o kadar yoğun bir tempoyla geçirmişti ki bu süreci, son iki maçta gerçek anlamda tükenmişti. Bu yüzden özellikle son maçı her zamanki oyununun biraz altında kalarak geçirdi fakat Fenerbahçe son düdükten sonra kutlama yaparken yüzünde görmeyi beklediğim o ifade yoktu.
Sanki her şeyin bitmesi onu huzura kavuşturmuştu. Finalde Efes'in rakibi olmak isterdi, bunu biliyordum. Ama Efes'e karşı kupayı kaybetselerdi o zaman ne olacağını düşünemiyordum. Bu yüzden hayırlısı buymuş fikrini çok çabuk benimsemiştim.
Bir de... Doruk'un kaybettiği maçlardan sonra geliştirdiği duruşu çok takdir ediyordum. Artık dünyanın sonu gelmiş gibi davranmıyordu. Bütün suçu kendine yıkmaya kalkmıyordu. Bunun yerine önce çevre kontrolünü yapıyor, önceliği ise daima Mazhar Hoca oluyordu. Ardından bir şekilde bütün takımı kendi çizgisine çekmeyi başarıyordu.
Kameraların önünde üzülmüyor, kahrolmuyordu. Kontrolü bırakmıyordu. Morali tabii ki bozulmuştu ama son maçtan sonra beni kendinden uzaklaştırmamıştı. Sımsıkı sarılmış ve kulağıma tek bir şey fısıldamıştı.
"Bir sonraki sene altın madalyayı ait olduğu yere getireceğim, boynuna. Şimdiden yer aç çünkü elimde onlardan iki tane olacak."
Hırsını diri tutması hoşuma gidiyordu.
Gözümün önünde büyüyordu ve ben de onu tıpkı söz verdiğim gibi en ön sıradan izliyordum.
Yakında önümüzdeki sezonu burada geçirmek üzere İstanbul'a dönecekti.
Anadolu Efes'e imzayı henüz atmamıştı ama bizim evde geçirdiğimiz günden sonra iki defa daha görüşmüşlerdi, artık bu iş kesindi.
Telefonum çalmaya başladığında gözüm önce tarihe ilişti. 23 Mayıs. Doruk bana geleceğini söylememişti ama yarını birlikte geçireceğimizi umuyordum. Şimdi de beni arıyordu. Onunla konuşmak istediğim şeyler vardı ve yüz yüze olmayı bekliyordum bunun için.
"Sevgilim," dedi telefonu açtığımda. "Ne yapıyorsun?"
"Naz'la kahve içtik, yürüyorum şimdi. İlhamının tıkanmasından yakındı. Biliyor musun Doruk, Eren gittiğinden beri Naz her konuştuğumuzda bana aynı şeyi söylüyor. Asla da farkında değil ama bu sorunun ucunun cidden Eren'e dayandığını düşünüyorum."
"Naz'ın ilhamı Eren miydi diyorsun?"
"İlhamı değildi belki ama gidişini hâlâ idrak edemedi sanki," dedim. "Onunla didişmek, hayatında büyük yer kaplıyordu. Gerçekten üzüldüğünü hissediyorum ama konuyu bana açmıyor. Sınıfında ondan hoşlanan bir çocuk varmış. Bugün bana biraz ondan bahsetti. Naz, zamanında resim çantasının üstüne binip ona yurda kadar eşlik eden böceği bile bana daha heyecanlı anlatırdı. Bir şeyler yolunda gitmiyor gibi hayatında. Bilmiyorum... Biraz ona takıldım."
"Eren'le hiç mi konuşmuyorlar peki?"
"Takipleşiyorlar," dedim. "Eren, Naz'ın influencer olma yolunda ilerlediği sayfasındaki her gönderiyi beğeniyor üstelik. Ama bu kadar sanırım. Bu arada mezuniyetim için bana çiçek göndermiş biliyor musun? En son o zaman konuştuk. Elimde çiçeklerimle ve sulu gözlerimle bir görüntülü arama gerçekleştirmem gerekti."
"Ya..." dedi Doruk. "Düşünmesi çok güzel. Umarım Fransa'da gerçekten iyidir. Soyadındaki diğer insanların aksine gerçekten mutlu bir hayatı hak ediyor o adam."
"Bence de... Neyse, çok konuştum. Sen bir şey söylemek için mi aramıştın yoksa öylesine mi?"
Cevabını beklerken kırmızı kepimin altından uçuşan saçlarımı düzelttim. Üzerimde açık mavi askılı bir crop ve koyu renk kot şort vardı. İnce beyaz bir hırka giymiş olmama rağmen üşümüyordum. Ilık hava o kadar tatlı esiyordu ki canım Naz'dan ayrıldıktan sonra biraz daha dışarıda kalmak istemişti. Bu yüzden birkaç durak ileriden otobüse binmeye karar vermiştim.
"Öylesine," dedi.
Ona gelip gelmeyeceğini sormamak için zor duruyordum ama kafasında bir sürpriz planlıyorsa bunu bozmak istemezdim. Bu yüzden "Hımm..." dedim sadece. "Peki sen ne yapıyorsun?"
"Hiç..." dedi.
Bu çocuğun bana yalan söyleyebilme özelliği galiba sonsuza kadar kapanmıştı. "Hımm... Korna sesi duydum gibi. Trafikte misin?"
"Yoo... PlayStation."
"Telefonu kulağına tutarken aynı anda elinde joystick de tutuyorsun sanırım."
"Hoparlördesin."
"Aa, hiç öyle gelmiyor aslında. Çok net alıyorum sesini."
"Son model telefon kullanıyoruz. Olsun o kadar."
Beni güldürdü. "Benim de telefonumun köşesinde çeyrek şeklinde bir kırık yok artık. Bazen onu özlüyorum. Gözüm çok alışmış. Ekrana bakıp göremeyince telefon benim telefonummuş gibi gelmiyor."
O da gülmeye başladı. "Milyoner olduğumuzda bizim için çekilecek belgeselde bunlara mutlaka yer verelim," dedi. "Ben seninle tanıştığım gün yanımda kahve içecek para olmamasını anlatarak başlayacağım. Bence sadece buradan bile üç kitaplık konu çıkar."
"Peki peki şeye ne diyorsun..." dedim hevesle. "Dışarıda para harcamayalım diye çayı termosa koyup getirdiğim günü ve metrobüse bindiğimiz için ağzı burnu kayan muffinlerimi..."
Önüme bir yol ayrımı çıktı. İkisi de beni gitmek istediğim yere götürecekti fakat siyah bir kedi, üst sokağı seçtiği için ben de oraya doğru yürümeyi seçtim.
"Hâlâ hayatımda yediğim en iyi muffinler olduğunu savunuyorum," dedi keyifle. "Bin farklı tatlı yapmayı öğrendin ama Gün Batımı, benim için çok farklı."
Adımlarım, gözüme çarpan şey yüzünden bir anlığına duraksadı.
Siyah kedi, bir kaldırımda durdu.
Ben de durdum.
Az önce yanından geçtiğim Kiralık yazısına dönüp tekrar bakarken rüyada olup olmadığımı bana sorgulatacak kadar ani bir resim belirdi gözlerimin önünde.
Karşımdaki kahverengiye boyanmış duvarlar, aklımda üzerimdeki crop kadar tatlı bir maviye döndü. Milattan kalma gibi görünen branda, koyu lacivert ve önü beyaz şeritlerle süslenmiş bir hâl aldı. Üzerinden mavi çiçekler sarktı.
Köşedeki bu dükkâna bakarken zihnimdeki bütün ışıklar bir renk cümbüşü yaratarak yanıp sönmeye başladı.
İstanbul'a döndüğümden beri kendi reçetelerimi geliştirmeyi ve yenilerini bulmayı deniyordum. Bazen annem de mutfakta bana eşlik ediyordu. Yaptıklarımı bizimkilere yediriyordum ama sadece Ferda'nın tepkilerini ciddiye alıyordum. Çünkü objektif yorum yapan tek kişi oydu.
Annem geçen akşam, mutfakta çalışmayı çok özlediğinden bahsetmişti. Furkan önümüzdeki dönem okula başlayacaktı. Haliyle annemin günleri boşa çıkmış olacaktı. Bizim mutfakta yaptıklarımızı acaba böyle bir dükkânda, benim tariflerimle yapsak...
"Feza?" dedi Doruk, yüksek bir sesle. Kim bilir kaç dakikadır bana sesleniyordu. "Orada mısın?"
"Ben seni sonra arayacağım," dedim ve ne yaptığımı bile bilmeden telefonu kapattım.
Boş bir dükkâna bakarken bir hayal tarafından büyülenmiştim.
Eski Feza olsa kafasını iki yana sallar ve bunun imkânsız olduğunu söyleyip yoluna devam ederdi. Kafamda psikoloğumun sesi, "Neden iyi şeylerin sadece çevrendekilerin başına gelmesi gerektiğini düşünüyorsun?" diye sordu. "Neden her zaman önceliğin başkalarının hayali, seninkiler onlardan daha mı az önemli?"
Doruk, telefonu kapattığım an beni yeniden aradı fakat onu cevaplamak yerine camda asılı duran numarayı tuşladım.
Hipnoz olmuş gibiydim.
"İyi günler..." dedim kalbim heyecandan deli gibi atarken. Benden bu kadardı. Başka ne söylemem gerektiğini bilmiyordum.
"İyi günler," dedi karşıdaki erkek sesi. "İlan için mi aramıştınız?"
"Dükkân hâlâ kiralık mı?"
"Evet." Karşı taraf gülümsedi. "İlgileniyorsanız yarın size içerisini gösterebilirim. Öğlen müsait olacağım. Şartlarımızı konuşabiliriz."
"Kusura bakmayın." Kafam bir dünyaydı. "Bir emlakçıyla mı konuşuyorum şu an acaba?"
Adam yeniden güldü. "Hayır, dükkân ailemize ait. Daha öncesinde kız kardeşim bir kafe işletiyordu fakat yurt dışına taşındığı için bir süredir boş durumda."
"Güzel bir yer," dedim. Oysa ki içinde tek bir sandalye bile yoktu.
"Büyük heveslerle açılıp daha sonrasında pek de başarılı olamamış bir yer..." diye mırıldandı adam. Sonra duraksadı. "Sanırım insanlar telefonda olası kiracılarına böyle şeyler söylemesinler diye emlakçılarla anlaşıyorlar."
İstemsizce güldüm. Henüz ilk adımdayken korkup kaçmak artık bana göre bir şey değildi. "Yarın saat bir gibi size bu numaradan ulaşabilir miyim o zaman?"
"Tabii ki," dedi. "İsminiz neydi?"
"Feza ben."
"Yarın görüşmek üzere Feza Hanım."
"Görüşürüz."
Telefonu kapattık.
Adamın adını sormamıştım. Yarın ona ne bey diyecektim? Yetişkin işleri hiç bana göre değildi. Hem yarın ne giyecektim? Bu ciddi bir görüşme miydi? Şimdi ne olacaktı?
Burası benim olsa mıydı?
Aklıma üşüşen fikirler yüzünden otobüse nereden bineceğimi kestiremedim. Boş dükkânın önünde öylece dikilirken kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Hemen Doruk'u geri aradım.
"Aşkım, İstanbul'a girdin mi?"
"Ne?" dedi telaşla. "Evdeyim ben. Bursa'da." Arkadan korna sesi geliyordu... "Alican'ın en sevdiği yarış oyununu duyuyorsun şu an."
"Neredesin?" diye sordum gülerek.
"Köprüyü geçtim," diye itiraf etmek zorunda kaldı. Oysa biraz bile ısrar etmemiştim daha. Bana yalan söyleyememesi o kadar hoşuma gitmişti ki sırıtıp duruyordum. "Sürpriz yapacaktım ya, of..."
"Doğum günümde burada olmayacağını hiç düşünmemiştim ki."
"Doğum gününde senin orada olmayacağını düşünmüş müydün peki?"
Gözlerim az daha yerinden fırlayacaktı. "Ne?"
"Neyse ne..." diye mırıldandı.
"Bir yere çay içmeye gidelim mi?" diye sordum. Sürprizi her neyse onu bozmamak için konuyu değiştirmiştim ama gerçekten heyecanlanmıştım. "Beni buradan alır mısın?"
"İyi misin sen?" diye sordu telaşlanarak. "Bir sorun mu var? Konumunu yolla."
"Ben iyiyim," dedim. "Yarın burada mısın? Bana bir konuda eşlik etmeni isteyeceğim. Benim için önemli."
"Dur, uçağı değiştireyim," dediğinde şaşkınlığım daha da arttı. Nereye gidiyorduk ki? "Kaç gibi biter işimiz?"
İşimiz.
Onunla evlenecektim.
"Bilmiyorum, akşam saatlerinde boşa çıkarız diye düşünüyorum. Doruk, nereye gideceğiz?"
"Konuşuruz," dedi. "Geliyorum. At sen konumu."
"Sokaktayım şu an. Aslında... Ben direkt bir kafeye geçeyim, sen oraya gel istersen?"
"Tamamdır, sen nasıl dersen." Bir saniye sessiz kaldı. "Gerçekten iyisin, değil mi bebeğim?"
"Hımhım... Konuşuruz geldiğinde."
🌸
Ben bir kafede cam kenarına oturmuş, adı Senem olan garson kızla işinin yoğunluğu hakkında muhabbet ederken siyah bir BMW, camın önüne park edip iki kez korna çaldı.
Bu çocuğu bu haliyle bile seviyordum ya...
Kasıntı bir şekilde arabadan indi. Sanki ilk kez tanışıyormuşuz da beni tavlamaya çalışıyormuş gibi polo yaka tişörtünün yakalarını düzeltti. Bileğinde gümüş bir kol saati vardı. Kol kasları şişkinleşti. Güneş gözlüklerini burnunun ucuna indirdi ve onun üstünden bana göz kırptı.
Bana bakarken kaldırımı görmediği için ayağı taşa takıldı.
Bir kahkaha attığımda Senem, "O Dorukhan Falay mı?" diye sordu hayranlıkla. "Milli maçta neler neler yapmıştı..."
"Evet," dedim. "O benim erkek arkadaşım."
Doruk, utanarak kafenin kapısına yürürken elini ensesine atmıştı. Bana bakarak kendine gülüyordu. Senem, "Fotoğraf çekinebilir miyim?" diye sordu bana.
"Tabii ki," dedim benden izin almasına gülümseyerek. "Sizi ben çekerim."
Doruk'a "Sevgilim," dedim sarılmadan önce. "Dur orada. Bu Senem, fotoğrafınızı çekeceğim."
Doruk, daha fazla gülmeye başladı. "Merhaba," dedi. "Dorukhan ben de. Memnun oldum."
"Çok utandım şu anda." Senem çekinerek ona doğru bir adım attı. "Çok tatlı bir kız arkadaşınız var."
"Evet," dedi Doruk memnuniyetle. "Çok tatlıdır."
"Kolumu böyle koyabilir miyim?" diye sordu Senem, neredeyse kekeleyerek. Ünlülere hayran olma işini benden iyi kimse bilemezdi. Jensen Ackles karşımda olsaydı muhtemelen tek kelime edemeden bayılırdım. Bu yüzden bu durumu normal karşıladım. Senem'inki normal bir hayranlıktı. Doruk'un insanlarda hayranlık uyandırmasına alışmıştım.
Doruk, kibarca onu onayladı ve ben ikisinin fotoğrafını çektikten sonra bizim için çay ve tatlı sipariş etti.
Senem eli ayağına dolanarak mutfağa koştu. Arkasından gülmeye başladım ve sandalyemi iterek ayağa kalktım. Bu sırada Doruk'u fark eden birkaç kişi daha ona el sallamıştı. O da gülümseyerek karşılık veriyordu. Çok utandığının farkındaydım. Sahada herkesin onun adını haykırmasına aşinaydı ama sokakta tanınmaya alışamıyordu.
Onlardan kaçıp bana yanaştığında belimi kavradı ve beni özlemden ölür gibi sertçe kendine çekti. Başını boynuma yaslayıp derin bir nefes aldığında tüylerim ürperdi. "Seni özledim."
"Her saniye özlüyorsun," diye şımardım.
Yanağıma içli bir öpücük bıraktı. "Zaten öyle... Ne yapıyorsun?"
"İyiyim," dedim. "Uçak derken neyi kastediyordun?"
"Benimkini değil," dedi arsız bir gülümsemeyle. Omzuna sertçe vurduğumda içimi bir hoş eden kahkahasını attı. Sandalyemi çekti ve oturmamı işaret etti. "Ben de iyiyim bu arada, teşekkürler sorduğun için."
"Gayet keyfin yerinde görünüyor."
Karşıma geçince gözlüğünü çıkarıp masadaki şapkamın yanına koydu ve kollarını masanın üzerinde birleştirdi. Saat bileğine o kadar yakışmıştı ki... Pahalı bir şeye benziyordu. Tahminimce onu yeni almıştı.
Yanıma süslenip gelmişti resmen.
"Dökül bakalım," dediğinde öne uzandım ve tırnaklarımı kolunun üzerinde gezdirmeye başladım.
"Planını bozdum mu?"
"Gece yola çıkarız diye ayarlamıştım," dedi. "Ama sorun değil. Hallettim. Ne yapacağız yarın?"
"En başından başlayayım mı anlatmaya?"
"Ömür boyu dinlerim. Başla istediğin yerden."
Başımı omzuma doğru eğdim. "Başta kızacaksın," dedim. "Ama sabret, tamam mı?"
Ellerini birleştirerek hafifçe doğruldu ve bana beni dinlediğini belli etti
Ne diyeceğimi unuttum.
Parmaklarına baktım. Sürekli basketbol topu tokatladığı için avuç içleri sertti. Dokunuşları da öyle hissettiriyordu. Tenimde bıraktığı hissi seviyordum.
"Feza," diyerek odağımı yüzüne çekti ve bana göz kırptı problem ne der gibi.
Nefeslerim hızlanmıştı. Fark etmediğini umdum.
Birazdan sinirleneceğini bildiğim için parmaklarımla kollarında küçük yollar çizmeye devam ettim. Çenesini sıktığını açıkça görebiliyordum. İkimiz de garip bir enerjiyle gerilmiştik.
"Geçen gün Volkan aradı beni," dediğimde o enerji hızla dağıldı ve Doruk, kollarını göğsünde bağlamak için masaya yaslanmayı bıraktı. Ellerim havada kalmıştı. Onları kucağıma çektim.
Senem, siparişlerimizi masaya bırakırken ona teşekkür etmek için döndüm. Doruk ağzını bile açmamıştı ki normal şartlarda bunu asla yapmazdı.
"Derdi neymiş?"
"Benim için iki iş teklifi varmış. Biri, Fabio'nun da bana bahsettiği buradaki İtalyan restoranından. Fabio, oranın şefiyle arkadaş. Volkan da daha önce o mutfağa uğramış biri. Şef, benim için yeşil ışık yakmış. Öyle söyledi."
Sevinmesi gerektiğini biliyordu ama şu an içine sevincin uğramadığını görebiliyordum. Ne hissedeceğini bilemeyerek yüzümde gezdirdi gözlerini. "Diğeri neymiş?" dedi ciddiyetle.
Keşke önce benim için bir destek cümlesi kursaydı fakat kıskançlıktan nefes alabildiğine bile şüpheliydim.
"K&S'de danışmanlık yapma fikrine nasıl baktığımı sordu. Bir eğitim süreci oluyormuş. Detaylar için uğrayabileceğimi söyledi."
"Seni görmek istiyor yani."
"Doruk..."
Çayına uzanıp kendini susturmak ister gibi bir yudum aldı. İçine derin bir nefes çekti ve "Sen ne düşünüyorsun?" diye sordu bana.
"Sen?" dedim çekinerek.
"Danışmanlık sana uygun bile değil. Dünyanın en iyi danışmanı olursun, buna şüphem yok ama sen mutfakta olmayı seviyorsun. O piç kurusu, bunu anlamayacak kadar mal mı yoksa seni her gün görebilme isteği yüzünden şansını mı deniyor? Bu durum giderek canımı sıkıyor Feza."
"Böyle düşüneceğini tahmin ettim."
"Ne zaman aradı seni?"
"İki gün oluyor."
"Neden bana söylemedin?"
"Ne yapmak istediğimi biraz düşünmek istedim. Ona da bir şey söylemedim. Teşekkür edip kapattım."
"Yeniden iletişime geçti mi?"
Anket sorularına tutuluyordum. "Dün akşam yazdı."
"Saat?"
"Dokuz gibiydi."
Başını ağır ağır salladı. Bir şey söylesin diye gözünün içine baktım. Bu durumdan hiç hoşlanmadığını görebiliyordum. "Rahatsız oluyor musun?" diye sordu. Adını bile anmak istemediğim kişi yüzünden yaşadığım olaydan sonra, eğer kendimi rahatsız hissetseydim birine gerçekten söylerdim. Önceliğim muhtemelen Fırat olurdu ama Doruk'a da söylerdim.
"Hayır," dedim. "Bunları danışmanlık kapsamında yapıyor. K&S ile bağım artık öğrencisi değilim diye kesilmedi. Ben oranın mezunuyum ve onun da sağlam bir networkü var. Bana iş ayarlamaya çalışmasını normal buluyorum o yüzden."
"Ama?"
"Sen istediğin için dikkat etmeye çalışıyorum. İki m ile tamamdır canımm yazdı dün. Düşüneceğim demiştim. Bilmelisin gibi geldi. Kendimi biraz tuhaf hissediyorum şu an böyle anlattığım için. Olay çıkar diye değil. Sadece ne bileyim... Telefonumda görürsün, denk gelirsin falan. Benden duymuş ol istedim."
Sabırla bir nefes daha çekti içine. Kelimelerini özenle seçmeye çalıştığı için konuşmaktan kaçınıyordu. "Nerede mutlu olacaksan onu yapmanı istiyorum," dedi sakince. "Ama o, senden ne kadar uzak olursa o kadar mutlu olurum Feza."
"Söyle hadi aklından geçenleri..." diye kabullendim kendini daha fazla kasmasın diye.
"Haysiyetini siktiğimin yavşağı," dedi Doruk. Bir balona iğne uzatmışım gibi, hava kaçıra kaçıra sövmeye başladı. "Havalimanına geldiğinde belliydi niyeti. Ben Bursa'da olsaydım ne olacaktı o gün? Seni karşılamaya gelmiş kahraman. Aklına sızmayı deniyor sanki, puşt herif. Şimdi de gel burada çalış ayakları... Masanı odasına da çeker bu it. İlla siktirecek bana belasını."
"K&S'de çalışmak istemiyorum," dedim, bir parça nefes alabilmesi için. "Ama birkaç öğrencinin danışmanı olmayı kabul edebilirim. Özellikle İtalya ve staj deneyimi hakkında oraya gidip konuşma da yapabilirim. Öğrencilere yardımcı olabileceğim bir konuyu uzaktan da halledebilirim ya da sorularını cevaplayabilirim ama masa başı işe yokum."
"Ona bunu söyledin mi? Ağlayarak günlüğüne yazsın. Bunu zaten bilmesi gerekirdi. Sen, mutfaktan kopamazsın. Yoksa yarınki işimiz bu mu? Onunla mı konuşacağız? Mekânı benim seçmeme ne dersin?"
"Hayır," dedim ayağa kalkarak. Karşısında oturmayı bırakıp yanındaki sandalyeye ilerlerken gözleriyle beni takip etti. Yanına oturduğumda sandalyemi kavrayarak beni kendine yaklaştırdı ve göz temasımızı sürdürdü. "Sakin misin?" diye sordum neredeyse burun buruna geldiğimizde.
"Değilim," dedi. "Ama devam et."
"İsteseydim ikna edebilir miydim seni?"
"Muhtemelen ederdin." Karşımda şansı olmadığını biliyordu. Masum masum gözümün içine baktı. "Ama istemiyorsun değil mi?"
"Ne istediğimi bilmiyordum ama galiba sadece zamanımı bekliyormuşum. Bir seçenek daha var. Yani, sanırım var... Diğerleri gibi değil. Kalbimi yerinden oynatan bir seçenek."
"Seni dinliyorum," dedi ama heyecanım, oradaki kıskançlığı sildi ve gözlerini parlattı. Elini çenesine yaslayarak bana döndü. Bu sefer de destek almak için omzuna dokunmaya başladım. O, vereceği karar için aileme danışmıştı. Şimdi ben de aileme danışıyordum.
"Four Quarter'ı açmanın zamanı gelmiş olabilir mi?" diye sordum. Heyecandan sesim içime kaçıyordu. Ellerimi kullanarak konuşmaya başladım. "Sence böyle bir şeyin altından kalkabilir miyim? Evde kaç gündür kendi reçetelerim üzerine çalışıyorum. İtalya'da işin uzmanından bir sürü şey öğrendim. Kendi menümün olduğunu bir düşünsene... İnternet sitesini geliştirmeye çalışıyorum ve başta sana sadece sipariş üzerine çalışırım, somut bir iş için erken bence demiştim ama bir ilan gördüm. Nasıl olur hiç bilmiyorum. Nereden başlanır, ne kadar zor olur? Muhtemelen çok zor olur. Dükkân kiralık. Biraz birikmişim var..."
Konuşurken heyecanla oynattığım bileklerimi kavrayıp dudaklarını dudaklarıma bastırarak beni susturdu. Öpücüğü, resmen neşe doluydu. Gülümseyerek dudaklarımı çekiştirdi ve yavaşça bıraktı. Burun burunayken sırıttı ve "Bu..." dedi yalnızca.
"Bu mu?" dedim kendinden emin olmayan bir sesle. "Yapabilir miyim ki böyle bir şeyi?"
"Bebeğim..." Mutluluğunu yemin ederim kalbimde hissettim. "Sesini çok uzun zamandır böyle duymamıştım. Hevesini sakın kafanda kura kura kırma. Mekân neresiyse gidelim bakalım. İçine sinerse tutarız, tamam mı? Başlarsak gerisi gelir."
"Hem sen de İstanbul'a döneceksin," dedim. "Ben de burada olacağım. Evde durmaktansa orası için uğraşabilirim. Benim kafem için... Güzel olur mu dersin? Tutmazsa peki? O kadar çok kafe var ki... Ama elimden geleni yaparım. Her zaman elimden geleni yaparım ben. Belki Visal'deki müşterilerimi bile görürüm tekrar. Sosyal medyayı da kullanırım. Bazı günlere özel içerikler planlayabilirim. Mesela bazı akşamlar maçlarınızı izleyebiliriz. Basketbol konseptini menüde de kullanabilirim, adımıza da uygun olur. Muffinlerimi buna göre yaparım mesela bazen. Gün Batımı spesiyalim olur belki sevilirse. Sevilir mi ki? Bilemedim. Çok başarısız da olabilirim ama en azından denerim. Denerim, değil mi Doruk?"
Doruk'un gözleri doldu. Bana içi gider gibi kilitlenip kaldı. "Senden bunları duymak o kadar güzel ki," dedi katettiğimiz yolu düşünerek. En azından denerim diyebilmek, bana birkaç psikolog seansına ve bolca gözyaşına mâl olmuştu. "Her şeyin altından kalkabileceğini biliyorum," dedi emin bir şekilde. "Bir kere yalnız değilsin. Biz varız. Ben varım. Ne yapabileceğimi bana söylemen yeterli. Her şeye koşarım. Üstelik söylediğin gibi, burada olacağım. Sana her koşulda destek olabilirim. Yemin ederim bunu bana ben karar aşamasındayken söylemiş olsaydın sırf bunun için yine Efes'i seçerdim."
"Sana bunu soracaktım..." dedim elini tutarak. Ne yaptığımı bildiğim pek söylenemezdi ama temas etmek istediğim barizdi. Parmaklarıyla oynamaya başladım bu defa. "Yarın adamla görüşeceğiz. Adını sormak bile aklıma gelmedi. Konuşurken bir şeyi batırırım diye korkuyorum. Benimle gelir misin?"
"Tabii ki," dedi. "İstersen babanı da alalım hatta."
Bunu ortaya atma sebebi, tamamen ondan onay istemesiydi. Babamın içine sinmeyen bir şey Doruk'un da içine sinmezdi.
"Gerçekten kafana yattı mı peki?"
"Mekân nerede?"
"Buraya çok uzak değil. Önünden geçerken sana gösterebilirim. Umarım çok uçuk rakamlardan bahsetmez adam. Çünkü biraz heyecanlandım."
"Sen beğenmeye bak," dedi. "Gerisini hallederiz."
"Para konusunda şu an tartışmayacağım seninle."
"İyi edersin." Elimi sıkıca tutup dudaklarına götürdü ve üzerine bir öpücük bıraktı. "Bu tartışmaya açık bir konu değil çünkü.
"Kenarda biraz birikmişim var ama belki kredi için başvuru yapabilirim. Sermayesiz işe başlanmaz sonuçta..."
"Tamam," dedi. "Bankan benim. Faizsiz masrafsız ömür boyu taksit seçeneği ile sana kredi veririm."
"Salaksın," diye mırıldandım alaycı sesi yüzünden.
"Ciddi olduğumu biliyorsun." İkna olmamı diler gibi gözlerimin içine baktı. "Volkan sik kadar aklını dağa taşa sürsün. Onu açılışa çağırırız ve bütün gün seni öpüp burnunun dibinde biterim. Peşini bırakması gerektiğini hâlâ daha anlamazsa da mecburen taktik değiştiririm. Şiddete meyili olan biri değilim ama alnına dayak istiyorum yazıp gezen birini geri çevirmeyebilirim. Bilemeyiz. Umarım hiç bilmeyiz."
"Mağarandan çıkıp bir kere daha öper misin beni?"
Dudaklarımızı hemen birleştirse de öpücüğünü derinleştirmedi. Geri çekilirken "Yarınki uçuşumuz yedi buçukta," dedi. "Aslında bu gece ikiyi çeyrek geçe yola çıkacaktık ama yarın sevgilime kafe alacağız diye ertelemek zorunda kaldık. Ne diyelim... Allah başka dert vermesin bize."
"Amin amin," dedim gülerek. "Nereye gidiyoruz?
İzin almış mıydık, ne ara hazırlanacaktım, nasıl yapacaktık bilmiyordum ama öyle huzurla gülüyordu ki umurumda da değildi hiçbiri.
"Antalya," dedi. "Sezonu bitirdiğimiz için kısa bir mola vereceğiz.
"Ne?" Biraz bağırmış olabilirdim. "Tatile mi gidiyoruz?"
Daha fazla uzak kalamıyormuş gibi bir kez daha dudaklarıma uzandı. Bir zamanlar kasanın arkasından gözlerimi ayıramadan izlediğim birbirleri için yaratılmış çiftler gibi gözüküyor olmalıydık. Beni yavaşça öptükten sonra kulağıma yaklaştırdı dudaklarını. "Doğum günün kutlu olsun, sevgilim."
Karnımda o sinsi sancı belirdi. Kalbim, onun yanındaykenki şovunu yapmaya başladı. Yarın doğum günümdü ve gece onunla Antalya'da olacaktık. O ve ben... Bir tatil... Geçen yaz hayal ettiğim gibi.
"Haziranda milli takım kampında olacağım," dedi. "Ve sen de muhtemelen kafenle meşgul olacaksın. Şimdi tam zamanı."
"Otelde mi kalacağız?"
Başını salladı. "Manyak bir yer."
"Gerçekten mi?"
"Kıydım paraya." Gülmeye başladı. "Her ekstrayı seçtim. Eski takımını peşinden koşturduktan sonra erkekler..."
"Sen şaka yapıyorsun."
"Valla yapmıyorum bebek," dedi arkasına yaslanarak. "Atla arabama. Birkaç gece uçurayım seni."
Eğer mizahını konuşturmazsa ona masrafa girdiği için kızacağımı o kadar iyi biliyordu ki... Böyle şebeklik yaparak suyuma gitmeyi deniyordu. "Bizimkiler biliyor mu?" diye sordum.
"Valizin bile hazır," dediğinde şaşkınlıktan bayılmak üzereydim. "Bileti gece iki çeyreğe alma sebebim on ikide doğum günü kutlama geleneğiniz. Aile fotoğrafımızı çekip geleneği bozmaz, oradan uçağa geçeriz diye planlamıştım. Ama her türlü bir gece daha buradayız."
"Babam onayladı yani bunu?"
"Baban beni istemeye bile gelebilir, elini çabuk tut..." dedi keyifle. "Beni ne doktorlar ne mühendisler istedi. Bir sen istemedin."
"Seni istemediğimi mi düşünüyorsun?" diye sordum hayretle.
"Böyle şeyler söylemek için çok yanlış zaman ha..." dedi gülerek. "Yarın akşam tekrarlamak istersen süper olur ama."
Bu tatilin hayalini en az benim kadar kurmuş olmalıydı. Bu kadar keyifli olmasının başka bir açıklamasını bulamıyordum. Yaz, onun için çok yoğun geçecekti ve öncesinde vaktini benimle geçirmek istemişti.
"Daha önce hiç Antalya'ya gitmedim," dedim. "Bizim için rota oluşturayım mı?"
"Bir şey diyeceğim."
"Hım?
"Bana bıraksana." Parmağını saçıma doladı. "Hiçbir şey düşünmeni istemiyorum. Kafeyi kiralarsak onu da düşünmeni istemiyorum. Seni strese sokacak her şeyden birkaç günlüğüne uzaklaşmanı istiyorum. Olur mu öyle?"
"Seni çok seviyorum, bunu biliyorsun değil mi?"
"Ben seni daha çok," dedi. "Bu sene elimde bir kupa yok, altın madalya yok. Normal sezonun MVP'si olmak dışında bir şey kazanamadım. Sezonun başında en çok istediğim şeyin bu olduğunu sanıyordum. Sezon sonu, inanılmaz yanıldığımı görüyorum. Seni hiçbir şeye değişmem Feza. Ben bir gün dünyanın en iyi basketbolcusu bile olsam, en büyük başarım yine senin kalbini kazanmak olur."
🥺🤍
Doğum günümü tam 00.00'da annemin hazırladığı pasta ile salonda kutladık ve dileğim, bu kez Four Quarter'dı.
Sonra hayat, benim için hiç beklemediğim bir anda önüme çıkardığı kapıyı sonuna dek açtı.
"Burasının bu kadar uzun süre boş kalmasının sebebi, sizi beklemesiymiş Feza Hanım."
"Four Quarter mı? Çok havalı bir isimmiş. Bu arada Dorukhan Bey'le tanıştığıma da çok sevindim. Sizden ricam Galatasaray maçının olduğu günlerde onu mutfağa kilitlemeniz. Şartlarımı kabul ediyorsanız sözleşmemizi imzalayabiliriz."
Burak abi, dünyanın en tatlı insanlarından biriydi.
Ve ben, bugün benim için dünyanın en büyük adımını atmıştım.
Elimde olan şey koca bir sıfırdı. Cebimde ise depozitosunu İtalya'da kazandığım para ile karşıladığım kira sözleşmem vardı.
Bir de uçak biletlerimiz...
Doruk'la birazdan uçağa bineceğimiz kapının önünde otururken ayaklarımı pembe valizimin üzerine uzatmıştım. Onun siyah valizinin üzerinde ise beyaz kol çantam duruyordu. Başımı omzuna yasladığım Doruk, siyah eşofman takımı giymişti. Ben ise sarı bir takımın içindeydim.
Heyecandan biraz erken geldiğimiz için ikimiz de reels kaydırıyorduk. Doruk, önce valizime sonra ise bana şöyle bir baktı.
"Renksiz hayatımın gökkuşağı," dedi saçlarıma bir öpücük bırakırken. "Benim olmasaydın ne yapardım ben?"
Utanarak başımı göğsüne doğru eğdim. "Muhtemelen bir kaldırımda ağlamaya devam ediyor olurdun. Ben geldiğim için sustun."
"Sen hiç susma," dedi. Kalbi, kalbimle birdi. Bunu öyle derinden hissediyordum ki. Bugün gökyüzü bile apaydınlıktı, geleceğimizi bize fısıldar gibi. "Hep konuş, benim güzelim. Bütün hayatımı sessizliği arayarak geçirdim. Huzurumu, konuşurken nefes almayı unutan bir kızda bulacağımı nereden bilebilirdim?"
Beni aşktan öldürmek istiyordu. "Böyle yaparsan Antalya'ya sağ çıkamam ki ama," dedim ve yüzüne bakmak için biraz geri çekildim.
Dudaklarını alnıma bastırdı. "Kusura bakma. İçimde saçma sapan aşk şarkıları çaldırıyorsun. Duramıyorum."
"Hangi şarkılar mesela?"
"Buray'ınkiler," dedi. "Sabah akşam Eminem dinleyip bench basan herifi getirdiğin hale bak."
Attığım kahkaha dudaklarının iki yana kıvrılmasına sebep oldu. "Kafemin açılış gününde Buray'ın şarkılarını açayım, nasıl fikir?" diye sordum. "Doruk, sence bu iş..."
"Şşh," dedi. "Düşünmek yok."
"Ama o kadar çok alınması gereken şey..."
"Şşh..." dedi çenemi kavrayarak. Parmağını alt dudağıma sürttü. "Düşünmek yok. Her şeyi en güzel şekilde halledeceğiz."
"İkimiz?"
"İkimiz." Gözlerimin içine baka baka başını salladı. "Sen, ben ve el ele peşinden koşacağımız bütün hayallerimiz..."
Elimi ona doğru uzattığım anda parmakları parmaklarıma dolandı. "Sana her dakika hediye alsam bile doğum gününün hakkını yeterince veremezmişim gibi hissediyorum," dedi. "24 Mayıs, benim en sevdiğim ikinci gün."
"Birincisi ne?"
"4 Nisan, ablamın doğum günü."
Omzumla omzunu dürtüp yalandan kaşlarımı çattım. "15 Ocak diyeceksin sanmıştım!"
"Lan, doğru," dedi Doruk. "Dur. Harbiden 15 Ocak'la hiçbir şey yarışamaz. Aklım uçtu bir an."
"Yani doğum günümü tanıştığımız günden daha mı az seviyorsun?"
"Tanıştığımız günü her şeyden çok seviyorum."
"Ablanın doğum günü?"
"4 Nisan."
"Hadi ya!"
"Ne var ki?"
"Onu en çok sevmen gerekmiyor mu? Evet demezsen seni Özge ablaya ispiyonlarım."
"Evet."
"İyi, dört numaralı forma giyersin bu sene o zaman."
"Lan!"
Kafasını allak bullak etmek kahkahalarımın şiddetlenmesine yol açtı. Çok tatlı kıvranmıştı, bundan hoşlandım. "Kardeşlerimizin doğum gününü işin içine katacaksak senin pabuç damdan inmez yalnız," diye takıldım. "Sende bir tane olandan bende üç tane var."
"Favori günümüzü aynı seçme işine ne dersin?"
"Nasıl olacakmış o?"
"Çocuk yapalım."
O kadar çok güldüm ki bir süre sonra nefes almayı bıraktım. "Bir şey eksik bunun için."
"Paramız, arabamız, sözleşmelerimiz ve bir kafemiz var."
"Yüzüğüm yok."
"İstediğin bu olsun."
"İstediğimi söylemedim."
"İstemediğini de." Yanağımdan bir makas aldı. "Sana kalmayacağım diye ödün kopuyor. Buldun tabii tavan maaşlı 1.91 basketbolcuyu, kaçırmak istemiyorsun elinden."
"Tasmasını bıraksam bile bana geri gelir o," dedim saçımı savurarak. "İyi eğittim ben onu."
Gülümsedi. "Doğruya doğru."
On beş dakika sonra o valizlerimizi taşıyordu, bense sadece telefonumu taşıyordum. Beyaz kol çantam bile siyah valizinin üzerindeydi hâlâ, renklerimi kendinden ayırmak istemiyormuş gibi. Onları teslim ettik ve birlikte uçağa geçtik.
"Business class mı aldın gerçekten?" diye sordum, arkaya doğru ilerlemediğini fark ettiğim anda.
Önümde reverans yaparak eliyle cam kenarına geçmemi işaret etti.
"Dorukhan Falay havayolları iyi uçuşlar diler."
"Evlendiğimizde paramızı ben yöneteceğim," dedim. "Sana kalırsak bir ay sonra dolabımızda sadece kola olur."
"Eh," diye mırıldandı. "Ben seve seve bize kola alırdım."
"Git şuradan."
"Şampuan da alırdım."
Kızarmaya başlamadan önce koltuğa oturup kemerimi taktım. Gülerek yanıma oturdu. Uçak kalkarken el ele tutuştuk ve ikimiz de bel altı bir şaka yapmamak için kendimizi o kadar sıktık ki en son dayanamayıp aynı anda gülmeye başladık.
Doruk, yolda uyumayı seçti. Ben ise galerimi temizlerken gece çektiğimiz fotoğrafta uzun bir süre takılı kaldım.
Elimde annemin yaptığı pastayı tutmuştum ve otuz iki diş sırıtıyordum. Doruk hemen solumdaydı. Elleri, önünde dikilip iki parmağını kaldırarak poz veren Furkan'ın omuzlarındaydı. Fırat, Doruk'un üzerinden görünebilmek için koltuğa çıkmıştı ve kafasını onunkinin üzerinden uzatmıştı. Ferda, koluma girmiş ve yanağıma doğru dudaklarını büzmüştü. Babamın bir eli Doruk'un omzunda, çenesi benim omzumun üzerinde, varlığı ise tam arkamdaydı. Annem de elini Ferda'nın omzuna koymuş ve koltuğun tepesinde dikilen Fırat'a bakarken yakalanmıştı. Televizyon ünitesine koyduğumuz telefonumun geri sayımı, onun pozuna yetişememişti. Annemin Fırat'a attığı bakış ve Fırat'ın Doruk'tan uzun çıktığı için kendinden aşırı memnun surat ifadesi fotoğrafa ekstra doğallık katmıştı.
Bu fotoğraf, duvar kağıdım olmaya hak kazanmıştı.
Doruk da duvar kağıdını bugün değiştirmişti.
Birkaç saat önce dükkânımla ilk fotoğrafımı çekmek istemişti.
Ben de sadece dalga geçmek için kaldırıma oturmuş ve ellerimi dizlerime sarmış, ağlar gibi yapmıştım.
Kendi şakam yüzünden katıla katıla gülerken Doruk'a bakmak için kafamı kaldırdığım anda Doruk, bir fotoğrafımı yakalamıştı.
Arkamda bomboş bir dükkânın kapısı, yüzümde dünyanın en mutlu insanı olduğumu düşündürecek bir gülümseme vardı.
Bu fotoğrafımı ben de çok sevmiştim ama o, biraz fazla hayranlık duymuştu anlaşılan.
Başımı omzuna yaslayarak galerimi gezmeye devam ettim. Gereksiz ekran görüntülerini silerken yanlışlıkla biraz fazla aşağı indim ve Doruk'un adını internette ilk arattığım zaman karşıma çıkan fotoğraflara denk geldim.
İki kez kolunu dürttüğümde gözlerini açıp yarı aralık gözlerini bana çevirdi ve ben de ona haber sitesinde yayınlanan, U16 döneminden bir fotoğrafını gösterdim. "İlk gün seni araştırmıştım."
"Bana göz koymuşsun." Alaycı sesinin aksine gözleri, mutlulukla parladı. "O gece kahveme bir şey koyduğunu biliyordum. Seni düşünmeden duramayışımın bir sebebi olmalıydı."
"Senin için öylesine biri olacağımı sanmıştım," dedim. "Kafedeki herhangi bir kız. Kendine güvenmeyen, kendini beğenmeyen, kendi küçük sınırlarında yaşayan silik bir kız..."
"Feza," diye kızdı. "Kendini böyle tanımlamandan hiç hoşlanmıyorum. O zaman ile bu zaman arasındaki en büyük fark, potansiyeline karşı farkındalık kazanmış olman. Ama sandığının aksine hiçbir zaman silik biri değildin. O tezgâhın arkasında kendi işini yapıyordun ve hiçbir çaba harcamadan parlayıp duruyordun."
"Ertesi gün seni o kadar çok beklemiştim ki," diye itiraf ettim. "Gözüm sürekli kapıdaydı. Hayatında bir yer edinemeyeceğimi düşünüyordum, dükkânı kapatıp giderken bundan emin olmuştum."
"Bir hayatım yoktu ki," dedi başını omzuna eğerek. "Ama sonra kendini bütün hayatım yaptın sen."
Kendini bütün hayatım yapana kadar durmayacak mısın sen?
Gülümsedim. Doruk, uçağın iniş esnasında da elimi tutmaya devam etti. Tekerlekler yere değdiğinde hafifçe sarsıldık ve elimi daha sıkı tuttu. Bu, düştüğümde beni yakaladığı tüm o anların bir özeti gibi hissettirdi. Koltuğundan kalkmadan önce başını benimkine yaklaştırıp "Şanslı kişinin ben olduğumu unutma," dedi. "Varım yoğum sensin. Sana bakıp bu kız çok şanslı diyorlar. Hiçbir şey bilmiyorlar Feza. Senin o silik dediğin kız, hayatımı kurtardı benim."
İnmeden önce dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım.
Uçaktan indik, valizlerimizi aldık ve o onları taksiye yerleştirirken ben de hiçbir şey yapmadan arkasında dikildim.
Sonra o olmasaydı belki de önünden zor geçeceğim bir otelin girişinde durdu taksi. Reklamlarda görsem ağzımın açık kalacağı alacalı girişte bizi bir görevli koşarak karşıladı ve "Dorukhan Bey," dedi. "Hoş geldiniz efendim!"
Görevli genç, valizleri almak için hızla uzanırken Doruk ona elini uzatınca gencin kaşları havaya kalktı.
Buraya gelen kitlenin maddi durumunu kestirebiliyordum ve belli ki çalışanlar, insan gibi muamele görmeye alışkın değillerdi. Eğer Doruk, öyle biri olsaydı bana bu oteli satın almış olsa bile dönüp bir daha yüzüne bakmazdım.
"Merhaba, hoş bulduk," dedi Doruk. "Bu kız arkadaşım Feyza."
"Siz de hoş geldiniz Feyza Hanım."
"Teşekkür ederim, hoş buldum."
"Planladığım günde giriş yapmadık ama otele haber vermiştim. Bir sorun olur mu?" diye sordu Doruk.
"Sanmıyorum. Ben resepsiyona yönlendireyim sizi. Buyurun, böyle geçin."
Kırmızı bir halının üzerinde yürüyüp döner kapıdan geçtik.
Altın varaklı mobilyalarla süslenmiş lobinin karşısında yan yana duruyorduk. Resepsiyonist kadın, "Hoş geldiniz," dedi anında. Onu rezervasyon yaptırdığı için değil, basketbol camiasında yükseldiği konum yüzünden tanıyorlardı ve esas saygıları bundandı. Kendimi çok tuhaf hissettim. Buna daha önce de şahit olmuştum ama hiçbiri bu kadar lüks bir yerde değildi.
Doruk, kadını selamlayıp ona kimliğini uzattı ve oda kartını teslim alırken kadın "Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz Dorukhan Bey, iyi tatiller," dedi.
Doruk'un bana attığı bakışı asla unutmayacaktım.
Kadına kibarca gülümsedi ama elimi tutarken kasıla kasıla omuzlarını gerdi. Utangaçlığını bir kenara bırakıp bunu bir şova dökmeye başlamıştı.
Asansörde baş başa kaldığımızda "Beni tercih ettiğiniz için teşekkürler Dorukhan Bey," diye takıldım ona.
Kafamı ısırdı. "Ya..." dedim gülerek kendimi kurtarmaya çalışırken. "Ne yapıyorsun? Çocuk çocuk davranma. Önemli birisin sen galiba. İmajın falan var senin."
"Yavrum ne imajı ya?" diye sordu. Bu sefer de eğilip yanağımı ısırdı. Gerçek anlamda dişlerini geçirmesinden bahsediyordum. "Lobide Sünger Bob'lu çorabımı görecekler diye eşofmanımı aşağı doğru çekiştirdim lan."
Koca bir kahkaha attığımda asansörün kapıları açıldı. Neredeyse aynı anda diğer asansörden de valizlerimize eşlik eden kişi indi ve bize odamızı gösterdi.
Doruk, elindeki kartı kapıya okuttu. İçeri adım attığım an ilk dikkatimi çeken, odanın kokusu oldu. Çiçek bahçesinin içine yuvarlanmışım gibi hissediyordum.
Biraz ilerlediğimde ağzım açık kaldı. Karşısı, tamamen camla kaplıydı ve yatağımız denize bakıyordu.
Oda inanılmaz ferahtı. Deniz gören tarafta bir balkonu vardı ve orada geniş bir salıncak duruyordu. Solumda kalan ve banyo için ayrılmış kısım, benim odamın iki katı genişliğinde olmalıydı. Diğer tarafta ise... "Jakuzi mi bu?"
Doruk, beni büyülemiş olmanın keyfiyle başını salladı. "Sevdin mi?"
"Beni paranla etkilemeye çalışıyorsun!" dedim gülerek. "Tebrikler, başardın."
Valizlerimizi kenara çektikten sonra yatağın enine oturup kendini geriye doğru attı ve ellerini ensesinin altında birleştirip gözlerini tavana çevirdi. "Yumuşacık," dedi yatağı kastederek. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Odamızın içinde gezdirdi gözlerini. "Ben ne oldum böyle ya..."
"Çok mutlusun şu an, değil mi?" Dudaklarımdaki gülümseme buruklaştı. Onun gözünden bakmayı denedim. Kâbus gibi bir evde büyümüş, kendisine bir ayakkabı dahi alamadığı günlerden geçmişti. Bizim için böyle bir tatile çok heveslenmişti. Bu yalnızca benim için yaptığı bir şov değildi, onun da hevesleriydi.
"Geldiğin yeri unutmadığında gittiğin yer daha kıymetli oluyor," dedi aklımdan neler geçirdiğimi anlamış gibi. "On bir yaşıma bugünden bahsetmiş olsalar asla inanmazdı. Böyle anlarda hayatın kupalardan ibaret olmadığını daha iyi anlıyorum. Bakış açına göre istediğin renk çorap giyebilmek bile bir başarı aslında."
"Bir sonraki tatilimizi ben ayarlayayım," dedim ben de hevesle. "Belki ben de çok kazanmaya başlarım. Belki Four Quarter'ı öyle bir tuttururum ki... Şimdi laf etmeyeceğim, paranı yiyeceğim. Ama eğer istediklerim olursa bir sonraki tatilimizde her şeyi ben karşılayacağım, tamam mı?
"Anlaştık." Ensesinin arkasında birleştirdiği kolları benim için bir davetiye gibiydi. Bu yüzden ben de yatağa atladım ve kolunu yastığım yaptım. Keyfini bozup kocaman koluyla beni sardığında başım göğsüne yaslandı. "At o belkileri," dedi. "Sen çok başarılı olacaksın."
"Gerçekten inanıyor musun? Senelerdir bu işi zaten yapıyordum ama bir çalışan olmakla işletme sahibi olmak farklı şeyler. Her şeyi bilmiyorum. Mutfak konusunda endişeli değilim ama araç gereçleri toparlamam gerekecek, masa sandalye bakmam gerekecek, bunları bir an önce rayına oturtmalıyım ki önümüzdeki ayların kirasını da çıkarabileyim. O kadar az zamanım var ki. Ve beni tatile getirdin. Şu an duvar renginin tonunu seçiyor olabilirdik!"
Son cümleleri dalga geçmek için söylediğimi biliyordu. Gülmek yerine bakışlarını yüzümde dolaştırdığını fark ettim. Sanırım çok konuştuğum için öyle duraksamıştı.
O hiçbir şey söylemeyince "İyi ki geldik," dedim. Konuşmaya devam etmem için bana cevap vermiş olması gerekmiyordu çünkü kendimi iyi hissediyordum. "Havamız değişecek. Sen döndükten sonra eşyalarını toparlayıp temelli geleceksindir herhalde İstanbul'a. O yoğun dönemden önce biraz dinlenmiş olursun. Ben de aynı şekilde... Bu akşam bayağı geç oldu ama yarın sabah erkenden denize inelim mi? Havuzcu musundur yoksa denizci mi? Oha, neredeyse iki seneyi devirdik ama bunu bilmiyorum."
"Deniz," dedi, bakışlarındaki hayranlık sürerken. "Deniz iyidir."
"O zaman yarın denize gidelim, tamam mı? Dönüp duş alırız, yemek yedikten sonra da gezmeye çıkarız. Olur mu öyle?"
"Feza," dediğinde gözlerim gözleriyle buluştu. "Ne istersen yaparız."
"Jakuzi çalıştırmayı biliyor musun?"
Başını aşağı yukarı salladı. Aklının içinde benden başka bir şey olmadığını hissediyordum. Bildiği her şeyi unutmuş gibiydi. Enerjim, hoşuna gitmiş olmalıydı. "Daha önce jakuzili bir odada kaldın değil mi? Zaten Antalya'ya da ilk gelişin değil."
"Lukas'la birlikte denk geldiğimiz oldu," dedi.
"Nasıl yani?" Kaşlarımı kaldırdım. "Sevgilim, benden önce takım arkadaşlarıyla mı jakuziye girmiş? Bitti, Dorukhan."
"İyi," dedi. "Bu sefer yüzüme söyledin bari. Sonuçta mektup da bırakabilirdin."
"Ay onu çok hak etmiştin!"
Ben kıkırdarken çenemi kavrayıp yüzümü kendine yaklaştırdı. "Biraz öpeyim mi?" diye sordu. Ses tonu, anında sislenmişti ve içimdeki bütün kelebekler harekete geçmişti. "Biraz çok öpeyim mi? Söyleyeceklerini biriktir, unutma. Ben göz hakkımı alayım, sabaha kadar anlatmaya devam edersin sonra."
"Jakuziye girmek istediğimi söylesem görmemişin jakuzili otel odası olmuş der misin yoksa tamam bebeğim mi dersin? Cevabına göre cevabım değişir."
Doruk, kocaman bir kahkaha attığında "Asla yaşlanmayacağım," dedi keyifle. "Senin yanında ömrümün nasıl geçtiğini bile anlamayacağım. Sana hiç doyamayacağım. Bir kere daha jakuzi dersen bir sonraki işim bize jakuzili bir ev bakmak olacak. Bu nasıl bir sevgi anlamıyorum. Senin önüne dünyaları sermek için yaşıyorum."
Gülümsemekten yanaklarım ağrıyordu artık. İşaret parmağımı göğsüne bastırıp "Ben dünyamda mutluyum," dedim. "Ama birkaç seneye jakuzili ev işini düşünebilirsin istersen."
Dalga geçiyordum. Beni dinlerken çok eğleniyordu. Gözlerinden bile anlaşılıyordu bu. "Kahvemi ödeyememiştim..." diye mırıldandı. "Ve benimle öyle bir hayatta da kalmayı kabul ederdin. Beni ilk kez gördüğün gün sonuç ne olursa olsun yanına gelebileceğimi söyledin. O dönem resmen A takıma çıkmaktan çok sana A takıma çıktığımı haber vermek istemiştim."
"Şimdi senin için tavan sözleşmeler yapılıyor, masana teklifler yağıyor." Çenemi koluna sürttüm. "Çok sevdiğim birinin bir sözü vardır: Bu daha hiçbir şey, sevgilim."
"Bir şey diyeceğim," dedi. "Doğrudan söyleyeyim mi yoksa kibar mı olayım?"
"Söyle doğrudan."
"Kucağıma çık."
Beklediğim bu olmadığından gülerken başımı omzuna bastırdım. Geri çekildiğimde Doruk, belimi kavrayarak beni üzerine doğru yönlendirdi. Yatağın ortasında uzanıyorduk. Kolunu geriye attı ve bir yastığı yakalayıp başının altına çekti. Hafifçe doğrulduğum an parmakları bacaklarıma indi. Karnının üzerine oturduğumda çenesi daha da gerildi. "Ellerimi üzerinden çekemiyorum," dedi belimin iki yanını kavrayarak. "Seni can kulağıyla dinliyorum ama aynı zamanda her ağzını açtığında dudaklarına kapanmayayım diye kendimi zor tutuyorum."
"Kim sana kendini tut diyor ki?" diye sordum ellerimi göğsünün üstüne koyarak.
"Bugün senin doğum günün," dedi kendine hatırlatmak ister gibi. "Dışarıda kutlamayalım mı? Biraz geç oldu biliyorum ama hâlâ bir pasta daha kesebiliriz beraber."
Boynumu çevirip kararan gökyüzüne ve önümüzde bir perde gibi uzanan denize baktım. Ardından yeniden jakuziye değdi gözlerim. "İçeride de kutlama yapabiliriz," dedim. "Ben bu sene kendi hediyemi kendim aldım. Ama senin bana vermek istediğin bir şey varsa seve seve kabul ederim."
Gözlerini kısıp baktığında sözlerimi kafasında tarttı. "Bebeğim," dedi ardından, yanlış anlama ihtimalini kafasından atmak için. Sonra değerlendirme yapmayı bıraktı ve üzerime yapışan tişörtümün uçlarını tutarak onu hafifçe yukarı doğru çekiştirdi. Tepkilerimi ölçüyordu.
Bunu yaparken ben karnında oturmaya devam ediyordum ve o da yüzüme aşağıdan bakıyordu. Gözlerini açık tutmakta zorlanıyor gibiydi. Elini kalçama yerleştirerek doğruldu. Ardından yataktan kalktı. Öyle hızlı hareket etmişti ki ellerimi ensesine bile saramamıştım. Neyse ki buna gerek yoktu. Beni yokmuşum gibi taşıyabiliyordu.
İlerledi, ilerledi, ilerledi. Kucağında ben varken jakuzinin içine doğru eğildi. Refleksle düşmemek için boynuna tutundum. Doruk, tıpayı kapatıp suyu açtı. Kucağında gülüp duruyordum. Suyun dolmasını beklemeden dudaklarımızı birleştirdi. Dokunuşu yüzünden eridiğim için belindeki bacaklarımdan güç çekildi. Dudaklarımız ayrılmadan kucağından atladığımda göğsünden çekiştirdiğim tişörtünü avucumun içinde topladım. Doruk, nefes nefeseyken sadece "Çıkar," diyebildi.
"Su taşacak."
Gözlerini benden ayırmadan eğildi ve bir düğmeye bastı. Ardından yeniden bana yaklaşıp uslu bir şekilde tişörtünü çıkarmamı bekledi. Bunu yaparken parmaklarım heyecandan titredi. Beni öpmesini beklediğim sırada Doruk, eşofmanını da bacaklarından sıyırdı ve jakuziyi ayarlayıp altındaki baksırıyla birlikte suyun içine girdi.
O oturduğu anda yükselen su seviyesi dikkatimi çekti. Bu gözüme daha da heybetli gelmesine sebep olurken zihnimde bir uyuşukluk hissettim. Parmaklarım, ona dokunma isteğiyle karıncalandı ve nefes almayı bıraktım.
"Soyun," dedi. Gözleriyle kucağını işaret etti. "Sonra da buraya gel."
Işıklar loş da olsa açıktı ve dışarısı karanlıktı. Doruk, bunu yapmaya çekineceğimin çok farkındaydı. Bedenimi fazla düz buluyor ve bundan pek hoşlanmıyordum. Fakat onun gözleri, beklentiyle parlıyordu. Kollarını jakuzinin kenarlarına yasladığında hayranlığım, diğer hislerimi bastırdı. "O kadar iyisin ki," dedim birden. Dudaklarına serseri bir gülümseme yerleştiğinde onu şımarttığımı bilmeme rağmen susamadım. "Hoşlandığım her şeysin. Ya da sende olan her şeyden hoşlanıyorum. Emin değilim. Vücudunun her köşesini mükemmel buluyorum."
Başını hafifçe arkaya yatırdı. "Böyle şeyleri söyleyecek olan benim Feza," dedi. "Laflarımı çalma." Gözlerini hızlıca üzerimde gezdirdi. "Sıra bana geçebilir mi artık?"
Üzerimdekini sıyırıp Doruk'un eşofmanının yanına atarken titrememek için kollarımı bedenime sarmak istedim. Altımdakini de çıkarırken Doruk, alt dudağını ağzının içine yuvarladı ve boynundaki zincirle oynamaya başladı.
İç çamaşırlarımla birlikte jakuziye adım attığım anda avucunu ayak bileğimden başlayarak baldırıma doğru kaydırdı. Suya girmeden önce jakuzinin kenarına oturdum. "Ya hayvanlık yapmak istemiyorum ama boğ istersen beni bacaklarınla," dediği anda bütün gerginliğim silinip gitti. Gülmeye başladım. Gözler, yalan söylemezdi. Beni beğendiğini görebiliyordum ve bundan çok hoşlanıyordum.
Yüzümü ona doğru çevirerek kucağına oturdum. Suyun sıcaklığı, bütün kaslarımı gevşetirken Doruk'un yüz ifadesi kalbime savaş açmış durumdaydı.
Parmaklarını yanağımda dolaştırdı. Islanan saçlarımın uçlarını yavaşça omzuma doğru itti. "İyi hissettiriyor mu?" diye sordu, jakuziyi kastederek.
"Umurumda bile değil," dedim aniden vuran farkındalıkla. "İyi hissettiren sensin."
Burnumun ucunu yavaşça öptükten sonra başını boynuma gömdü. İki elimi de ensesine sarıp parmaklarımı saçlarının arasında gezdirdim. Bugün, yirmi yaşına girmiştim. Bundan daha iyi bir doğum günü düşünemezdim.
Elimi tutup çıplak göğsünün üzerine götürdü. Avucumda çırpınan kalbini hissetmemi bekledi. Boynumdan bir nefes aldı ve başını benimle göz göze gelmek için kaldırdı. "Koşullar ne olursa olsun," dedi usulca. "Günün sonunda birlikte olduğumuz sürece yemin ederim çok mutlu olacağız. Başarı için kendimizi paralıyoruz, daha fazlası için koşturup duruyoruz ama tüm bunlardan çok daha özel bir şey inşa ettik birlikte. Günün sonunda başın göğsümde, gözlerin gözlerimdeyse biz kazanmışız demektir."
"Biliyorum," diyerek alnımı alnına yasladım. İstemsizce içimi çektim. "Bazen önümüze açılan kapılar, el ele tutuştuğumuz için açılmış gibi hissediyorum. Kalbim ait olduğu kalbe karışınca anahtarların yerini daha kolay bulmaya başladı."
Dudakları iki yana kıvrıldı. Beni belimden kavrayarak daha fazla kendine çekip "İyi ki doğdun sevgilim," diye fısıldadı. "Bu zamana kadar sadece basketbolla kendimi var edebileceğime inanıyordum. Beni bundan fazlası olduğuma inandırdığın için teşekkür ederim."
"Çıtayı biraz fazla yükselttin," diyerek duygusallığımı gizlemeyi denedim. "Diğer doğum günümde ne yapacağını merakla beklemeye başladım."
"Daha düşünmedim," dedi. "Ama otuz yıl sonra bile doğum gününde ne yapacağımı bekleyeceksin. Düşük standartlarla işim yok benim. Çünkü sevgilim, gökleri hak ediyor."
💖
Dorukhan Falay
Bana sokularak uyumaya bayılıyordu.
Bu dünyada cenneti yaşıyordum.
Temas bağımlılığımızın benzer seviyede olması en sevdiğim şeylerden biriydi. Normalde benden önce uyanıp adımı seslenmesi gerekirdi ama bu sabah, gözünü ilk açan ben olmuştum. Kolumu Feza'nın üzerine atmış, karnına sımsıkı sarılmıştım. Burnumu boynuna doğru yaslamıştım. Kokusunu içime çektim. Boydan boya denizi gören bir odada uzanıyor olmama rağmen gözlerimi o tarafa çevirmedim. Kollarımın arasındaki manzaraya ilgilendim.
Yanımda küçücük kalıyordu.
Boyum tanıştığımız zamana göre daha uzundu fakat takımımda hâlâ kısa oyuncu olarak adlandırılan kategorideydim. Muhtemelen hiçbir zaman iki metreyi görmeyecektim, zaten böyle bir hedefim de yoktu. Yalnızca NBA'de koşulların Avrupa'dan biraz daha farklı olabildiğini biliyordum. Feza'ya daima büyük geliyordum ama NBA, gerçek manada devasa adamlarla doluydu ve onların karşısında daha az yıpranmak istiyorsam şu anki fiziğimden çok daha fazlası gerekiyordu.
Biraz daha kas yaptığımda kolumun altında nasıl kaybolacağını merakla bekliyordum.
Üzerinde askılı bir badi vardı. Çıplak karnı, avucumun altındaydı. Kalçalarını karnıma doğru yaslamıştı. Dizlerini kendine çekerek uyumayı seviyordu. Yüzünü bana dönmüş olsaydı onu daha rahat izleyebilirdim fakat elimdekiyle yetinecektim. Omzunun arkasına dudaklarımı bastırıp içimi çektim. "Feza..." diye mırıldandığımda boğuk çıktı sesim.
Üzerimizdeki ince yorganı kendine doğru çekiştirdi ve hafifçe kıpırdandı. "Hım..."
"Denize inmek için erken kalkalım demiştin ama bütün gün uyuyacaksak da bana fark etmez. Nasıl yapalım?"
Hiç ses gelmeyince dudaklarım, boynuna doğru ilerledi. Parmaklarımı karnında dolaştırmaya başladım. "Duyuyor musun sevgilim?"
"Seni seviyorum," diye mırıldandı durduk yere. Gülümsemem kulaklarıma vardı.
Bir keresinde Onur abi bana yanında ablamı göremediği bir sabaha uyanmaktansa ömrü boyunca hiç uyumamayı seçebileceğini söylemişti. Durduk yere neden böyle bir şey düşündüğünü anlayamamıştım. Şimdi ben de aynı şeyi düşünüyordum.
Onunla uyanmaya alıştıkça onsuz uyuduğum bir evi düşünemiyordum.
"Yanıma taşınsana," dedim. "Evim Four Quarter'a sizin evden daha yakın sayılır. Git gel yapman daha kolay olur hem."
Beklemediğim bir anda kalçalarını gövdeme doğru iterek bana biraz daha fazla sokuldu. Başını hafifçe geriye yatırıp saçlarını çeneme sürttü. "Bir kere daha Four Quarter desene."
"Four Quarter." Onu daha sıkı kavrayıp kendime iyice yapıştırdığımda gülmeye başladım. "Senin. Sana ait. Aynı benim gibi."
"O kadar huzurluyum ki Doruk..."
Bu dünyada beni daha mutlu edebilecek hiçbir şey yoktu.
Gözlerini ovuşturduktan sonra vücudunu bana doğru çevirdi. Elini yanağına yaslayıp uykudan şişen gözlerini gözlerime dikti. "Hiç bitmesin istiyorum. Hiç bitmeyelim, tamam mı? Annemle babam gibi. Ablanla Onur abi gibi. Hep çok aşık olalım. Hep böyle uyanalım."
Bunu sağlayabileceğimden emindim.
"Yanıma mı taşınıyorsun yani?"
"Babam bir tatili kabul etmiş olabilir ama bunu etmez," dedi. Ne yazık ki ben de bunu biliyordum. Yine de şansımı denemek istemiştim. "Bu arada onu nasıl ikna ettiğini merak etmiyor değilim."
"Araya Canan teyzeyi sokarak," dediğimde Feza, bir kahkaha attı. "Ne?" dedim gülüşü beni güldürürken. "Herkesin yumuşak karnı vardır. Önce babana değil annene söylüyorum. Ve Ferda... Ferda var ya, inanılmaz bir kız. Bütün Fıratsal problemleri halledebiliyor. Ödül falan verin. Konu sen olduğunda Fırat, babandan daha zor biri. Onun iznini beklediğimden değil de, çenesini çekmek zulüm gibi ya..."
"Bazen ailenin koruyucu erkek kardeşi olma rolüne kendini fazla kaptırabiliyor."
"Çok başkasın onun için. Yerin çok ayrı."
"Biliyorum," dedi. "Ama şimdiden Ferda'nın gelecekteki sevgilisine sabır diliyorum. Ben yine büyüğüm kozuyla kurtarabiliyorum. Ablanım, sus diyorum. Ferda ne yapsın?"
Bir anda içimi tuhaf bir his kapladı. "Var mı ki Ferda'nın hayatında biri?" diye sordum. "Küçük daha."
"Ya!" Göğsüme vurdu. "Bana hak ver diye söyledim, başımıza ikinci Fırat ol diye değil."
"Tanımak lazım ama," dedim doğrudan. "Olsa bilirdin herhalde, değil mi?"
"Tabii ki bilirdim."
"Yok o zaman?"
Yaklaşık iki sene öncesine kadar hiç küçük kardeşim olmamıştı. Bu yüzden bu tür bir kontrol isteğim de doğmamıştı.
Feza bir cevap verecekken telefonum çalmaya başladı. Komodinin üzerine uzandım. Fırat'ın aramasını cevaplandırmadan önce, gözüm bir bildirime takıldı ve ekrana kilitlenip kaldım.
Ferda, sizi Falezlerrr (+1F) 🏡 grubuna ekledi.
Ferda: Fotoğraf istiyoruuum!!!
Canan teyze: Uyaınnca yazin kuzumm
Ekrana bakakaldığım için Fırat'ın aramasını kaçırdım.
Hemen onu geri ararken kalp atışımın hızlandığının farkındaydım.
Artık Falezlerle bir aile grubundaydım.
Şu an Feza'yı omzuma atıp yıldırım nikahıyla Falay yaptıktan sonra +1'i +2 olarak değiştirmemem için hiçbir sebebim yoktu.
"Kimmiş arayan?"
Feza, meraklı gözlerle bana bakarken Fırat'ın sesini duydum kulağımda. "Alo."
"İti an çomağı hazırla."
"Günaydın," dedi Fırat. Sesi soluk soluğa geliyordu. Muhtemelen kulaklıktaydı ve koşuyordu çünkü kulağım, arkadaki gürültü yüzünden kanamak üzereydi.
"Sana düzgün bir kulaklık alalım, kulağımı siktin abim."
"He." Daha fazla cızırtı sesi duyuldu. Sanırım kulaklığı çıkarmıştı. "Net mi şimdi?"
"Evet. Hayırdır sabah sabah?"
"Cılız mıyım abi sence ben?"
Kaşlarım çatılırken doğruldum. Feza neler olduğuna anlam vermeye çalışıyordu. Ben de aynı durumdaydım.
"Değilsin abim." Zorbalığa mı uğramıştı? "Boyun da kısa değil. Bence yaşıtlarına göre cüsselisin bile. Niye öyle dedin ki?"
"Biraz kilo alsam iyi olur ama değil mi?"
"Kim sana ne dedi?"
"Koşuya çıktım da ben. Düşünüyordum öyle. Geçenlerde spor salonundaydım, Cihan Hoca'yla denk geldik. Ben lafladık sanmıştım da bayağı laf sokmuş bana, az önce koşarken dank etti. Zayıfım galiba ben."
"Takılma, cins bir adamdır o." Benim İstanbul'dayken düzenli gittiğim yerin üyesi olduğu için oradaki bütün antrenörleri tanıyordum. Kötü bir adam değildi Cihan ama Fırat'ı üzüyorsa onunla ciddi bir problemim olacaktı. "Yediklerin kasa dönüşüyor oğlum senin. Göbek yapacak halin yok. Gayet fitsin sen."
"Ben sana şey soracaktım ya..." Çekiniyordu. Böyle mevzuları bayağı aşmıştık aslında. Daha rahattı artık bana karşı. Onu öyle ya da böyle çözeceğimi biliyordum çünkü zamanında ben bile çözülmüştüm birine. Bütün taktikleri en kralından öğrenmiştim.
Yataktan kalkıp odanın diğer köşesine doğru ilerledim.
"Numarasını yollarım."
"Daha sormadım..."
"Var tanıdığım bir diyetisyen. İyidir. O müsait değilse de yönlendirme isteriz."
"Doruk..."
"Dert etme lan böyle şeyleri," dediğimde kafasına takacak ne kadar çok şeyi olduğunu düşündüm bir kez daha. Benim gibi adım adım gelmemişti. Ben bir düzenin içinde gelişmiştim. O oradan oraya savrulmuş, seneler sonra eline geçen büyük bir fırsatla altyapıya girmişti. Rakiplerinin arasında benim gibi kökten yetişen bir sürü çocuk vardı ve her zaman onlardan daha çok çalışması gerektiğini düşünüyordu. Boyu ve kilosu ideal olmalı, diğerlerinden daha hızlı koşmalıydı. "Bu saatte seni kaldırıp koşuya çıkaran hayat bize neler yapmaz oğlum."
"Özür dilerim," dediğinde sesi yüzünden göğsüm sıkıştı. "Tatilinin ilk sabahı. Sıçtım içine. Düşünemedim bir an. Kasıtlı yapmadım. Sonra şey yaparız. Ben... Biraz stresliyim bu aralar. Kusura bakmayın. Selam söylersin ablama."
Sözünü bölmeseydim daha konuşacaktı.
Fırat böyle konuşmazdı.
"Oğlum," dedim. "Saçmalama, ne kusuru?"
"Çok yük oluyorum sana. Şımarmaya başladım. Benim neyime diyetisyen? Koy göte. Boş yaptım. Görüşürüz sonra."
"Allah'ın topçusu, birimiz mi bile zeki olmayız ya..." Feza yatakta bağdaş kurup söylenmelerime güldü. Bizi duyamayacağı bir alana kaçarsam endişelenirdi. Sesimi mümkün olduğunca kısarak devam ettim konuşmaya. "Yük olmuyorsun bana. Geç oraları artık. Abiciğim, bak ben aynı mevzuları anlatmaktan çok sıkıldım. Benim sevdiğim kimse bana sunulmayanlarla büyümeyecek, tamam mı? Elimizde imkân varsa kullanırız. Seni beni yok bu işin. Ne demek diyetisyen senin neyine? Niye değersizleştiriyorsun kendini? Gözünün içine böyle düşünmeni isteyerek bakan o kadar çok kişi var ki çevrende. Rekabet sahada değil, kafada bitiyor. Böyle yapmayacağız, tamam mı? Önemseyeceğiz kendimizi. Özellikle sağlığımızı."
"Kapatıyorum, çekmiyor."
"Utanma, geri zekâlı." Birkaç sene önceki halimle konuşuyor gibiydim. Bu his, içimi allak bullak etti. "Önünde insanların olması, senin yeterince hızlı koşmadığın anlamına gelmiyor. Yarışa aynı noktadan başlamadınız sadece."
"İşim çok zor."
"Gençsin daha."
"Çok geç lisansım oldu. Her şeye çok geç kaldım."
"Herkesin yolu kendine."
"Ne istediğime daha erken karar vermeliydim. Oluru yok bu işin."
"Fırat," dedim. Bu anı iliklerimde hissettim. Bir gün, kortun tam ortasında oturuyordum. Basketbol topu ayağımın ucunda, başım dizlerimin arasındaydı. Oluru yok diye düşündüğüm milyonlarca anın biriydi. Tek başımaydım. Adımın binlerce kişi tarafından haykırılmasını henüz deneyimlemediğim bir yaşımdaydım. Hayalini kurmakla her şeyi bırakmak arasındaydım. "Kulaklarını kapat, koşmaya devam et."
"Ama..."
"Koş," dedim. "Ben sana yemin ederim çok güveniyorum."
"Çok bunaldım."
"Biliyorum. Ama asla peşini bırakmayacağını da biliyorum. Birkaç kilo almak olsun senin derdin, tamam mı? Furkan'ı pilavcıya götür. Takılırsınız, o da seviyor hem. Pilavlar benden."
"Abi ya..." Gülmeye başladığında derin bir nefes alıp ben de gülümsedim. "Sana akıl danışanda da akıl yok ki."
"Bir gram yok valla. Hadi, bak işine. Ben atacağım sana numarayı. Çözeriz, tamam mı? Takılma. Ablan döndü bir kere. Karbonhidrata boğar seni."
Fırat, mahcup bir şekilde teşekkür etti kapatmadan önce. Küfürlü konuşmalarımızı daha çok sevdiğimi söyleyebilirdim. Ablasının adını geçirerek onu sinir etmeyi ve ağzının bozulmasına yol açmayı seviyordum.
Arkamı döndüğümde Feza, "Evet," dedi. "Seninle evlenirim."
Gülüştük ve denize gitmek için hazırlanırken bu konu hakkında hiç konuşmadık. Bu sene onların yanında her şekilde olabilecektim. İstanbul'un böyle bir avantajı vardı. Falezlerin her biri, desteğe her ihtiyacı olduğunda omzundaki eli gözleriyle görebilecekti.
İyi olacaktı. İyi olacağını biliyordum. Feza'nın hazırlanmasını beklerken Fırat'ın sesindeki kırık tonu düşündüm.
Ama sonra Feza'yı lila bikinisinin üzerine geçirdiği beyaz gömleğimle gördüm.
İyi ki yatağın ucunda oturuyordum.
Ayakta olsaydım muhtemelen dizlerimin bağı çözülürdü.
Bedenim bu görüntüye verilebilecek en hızlı tepkiyi verirken gözlerimi ondan çekemedim. Büyük bir kol çantasının içine ıvır zıvır dolduruyordu. Açıkçası ne yaptığı hakkında pek fikrim yoktu.
"Siktir." İstemsizce konuşmuştum. Sesim hayranlıktan bayılmak üzere gibi çıkmıştı.
"Sevdin mi?" diye sordu bana dönerek. "Ben pek bikini giymem aslında. Bir tane etekli mayom vardı ama o artık küçük geliyor bana. Ferda bunu benim için almış. Üstüne ne giyeceğimi bilemedim. Gömleğini alayım dedim. Saçma mı durdu?"
"Beni al."
"Ne?"
"Üstüne," dedim. "Beni al."
Her şey gözümün önündeydi. Görmediğim birkaç noktayı da aklımda net bir şekilde canlandırabilecek kadar görmüştüm daha önce. Elimi daha sert bastırdım yatağa. Utanmasını keyifle izledim. Gözlerini kaçırıp göğsünün alt kısmına denk gelen bir düğmeyi ilikledi. Gömleğim, üzerinde bir elbise gibi salınıyordu ve çıplak teni resmen ağzımı sulandırıyordu.
Onu böyle dışarı çıkarmalı mıydım? Kendimi de dışarı çıkarmamalıydım bence. İkimizi yatağa atmalıydım.
Başımı bacaklarının, ellerini saçlarımın arasında hayal ederken Feza "Şşh," dedi. "Gözler yukarı."
Ama sonra aşağı inen gözler ona aitti. Şortuma dikti bakışlarını. Ayaklarımı daha sert bastırdım zemine. Kendimi kontrol edebilmem gerekiyordu ama onun yüzünden ergenliğim yüz yıl süreceğe benziyordu.
"Seni etkiledim mi?" diye sordu elinde tuttuğu kırmızı şapkayla bana bir adım yaklaşarak.
Çenemi hafifçe yukarı kaldırdım. Feza, bacaklarımın arasına girdiğinde durdu. Elini saçlarıma attı ve onları karıştırdı. Aralık dudaklarım ve zar zor açık tutabildiğim gözlerimle ona bakmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Avucumu bacağının arkasına sardım. Feza, saçlarımı bir kez daha düzelttikten sonra kepini başıma taktı. Araya giren kasket yüzünü görmemi engelleyince başımı geriye yatırdım. Göz göze geldiğimizde gülümsedi. Parmaklarını boynumdaki zincirin üzerinde gezdirdi. "Konuşasın yok sanırım. Çıkalım mı o zaman?"
"Çıkmak istemiyorum."
"Ne istiyorsun?"
"Feza..." dedim sitemle. Beni bu hale getirmekten zevk alıyordu.
"Ama sevgilim," dedi dudaklarını büzerek. Tırnaklarını boynuma sürterek elini yukarıya kaydırdı. Çenemi kavradı. "Uzun zamandır hiç yüzmedim. Gerçekten çok istiyorum denize inmeyi."
Sanki ben ona inmemiz yasak demişim gibi benden izin koparmaya çalışıyordu. Bu kızın oyunları benim sonum olacaktı. Onu daha fazla kendime çekmek istiyordum. Kucağıma çok yakışıyordu. Nefes nefese kalıp yüzünü bana doğru eğişi ve saçları tarafından kafeslenmek benim yeni takıntılarımdı.
"Dışarıda sakın elimi bırakma."
"Soğuk su da içmem hatta," dedi gözlerini devirerek.
"Ciddiyim." Bunu görüyordu. Yutkunarak boğazımı ıslatmayı denedim. Boynuna kavuşma isteğiyle dişlerim kamaşıyordu. "Ben tatile gelelim derken bu boyutu düşünmemiştim. Medeni bir insan gibi davranabilmem için bana birkaç saniye ver."
Böylece ablam, kafamın içinde bağırmaya başlayabilirdi.
"Kalk şu yataktan artık." Emrine uydum. Feza basit şeylerden etkilendiği için şanslı bir adamdım. Yanında ayağa kalkmam bile hoşuna gidiyordu. Beni doğrulurken izlemekten, boyumun boyunu aşıp cüssemin görüş alanını kaplamasından etkileniyordu. "Havlunu ben aldım," dedi, kolundaki büyük çantayı işaret ederek. "Güneş kremi falan da tamam. Tokam da burada. Yedeğini de aldım. Hızlıca kahvaltımızı yapalım."
Başımı salladım. Güneş kremi umurumda değildi. Havlum da olmasa olurdu. Denize girmek ve çıkmaktan ibaret olan tatil anlayışımı değiştirmeye yemin etmişti.
Odadan çıkıp kahvaltıya indiğimizde Feza, ikimiz için tabak hazırlarken açık büfenin her köşesinde bana bir şeyler anlatıyordu. Poğaçaların tarifini, reçel yapmaktan çok keyif aldığını, peynir çeşitlerinin tarihçesini, sunum tabaklarının estetiğini...
Onu ilgi alanı üzerinde konuşurken izlemek bambaşka bir mevzuydu.
Hevesi, gözleri, bilgisi, deneyimleri, porsiyonlarımızı düzenleme şekli... Ve diline dökülmeyen hayalleri. Bizi zeytinlerin olduğu kısımdan çay alacağımız yere sürüklerken bile Four Quarter için en az bin farklı ilhamla dolmuş olmalıydı.
Hızlı bir kahvaltı yaptık. Bu, benim için bir ön testti. O gözlerini tabağına eğdiğinde ben etrafı tarayıp gözler ona dönüyor mu diye bakıyordum. Birinin gözlerinin uzun süre onda oyalandığını görme ihtimalime karşı o kadar diken üzerindeydim ki yediğimden hiçbir şey anlamamıştım.
Bunun ilkel bir içgüdü olduğunun farkındaydım. İlk defa böyle bir şey hissediyordum ve bununla baş etmeyi öğrenmem gerekiyordu.
Ona yansıtmamayı başardığım için kahvaltısını keyifle yaptı. Ben de bu süreç boyunca kimsenin onu süzmediğinden emin olmaya çalıştım. Otelden çıkmak için ayaklandığımız an elini tuttum.
"Kaybolmam, merak etme," diye takıldı bana. Omzundaki plaj çantasını ondan alıp omzuma attım. Sırıtışı büyüdü. "Çok yakıştı," dedi. "Senin olsun bari."
Yanından geçtiğimiz bir adamın konuştuklarımızı duyduğu için bana baktığını fark ettim ve gözlerini bizden çekene kadar ona dik dik bakarak karşılık verdim.
Örgü bir kadın çantası takıyor olmamın erkekliğime zeval getireceğiyle ilgili endişem yoktu. Eğer onun varsa, sorunu kendinde aramaya başlaması gerekirdi.
Feza'nın gülümsemesinin küçüldüğünü fark ettim. "Alabilirim," dedi. "Ağır değil. Şaka yapıyordum ama fazla sesli söyledim sanırım."
Sesimi yükselterek "Ay modelini mi sevmedi acaba?" diye sordum. Konuşma şeklim, adamın aklını yitirmesine sebep olurdu umarım. Bu kez arkamı dönmedim. İşi farklı boyutlara taşıyıp tat kaçırmak istememiştim.
"Dorukhan Falay," dedi Feza, beni bu anın içinden söküp alarak. "Senden çok hoşlanıyorum."
Ben de ona karşı boş değildim. "Umarım gün sonunda da aynı hislerin geçerli olur," dedim. "Çünkü denizde seninle çok fena uğraşacağım."
"Kaç saniye kaldı? Hemen koşalım." Elimi bırakıp kumların üzerinde yavaşça geri geri koşmaya başladı.
"Yanlış tarafa gidiyorsun," dedim. "Şezlonglar bu tarafta."
"Ha..." Duraksadı. "Biz şezlong ailesi değilizdir. Elit kesimden manita yaptığımı unutuyorum bazen." Dalga geçiyordu ama bunun bir temelinin olduğunu hissettim. "Kovalarımız ve birkaç paket bisküvi ile yürürüz plaja. Herkes çoğunlukla denizde takıldığı için şemsiyeye ihtiyacımız pek olmaz. Maksimum hasır bir sergi alırız altımıza. Orada oturur, kumla biraz oynar, kalkarız."
"İstediğin buysa onu da yapabiliriz bebeğim."
"Şezlong olur," dedi, çekinerek. "Aslında çok lüks bir şey değil ama... Sana böyle anlatınca kendimi garip hissettim. Pamuk şeker ya da süt mısır falan satanlar var mıdır acaba etrafta? Ben onları da hiç isteyemezdim biliyor musun? Alamayacağımızdan değil aslında. Alırdık ama... Ne bileyim. Ben büyük olanım, bir şey isteme hakkının hep küçüklere ait olduğunu düşünürdüm."
Falezler, imrendiğim bir aile olmanın da ötesinde benim artık yuvamdılar fakat insan bir aileyi ne kadar tanırsa tanısın orada büyümediyse sadece dışarıdan bir göz olarak bakabiliyordu olaylara.
Feza'nın kendi isteklerini devamlı geri plana attığını zaten gözlemleyerek öğrenmiştim ama onun çocukken bir mısır istemenin bile kardeşlerinin önceliği olduğunu düşündüğünü bilmiyordum.
"Hep altı kişilik düşündün, değil mi?" diye sordum. Furkan doğduğundan beri durum buydu. Öncesi ise muhtemelen daha zordu. Yaşları birbirine yakın olan çocukların karşısında abla rolü üstlenmenin zorluğu hakkında fikrim yoktu. "Feza," dedim. "Sana hiç bıkmadan kendini düşünmeyi öğreteceğim."
Neleri kastederek söylediğimi bildiği için, isteklerinin karşısında dizlerimin üzerine çökme potansiyelimin farkında olduğu için tatlı tatlı gülümsedi. Şezlonglara vardığımızda ikimizin havlularını yan yana hevesle serişini izledim.
Sol. Siyah, düz bir havlu.
Sağ. Minnie Mouse'lu pembe bir havlu.
Fazlasıyla uyumluyduk. Benim çoraplarım, onun bütün hayatıydı.
Çantasının içine bir bakış atarken "Şimdi Güneş kremi sürelim," dedi.
"Hayır," dedim. "Erkek adamız, yanmayız biz. Erkekliğimizi zedeler. Dışarıda hanımına krem sürdürten evde kim bilir neler yapıyordur. Otoritesizdir."
"Şerefsiz." Keyifle bir kahkaha attı. "Az önceki adama tavrın hoşuma gitti diye bokunu çıkarman gerekiyor illa."
Kremi bulsun diye beklerken Feza hareket etmeyi bıraktı ve bakışları tek bir noktaya odaklandı. Ardından, sanki çevresinin yeni farkına varıyormuş gibi başını sağa sola çevirdi ve yeniden başladığı yere döndü. Ne gördüğünü anlamak için baktığımda bikini giymiş iki kadının denizden çıkarken gülüştüklerini gördüm. Feza, büyülenmiş bir halde kilitlenip kalmıştı. Kadınlar sağımızda kalan şezlonglara doğru yürüyordu. Feza muhtemelen farkında olmadan üzerindeki gömleğimi düzeltti. Sanki içinden bir ses, bedenini saklamasını söylemişti.
Kadınların fiziklerine içinin gittiğini gözlerinden açıkça okuyabiliyordum. Benim de ilgimi çekip çekmediğini anlamak için yüzünü bana çevirdi fakat beni ona bakarken yakaladı. Bir anlığına yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. İlgimin hâlâ onda olmasını garipsemiş gibiydi. Kendini kıskanmaya hazırlamıştı da eli boş dönmüştü sanki. Bunun tamamen içgüdüsel olduğunu biliyordum. Feza, beni ondan başka bir kadını beğeniyle izlerken göremeyeceğinin gayet bilincindeydi. Aksini düşünmesi için ona hiçbir sebep vermemiştim bugüne dek.
Ama kendisi kadınları ciddi anlamda beğeniyle süzüyordu. İçlerinden biriyle göz göze geldi. Sonra birden yüz ifadesi değişti, gülümsedi ve elini salladı.
Sanırım ilk gülümseme, onlar tarafından gelmişti. "Lilaya bayılırım!" diye seslendi biri. "Su çok güzel, çıkar o gömleği."
"Ay, teşekkür ederim!" dedi Feza. "Fiziğiniz olay. Ona bakıyordum. Gözümü aldınız."
Kız neşesi diye bir kavram olmasaydı Feza onu bulan kişi olurdu. Gittiğimiz her yerde biriyle sohbet ediyor, herkesin kanına giriyor ve sahil, mağaza, kafe ya da basketbol sahası fark etmeksizin kendine bir arkadaş buluyordu. İltifat etmek, en sevdiği şeylerden biriydi.
Karşılıklı olarak teşekkürleşip ayaküstü birkaç cümle kurdular. Sonra Feza, bana döndü ve "Kadınlar çok güzel varlıklar," dedi. "Bazen birine bakıyor ve bu kadınsa ben neyim diye düşünüyorum. Ama böyle kıskançlık gibi de değil. Dibim düşüyor, anlatabildim mi?"
"Anlatamadın," dedim omuz silkerek. "Herkesten daha güzel olduğunu söyleseydin seni tekte anlardım ama."
"Aşk gözünü kör etmiş senin." Küçük bir kahkaha attığında göğsü sarsıldı. "Az önce gördüklerimden sonra gömleği çıkarmak istemiyorum şu an. Altında hiçbir şey yok çünkü."
"Birinin o kadar da beğenmediğine diğerinin uğruna ölecek kadar bağımlı olması garip," dedim. "Senin bedenin, en sevdiğim harita. Sadece belinin kıvrımına oturup şiir yazarım yeteneğim olsa. Ve sen ona burun mu kıvırıyorsun? Özür dile kendinden."
"Sabah elin yüzünden belim görünmüyordu." Gülmeye başladı. "Senin yanına manken fizikli bir kadın isteyen Twitter ahalisi, böyle bir fotoğrafımızı görmez umarım. Hiçbir kameraya yakalanmayalım, tamam mı?"
Telefonumu çıkardım, Feza'nın çenesini kavradım ve öpüşürken bir fotoğrafımızı çektim.
Kameraya bakarım sanmıştım ama gözlerim kapandığı için o iş öyle olmamıştı. Dudaklarının tadı aklımı karıştırırken Feza nefes nefese geri çekildi. Gözleri o kadar parlaktı ki... "Canım," dedim. "Benim kime ait olduğumu göstermekle ilgili hiçbir zaman problemim olmadı."
"Biliyor musun Doruk, eğer saklamak isteseydin kendimi çok kötü hissederdim."
"Kendine bir bak," dedim yüzünü kavrayarak. "Bana ne kadar fazla olduğunu göremediğin için bile bana çok fazlasın."
Utanıp başını omzuna doğru eğdi. Sonra Güneş kremini aldı ve sırtımı ona dönmemi istedi. Parmakları, kürek kemiklerimin arasına değdiği an gevşedi omuzlarım. Dokunuşlarının tadını çıkarttım. Muhtemelen o da aynısını yapıyordu. Sadece kremi sürüp geçmiyordu. Her kası yavaşça ovalıyor, parmaklarının her noktaya değdiğinden emin oluyordu. Göğsüme kendim sürebilirdim ama bunu da o yapmak istedi. Canıma minnetti.
Sıra ona geldiğinde gömleğimi çıkarıp çantasının içine yerleştirdi. Ardından kremi bana uzattı. Saçlarına değmemeye özen göstererek kremi sırtına yaymaya başladığımda Feza'nın bedeninin kaskatı olduğunu hissettim. "Pişt," dedim kulağına eğilerek. "Gevşemek istersen bildiğim yöntemler var. Rica etmen yeterli."
Omzunun üzerinden öyle hızla geri döndü ki az daha kafa kafaya çarpışacaktık. Göğsüne kadar kızarmasını keyifle izledim. Kürek kemiğinin altındaki çilek lekesini okşadım. Şekli de iki parçaya ayrılmış bir çileğe benziyordu. Çenesinin altındakine göre biraz daha belirgindi. Ona aşırı yakıştırdığım bir şeydi.
"Doruk!" diyeceğini bildiğim için ben de sesimi inceltip "Doruk!" dedim aynı anda. Sonra o sustu ve ince sesimle ben devam ettim. "Ya, öyle şeyler söylemesene! İnsanlar duyacak."
"Ben oldun iyice," dedi o içimi eriten gülümsemesiyle.
"Sen oldum iyice." Başıma gelen en güzel şey buydu. "Kremi sürmeye devam etmem için bacaklarını kucağıma uzatacak mısın yoksa bu fazla mı erotik kaçar insan içinde?"
"Ben hallederim," dedi. "Diline filtre takacağım senin, ahlaksız adam."
"Yavrum, bu benim filtreli halim." Çünkü bana kalsa, düşüncelerimi bile filtrelemeye çalışmasam, çok daha pis konuşurdum. Onu o kadar utandırırdım ki dokunmama gerek bile kalmadan bütün teni kızarırdı. Feza, başını iki yana sallayıp kremi bacaklarına sürmek için kafasını çevirdi ama onunla uğraşmamın hoşuna gittiğini biliyordum. Minik bir çevre kontrolünün ardından "Yuh," dedim. "Bacaklara bak. Şöyle bir belime dolansa ne güzel görünür."
Yine aynı anda "Doruk!" dedik ve ben kahkahalara boğuldum.
"Biliyor musun?" dediğimde ilgisini bana çevirdi. "Fırat dedi ki, sana kalsa suya dalman yarım saati geçermiş."
"Sakın..." dedi kremi benim oturduğum şezlonga fırlatarak.
"Sana kalmaması gerekirmiş."
Ciddi bakışlarımı görünce ayağa fırladı. "Hayır."
"Çok nazlıymışsın." Benden kaçmak için sıcak kumların üzerinde koşmaya başladı. Güneş, yeni nemlenen tenini parlattı ve o an benim için plajdaki tek ışık kaynağı Feza'ya dönüştü. Arkasını dönüp yerimi kontrol ederek koşarken çoktan peşine takılmıştım.
"Gel buraya," diye seslendim arkasından.
"Atacaksın beni denize! Hayatta gelmem!"
"İyi," dedim. "Milli topçuyu koştur böyle arkandan. Bari hızlı kaç. Boyum 1.91 benim."
"Bu kadar koşabiliyorum!" dedi. Sıcak kumlar, hızını yavaşlatıyordu. Bana hiçbir etkisi yoktu ne yazık ki. Boynundan aşağı kayan bir damla teri görebilecek kadar ona yaklaştım.
"Hiç şansın yok," dedim kolunu kavradığımda. Eğilip başımı kolunun altından geçirdim ve onu omzuma attım.
Çırpınırken kahkaha atmaya başladı. "Doruk ya!"
"Adım nasıl yakışıyor ama ağzına."
"Bak yapma. İndir beni."
Omzumda onunla beraber denize koşmaya başladım. "Herkes bizi izliyor," dedi belimin altına yumruğunu vurarak. "Allah seni bildiği gibi yapsın. Romantik romantik girecektik, el ele yürüyecektik denize. Çöp çuvalı gibi taşıyorsun beni ya!"
Ayaklarıma buz gibi bir dalga vurdu. Feza'nın bacağını hafifçe ısırdım. Küçük çığlığı, kahkahasına karıştı. Su o kadar soğuktu ki omuzlarım titredi ama hızla koşmaya devam ettim. Kısa bir süre sonra dizlerimin seviyesindeydi. Ve daha fazla koştum. "Yüzücülüğüne güvenebilir miyim?" dedim. "Su boyunu aşacak seviyeye gelmeden seni bırakmayacağım çünkü."
"Doruk, çok soğuk." Muhtemelen sadece elini suya daldırmıştı. Henüz ıslanacağı kadar ilerlememiştim çünkü. "Lütfen bırakma," diye yapıştı bana.
Sesi, bütün planlarımı alt üst etti. Onu sırtımdan kucağıma çektiğim anda bacaklarını belime dolayıp bir koala gibi bana yapıştı. "Korkmuyorsun, değil mi?"
"Senin bile soğuktan dişlerin birbirine çarpıyor!" Bana daha sıkı tutundu. "Çok soğuk, bırakma beni. Yavaşça alışalım."
"Olmaz." Sorun sadece suyun sıcaklığı olduğu için koşmaya devam ettim. Korktuğunu hissetseydim onu ayağına su bile değmeden plaja geri götürürdüm. Su, karnıma kadar ulaştıktan kısa bir süre sonra kalçalarını saran kumaş parçası ıslandı. Bacakları, suya gömülürken bir kez daha "Doruk!" diye bağırdı.
"Adımı çığlık atarak söylersen aklım karışır bak, uyarayım," dedim.
"Pislik! Pis insan! Donuyorum be!"
Gerçekten kucağımda kuş gibi titriyordu. Daha önce buzlu banyo geçmişim olmasaydı ben de ondan hallice olurdum. Sonunda istediğim seviyeye geldiğimizde avucumu sırtına bastırdım ve adımlarımı durdurdum. Su öyle berraktı ki dibini görebiliyordum. "Tuzludur," dedim. "Yutmamaya dikkat et."
"Hayır!"
"3."
Bana daha sıkı yapıştı. "Yapma ya!"
Bilmediği, benim de onunla birlikte atlayacağımdı. "2, 1..."
Sırtımı geriye atarak suya devrilirken onu da kendimle birlikte çektim.
Boğulur gibi kafasını suyun içinden hızla çıkarttığında dişlerinin birbirine çarpma sesini duyuyordum. Dünyanın en estetik olmayan şekliyle saçları spagetti makarna parçaları gibi yüzüne yapışmıştı. Onları sertçe geri iterken "Seni öldüreceğim!" diye bağırdı. Titrediği için kelimeleri çıkartırken onları beş heceye bölmesi gerekmişti.
Beni öldüreceğini söyleyen kız, tüyleri diken diken olmuş halde bana sokuldu ve göğsümde bir parça sıcaklık arayışına girdi.
"Ben de sana aşığım," diye mırıldandım avucumu ensesine sararken.
Bana biraz daha sokulduğunda beni öpeceğini sandım.
İki eliyle kafama abanıp başımı suyun altına sokarak beni boğmaya başladı. Sonra yer altında büyümüş bir havucu topraktan çeker gibi saçlarımdan çekip başımı suyun üstüne çıkarttı. "Senden nefret ediyorum!"
Bacaklarına sarılıp onu bir kez daha devirdim. Nefes nefese yüzeye çıktığında yüzünü buruşturdu ve iniltiyle bir nefes çekti ciğerlerine. Kahkahalarla gülüyordum. "Ben senin ağırlığını artık ısınmak için bile kullanmıyorum kızım," diyerek onu daha da sinir etmeyi denedim. "Sen beni nasıl devireceksin o kollarla?"
Yanıma kulaç attı ve göz göze geldiğimiz anda bacaklarını belime sardı. Kasıtlı bir sürtünme ile bütün duyularımı ayağa kaldırdığında cümlelerim havada kaldı. Feza, omuzlarımı tutarak kendini bir kere daha aşağı kaydırdı. Ardından kucağımda yükseldi. Tırnaklarını enseme sapladı. Dudaklarıma yaklaştı. Bana denizi de dalgaları da unutturdu.
Beline sarılmıştım. Bana tepeden bir bakış attıktan sonra nefesi yüzüme çarpana dek yaklaştı. Dudaklarını dudaklarıma yavaşça sürttü. "Devril, Doruk."
Onu tutmayı bıraktım ve onu memnun edebilmek için suya atladım. Başımı yüzeye çıkardığımda dudaklarında tatmin olmuş bir gülümseme vardı. "Bak böyle deviriyorum," dedi.
"Feza," dedim. "Hatırlat da otele dönerken kola alalım."
🌊
Feza Falez
Bütün gün yüzmüş, yüzmüş ve yüzmüştük. Dönüp yalnızca duş almak için zaman harcamış, sonra kendimizi sokaklara atmıştık. Onunla Antalya sokaklarında el ele dolaşırken Roma gezimizi yad ettik. Yeni rotamızı da çok sevmiştik.
Daha sonra bir hediyelik eşya dükkânına girdik ve beraber koleksiyonumuz için magnet seçtik. Ardından Doruk, anneme bir fincan takımı almak konusunda ısrar ettiği için mavi çini desenleri işlemeli bir takımı hediye paketi yaptırdık.
Beyaz sandaletlerim ve sarı uçuş uçuş elbisemle kaldırımlarda seke seke yürürken Doruk'un mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Ona gün içinde bir sürü kez teşekkür etmiştim ve her seferinde o da bana teşekkür etmişti. Bu plansız tatil, bütün kaslarımı gevşetmişti. Onun da kafasını tamamen boşaltmış, bütün kaoslardan uzaklaştırmıştı.
Bacaklarım onun bacaklarının üzerinden sarkarken odamızın balkonundaki salıncakta oturuyorduk. Kucağımda bir pizza kutusu duruyordu. Doruk, elindeki dilimi önce bana uzattı. Tatlı akşam esintisi tuzlu suyu yeterince arındıramadığımız saçlarımızı uçuşturdu. Pizza diliminin ucunu ısırdım. O da kalanından bir ısırık aldı ve temiz olan eli, üşüyüp üşümediğimi kontrol etmek ister gibi bacağımı okşadı.
"Doruk," dedim yıldızlara bakarak. Ay, bu gece çok parlaktı. "On beş sene sonra kendini nerede görüyorsun?"
"Başka bir tatilde," dedi hiç düşünmeden. "Yine doğum gününü kutluyoruz ama en az beş kişilik bir rezervasyon yaptırmışım bu sefer. Daha büyük bir salıncaktayız. Omzumda, kucağımda, kollarında... Her yerde minik Falaylar var."
"Basketbolla ilgili bir şey dersin sanmıştım," dedim vücudumdaki bütün kan yanaklarıma hücum ederken.
"Maalesef, birimizin çocuklarımıza bakması gerekiyor," dedi dudağının kenarına pizzanın sosu bulaşmışken. Saçları dalga dalga alnına dökülüyor, ela gözleri Ay ışığının etkisiyle parlıyordu. Yanağındaki gamze kendini belli etti. "Four Quarter'in on beşinci şubesini Los Angeles'ta açan çok meşgul bir karım olacağı için, iş başa düşecek gibi görünüyor."
🏀🧁🏀
Merhabalar, hoş bulduk! Nasılsınız?
Favori anınız repliğiniz okumayı en çok sevdiğiniz kısmı paylaşın hadi benimle.
Dünkü çocuklar bugün beş yıldızlı otellere falan gidiyor. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz ya dmfnlwms
Feza... Seni çok seviyorum. Çok!!! Birkaç haftadır enerjim düştükçe buraya sana sarılmaya geldim. Bu bölüme de sanırım finalden sonra sık sık geleceğim :')
Var mı sizin de söylemek istedikleriniz?
#DörtÇeyrek etiketinin altında görüşmek üzere. Sizi çok özledim, bol bol konuşalım.
Teşekkürler ve tatlı günler!
Ayyyyy delirdimmmmmmmm
YanıtlaSilÇooooookkkkk güzeldi yaaaaaa
YanıtlaSilAYAYAYAYYY ŞAKA MISINIZZZZ
YanıtlaSilGünlerdir sayfayı yenilmekten bir hal olmuştum ilaç gibi geldi (◍•ᴗ•◍)
1 ayı nasıı bekleyeceğim yaa offff
YanıtlaSilAyyy eridim bittim yumuş yumuş oldum
YanıtlaSilfavori sahnem kesinlikle devril doruk sahnesi şüphesiz
YanıtlaSilkola ve uçak muhabbetine aşığımmm LPSMFPRHMODFŞSÇGF
YanıtlaSilcidden bu kitap benim enerjimi o kadar yükseltiyor ki nolur hiç bitmmesin bi de lütfen doruk ve falezlerin sahneleri gelsin
YanıtlaSilAğlamalı okudum ya herşey bir bir oluyor evlendikleri zamanı da görürüz inşallah hayta bebişlerini falaann😍
YanıtlaSilAşşırııı iiyi bir bölüm olmuş yaa kitabın en güzel sahneleri burada toplanmış olabilir mi 😍
YanıtlaSilBen doruğu baba olarak görmek istiyorum galiba
YanıtlaSilBende bendeee minik minik Fezalar Doruklar görmeliyiz
SilAğağağğ mükemmel bir bölümdüüü çıldırdım resmennm😍🫠
YanıtlaSilYaaayayayayayayay inananılmaz bir bölümdü o kadar sevdim kiiii . Fezaaaa balım yeni işin harika olucakkk heyecanla bekliyorum. Doruka bittim bu bölün tatili anlatırken paraya kıydım diye anlatışı falan çok tatlıydı. Fırat ve doruğu okumak çok güzel hissettiriyor bana .
YanıtlaSilASİRİ TATLİSTİİİ beklediğimize değmiş ama çok kısaydı ablaaaaaaa
YanıtlaSilBu bitti yenisi lütfeen
YanıtlaSilHerkese Doruk gibi seven bir bey nasip etsin ve Feza gibi güzel bir gelecek
YanıtlaSilBu bölüm açık ara tap 3 listeme girdiii
YanıtlaSilDoruk ve Feza gözlerimizin önünde büyüdüler resmen🥹keşke en yakın arkadaşım olsalar ♥️
YanıtlaSilSADECE DUSUNUN DORUK BEYİN BABA OLDUGUNU. SADECE DUSUNUN VUAUAUAUAUAUUAUAUA
YanıtlaSilYeni bölüm ne zmannnnn
YanıtlaSil