11. "Kapak Yıldızları"

 Hoş geldinn, bol bol yorumlarını bekliyorum. Başlamadan önce mısırını al bakalım 🍿🍿

Teşekkürler ve iyi seyirler!


🎬


Ozan'ın pikabına bir plak koymaya çekindim. Oysa eskiden sabahları, bu mutfakta şarkı bile söylerdim.  


Gözümü açtığımda saat sekizi çeyrek geçiyordu. Üzerimde bir battaniye yoktu çünkü uyuyakalmayı planlamamıştım. Geceyi biraz daha burada geçirecek, sabah Kutay'dan Ozan'ı uyandırmasını rica edecek ve gidecektim. Kafamdaki plan buydu fakat o kanepe, beni resmen kucaklamıştı. 


Kollarım buz gibi olmuştu. Bu evde üşümüş bir şekilde uyandığım pek görülmezdi. Normalde Ozan beni ısıtırdı. 


Ayaküstü bir şeyler atıştırmak için dolapları kurcalıyordum. Hedefim hâlâ bir an önce eve geçmekti. Onu uyandırıp gidecektim ama öncesinde açlığımı biraz bastırmak istemiştim. 


Gevrek paketini üst raftan çekerken Ozan'ın uyandığını fark etmemiştim. Oysa ayağa kalkmış, ada mutfağın arkasına kadar da ilerlemişti. Bir hayalet gibi sessiz hareket ettiği için anca elimdeki kaseyi tezgâha bırakmak için arkamı döndüğümde onu görmüştüm. 


Gözlerini ayaklarımdan başlayarak üzerimde dolaştırdı ve kaşlarını çattı. Uykudan gözleri şişmişti. Muhtemelen başı çatlıyordu. Hiçbir şey hatırlamadığına bahse girebilirdim. Şaşkınlık ve panik arası bir duyguyla beni süzdü.


Üzerimdeki tişörtüne anlam vermeye çalışır gibi baktı. 


"Sevişmedik," dedim düz bir sesle. "Hiçbir şey olmadı aramızda."


"Biliyorum, kokun yoktu yatağımda."


Boğuk sesi, gerçeği bilse de bu ihtimali değerlendirmiş olduğunu düşündürdü bana. Hayal kırıklığına uğramış görünüyordu ama öyle olduğunu sanmıyordum. Bu bakışların tanımı başka bir şeydi. Daha başka bir şey... 


Ağzını açtığında beni kovmaya kalksa da şaşırmazdım beni tutup öpse de. 


"Günaydın," dedi boğazını temizleyerek sesini bulduktan sonra.


"Günaydın." 


Çıplak ayaklarıyla bana doğru birkaç adım attı. Artık ada mutfağın arkasında kalmıyordu. Aynı boşlukta, yan yanaydık. Kalçasını tezgâha yasladı. Üzerinde bir tişört olsaydı kendimi daha az gergin hissederdim. Kollarını sanki bana hesap soracakmış gibi göğsünde bağladı. Konuya nereden gireceğini bilemiyordu sanki.


Bir anlığına kendimi burada fazlalıkmış gibi hissettim. 


Varlığımı sorguluyordu çünkü. 


Teşekkür ederim, bebeğim. 


Dün gece sarhoş olan oydu fakat bu sabah başı en çok ağrıyan bendim. 


İçimdeki ses rüyamda bile benimle sohbet etmişti. 


Kendinde değildi. 

Bebeği falan değilsin. 

Öylesine söylenmiş bir kelimeye takılacak kadar aciz misin? 

İlgiye bu kadar mı muhtaçsın?

Güzel olduğunu herkes biliyor. 

Onun söylemesi neyi değiştiriyor?

Kendine gel. 


"Bütün gece burada mıydın?" 


Hatırlamaması kalbimi kırmadı. Hayır, ona kırılmadım. Zaten böyle olacağını biliyordum. Keşke sesi soğuk çıkmasaydı ama sorun değildi. Başımı salladım. Kendimi rahat hissetmiyordum. O an ağzımdan "Gideyim artık," kelimeleri döküldü. Oysa bunu kendimi öldürürdüm de kırgın bir tonla söylemezdim ben. 


Neden böyle hissettiğimin tek açıklaması reglime birkaç gün kalmış olmasıydı. 


Ona bakmak canımı acıttığı için gidecektim. Parmakları dirseğime dolanmasaydı bunu yapacaktım. "Ada..." Adımım yarım kaldı. Ozan, ne söyleyecekse duraksadı ve parmaklarını koluma sürterek yukarı çıkarttı. Kolumu kavrayıp "Üşümüşsün," dedi. Bir anda yüz ifadesi tamamen değişti ve koltuğa baktı. Orada olması gereken şeyi göremedi. Yüzünü sitemle bana çevirdi. "Battaniye almadın mı üzerine?"


"Hayır, gidecektim ben aslında. Uyuyakalmışım. Nasıl oldu bilmiyorum." Kendimi gülmeye zorladım. "Özel alanını ihlal etmememi söylemiştin ama belli ki söz dinlemiyorum."


Ne dediğimi umursamadan "Sikeyim," dedi. "Yatağa nasıl girdiğimi bile hatırlamıyorum. Deliksiz uyumuşum. Üzerini nasıl örtmezsin? Keşke ben uyansaydım. Donmuşsundur sabaha kadar."


"Abartma," dedim. "Hazirandayız."


"Buz tutmuşsun."


"Bir şey olmaz."


"Neden yatağa geçmedin?" diye sordu. "Seni nasıl kanepede uyutmuşum? Mutlaka yatağı teklif etmişimdir."


"Ettin. Çok centilmensin. Sağ ol."


"Neden kabul etmedin? Beni koltuğa fırlatsaydın."


"Girmek istemedim yatağa." Ozan duraksadı. "Diyorum ya, zaten gidecektim. Uyuyakalmışım."


"Kal," dedi ve tezgâhın üzerine bıraktığım gevreği yeniden rafa kaldırdı. "Kahvaltı yapalım."


"Bugün çekim var."


Duvar saatine baktı. "Daha var, geçeriz birlikte. Üzerine bir şeyler al." Gözlerini yere çevirdiğinde sanki hafızası yavaş da olsa yüklenmeye başlamıştı. "Bir şeyler kırılmıştı," dedi. "Sen mi topladın?"


"Evet."


Ellerime uzanırken ne yaptığının farkında olduğunu sanmıyordum. Tersini çevirdi, parmaklarıma doğru eğdi başını. "Ne gereği vardı? Kesmedin bir yerini değil mi?"


Çenemi titrememesi için sıkmak zorunda kaldım. "Üstüne bir şey getireyim," dedi. "Bekle iki saniye. Hatta sen geç sen koltuğa. Tost yapacağım bize." 


"Çekime birlikte gitmemiz mantıklı değil," dedim temasından kurtulup koltuğa ilerlerken. "Ve üzerimi değiştirmem gerekiyor. Dün ev haliyle geldim. Öyle geçemem."


"Yol üstünden hallederiz," dedi. "Yakın bir yerde indiririm seni, ayrı ayrı gireriz. Taksiyle geldim dersin. Daha fazla yorulma, bütün gece başının etini yemişimdir zaten."


"Yedin bu arada."


Kısa sürede yanıma geldi ve omuzlarıma hırkasını bıraktı. Ardından omzuna attığı ince bir battaniyeyi çekip bacaklarımın üzerine doğru açtırdı. Koltuğun arkasındaki bedeni beni sarıp sarmalarken gözlerimi yumup kokusunun benden uzaklaşacağı anı bekledim. Geri çekilirken yanağı yanağıma sürttü ve sakalı tenimi hafifçe çizerek benden uzaklaştı. 


"Özür dilerim," dedi sesi de benden uzaklaşırken. Mutfağa yürüyordu. "Cidden..."


"Hiç mi bir şey hatırlamıyorsun?"


"Çok kopuk," dedi. "Dün gece ağzımdan çıkan hiçbir şeyi ciddiye alma. Eğer yanlış bir şey söylediysem istemeden söylemişimdir. Bu yüzden mi gitmek için fırsat kolluyorsun?"


"Sorun yok," dedim. "Sen bende kaldın, ben sende kaldım ve şartları eşitledik. Durumu berabere sayacağız ve birbirimizi bir daha yormayacağız. Anlaştık mı?"


"Kustum, değil mi?" diye sordu. "Kustuğumu hatırlıyorum."


O halde benim ona sarıldığımı da hatırlıyor olmalıydı. Cevaplamak yerine, "Televizyonu açıyorum," diye haber verdim kumandaya uzanırken. 


"Takıl kafana göre."


Tuşa bastığım an sabah magazininin dış sesi yayıldı evin içine. 


"Annesi boşanıyor, kızı evleniyor!


Sevilay Kayalar, iş adamı Haktan Oduncu ile olan birlikteliğini sonlandırırken kızı Ada Göktan ise Yiğit Uzunalp ile evlilik yoluna mı giriyor?


Sektörün kraliçesinin çalkantılı aşk hayatının aksine biricik prensesi, uzun süreli ilişkisinde oldukça mutlu görünüyor! 


Bütün detaylar, az sonra..."


"Kapat şunu," dedi Ozan, sert bir sesle. 


Bu sırada ben, "Biricik prensesi," diyerek bir kahkaha attım. "Sevilay Kayalar'ın çalkantılı aşk hayatı..." Gülmeyi bırakamıyordum. Sinirlerim bozulmuştu. "Beşinci kocasından boşanıyor derlerse annem ağızlarına sıçacağı için çalkantılı aşk hayatı diyebilmişler. Çok komik... Geçen sefer beni azar için değil boşandığını söylemek için aradı herhalde. Günahını aldım kadının!"


"Tabii boşanacaktı, yaz geliyor," dedi Ozan. 


Kahkahalarım şiddetlendi. 


Annem gerçekten de her yaz kendini boşa çıkarırdı. 


Çünkü tatilde babamla görüşme ihtimalleri oluyordu. 


Babam, Alanya'da butik bir otel işletiyordu. Annemin ilk ve tek aşkıydı. Diğerleri, gereksiz insanlar silsilesinden ibaretti. Ayran gönüllü ve her çiçeğe bal olan bir kadın gibi göründüğü su götürmez bir gerçekti fakat hiçbir erkekle babamla yaşadığı hislerin bir benzerini yaşamamıştı. 


Annemin kariyer zirvesine doğru emin adımlarla yürüdüğü gençlik yıllarında bir set için Antalya'da kalması sonucu dünyaya gelmiştim. Tek gecelik ilişki, sonrasında panikten deliren ve beni tek başına büyütemeyeceğini düşünen bir kadın ve başlangıçta hiçbir şeyden haberi olmayan bir adam... 


Annem, beni ona hiç bahsetmeden aldırmayı düşünmüştü fakat sonra bilmesinin hakkı olduğuna inanmıştı ve iki buçuk aylık hamileyken babama söylemek için yeniden o otele gitmişti. 


Hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmıştı. Baştan savılır, böylece beni aldırmakta karar kılar sanmıştı ama babam onun elini sımsıkı kavramış ve onu her şeyin yoluna gireceğine inandırmıştı. 


Annem, babamın onu kollama şeklinden hep en derin hisleriyle bahsederdi. Çok kısa bir sürede evlenmişlerdi. Babam, hayatını annemin rotasına uydurmayı denemişti. Annem işinden vazgeçmeyeceği için İstanbul'daydı. Babam da kendi işine çok bağlıydı ve çoğu zaman Antalya'daydı ama birlikte olduğumuz günlerde mutlu olduğumuzu hatırlıyordum. 


Sonrasında kopukluklar başlamış, kavgalar şiddetlenmişti. Aralarında her zaman bunlar olurdu. İdeal değil, birbirlerini idare eden bir çiftlerdi fakat bir noktadan sonra ayrılmaları gerçekten de onlar için en doğrusuydu.


Ve annem, çapkınlığıyla gündemde kalmaya devam etmişti. Çorap değiştirir gibi yanındaki adamları değiştirmiş, içlerinden birkaçıyla evlenmiş, babamla bir kez daha denemiş, sonra yine becerememiş ve aşkın gelip geçici bir şey olduğunu kabullenip yoluna devam etmişti. 


"Hiç şaşmıyor," dedi Ozan gülerek. "Haziran bir de ya... Bakalım ne zaman Antalya'da bir teknede kameralara yakalanacak? Tatil sezonu gelmiş kraliçenin."


"Dönüp dolaşıp babama koşmaktan bıkmadı," dedim. "Babam da yazık, ne yapsın... Otelin kapılarını sonuna kadar açmış bekliyordur haberi gördüyse. Neyse, Haktan Oduncu'dan nefret etmiştim. Bir kere konuşurken bana kızım diye hitap etmişti. Siktirsin gitsin."


"Samimiyet kurmaya çalışmış adam, baba deyiverseydin sen de."


Ozan bize tost hazırlıyordu, magazin izliyor ve annemin arkasından konuşuyorduk. 


Zaman geriye akmış gibiydi. 


"Babamla mutluyum ben, sağ olsun," dedim. "Ama o ikisininki korkunç bir ilişki ya... Bir kere daha Ada, annen ve ben yeniden denemeye karar verdik lafı duyarsam elimi boğazıma sokup üstlerine kusacağım."


Babamı çok severdim. 


Hayatımın bir kısmını annemin peşinden giderek değil de onu takip ederek geçirseydim nasıl olacağını düşünürdüm hep. Sevilay Kayalar'ın kaoslarının aksine Şefik Göktan tam bir huzur adamıydı. Hasır şapkasını takar, kaprisini giyer, çiçeklerini sulardı. Misafirleriyle sohbet etmekten ve çimleri biçmekten hoşlanırdı. 


İkisi birbirine taban tabana zıtlardı. 


Bir aradayken de ayrıyken de yapamazlardı. 


Böyle bir çift daha tanıyordum. Şu an biri, diğeri için kahvaltı hazırlıyordu. 


"İyisin, değil mi?" diye sordu, kusmaktan bahsettiğim için. Şaka yapıyordum ama o bu konuyu hep ciddiye alıyordu. 


"İyiyim," dedim rahat etsin diye. Omuzlarımdaki hırkasını düzelttiğimde yakası, burnuma değdi ve sanki içime Ozan'ı çekmişim gibi hissettim. Tişörtünü dolaptan direkt alıp giymiştim ve üzerinde yumuşatıcı kokusu baskındı fakat bu hırka, tamamen ona ait olduğunu belli ediyordu. 


"Annenin boşanacağını televizyondan öğrenmek garip hissettirdi mi?"


"O kadar umurumda değil ki," derken buldum kendimi. 


"Pek inanmadım ama..."


"Belki de boşanmıyorlardır," dedim, geceyi hatırlamayacak olsa bile bunu bildiğinden emin olmak için. "Sonuçta ben de kimseyle evlenmiyorum."


Mutfaktaki tıkırtılar bir anlığına kesildi. Başımı geriye doğru çevirdiğimde Ozan'ın tostları çevirmek için kullandığı maşanın havada kaldığını gördüm. Bana döndüğünde göz göze geldik. "Doğru," dedi sadece. Ardından tıkırtılar kaldığı yerden devam etmeye başladı. 


Telefonu çalmaya başlayınca sesin geldiği tarafa uzandım. "Kutay," dedim ekrana baktığımda. "Allah aşkına kaç saat çalıştırıyorsunuz siz bu adamı?"


"Kontrol için arıyordur," dedi. "Salla."


"Ne kontrolü?"


"Boş ver Ada."


"Hâlâ mesaideyse sende kaldığımı biliyor olmalı. Giderken bir açıklama yapayım bari. Yanlış fikirlere kapılmasın."


"Kimseye neden bende kaldığının açıklamasını yapmayacaksın."


"Kendime de bu açıklamayı yapabildiğim söylenemez zaten de, sen niye durduk yere yükseldin şimdi? Çizdiğim imaja bak, Ozan. Dün her yerde evleneceğim konuşuluyordu ve bu sabah eski sevgilimin evindeyim. Sanki son bir kez..." Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. "Biri görse neler düşünür farkında mısın?"


"Neden buna müsaade ediyorsun?" diye sordu. "Final yapacak dizisinin reytinglerini umursadığın için falan mı? Seni kullanarak adını gündemde tutmasına izin verdiğine göre ya bu işten bir çıkarın var ya da ona çok aşık olmalısın."


Bir süredir devamlı ona kırılıyordum ama parçalandığımı bu kadar net hissettiğim başka bir an olmamıştı. Kafamın içindeki kırmızı alarm yanıp sönmeye başladı. "Adımı kullanarak etkileşim kazanmaya çalışan erkeklere alışkınım," dedim gözümü dahi kırpmadan ona bakarak. "Kimseyle şahsi bir derdim yok benim. Ben de piyasaya tutunmak için bir yola muhtaç kalsam Ada Göktan'ın etinden sütünden faydalanmaya çalışırdım."


Ozan, tostları makineden tabağa aktarmak için gözlerini benden kaçırdı fakat sözlerimin ağrına gittiğini görebiliyordum. 


Kapı sertçe çalınmaya başladığında ikimiz de duraksadık. Onun işi olduğu için ben ayağa kalktım. Burası benim evim değildi, burada olmam normal bir şeymiş gibi gidip kapıyı açamazdım fakat o an bunu düşünmemiştim. Ozan, beni sert bir bakışla uyardığında sebebin bu olduğunu sandım. "Benim," dedi tanıdığım bir ses. "Aç kapıyı lan! Alkol komasına mı girdin, it herif?"


Tehlike olmadığını anlayınca kapıya doğru yürümeye başladım. Ozan, "Otur oturduğun yere," dedi. "Battaniyeyi al üzerine. Manyak mısın nesin, öyle kapıya gidiyorsun bir de."


"Serhan bu," dedim. "Ayrıca ne var ya benim halimde?"


"Oğlum, açsana lan! Kız evlenecek diye kendini öldürmedin değil mi? Amına koyduğum, yemin ederim bir tur da ben öldürürüm seni. Jiletle götünü keserim beni almadan gidersen. Ozan lan! Harbi korkuyorum kuzen. Aç hadi kapıyı. Belki evlenmez. Asparagastır belki. Aç şu kapıyı, kıracağım yoksa bak."


Konu öyle yerlere gitmişti ki Ozan, kapıyı açmak zorunda kaldı. "Kafanı sikeyim senin," dedi Serhan'a. "Allah senin belanı versin ya. Sabahın köründe apartmanı inlettin."


"Rezidans burası rezidans. Apartman diyor, Allah'ın fakiri ya!" Serhan, Ozan'ı kendine çekip sertçe ona sarıldı. "Oğlum, iyi ki yaşıyorsun lan. Vallahi korktum lan."


Serhan, Ozan'a görünüş olarak benzese de onun küpe takan ve bunu kim giyiyor ya dediğim ne varsa giyen versiyonuydu. Karakterleri temelde aynı köke dayansa da dışa vurumları birbirlerinden çok farklıydı. Ozan'ın ruh emen kişiliğinin bile Serhan'ın kişiliklerini söndürmeye gücü yetmezdi. Çünkü biri yenilse bir diğeri kazanırdı. 


Aslında onu gerçekten çok severdim fakat Ozan'ı kaybettiğimde otomatik olarak onu da kaybetmiştim. 


Çünkü işleyiş böyleydi. 


Ozan varsa Serhan vardı. Ozan yoksa Serhan yoktu. 


Ozan, onu itmeye çalışıyordu fakat Serhan'ın gözleri beni bulduğunda otomatik olarak kolları Ozan'ın sırtından çözüldü. Gözlerinin neden üzerime öyle kilitlendiğini başta idrak edemedim.  Çok geçmeden üzerimde yalnızca Ozan'ın tişörtü olduğunu hatırladım. 


Ağzı sonuna kadar açıldı. 


"Sinek girecek," dedi Ozan. "Çevir o gözlerini, çenenin yayını sikmeyeyim. Ahmak herif seni."


"Lan!" dedi Serhan. "Ada mısın? Ada'sın lan!"


Onu özlemiştim.


"Memnun oldum." Abartma kapasitesini iyi bildiğim için telaşlanmaya başlamıştım. "Nasıl göründüğünün farkındayım ama durum..."


"Yaşıyorum," diyerek beni böldü Ozan. "Gidecek misin artık?"


"Tabii ki!" dedi Serhan, geri geri adımlamaya başlayarak. "Siz lütfen devam edin. Yani... Takılın siz. Benim aklım çıktı evleneceksin diye." Kolunu duvara çarptı. Bana doğru dönüp "Çok sevindim," dedi. "Tek ihtiyacınızın bu olduğunu biliyordum. Hayırlı işler size. Bol reytingler."


"Sandığın gibi değil," dedim onlara doğru koşturarak. Yanlış anlaşılmak beni çok germişti. Neden kimse beni doğru anlamaya çalışmıyordu? Konuşmaya bile fırsat bulamıyordum hiç. "Serhan, biz..."


"Gittim bile," dedi. 


"Kutay sana Ada'nın burada olduğunu söylemedi mi?"


"Oğlum Ada dedi de... Ben turnikenin üzerinden atladım o öyle deyince. Konunun Ada olduğunu anlamıştım çünkü. Seni acil görmem lazımdı. Denklemi yanlış yorumladım. Neyse, hiç gelmedim ben buraya. Siz devam edin, görüşürüz sonra."


Gerçekten de ben müdahale edemeden dışarı çıktı ve kapıyı sertçe kapattı. Dışarıda yankılanan sesleri yanlış yorumlamadıysam koşarak gidiyordu. Zıplıyor bile olabilirdi. 


"Bu neydi şimdi?" dedim Ozan'ın üzerine yürüyerek. "Yanlış anladı her şeyi. Niye doğrusunu açıklama zahmetine girmedin?"


"O zahmetin işe yaradığını hiç görmedim," dedi Ozan. "Karşındaki dinlemek istemeyince yüz saat konuşsan bile onu kalması için ikna edemezsin. Bırak gitsin. Uğraşamam hiç."


"Ona neden burada kaldığımı anlatacaksın, beni anladın mı? Kafasında başka bir şey canlanmasına izin vermeyeceğiz kimsenin."


"Neden buna bu kadar takılıyorsun?" diye sordu, bir kaşını havaya kaldırarak. "Önce Kutay, sonra Serhan... Yiğit kameraların önünde bütün Türkiye'nin yanlış anlayacağı şeyler söylerken sorun yok, benim arkadaşlarım mı sorun sana?"


"Siz, ben olmadan var olamıyor musunuz ya?" Bıkmıştım. Bıkmıştım. Bıkmıştım... "Dramalarınız arasında sıkışıp kalmak zorunda mıyım ben, hamburger köftesi gibi? Hoşunuza mı gidiyor beni insanların önüne atmak?"


Ozan, o kadar hızlı bir şekilde bana yaklaştı ki ne ara aynı nefesi paylaşacak mesafeye geldiğimizi anlayamadım. "Kim seni insanların önüne atıyor?" diye sordu alçalttığı sesiyle. "Ben atmam," dedi sertçe. "Ben kurda kuşa yem olurum da seni kimsenin önüne atmam. Delirdin mi? Sen, sana saygısızlık yapan bir adamla mı birliktesin Ada?" Yakınlığımızı azaltmak amacıyla başımı eğdiğimde Ozan, çenemi parmaklarının arasına alıp göz temasımızı sağladı. "Neler oluyor?" diye sordu bana. "Karşımda için sökülüyor. Neler oluyor sana?"


"Gitmek istiyorum," cümlesi döküldü dudaklarımdan. 


Beni anında bıraktı. 


Kafamın içinde çığlıklar yankılanmaya başladı. 


Ozan birkaç saniye hareket bile etmeden bana baktı. Ardından çenem, yeniden parmaklarının arasındaydı. "Hayır," dedi. "Gitmek istemiyorsun."


Sesi şaşkın olduğu kadar hevesli de çıkmıştı. Daha önce beni bu evden giderken izlemişti. Gerçekten gitmek istediğimde nasıl baktığımı iyi biliyordu. Bugünün o günle hiçbir alakası yoktu. 


"Beni neden bu kadar üzüyorsun?" Sesim titredi. Böyle olacağını bilseydim konuşmazdım. Eğer bana dokunuyor olmasaydı sesim asla titremezdi.


Şaşkınlığı bütün bedenini ele geçirdi. "Sen buna üzülmek mi diyorsun?" diye sordu. "Ben seni üzecek ne yaptım şu an, söyler misin bana? Bu hayatta beni en iyi tanıyan insan, senin evleneceğinin haberini aldıktan sonra kendimi öldürmüş müyüm diye kontrol etmeye geliyor beni. Serhan tarafından doğru anlaşılmamış olmak mı senin derdin? Keşke beni de yanlış anlamış olsaydı ya..."


"Neyse ne," dedim kendimi geri çekerek. Teması, tenimi daha fazla yaksın istememiştim. "Dertlerimi görmezden gelmekte çok iyisin. Senden tek ricam, bunu düzeltmen tamam mı? Çevrendekilerin aramızda bir şey olduğu yanılgısına kapılmasını istemiyorum. Yarın eline diken batsa, herkes yine bana öcü gibi davranacak falan... Arkadaşlarının nefretiyle uğraşamam. Medyanınkine yeterince maruz kalıyorum."


"Anlatırım doğrusunu Prenses," dedi alayla. "Panolara ilan da vereyim mi Ada'yla yatmadık diye? Emin olalım herkesin bildiğinden."


Pano dediği an aklıma geldi bugünkü işlerimizin yoğunluğu. "Çekime gitmeliyiz," dedim saate bakmak için başımı çevirerek. "Geç kalacağız."


"Bir gram keyfim yok."


"Senin keyfinle bir arpa boyu yol ilerlenmiyor zaten. Gidiyorum ben, keyfinin kahyası isterse gelirsin."


"Tost yaptım," dedi dümdüz. "Ye."


"Ya sen nasıl bir adamsın?" Sinirden delirmek üzereydim. "Tabağı kafana geçireyim de gör. Nefret ediyorum senden ya."


"Bana bilmediğim şeyler söyle," dedi sinir bozucu gülümsemesiyle. Bu onun savunma kalkanıydı. "Tostumu seversin, ondan diyorum. Seni düşündüğümden..."


"Düşünme beni ne olursun..." Canım ya der gibi dudaklarımı büzdüm. "Ben kendi başımın çaresine bakarım, dert etme beni sen."


"Benim evimdeyken hiçbir zaman böyle bir zorunluluğun olmadı," dedi. "Hayatına doğru insanı aldığında böyle hissettirmesi gerekir. Belki de seçimlerini gözden geçirmenin vakti gelmiştir Ada, ne dersin?"


"Ozan..." dedim bu anı asla unutmayacağımın bilincinde olarak. "Bir gün çok pişman olursan sakın ağlayarak bana gelme tamam mı?"


"Egoist," dedi. "Niye ağlayarak gelecekmişim sana?"


"Aşağılık," diye karşılık verdim. "Her zaman vurmak için yaralarımın olduğu yerleri seçiyorsun. Ben isteyerek canını yakıyorum ama sen çoğu zaman ne yaptığının farkında bile olmuyorsun. Bu hakkı senden almak istiyorum Ozan. Senin yanındayken kurşun geçirmez olmak istiyorum. Doğru insan, böyle de hissettirmez."


"Sana gece ne yaptım?" diye sordu, bir adım geri atarak. Elini ensesine götürdü. Saçlarını çekiştirdi ve hatırlamak için resmen çırpındı. Nihayet sorunu kendinde aramaya başlamıştı. "Bir şey mi söyledim?" dedi korkarak. "O kadar puslu ki, zihnim korumak için bütün geceyi örtmüş sanki. Bunun beni korumak için olduğunu sanmıştım. Yani, sefil halde olduğum için hatırlamak istemediğimi... Ama sana geri dönüşsüz bir şey söylediğim için kafama sıkmayayım diye mi hatırlamamı istemiyor acaba?"


"Bana geri dönüşü olmayan birçok şey söylediğini biliyorsun," dedim. "Üstelik o zaman sarhoş da değildin. Ozan, sen benden nefret edebilmek için kafanda beni yeniden çizip kendince detaylar ekledin. Çünkü başka türlü beni asla bitiremeyecektin. Bunu yapmayı bırak, tamam mı? Hislerin umurumda değil ama beni olmadığım biri olarak görme. Zamanında yanında özgür hissedebildiğim tek kişiydin. Biraz hatırım varsa hatıralarımı daha fazla lekeleme."


Aramıza çöken sessizlik, başımı ağrıtacak kadar gürültülüydü. Kalbimdeki yükün hafiflediğini hissediyordum ama aslında sadece kan kaybediyordum. 


"Anlamama yardımcı ol," dedi beni etkisi altına alan ılımlı sesiyle. "Çünkü ben sana gerçekten bir şey yapmadığımı düşünüyorum. Ben hayatını bitiren kişiyle partner olmadım. Ben onun elini tutmadım. Ben Ada, eski sevgilimle dizi çekerken onu ezmeye çalışan adamla evleneceğim için manşetlere çıkmadım. Ben seni asla bu kadar küçük düşürmezdim."


"Biz seninle aynı dilden konuşmayı bırakalı çok oldu," dedim. "Sen beni kötü bil. Senin için önemli olan bir çekimi kaçırma diye bütün gece başında bekleyeyim ama seni küçük düşürmüş olayım. Bıraksana ya, niye çabalıyorum ki?"


Niye çabalıyorum ki?

Ona karşı bir şeyler hissediyor olamam, değil mi?

Kalp kırıklığı beni öldürmüyor ama aşk, beni öldürür.


"Otur, konuşalım," dedi. "Baştan sona. Madde madde. Harf harf... Atladığım bir nokta var belli ki. Göster bana. Çiz altını. Benim çok mu hoşuma gidiyor sana bağırmak? Çok mu hoşuma gidiyor sanıyorsun böyle olmak? Düşünmemek için içiyorum ben Ada. Aklım almıyor, ben de dağıtayım istiyorum. Belki görmüyorsun ama ayakta zor duruyorum."


"Ozan..."


"Bari bir kahvaltı yapalım," dedi. "Aslında gerçekten çabalıyorum. Hep ben Ada... Hep ben çabalıyorum. Kahve içmeyi teklif ediyorum. Balık yemeye çağırıyorum seni. Başka bir gün poligona gidelim diyorum. Sana dövüşmeyi öğretebileceğimi söylüyorum. Saçını kurutmaktan bahsediyorum. Sana tost yapıyorum. Konuş diye yalvarıyorum..."


Hiç bu açıdan bakmamıştım. 


Bana adım atıyordu fakat içim öyle soğuktu ki yağan kar, o adımların hepsini anında kapatıyordu. 


"Ve evet..." dedi içini çekerek. "Gerçekten küçük düşmüş hissediyorum. Egoma zeval gelmesi değil benim derdim. Ben senin gibi adımın marka değerini kovalamıyorum. Sadece haksızlığa uğradığımı düşünüyorum ve içim soğumuyor. En azından şunu netleştirelim. O herifin adı seninkinin yanında olduğu sürece benden daha fazlasını görmeyeceksin. Konu o herif olduğunda benden asla anlayış bekleme Ada. Gözyaşına dünyayı yakacağımı söyledim ama Yiğit diye ağlarsan ben nasıl dokunacağım sana?"


Beklediğim işaret gelsin diye duaya sığındım o an. Yemin ederim, Ozan dün gece ona sormasını söylediğim soruyu hatırlasın diye Allah'a yalvardım. Başım sıkışmadıkça ondan uzak olduğumu bildiği için beni iki yüzlü bulur muydu? 


Beklediğim işaret gelmedi. 


Duam kabul olmadı, içimdeki boşluk dolmadı. Aksine canım daha çok yandı. Oysa başımı bir yere yaslamaya gerçekten çok ihiyacım vardı. Boynum dik durmaya çalışmaktan çok ağrımıştı. 


"Ben üzerimi değiştireceğim," dedim tüm bu baskıdan sıyrılmak için. 


"Tek söyleyeceğin bu mu?" dedi arkamdan. "Bu kadar mı?"


"Bacaklarım üşüdü," diye yalan söyledim. "Ve karnım da aç. Tost yiyeceğim. Soğumuşlardır, onları biraz ısıtırsan sevinirim. Böylece arkanı da dönmüş olursun. Giyindiğimi görmezsin."


"İnsanın bazen derdini sikeyim diyesi gelmiyor değil," dedi öfkeyle. "İnsanın bazen tost makinesini parçalayası gelmiyor değil. Hatta insanın bazen üstünü başını yırtası gelmiyor da değil. Öyle de bir kadınsın."


"Vardır çıldırtıcı bir yanım," dedim mutfağı geçip dolabına doğru yürürken. 


Hızlıca gece üzerimden çıkardığım kıyafetleri giydim ve Ozan'ın tişörtünü katlayıp yatağın kenarına koydum. Sonra onu asla ona geri vermemem gerektiğini söylediğini hatırladım. Çantama koyup eve götürecek halim de yoktu. Acaba burada bıraksam onu çöpe mi atardı? 


Bakışlarım yatağın üzerine kaydığında önümdeki manzara değişti. Yatağın kenarında duran katlı tişört; pantolon, kemer ve elbiseden oluşan bir kıyafet yığını olarak ayaklarımın ucunda belirdi. Bir hatıranın ışığı yandı. Artık önümdeki yatağın içinde iki çıplak beden vardı. 


"Hemen uyuyacak mısın bebeğim?" 


Sesi, dünyanın en keyifli adamı gibi geliyordu. Beni kolunun altına çekmişti. Ter içindeydim. Battaniyeyi omuzlarıma kadar çekmiştim çünkü hava çıplak tenime vurdukça içim ürperiyordu. Ev soğuk olmamasına rağmen Ozan'ın sıcaklığının tamamına ihtiyacım varmış gibi ona yapışmıştım. Beni ısıtıyordu. Esnemem bittiğinde gözlerimi onunkilere çevirdim. "Ağırlık çöktü üzerime."


"Yanlış biliyorsun, ben çöktüm üzerine," dedi gülerek. Dudaklarının arasına sigarasını yerleştirirken diğer eli saçlarımın arasına karıştı. Başım, göğsüne yaslandı ve bütün kaslarım gevşemiş haldeyken derin bir nefes aldım. "Sanırım boynunu morarttım," dedi. "Dikkat edelim dediğin için hatırlatıyorum, yarın sete geçerken kapatırsın istersen."


"Evet, kapatırım."


"Ada," dedi parmakları saç diplerimi hafifçe ovarken. Sigarasından bir nefes çekti. Rahatsız olmam gerekirdi fakat elmacık kemiklerinin belirginleşip yanaklarının içe çökmesini izlemek bile hoşuma gidiyordu. "Kaçak göçek takılmaya nereye kadar devam edeceğiz?"


"Gittiği yere kadar."


"Neden?" diye sordu. "Geçen gün seni saçma sapan bir şarkıcıyla yakıştırmışlar."


"Hım..." Başımı göğsüne sürttüm. "Sinirin mi bozuldu?"


"Kokusunu her gece üzerime bulamadan uykuya dalamadığım kadının yanında başka bir adamın adını gördüğüm için mi? Evet, çok bozuldu."


"Bunlar hep olacak şeyler Ozan. Beni hayatında istiyorsan, eşantiyonum olarak hiç beklemediğin dertler de gelecek benimle."


"Başım gözüm üstüne," dediğinde böyle bir cevabı beklemediğim için ona baktım. Alayla gülmesini bekledim fakat oldukça ciddi görünüyordu. "Ama Sarışın, bu konuyu bir düşün benim için."


"Tam olarak neyi düşüneyim?"


"Ben buradayım," dedi. "Hiçbir yere gitmiyorum. Geçici olduğumu sanıyorsan, inan bana değilim ve bir şey benimse benim olduğunun bilinmesini isterim. Böylece siktiğimin heriflerinin resimlerini senin yanına shoplanmışken daha az görürüm belki. Bu yüzden, bizi halka açmak istersen elini tutuyor olacağım."


"Olaya yanlış taraftan bakmanı istemiyorum," dedim. "Seni sana önem verdiğim için saklıyorum. Duyulması, baş ağrısından başka bir şey getirmeyecek bize. Böyle iyiyiz bence."


"Yavrum," dedi ensemi tutup başımı kendine doğru çekerek. Göz göze geldiğimizde beni kavrama şekli, midemde yeni kasılmalara sebep olmuştu. "Bırak ağrısın başım. Onunla da ben uğraşayım, tamam mı? İnsanlar sana salladığında ağzımı açabilme yetkisine sahip olmak istiyorum."


"Ben idare ediyorum," dedim. 


"Ben edemiyorum," dedi. "Elini her sıkan sana yavşamaya kalkıyor. Sana söyledim, ben bu tür konularda medeni olabilecek bir adam değilim. Bir gün birini ters yatırır düz sikerim, başımız belaya girer."


"Sakin ol şampiyon."


"Ne sakini?" diye sordu. "Ağzıma boşalırken seninim diye haykırmayı biliyorsun." 


Bacaklarımın arasına gönderdiği sızı, gözlerimin kocaman açılmasına sebep oldu. "Sen o söylediklerimi ciddiye mi alıyorsun?" diye sordum çenemi kaldırarak. "Ben Ada Göktan'ım." Alayla sırıttım. "Hiçbir zaman tek bir kişiye ait olmayacağım. Sanat toplum, sanatçılar herkes içindir."


"Ama sanat eserlerinin tek bir sahibi vardır," dedi. "Müzayede biter. Herkesin almak için uğraştığı o nadide eser, günün sonunda tek bir kişinin evine gider."


"Seni konservatuvarda neyle beslediler bilmiyorum ama ağzın iyi laf yapıyor."


Pası gole çevirmek için yaşıyordu. "Başka şeylerde de iyidir ağzım."


Az önce beni bitirmemiş gibi yeniden onun için hazır hale gelmem birkaç saniye sürdü. "Çok yorgunum," diye mırıldandım. 


"Sen bir şey yapmayacaksın ki," dedi dudaklarına sinsi bir gülümseme yerleşirken. "Uzan, arala bacaklarını."


Ondan önce rahatlamak, benim için çok zor bir eylemdi. Beni tatmin etmeyen ilişkilerim, isteğimi azaltıyordu. Ne parmaklarım ne de oyuncaklar yeterli gelmiyordu. Fakat sonra onu ciddi bir şekilde arzulamaya başlamıştım ve bana dokunmasını sağladığım gün gelene dek bana dokunmasının hayali ile ihtiyaçlarımı gidermeyi denemiştim. 


Hiçbir hayal, onun gibi hissettirmiyordu. Hiçbir zaman beni tekte bırakmıyordu. Mahvolduğumdan emin olana dek, bana çığlıklar attırana kadar her bir hücremle ilgilenmeye devam ediyordu. 


En başından beri ondan aldığım enerjinin beni hayal kırıklığına uğratmayacağına emindim. 


Fakat uzun süreli ilişkiler, beni daima korkutuyordu. Böyle bir isteğim yoktu. Onunla adım duyulursa partner olduğumuz dizi de etkilenecekti. Her şey değişecek, insanlar gözlerini tamamen bize çevirecekti. 


Bugün emin konuşuyordu fakat yarın öbür gün muhtemelen bambaşka olacaktı. Çünkü ünüm ona devamlı yük bindirecekti ve emindim ki günün sonunda benimle kalmak istemeyecekti. 


Onunla ne yapacağımı bilmiyordum. Bu, beklediğimden farklı bir yere evrilmişti ve duyguların aramızda kaplamaya başladığı alan beni korkutuyordu. 


"Nereye daldın?" diye sordu. "Senin için söylemiştim. Huzursuz olmuş gibiydin, aklını dağıtmaktı amacım. Yapmak zorunda değiliz. Makarna pişireyim mi bize? Çok güzel makarna yaparım..."


"Nereye daldın?" diye sordu Ozan. "O kadar özlediysen uzanabilirsin Ada." 


"Tişörtünü böyle bıraktım." Kendimi toparlamayı denerken sesim telaşlı çıktı. 


"Tamam..." dedi tavrımı garipseyerek. "Tostlar hazır."


Küçük adımlarla ada tezgâha doğru ilerledim. Üzerimde dünkü crop vardı ve piercingimi kapatmıyordu. Ozan'ın gözleri bir saniyeliğine göbek deliğime takıldığında acaba geceyle ilgili bir şeyler hatırlar mı diye daha yavaş hareket ederek geçtim sandalyeye. Kafasında hiçbir şey canlanmışa benzemiyordu. 


Ya da benim istediğim şey canlanmadı mı demeliydim?


Boğazını gürültülü bir biçimde temizlediğinde dudaklarını ıslattı. Ardından gözlerime baktı ve onu piercingime bakarken yakalamış olmamın telaşına kapıldı. 


Bu evin farklı köşelerinde birçok anımız vardı. Kollarımı dayadığım tezgâhta bile. Nereye kaçacaktık ki? Neyi kimden gizlemeye çalışıyorduk? Birbirimizin her şeyini biliyorduk. Çok şey paylaşmıştık ve üstünü tek hamlede kapatamıyorduk. 


Tost tabağını önüme çekip ondan bir ısırık aldım. O kadar lezzetliydi ki. Elinin değdiği her şeyi güzel yapıyordu. "Rica ederim," dedi kinayeli bir sesle. "Afiyet olsun Ada."


"Bütün gece seni toparlamak için uğraştım, sabah iki ekmeğin arasına kaşar koyabildiğin için teşekkür etmeyeceğim sana."


Gülümsedi. Benden zaten bu cevabı beklemişti. Başını iki yana sallarken sanki benim için kahvaltı hazırlamaya değmeyeceğini düşünüyordu. Benim artık hiçbir şeye değmeyeceğimi... 


Kendimi açıklayamadığım bir şekilde duygusal hissediyordum. Kokusu burada durmaya devam ettikçe üzerime çöküyordu. Kaçmak, odama kapanmak, biraz ağlamak istiyordum. Onun için gözyaşı dökmek değil de... Kendimle kalıp halime ağlamak istiyordum şu sıralar. 


Tosttan bir ısırık daha aldım. O da kendininkini yemeye başladı. Hiçbir şey konuşmadık, hiçbir şey paylaşmadık. Karşılıklı iki taburede, eksik gülümsemelerimizle kahvaltı yaptık. 


Bunu defalarca kez yapmıştık. Hiçbiri böyle hissettirmemişti. Kavga edip birbirimizi mahvettiğimiz gecelerden sonrakiler bile. Çünkü bir şekilde toparlamayı başarırdık. 


"Tuhaf, değil mi?" diye sordu sessizlikten rahatsız olmuş gibi. 


"Tuhaf," dedim. "Hiç acele etmeden o tostu yemen çok tuhaf. Kalk da hazırlan. Daha yol üzerinden bana kıyafet ayarlayacağız, oradan geçeceğiz çekime. Geç kalırsak herkese senin yüzünden geç kaldığımızı söylerim."


Ozan, içine içine söverek ayağa kalktı. Tadını kaçırmıştım. Yarım tostunu tabağın içine bıraktı, ellerini yıkadı ve bana bakmadan sert adımlarla odasına doğru yürüdü. Kendi tostumu bitirince onunkine uzandım ve hiç sormadan bir ısırık aldım. Gerçekten acıkmıştım. 


Omzumun gerisine doğru bir bakış attığımda pijamasını bacaklarından sıyırıyordu. Boxeriyle kaldığında dolabın içine uzandı ve sırtındaki kaslar gerildi. Bir kot pantolonu çekip aldı rafından. Hızlıca üzerine geçirdi. Ardından üzerine beyaz bir tişört giydi. Yatağının ucundaki komodinden kendine bir kol saati seçti. Bana bakmadığı için her gün yaptığım bir aktiviteymiş gibi hazırlanışını izleyebiliyordum. Gümüş saati koluna geçirirken yatağının ucuna oturdu. 


Onu hâlâ etkileyici bulduğum için kendimden utanıyordum. 


Saatiyle uğraşan uzun parmaklarının başka neler yapabildiğini bildiğinizde kafanızın içindeki düşünceleri söküp atmak mümkün olmuyordu. 


Bu evden derhal çıkmam gerekiyordu. 


Ozan, önünde beyaz bir baskısı olan lacivert bir şapkayı kafasına taktı. Üzerindeki tişörtü düzeltti. Siyah bir deri ceket giydi. Ardından bana doğru döndü. Tostunun son lokmasını ağzıma atıp ayağa kalktım. Ellerimi yıkamak için lavaboya ilerledim ve yüzüme de su çarpmamak için kendimi zor tuttum. 


Adımlarının sesini duyuyordum. Ellerimi sabunlamış olmama rağmen bir kez daha sabunladım. Köpüğü arındırmaya çalışırken Ozan'ın elleri, iki yanımdan tezgâha yaslandı. Beni aniden sıkıştırması ve enseme çarpan nefesi yüzünden kalakaldım. 


Bunu hep yapacak mıydı? 


"Sarışın," dedi beni parmak uçlarıma kadar titretecek bir sesle. "Sen neden bu kadar tedirginsin sabahtan beri?"


Bedenimi ona çevirdiğimde ani yakınlığı ile karşılaşmayı beklememe rağmen yine de nefesim tekledi. Kalçamı tezgâha yasladım. Şapkası, bizi bütün dünyadan ayırıp burada ikimiz için bir alan oluşturuyordu. 


Kendimi kurtarabilmek için tek bir çare geldi aklıma. "Bana gece bebeğim dedin."


Ozan, şaşkınlıkla bir adım geri çekildi. "Bilincin her kaydığında hâlâ sevgili olduğumuzu sanıyorsan ve son zamanlarda ne kadar çok içtiğini düşünecek olursam... Bilmem gereken bir şey var mı Ozan?" 


"Hayır," dedi hızlı bir şekilde. "Özür dilerim."


Bu değildi yapmasını istediğim. 


"Gidelim mi?" diye sordu. Bunu konuşmak istemiyordu. "Ben hazırım."


Önden geçmem için çekildi. Telefonumu alıp dışarı çıktım. Birlikte asansöre bindiğimizde aramızdaki gerginlik kabinin her köşesini ele geçirdi. Yansımalarımıza hiç bakmadım. O da bakmak istemedi. Aynaya sırtlarımızı döndük. 


Yan yana sessizlik içinde yürüdük ve döner kapıdan geçtik. Ne yazık ki güvenlik kulübesinin önünden aynı hızla geçemedik. 


"Günaydınlar efendim!"


"Günaydın Kotar."


"Günaydın Ada Hanım."


"Sana da günaydın Kutay." 


"Nasılsınız? Dün biraz gergindiniz Ada Hanım. Bu sahte evlilik haberi canınızı sıkmış gibiydi."


Ağzım açık kaldı. Onun bu kadar kurnaz bir hamleyi daha ilk saniyeden yapacağını düşünmemiştim. Ozan'ın haberi olduğundan emin olmak için resmen saniye saymıştı. 


"İyiyim şimdi," dedim bunun yanlış yerlere çekilebileceğini düşünmeden. 


Kutay, pis pis sırıtmaya başladı. "Ne hoş."


Ozan kaşlarını çatarak kulübeye yaklaştığında "Sok o kafanı içeri," dedi.


"Sizi de gevşemiş görmeyi beklerdim Ozan Bey," dedi Kutay. Açık açık bizimle dalga geçiyordu. "Şaşırdım doğrusu."


"Seni burada yirmi beş saat mi çalıştırıyorlar?" diye takıldım. "Sabah buradasın, akşam buradasın. Gözün açık rüyalar da görmeye başladın. Ara ver biraz. Git evine, tatil yap."


"Paramı ödemiyorlar eve gidince."


"Çarpılacaksın yalandan," dedi Ozan. 


"Neyse, keyfini bozmayacağım," dedi Kutay. "Sen ne dersen o bugün. Sefan olsun."


"Siktir git," dedi Ozan. "Yanlış yanlış yerlere çekiyorsun olayı."


"Çekmiyorum bir yere." Masum pozları kesti. "Ne var yani favori eski sevgili çiftim bütün geceyi aynı evde geçirdiyse?"


Böyle söyleyince kulağa gerçekten yanlış geliyordu. 


"Acelemiz var," dedi Ozan. Beni kolumdan tutup arkasından çekiştirdi. "Gittik biz, hayırlı işler."


Koşar adım yürüdüğü için ben de koşmak zorunda kaldım. Beni peşinden sürüklemesi, hatırlamaktan kaçtığım bir günü hatırlattığında göğsümün sıkıştığını hissettim. "Bırak bileğimi," dedim sert bir sesle.


Ozan, kolumu bıraktı. "Başka türlü kurtulamazdık dilinden. Arabam şu tarafta."


Arabasına geçtik, hiç konuşmadık. Yol üzerindeki ilk mağazanın önünde onu durdurup bir pantolonla bir bluz alarak üzerimi değiştirdim. Bu en hızlı yaptığım alışveriş olarak tarihe geçebilirdi. Kimseye görünmemek için Ozan'a arabada kalması konusunda ısrar ettim. Yanına döndüğümde son hız sürmeye başladı Ferrarisini. Ben de onu izlememeyi denedim. 


Stüdyoya yaklaştığımızda hızı yavaşlattı ve "İnmek mi istersin?" diye sordu. Bu dakikalardır aramızda konuşulan ilk şeydi. 


"Bizi birlikte gör..."


"Ada, görsünler." Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Kimin ne konuştuğunu kafaya taka taka erkenden ölüp gideceksin. Otoparka gireceğim, birlikte çıkarız. Bu bizim işimiz, aynı anda içeri girmemiz kimsenin gözüne batmaz."


"Bok gibi fikir," dedim. "Alnımıza dün gece aynı evde kaldık yazsak daha az belli olur."


"Sürekli en başa döndüğümüzü hissediyorum." Derin bir nefes aldı. "Ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Ada, hiç gitmiyor."


"Durdur," dedim aldırış etmeden. "Şu köşede ineceğim. İçeri senden beş dakika sonra girmiş olurum. Bana yeni karşılaşmışız gibi selam ver."


"Patimi de uzatayım mı?"


"Ozan!" 


Beni bir sokak arasında indirdi. Evine giderken üzerimde olan kıyafetlerimi yanıma almak saçma olacağı için arabasında bırakmak zorunda kalmıştım. Yaklaşık beş dakika kadar oyalandıktan sonra stüdyonun olduğu sokağa doğru yürümeye başladım. 


Beni karşılayan kız, Ozan Bey'in de az önce geldiğini söyledi. O kadar heyecanlıydı ki kelimeleri yutarak konuşuyordu. 


Ozan'ı siyah deri bir koltukta otururken gördüm. Kulağına yasladığı telefondaydı odağı. Beni gördüğünde elini bana doğru uzattı. Bacaklarının önünde durdum ve onunla resmi bir şekilde tokalaştım. Bu sırada "Evet," dedi karşısındaki kişiye. "Bu akşam uyar. Ocakbaşı yapalım. Aynen, haberleşiriz."


Bir erkek sesi duyduğuma emindim. Gökhan olduğunu tahmin ettim. Ona telefonu yüzüme kapattığı için çok sinirliydim. Tam ağzımı açacaktım ki bu konuyu burada konuşamayacağımı fark ettim. Ozan telefonu kapattığında "Selam," dedi. "Soyunma odaları şu taraftaymış. Dinlenecek misin yoksa direkt geçelim mi?"


"Geçelim," dedim. Ozan ayağa kalktığında gösterdiği kısma birlikte ilerledik. Ozan'la iki farklı odaya girdiğimizde benim peşimden genç bir kız koşup giyeceğim kıyafetlerin bulunduğu askıyı işaret etti. Bir ihtiyacım var mı diye sorguladı. Giyindikten sonra makyöz, odama gelecekti. Haber vermem yeterliydi. Yüzümde makyaj olmadığı için kendimi pek rahat hissettiğim söylenemezdi. Neyse ki dakikalar içerisinde bu sorun çözülecekti. 


Benim için hazırlanan siyah kumaş pantolonu giydikten sonra beyaz gömleği denedim. Belimi sıkıca sarıp göğüslerimi öne çıkaran yapısı, üzerime dikilmiş hissiyatı veriyordu. Çisem'in onlara önden beden ölçülerimi gönderdiğini düşündüm. Aksi halde bu kadar kusursuz bir görünüm elde etmem zor olurdu. 


Deri pantolon askısını takmak için uğraştım. Çözmem çok zaman almadı. Pantolonun birkaç parmak üzerinden belimi bir korse gibi sarıyor, ardından omuzlarıma uzanıyordu. Bütün vücut hatlarımı ortaya sermeye yemin etmişti. Aynada kendime baktım. 


Ada Göktan gibi değil, Göksel Kaplan gibi görünüyordum. 


Beklediğimden daha hızlı bir şekilde saçlarım yapıldı ve makyajım, kombinimi tamamladı. Siyah eyeliner öyle keskin çekilmişti ki yansımamda gözlerime baktıkça ateş etmeye hazır hissediyordum. En son bana siyah bir kravat taktılar. Parmaksız deri eldivenler giydim. Kendimi artık tam anlamıyla bir oyun karakteri gibi hissediyordum. 


Stüdyoya doğru yönlendirildiğimde Ozan'ın çoktan hazırlanmış olduğunu gördüm. Bir sandalyede kollarını kavuşturmuş halde oturuyor, yanındaki kadının anlattıklarını dinliyordu. Sanırım kadın, sanat yönetmeniydi. Fotoğrafçımız asistanıyla beraber ışıkların ayarlamalarını yapıyordu. 


Ozan, kafasını bana çevirdi ve gözleri hızlıca üzerimde dolaştı. Ben de onu sindirmek için vakit ayırdım kendime. Açık mavi gömleği, ona tek başına formal bir persona kazandırmıştı fakat lacivert kravat da üzerine eklenince dilimi damağımı kurutan bir görüntü yakalamıştı. Ben daha asi bir kadın imajı çiziyordum, o ise resmi ve düzenli bir adamdı. Büyük bir kemer takmıştı. Saçları düzgünce şekillendirilmişti ve kravatı, benimkine göre daha kalındı. 


"Bahçede bir araba var," diye açıklamaya başladı vasfını bilmediğim kız. Belki bir stajyer olabilirdi. "Burada stüdyo çekimlerini halledip oraya çıkacağız. Röportajı da bahçede yaparız diye planladık. Sizin için uygun mudur?"


"Tabii," dedi Ozan. Sesi, olması gerekenden daha boğuk çıktı. Boğazını temizlemek zorunda kaldı. "Şimdi nasıl geçelim?"


"Ada Hanım'la sizi şöyle alalım." Verilen direktiflerle poz vermek için kameraların karşısına geçtik. Işık yeniden ayarlandı ve beyaz stüdyonun ortasında bütün odak ikimize döndü. Ozan, modellik konusunda benden daha az tecrübeliydi. Bu yüzden genelde böyle işler onu gererdi. 


Yan yana verdiğimiz birkaç normal pozun ardından Ozan'ın çenesini tutmamı istediler. Bunu yaptığımda başını bana doğru eğdi ve kolu belime dolandı. Alt bedenlerimiz birbirine yapıştığında birkaç kare daha aldılar. 


Ardından birlikte yere uzandık. Ozan'ın karnına başımı yasladığım, saçlarımı özenle gövdesine dağıttıkları ve Ozan'ın de elini ensesinin altına götürerek uzandığı birkaç fotoğrafımız daha oldu. Bahçedeki çekime geçmeden önce onu kravatından tutup çektiğim, bu şekilde bakıştığımız bazı pozlar verdik.


Flaşlar patlarken, kameraların önünde olduğumuzu unuttuğumuz bir an hissettim. 


Kravatını eldivenli elimle kavramış, yüzünü yüzümün hizasına eğmesini sağlamıştım. Nefesi benimkine karıştığı anda dudakları hafifçe aralandı. Gözlerindeki yangına şahit oldum. Üzerimdeki deri askının beni fazla sıktığını hissettim. Göğsüm, bir nefes arayışıyla kasıldı. Etraftaki sıcaklık boğucu bir raddeye ulaştı. 


"Sarışın," diye fısıldadı Ozan. "Gülümse."


Gülümsemeden önce dudaklarımı ıslattım. Böylece onun gülümsemesi de yüzünde donakalmış oldu. 


Enerji, bambaşka bir hal aldı. Onlara istediklerini verdiğimiz için bütün ekip oldukça memnundu. Sürekli olumlu geri bildirimler alıyor, yönetmen ve asistanlar tarafından iltifat yağmuruna tutuluyorduk. 


Hiçbiri umurumuzda değildi. 


Birbirimize yakın olmak zorundaydık ve sanki ikimiz de bin yıldır bu fırsatı kovalıyorduk. 


Bir bahanemiz vardı. 


İş için dip dibeydik. 


Bizden istenen aşkla, tutkuyla bakmamızdı ve bunu yapmak ikimiz için de nedense dünyanın en kolay şeyiydi. 


Bahçeye doğru yönlendirildiğimiz sırada Ozan, elini belime yerleştirdi. Bu tamamen çevremizi saran enerjiden kaynaklıydı. Rollerimize bürünmüş, kimyayı tutturmuştuk ve şimdi onu bozmak istemiyorduk. 


Klasik bir arabanın önüne geldiğimizde "Chev..." diyecek oldu yönetmen. 


"1960 Chevrolet İmpala," dedi Ozan, siyah arabaya hayranlıkla bakarken. "348 V8..." Birkaç adımda arabayla mesafesini kapatıp "Canavardır..." dedi. "Çalışıyor, öyle değil mi?"


"Evet," dedi yönetmen, başını sallayarak. 


"Arabanın üzerinde mi poz alacaksınız?" diye sordu. "Mümkünse sonrasında şoför koltuğuna geçmeyi çok isterim."


Altında son model arabası olan adamın eski bir arabaya böyle hayranlık duyması, birkaç kişinin garipser bakışlarına sebep olmuştu. Ekibin geri kalanı ise onun araba tutkusuna gülümsemekle meşguldü. Kimse Ozan'ın Serhan'la beraber senelerce çıraklık yaptığı dükkândan haberdar değildi. Hiç kimse onu benim tanıdığım gibi tanımıyordu. 


Amcası onu ve kendi oğlunu gerçek bir iş öğrensiler diye tamirci dükkânına verdiğinde Ozan okul çağındaki bir çocuktu. Kendini sığıntı gibi hissettiği o eve para getirebilmek için alın teri döküyordu. O yaşta uğraşmaması gereken ağır işlere koşturuyor, diğer yandan da tiyatroya olan tutkusunun peşinden gitmeye çalışıyordu. 


Arabalarla çalışmaktan çok keyif aldığını bana anlatmıştı fakat aslında, buna mecbur kalmıştı. Hayatı çekilebilir kılmak, elindeki imkânların içinde mutluluk aramaktan geçiyordu. Oyunculuk yapmayı bu kadar çok istemeseydi bir tamirhanesinin olacağını tahmin ediyordu. Bunu öğrendiğimde gerçekten çok şaşırmıştım. O zamana kadar kendi hayatının çizgilerini kendi çeken insanlarla pek aram olmamıştı. Çevremdeki herkes sanat dünyasındandı ve benim ışıltılı sanat anlayışım, arabaları içermiyordu. 


"İşimiz bittikten sonra bir tur atabilir miyiz?" diye rica ettim, ellerimi tatlı bir şekilde çenemin altında birleştirerek. "Klasik arabalara bayılırım."


Hiç ilgimi çekmezdi. 


Ama Ozan'ın bu arabayı kullanmak için delirdiğini tahmin edebiliyordum. O, açık açık söyleyemeyeceği için devreye ben girmiştim. 


Ada Göktan'ın isteklerini kimse kolay kolay geri çevirmezdi.


"Tabii," dedi kadın. "Şimdi uygunsanız, ışığı kaçırmayalım."


Kaputun üzerine oturmam söylendi. Bacaklarımı hafifçe kendime çekecektim ve Ozan, ellerini arabaya yaslayarak beni kafesleyecekti. 


Bunun öncesinde iki eliyle belimi kavradı ve beni kaputa o oturttu. 


Ayaklarımı yerden kestiği anda gözlerim kocaman açılmıştı. Ozan beni arabanın üzerine bırakıp bacağıyla bacaklarımı araladı. "Aşağı kayıyorum!" diye sitem ettim, fotoğrafçı uygun açı için kamerasını ayarlarken. Sanırım araba, parlak görünsün diye cilalanmıştı.


Ozan'ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Avucunu bacağıma sararak beni yerime sabitledi. Kuvvet uyguladığı için parmakları tenime iz bırakabilirdi. Elinin konumu yüzünden nefesim kesildi.


"Ada Hanım'ın kulağına doğru eğilin," direktifi geldiğinde Ozan, saçımı kulağımın arkasına doğru sıkıştırdı ve kulağıma yaklaşırken sakalı yanağıma sürterek bütün duyularımı harekete geçirdi. 


Bir eli arabada, diğer eli bacağımın üzerindeydi. Bacaklarım, bedenini kafesliyordu. Nefesi boynuma çarpıyorken tüylerim diken diken olmuştu. 


"Evet," dedi biri. "Çok güzel."


Umurumda değildi. Odağım, kulağımın dibindeki nefesine kaymıştı. 


"Sarışın," diye fısıldadı. "Eski sevgilisinden bu kadar çok etkilenmek, evlenmek üzere olan bir kadına yakışıyor mu hiç?"


Bacağımdaki avucunu yukarıya kaydırırken kimseden çekinmiyordu. Bir parnter çekiminde olmamızın ekmeğini en çok o yiyordu ama suç yine bana kalıyordu. 


"Ozan," dedim gülümsemek için sıktığım dişlerimin arasından. "Elimi göğsüne yaslamamış olmam hızlanan nabzını gizlemene yetmiyor. Boynundaki damar, yırtılmak üzere heyecanından."


Kimsenin bize fısıltılarımızı duyacak kadar yakın olmamasına şükrediyordum. 


"Heyecandan değil o," dedi. "Arzudan. Dürtüsel bir şey."


"Evlenmek üzere olan bir kadını arzulamanın da adamlığa sığacağını pek düşünmüyorum ama neyse."


"Kimseyle evlenmeyeceksin," dedi üzerine basa basa. Fısıltısı kulağımı okşuyorken başımı hafifçe eğdim. Ozan boynuma yaklaştı ve bacağımdaki eli kravatıma gitti. İkimizden biri pozumuz için verilen yönlendirmeleri duyabiliyordu neyse ki. 


"Öyle mi?" dedim meydan okur gibi.


"Öyle, bebeğim." 


Donakalmamın tadını çıkartırken parmakları kimsenin yönlendirmesi olmaksızın çenemi kavradı. "Her şeyi bir kenara bırak," dedi. "Hiç kimsenin seninle şansı yok."


"Nasıl bu kadar emin olabilirsin?" 


"Çünkü ben hâlâ bu oyunun içindeyim."


🎙️


İkon, seksi, iddialı...

Tuttuğunu koparıyor, sözünü her yerde geçiriyor. Işıltısıyla anında göze çarpıyor.


Tutkulu, karizmatik, ilham verici...

Kendinden emin tavrıyla kuralları o koyuyor. Enerjisiyle tüm dikkatleri üzerine topluyor. 


Ünlü oyuncu Ada Göktan ve Özgür Ozan Özaltan ile hem özel hayatlarını hem de yeni dizileri Anbean'ı konuştuk. ALLS'ın yeni sayısında ağırladığımız çiçeği burnunda partnerler, kamera önündeki müthiş uyumlarının aksine kamera arkasında aslında farklı dünyaların insanları.


Göktan; eşyaların ve insanların enerjilerine inanıyor, oturduğu ortamın düzenine ve kendi konumuna çok dikkat ediyor. Sakin ve dingin hissetmek için hayatının bir döneminde meditasyon yapmış, sessizliğin iyileştirici gücünü benimsiyor. Pembe Porche'u, bu hayatta en sevdiği şeylerin başında geliyor. 


Özaltan ise tam anlamıyla bir sanat adamı. Hislerini "Dünyadaki bütün filmleri izlemek, en az yarısında da oynamak istiyorum," şeklinde ifade eden aktör, boş zamanlarında sinemaya ve tiyatroya sarılıyor. Plak koleksiyonu, onun en değerli hazinesi. Günün birinde bir antika koleksiyonu da yapmayı hayal ediyor. 


Birbirlerini yakından tanıyan ikili, önümüzdeki sezonda Anbean ile ekranlara dönmeye hazırlanıyor. İlişkilerini, yeni dizilerini ve set atmosferi hakkında merak edilenleri onlara sorduk.


Öncelikle hoş geldiniz. Sizinle bir arada olduğumuz için çok mutluyuz. İlk olarak şu soruyla başlayalım: Birbirinizi üç kelimeyle tanımlar mısınız?


Ada: Hım... Dengeli, tutkulu, sorumlu. Ozan, birlikte çalışmaktan gerçekten keyif aldığım biri. 


Ozan: Mütevazı, rakipsiz, zirve. Ada Göktan'ı böyle tanımlayacağım ben de. 


Peki yeniden partner olmak nasıl bir his? Tereddütleriniz var mıydı? Önceki deneyimleriniz, sette sizin için avantaj sağlıyor mu?


Ozan: İşin ehli biri ile çalışacağınızı bildiğinizde teklifi kabul ederken tereddüt etmiyorsunuz. Ada, harika bir oyuncu. Birbirimize neler verebileceğimizi, birlikte neler yapabileceğimizi biliyoruz. Sanırım bu yüzden sette çok eğleniyoruz. İkimiz de konfor alanımızdayız, bu hissi yakalayabilmek gerçekten önemli. 


Ada: Kesinlikle! İşimize aynı özeni göstereceğimizi biliyordum, bu yüzden ben de anında kabul ettim Anbean'ı. Sette kolaylıkla uyumlanabiliyoruz, aynı dilden konuşuyoruz. Bunlar kıymetli şeyler. 


O halde hâlâ birbirinizin çalışmaktan en keyif aldığı partnerisiniz, öyle mi?


Ada: Şüphesiz.


Ozan: Kesinlikle öyle.


Kamera önündeki uyumunuza diyecek söz yok. Kamera arkasında da Ada ve Ozan böyle midir? 


Ada: Aslında çok farklıyız. Farklı şeylerden hoşlanır, hayata farklı pencerelerden bakarız. Belki hayal kırıklığına uğrayacaksınız ama benzediğimizi söyleyemeyeceğim. 


Ozan: Bir yere kadar katılmakla birlikte ben derinlerde bir yerde benzediğimizi düşünüyorum. Farklı çerçeveler fakat aynı resim gibi. Ya da farklı resimler ama aynı fırça... Gözle görünür değil, daha içsel bir benzerlik bence bizimki. 


Kusursuz kimyanız, bu benzerlikten doğuyor diyebilir miyiz? 


Ada: Enerji, hayatım. Frekansımız tutuyor bizim.


Ozan: Bence o kimya, zıtlıklarımızdan kaynaklanıyor. 


Ada ve Ozan, Göksel ve Demir'e benziyor mu? Karakterler arasındaki bağ ile kendi aranızdaki bağı ilişkilendiriyor musunuz? 


Ada: Ayrılmış bir çifte ayrılmış bir çift olarak hayat veriyoruz. Göksel ve Demir bambaşka, Ozan ve ben bambaşka insanlarız. Her ilişki de kendi içinde biriciktir. Bu yüzden hayır. Buna profesyonel bir iş olarak bakıyoruz. 


Ozan: Harfi harfine katılıyorum. 


Polisiye türünde bir dizi için hazırlık süreçleri de yoğun geçiyor olmalı. Bu yoğunlukla nasıl başa çıkıyorsunuz? Birbirinizden destek alıyor musunuz?


Ozan: Ben Ada'nın bir telefon uzağındayım. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın... Kastettiklerinizi anlıyorum. İnsanların neler düşündüğünü de. Aynı imalar, bir noktada bizi yormaktan öteye geçmiyor fakat yeniden cevaplayayım. Biz düşman değiliz. Yeri gelir yoğunlukla birlikte başa çıkarız, yeri gelir birbirimizin en büyük destekçisi oluruz. Saygı çok önemli. Biz, birbirimize olan saygımızı yitirmedik. 


Ada: Mesela silah kullanma ya da kendini savunma üzerine eğitimler alıyoruz. Benim bunlarla hiç aram yoktur. Ozan, çok yardımcı oluyor bana. Aramızda böyle meselelerin lafı olmaz bizim. Birbirimizi düşürmeye değil, yükseltmeye çalışırız. 


İnsanlara birbirinize karşı hiçbir şey hissetmediğinizi kanıtlama ihtiyacı duyuyor musunuz? 


Ada: Hayır, bu yalan olur. 


Ozan: Aşkın bitmesi geriye kalan bütün duyguların yok olması gerektiği anlamına gelmez. 


Profesyonel olmak, böyle bir şey olmalı. Şunu da sormak istiyorum. Anbean ile seyirciye neler vaat ediyorsunuz? 


Ada: Hasretini çektiğiniz güçlü kadınları oynamak için varım. Silah tutmaktan ya da fiziki bir kuvvetten bahsetmiyorum. Göksel, beni ilk andan beri heyecanlandıran bir karakter. Demir'le olan çalkantılı ilişkisi de öyle. Ekranlara polisiye türünde yeni bir soluk getireceğimize inanıyorum. Bu tarz işler risklidir ama biz de zaten bu riskleri alabilecek insanlarız. 


Ozan: Anbean, merak unsurunun ön planda olduğu ve aksiyonun dinmediği bir proje. Demir'in ve Göksel'in hikâyesi ayrı, kendi akışı apayrı derinlikte. Kamera arkasında koca bir ekip var ve her zaman en iyisi için çalışıyorlar. Seyirciyi ekrana kilitlemeyi vaat ediyoruz. Herkes rahat olsun, çok keyifli bir yolculuk olacak.


Şimdi sizden kısa kısa cevaplar isteyeceğim. Hazırsanız başlayalım. Boş zamanlarınızda en çok ne yapmaktan keyif alırsınız? 


Ada: Film izlemek diyeceğim. 


Ozan: Müzik dinlemek. Ben ve plaklarım...


Olmazsa olmazınız var mı?


Ada: Kahve!


Ozan: Tiyatro. 


Birbirinizde en sevdiğiniz özellik?


Ozan: Ada çok yönlüdür. Stabil değildir. Rengarenktir. Katman katmandır. Beklenmediktir. Sürprizleri sevmem ama Ada'nın sürprizlerini severim. Daima beni şaşırtmayı başarır.


Ada: Ozan'ın merhameti ve sevdiklerine verdiği değer çok başkadır. 


Aranızdaki ilişkiyi tek kelimeyle özetlemenizi istesem?


Ada ve Ozan (aynı anda): Aşinalık. 


Son olarak, ıssız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey? 


Ada: Ozan'ı alırdım. Hayatta kalma becerisine güvendiğim birisidir. Gerisini hallederiz.


Ozan: Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. Issız bir adada nasıl yaşanır biliyorum. 


🎙️


Ada ve Ozan atak!!!


Nasılsınız, bölümü nasıl buldunuz? Favori bir sahneniz ya da repliğiniz var mı? Bana her şeyi anlatın.


İkisi hakkındaki diğer düşüncelerinizi de buraya alabilirim. Ozancı mısınız Adacı mı yoksa ikisi birdenci mi?


Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç karakterim?? :))


#bizimiçinyazılmış etiketinin altında buluşalım. Bol bol konuşuruz her zamanki gibi. 


Sizi seviyorum. Görüşmek üzeree. ❤️

Yorumlar

  1. Sizin kesinle mükemmel bir yazarsın her yazdığını okurum sizin ya

    YanıtlaSil
  2. Ya normalde birbirlerini yiyorlar bu cevapları görünce ciddiye alamadım😂

    YanıtlaSil
  3. Derinlikleri çok güzel geçiyor elinize sağlık

    YanıtlaSil
  4. Ozan kırgın ama Ada nın da kırgınlıkları var sanki hiç fark etmiyor gibi herkes için Ada kötü olmuş sanki

    YanıtlaSil
  5. onucandlacivert1 Mayıs 2026 22:18

    Ben geldim sayın bezmenler açar mısınız kapıyı

    YanıtlaSil
  6. gerçekten ada karakterini hic sevmiyorum neden anlamadim her haraketi batiyor hic benzemiyoruz diys mi yoksa ozanla cok benziyoruz diye mi bilmiyorm ama ada sanki hic ugrasmiyor hep ozan konusalim diyor ada hep kaciyor ve bir yerden sonra bu durum cok bayiyod

    YanıtlaSil
  7. Görkem can ve asyadır (bizim analizden kopamama)

    YanıtlaSil
  8. Bölümler ayda bir geliyor demi

    YanıtlaSil
  9. Şaka gibi ya son noktayı vurdu ozan

    YanıtlaSil
  10. Issız bir 'ADA'da nasıl yaşanıyor biliyorum.. Bence bu bölümün en can alıcı noktası burasıydı. Kalemine sağlık

    YanıtlaSil
  11. Lütfen yeni bölüm gelsin

    YanıtlaSil
  12. Bölüm ne zaman gelecek

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

63. “Hiç Nefes, Çok Nefes; İlk Nefes, Son Nefes”

12. “Gala Gecesi”

52. "Four Quarter"