4. "O ve Ben, Biz Değil"
Hoş geldin, mısırını al 🍿🍿
Spotify'da Bizim İçin Yazılmış adında bir playlistimiz var, müzik dinleyerek kitap okumayı sevenlerdensen arka fona açabilirsin.
Bölümden sonra #bizimiçinyazılmış etiketinin altında da buluşup konuşabiliriz. Sizinle kritik yapma işini çok seviyorum.
Hazırsan başlayalımm.
Teşekkürler ve iyi seyirler.
•🎬•
Benim bu dünyada en sevdiğim insanlar, genellikle en nefret ettiğim insanlarla aynı olurdu.
İçimde herkese karşı yoğun bir sevgi yoktu. Nefret için aynı şeyi söyleyemeyecektim fakat sevgim nefrete dönüştüğünde o kişiye karşı toksik bir bağlılığım oluşuyordu.
Bunun iki örneği vardı.
Biri şüphesiz Ozan'dı, diğeri ise şu an beni arıyordu.
"Efendim anne?" diye açtım telefonu.
"Tatlım selam," dedi hızlıca. "Uzatmayacağım, çok vaktim yok. Şu son çekimin vardı ya hani?"
"Kozmetik markasıyla olanı mı diyorsun?"
"Evet," dedi. "Fotoğraflara bir bakma fırsatım oldu da... Yakın çekimleri kullanmayacaklar diye düşünmüştüm ama bana onlardan birini afiş yapabileceklerini söylediler?"
Şaşkınlıkla yükselttiği ses tonu, gözlerimi sıkıca kapatmama sebep oldu. Burun kemerimi sıkıp derin bir nefes aldım. "Bir ruj tanıtımı için yüzümü yakın çekmemiz sence de kulağa mantıklı gelmiyor mu?"
"Kesinlikle gelmiyor," dedi net bir şekilde. "Kameraya ne kadar yakınsan yanakların o kadar büyük çıkıyor Ada!"
Göğsümde o tanıdık baskıyı hissettim ve bunun bir şaka olduğuna inanmak isteyip gülerek gözlerimi devirdim. "Anne..."
"Asla o fotoğraf olmaz," dedi annem. "Kusurların apaçık ortada."
Kusurum yok, diye geçirdim içimden hemen. Ona benzemeyen neyim varsa o bunu kusur sayıyor.
Sektöre yön vermekte rakipsiz bir kadın olan annemin gençliği ortalığı kasıp kavurmakla geçmişti. Şimdiki hali ise bir daha kimsenin yanına dahi yaklaşamayacağı o çıtayı her geçen gün daha yukarı koymakla meşguldü.
Yirmi iki yaşında kucağına beni almamış olsa bir dünya starı olacağını düşünüyordu.
Muhtemelen haklıydı çünkü hamile kaldığı için geri çekilen teklif, 2000lerin en gözde filmlerinden birine aitti. O film birçok dalda ödül kazanmıştı ve anneme teklif olarak sunulan yan karakter de bu ödüllerden birine sahipti.
Onun yerinde kim olsa benden nefret ederdi.
"Duyuyor musun beni?" diye sordu. "Yeniden bir çekim ayarlamalarını söyledim. Senin sol profilin daha kusursuz bir kere! Yeterince profesyonel bir çekim yapamamışlar bile. Onlara çalışmaları için bir fotoğrafçı tavsiye ettim. Halledecekler Ada. Müsait olduğun bir gün ayarlamalısın sadece. Yeniden bir sorun çıkarsa da shopla hallederler zaten."
"Hayır," dedim.
"Ama..."
"Görüşürüz, işim var."
İşim, Çisem'i aramaktı ve bunu yaparken öfkeden köpürmek üzereydim.
Bugün iyi tarafımdan kalkmıştım. Hazırlanıp okuma provasına gidecektim ve uğraşmak zorunda kaldığım şeylere gerçekten inanamıyordum.
Kız telefonu açar açmaz "İptal et!" diye bağırdım. "Ben artık dört yaşında değilim. Ebeveynim elimden tutup bir vitrin mankeni gibi sergileyemez beni. Anneme fotoğraflarımı göndermek ne demek ya? Benim onayım yetmiyor mu onlara? Reşit olduğumu sanıyordum Çisem!"
"Aşkım günaydın," dedi oldukça sakin bir sesle. Sanırım onu uykusundan uyandırmıştım. Çoktan ajansta olduğunu düşünmüştüm. Aslında hiçbir şey düşünmemiştim. Sadece çok sinirlenmiştim. "Neyi iptal edeyim? Anlamadım. Sakin ol önce."
"Böyle bir şey olabilir mi?" diye bağırırken oturduğum koltukta zor duruyordum. "Reklam çekimi için yaptığımız son iş birliği var ya... Şu kozmetik markasıyla olandan bahsediyorum. Bizim onay verdiğimiz fotoğrafları anneme göndermiş. Annem mi onlara ulaştı gerçekten bilmiyorum ama... Beni arayıp gayet doğal bir şekilde yeniden bir çekim ayarlayacaklarını söylüyor! Kusurlarım çok görünmüş Çisem! Bunlar ne saçmalıyor? Nasıl benim iznim olmadan fotoğraflar böyle elden ele yayılabiliyor?"
Yapılacak afişlerin önceden sosyal medyaya sızdırılması bile beni bu kadar çileden çıkartmazdı.
"Sevilay Kayalar..." diye mırıldandı, bastırılmış bir sinirle. Başlı başına bir marka olan adı, başlı başına bir marka haline getirdiğim adımdan önce geldiği anda devrelerim yanmaya başlıyordu ve Çisem bunu çok iyi biliyordu. "Karşı taraf seninle iletişime geçti mi peki?"
"Beni ararlarsa çok tatlı bir dille firmalarını batırmak istediğimden bahsedeceğim. Eminim iş birliği için şimdikinden bile çok heveslenecekler!"
"Bebeğim," dedi yavaşça. "Hallederiz ama markanın yüzü olacağın şu aptal gazeteci tarafından sızdırıldığı için şimdi bir açıklama yapmadan sözleşmeyi sonlandırırsan suçu sana atabilir insanlar."
"Umurumda olduğunu mu sanıyorsun?"
Aldattı demişlerdi arkamdan. Şımarık demişlerdi. Annesinin biricik kızı, söylemeyi en çok sevdikleri şeylerdendi. Sevilmeyi hak etmez o dediklerini duymuştum. Bu kadın tam bir orospu söylemlerini hiç saymıyordum.
Ada Göktan hakkında bir anket yapılsaydı yüz kişi diva diyorsa yüz bir kişi onun ölmesi gerektiğini savunurdu. Çünkü bir yerlere gelmiş insanların başarıları, o yerlerin yakınından bile geçemeyecek olan bazı insanlara ağır gelirdi. Birinden ne kadar nefret edersem edeyim onun ölmesi gerektiğini düşünemezdim ama beni yalnızca cuma gecesi bir televizyon dizisinde görmüş biri bile arkamdan bu kaşarın topluma ne yararı var, geberip gitsin diyebilirdi.
Kitlelerin nefretine göre hareket etseydim şimdiye dek hayatıma son vermem gerekirdi.
Umurumda değildi.
"Davaysa dava," dedim. "Uğraşırız."
"Uğraşırız," dedi ve gülümsedi. "Uğraştırırız da. Etik ihlaller söz konusu bir kere. Ben bir konuşayım. Sözleşmeyi feshedeceğimizi söyleyeyim. Sen tek kelime etme tamam mı? Bana bırak. Ben halledeceğim."
"Onları feshetmekle tehdit etme," dedim. "Direkt sözleşmeyi feshet. Ben uzlaşma için bir masaya asla oturmam."
"Sen kime ne anlatıyorsun kızım?" diye sordu keyifle. "Benim oyuncumun arkasından iş çevireni ne yaparım ben, biliyor musun? Demek ikinci bir çekim için tarih ayarlamanı bekleyeceklermiş... Pardon da senin Ada Göktan olduğunun farkında değiller mi? Vaktimizin ne kadar kıymetli olduğunu ben onlara öğreteceğim. Şu sektörde seni elinden kaçırmaları yapılabilecek en kötü hata."
"İmajlarına zarar verir mi?" diye sordum.
"Bu iş yüzünden reddettiğimiz diğer teklifleri yeniden değerlendiririm istersen," dedi Çisem. "Aralarında rakipleri varsa gözüme pasparlak görünebilirler ama, baştan söyleyeyim."
Annemle yaptığım o telefon görüşmesinden sonra tüm gün suratım buz tutacak sanmıştım ama buzlarımı eritip yüzüme bir gülümseme kondurabilmeyi başardı. Benden bir dönüş beklemeden "Bugün okuma provası için toplanmayacak mısınız?" diye sordu. "Çoktan hazırlanmaya başlamış olman gerekirdi."
"Sinirim çok bozuldu."
"Takılma, yansıtma, devam et," dedi Çisem. "Bunu ilk kez yaşamıyoruz, değil mi bebeğim? Sana söylediklerinin hiçbir önemi yok."
Vardı.
Çisem'le konuşmamız sona erdikten sonra aynanın karşısında makyajımı yaparken gözlerimi yanaklarımdan ayıramadığıma göre, kesinlikle vardı.
Kilo mu almıştım?
Midem bulanmaya başladı.
"İyi misin bebeğim? Aç kapıyı."
Kapıların ardına sakladığım o kadını bir tek ona gösterirdim. Eğer az önceki telefon konuşmasına şahit olsaydı o telefonu elimden alır ve anneme ağzına geleni söylemeye başlardı çünkü onun beni ne hale getirdiğini en iyi o bilirdi.
Makyajımı planladığımdan daha parıltılı yaptığımı son kez aynaya baktığımda fark ettim. Gözlerim aynadayken o kusursuz gülümsememi takındım. Baş edemediğim bir sorunum olduğunda kendime de rol yapmaya başlardım.
Gri askılı badimi çizgili mavi gömleğimin altına giymiştim. Bana fazlaca bol gelen gömleğin düğmelerini iliklemeden bıraktım. Altıma geçirdiğim favori kot eteğim, kalçalarımın hemen altında bitiyordu. Boynuma sıra sıra altın kolyelerimi dizdim ve dalgalandırdığım saçlarımı hacimlendirip salık bıraktım. Gözüme güneş gözlüklerimi taktıktan sonra çantamı kapıp öyle çıktım evden. Provaya hâlâ yetişebilir durumdaydım. Hızlı hazırlanmıştım.
Mayıs'ın ilk haftasının içindeydik. Çekimler için hazırlıklar resmi olarak başlamıştı. Bugünkü okuma provası, partner fotoğrafımızın çekileceği ilk yer olacaktı. İnsanlar zaten bizim Anbean'ın başrolü olacağımızı duymuşlardı fakat asıl şov bizi yan yana gördükleri zaman başlayacaktı.
Benim için bugünün en önemli yanı yönetmen ve senaristle tanışacak olmamdı. Yönetmenimiz Musa Bey, yaptığı işte en iyisi olduğunu düşündüğüm insanlardan biriydi. Sektörden duyduğum kadarıyla delinin tekiydi ki bu, onunla çalışma isteğimi en çok körükleyen şeydi.
Arabamı park etmek için yer ararken Ozan'ın siyah Ferrari Roma'sı görüş açıma girdi. Otoparkta oraya doğru ilerleyip yanındaki boşluğa Pembe Porche'mu bıraktıktan sonra arabadan indim ve yan yana duran otomobillerimize baktım. Bu manzarayı çok az görebilmiştim. Ozan arabasını eski dizimizin finaline yaklaştığımız dönemde almıştı. Zaten o finalden sonra da ipler kopma noktasına doğru yol almıştı.
Düşüncelerimi temizleyip provanın yapılacağı stüdyoya giriş yaptım. Girişteki koridoru yürürken "Ada Göktan?" diye bir ses duydum arkamdan. Adımlarımı durdurup o tarafa baktığımda siyah küt saçlı bir kadın, gözlerini hayretle açmış bana bakıyordu. Mahfer Yerebakan ile hiçbir tanışıklığım olmamasına rağmen yüzüne aşinaydım. Rakipsiz sayılabilecek kalitede bir senaristti. Sektöre damga vuran birçok işin kıyısında köşesinde onun dokunuşu olurdu. "Saçlarının parlaklığından bir anlığına önümü göremedim!" dedi hayranlıkla. "Dünya güzelisin." Elini bana doğru uzattı. "Ben Mahfer Yerebakan ve sen de benim Göksel'im olmalısın."
"Çok memnun oldum Mahfer Hanım," dedim güneş gözlüklerimi başımın üzerine ittikten sonra tokalaşmak için elimi ona uzatırken. "Göksel, son zamanlarda okuduğum en iyi yazılmış karakterlerden biri. İnanılmaz bir gelişim ve gelecek vaat ediyor. Ellerinize sağlık."
"Ay bayılacağım..." Elimi sıkarken topuklu ayakkabılarının üzerinde bilerek sendeledi ve siyah elbisesinin etekleri uçuştu. "Yazdığım her bir kelimede gözümün önünde senin yüzün beliriyordu Ada. Ben oyuncumu istiyorum diye tutturdum yapıma. Yönetmenimizin de aklına girdim. Seni ikna edemeselerdi kapına gelecektim, öyle koymuştum kafama."
Saçlarıma ettiği iltifattan daha çok hoşuma gitti bu cümleleri. Birilerini peşimde koşturacak kadar yetenekli olma işinden hoşlanıyordum. "Duyduklarım doğru o halde?" diye sordum. "Ozan'la partner olma fikrimizi ortaya atan kişi siz miydiniz?"
"Açık açık sizin için yazdım desem..."
"Kalbiniz temizmiş derim Mahfer Hanım."
Sıcak bir gülümsemeyle başını salladı. Yüzünde dünyanın en sakin ifadesi vardı. Kendimi bir psikolog seansında hissettirecek türden dingindi normal hali. Duru ve ham güzelliği, insanı etkileyen cinstendi. Siyah saçlarının aralarına karışmış beyazlar onu tamamlayan detaylardı sanki. Bu kadın, yalın kelimesinin sözlük anlamı olarak kolayca kullanılabilirdi.
"Toplantı odasına geçelim hadi," dedi koluma dokunarak. "Sanırım assolistler biziz, en son biz geldik."
Telefonumu açıp saate baktım ve "Ben geç kalmadım," dedim anında.
"Sen geç kalır mısın?" dedi Mahfer Hanım, cilve yapar gibi. "Onlar erken gelmişler." Birkaç adım sonra kapıyı benim için açtı ve imalı bakışlarla önden geçmemi işaret etti. Sanırım birilerinden egoist olduğumu duymuştu ve bu hareketleriyle egomu tatmin etmeye çalışıyordu. Bunu yaparken yüzünde muzip bir ifade olmasaydı kötü niyetli olduğunu sanırdım.
Adımımı içeri attığım an tüm gözler üzerime çevrildi ama ben sanki oturduğu yeri daha önceden biliyormuşum gibi doğrudan Ozan'la göz göze geldim. Buna hissetmek mi denirdi, yoksa başka bir ismi var mıydı bilmiyordum. İçeride bin kişi de olsa muhtemelen ilk önce o çarpardı gözüme.
Hızla bakışlarını benden kaçırdı fakat sonra bir kez daha kafasını kaldırdı. Yüzüne sahici bir gülümseme asabilmeyi ikinci bakışında başardı. Demek kalabalığa rol yapacaktı. Yanındaki boş sandalye, muhtemelen benim için ayrılmıştı. Başroller elbette yan yana oturmalıydı.
İçeride daha önce bir şekilde denk düştüğüm ve ilk kez gördüğüm olmak üzere ikiye ayrılan bir topluluk vardı. Herkesle selamlaşarak yerime ilerlerken Ozan'ın omuzlarının dikleştiğini fark ettim. Onun yanına ilerlemek için attığım her adım onu geriyor gibiydi.
"Bu genç yıldızların geç gelme işini ne yapacağız bilmiyorum," dedi Faruk Bey, alayla. Duayen denilen oyunculardan biriydi ve sinemaseverlerin çoğu onun adıyla birlikte saygı duruşuna geçerlerdi. Bu yüzden ters bir cevap vermemeliydim ve yüzüm de düşmemeliydi.
"Geç kalmadım," dedim sandalyemi çekerken. "Saat tam olarak 13.01. Tanıştığıma çok memnun oldum Faruk Bey."
Faruk Bey, diksiyonlu bir şekilde kahkaha attı. Bu kahkaha, benim tanımımdı ve sadece bazı insanlara özgüydü. Annemde de bundan vardı. "Ben de öyle Adacığım."
Mesela ben sana bey diyorsam ve sen benim adıma sırf yaşın benden büyük diye küçültme eki ekliyorsan sana kurulurdum.
Farukçuğumu listemin başına bir yerlere not aldım.
Gözlerin bir süre Ozan ve benim üzerimde gezindiğini hissettim. Mahfer Hanım, Musa Bey'in yanına geçip "Sana söylemiştim," dedi. "Bu ikisini birlikte gördüğünde kilitlenip kalacağını biliyordum."
"Yan yana gerçekten de güzel duruyorsunuz," dedi yönetmenimiz Musa Bey. Bu, geçmişte var olan ilişkimizden bağımsız bir şeydi ama garip bir iltifattı. Teşekkür etsek olmazdı, boş boş baksak olmazdı. İkimiz de ne diyeceğimizi bilemedik.
"Bunun herkes çok farkında," dedi Faruk Bey, bıyık altından gülerek.
Onun çok ciddi ve otoriter bir adam olmasını beklemiştim ama espri yeteneği de mevcuttu anladığım kadarıyla.
Bacak bacak üzerine atıp ellerimi önümde kavuşturdum. Sonra Ozan'ın bakışlarının kucağıma doğru kaydığını fark ettim. Dudaklarıma az daha bir gülümseme yerleşti. Kot eteğim, normal şartlarda laf söylemeden geçemeyeceği bir şeydi. Şu an kendini tutmaya çalışıyordu ama bu konuda onun hiç duru yoktu.
"Bu çok olmuş," dedi, kısık bir sesle. "Giymeseydin yarısını."
"Sana da merhaba Ozan," dedim gülümseyerek. Kıyafetlerime karışmak kimsenin haddine değildi. Bunun için çıngar çıkarmam gerekirdi ama onun laf söylemelerine oldukça alışkındım. Bende ters bir etki uyandırmıyorlardı artık. "Nasılsın görüşmeyeli?"
Su şişesine uzanıp bu muhabbete hiç hali olmadığını belirtmek ister gibi büyük yudumlar almaya başladı. Ben onun beni kıskandığını iddia etmeye başlamadan önce kendi kendine konuyu kapatmıştı.
Önümde üzerinde çalışacağımız replikleri içeren bir senaryo metni, bir şişe su ve ikramlık olarak hazırlanan elmalı kurabiyelerin bulunduğu bir tabak vardı. Çantamın zincirini toparlayıp onu isimliğimin yanına bıraktım. Gözüm kurabiyelere kaydı ve kahvaltı yapmadan çıktığım için midem açlıkla bağırdı. Sonra yeniden önüme döndüm. Midem tekrar bulanmaya başladı.
Ellerimi yanaklarıma yaslayıp gözlerimi repliklerimde gezdirmeye başladım.
Bütün cast henüz tam olarak belli olmamıştı ama yanılmıyorsam ana kadronun kilit oyuncuları buradaydı. Yönetmenimiz Musa Bey, "Herkes hazırsa ilk sahneden başlayalım," dedi. Bununla birlikte Ozan, okuma gözlüğünü yakasından çıkarıp gözüne taktı.
Çıktığımız dönemde Ozan'ın tanıdığım bütün personaları arasından tek bir tanesini seçmem gerekseydi gözlüklü hali bir yıldız gibi önümde parlardı ama konumuz bu değildi.
Musa Bey'in bahsettiği sahnede Göksel, bir cesedin başında dikiliyor ve sonrasında yanındaki memurlarla konuşuyordu. Bu esnada seneler önce bir ilişki yaşadığı Demir sahneye giriyordu. O an, ayrılıktan sonra ilk kez karşılaşıyorlardı ama Göksel'in hiç bir renk vermeden ceset hakkında diğerlerini bilgilendirmeye devam etmesi gerekiyordu.
Kendi kendime açılışı yaptım. Ardından sıra, Demir'in elimi sıkıp bana kendini tanıtacağı sahneye geldi. Sanki Göksel'le aralarında hiçbir şey yaşanmamış gibi el sıkışacaklardı ama seyirci o bakışmadan arka plandaki hikâyeyi anlayacaktı.
"Başkomiser Demir Eraslan," diye söze girdiğinde kullandığı baskın ve soğuk ses, içimi üşüttü. "Ankara'dan görevlendirildim."
Gözlerimi kaldırdım ve onun yüzüne baktım. Ozan da gözlerini benimkilere değdirdiğinde aramızda sürüp giden sessizliği bölecek tek bir ses bile çıkmadı provada. Göksel, bir başkomiserin geleceğini biliyordu ama Demir'i en son komiser olarak tanıdığı için karşısında gördüğünde hayrete düşmüştü. Bunu ölçülü bir şekilde yansıtıp "Hoş geldiniz Başkomiser," dedim son kelimeyi vurgulayarak. Ardından cinayetin ayrıntılarını onunla paylaşmaya devam ettim.
Oysa, ona zaten tanıdıktı. Zaten bu yüzden görevlendirilmişti. Göksel bu noktada bütün taşları yerine oturtuyordu. Bu yüzden istemsizce omuzlarım dik bir konuma geldi ve daha hızlı konuşmaya başladım. Ayrıca konuşurken Demir'i yok saymak ister gibi başka bir tarafa döndüm fakat onun tarafından dinleniyor olmanın getirdiği huzursuzluğu ses tonumla yansıtmayı denedim.
Bu sahnede çok az repliği olmasına rağmen Ozan, bakışlarını yüzümden çekmedi ve bu beni gerçekten tedirgin etmeye başladı. Sürekli konuşuyor olduğum için senaryoyu takip eden bütün gözler arada bir de bana dönüyordu. Herkesin bana bakmasına alışkındım ama burada böyle otururken ve yüzüm apaçık ortadayken sanki ilgileri yanaklarımda toplanmış gibi hissetmiştim.
Elimi yanağıma yaslayıp başımı hafifçe eğdim ve repliklerim ezberimde olmasına rağmen önümdeki sayfadan okumaya devam ettim cümlelerimi.
Mide bulantım geri geldi.
Sahneyi sonlandırdığımda geri dönüşleri almak için senaristimizle yönetmenimize doğru döndük.
"Senden istediğim, biraz daha baskın bir ton," dedi Musa Bey. "Gayet iyiydi fakat hayal ettiğim Göksel için bir tık nahif kalıyor sesin, sizce hocam?"
Hocam diyerek incelikte bulunduğu kadına döndüğünde Mahfer Hanım gülümsedi. "Aklımdakinin birebir halini izlemenin şaşkınlığını yaşıyordum," dedi Mahfer Hoca. "Göksel, Ada'ya öyle bir yakıştı ki."
"Daha vurgulu ve kasıntı deneyelim mi Ozan, senin repliklerini?" dedi Musa Bey, Mahfer Hanım'ın duygusallığını umursamadan. "Soğuk ifaden, karakterine renk katacak zaten ama sesinde o gerilimi daha net hissetmek istiyorum."
Bir tık nahif kalıyor sesin.
Çıtkırıldımın tekisin.
Göksel, benimdi. Bunu herkese öyle bir sunacaktım ki bu dizi sona erdiğinde herkes bu rol için Ada Göktan'dan başkası düşünülemezmiş diyecekti.
Notlarımı alıp yeniden sahneye başladığımda sol elimin parmaklarıyla eteğimi çekiştirerek verdim bu kez repliklerimi. Sahneyi bitirdiğimizde başımı kaldırdım ve yeniden herkesin gözlerinin bende olduğuyla yüzleştim.
Başka bir sahneye geçecektik ve o sahnede ben olmayacağım için uzanıp bir kurabiye yiyebilirdim. Elmalı kurabiyeye bayılırdım ve tabaktakiler oldukça iştah açıcı görünüyordu fakat sabahımı mahveden telefon konuşması kafamda dönmeye başlayınca onlara uzanmaktan vazgeçtim.
Başka bir sahne daha okunurken ilgim tamamen dağılmış durumdaydı.
Belki de cidden kilo almıştım. Annem böyle şeylere benden daha çok dikkat ederdi. Haklı olabilirdi. Eğer haklıysa yediklerime dikkat etmem gerekirdi.
Parmaklarımda hissettiğim temasla birlikte irkildim. Ozan, masanın altından kucağımda duran elimi tutmuştu. Tırnaklarımın kenarlarıyla oynadığımın farkında değildim. Bunu durdurmuştu.
Çok fazla midem bulanıyordu.
Elini hemen geri çekmedi. Bana iyi olup olmadığımı sormadı. Duraksadı, yüzüme baktı. Ardından "Hocam," dedi. Başka bir sahnenin daha sonuna gelmiştik. "Eğer herkes için uygunsa kısa bir mola alabilir miyiz?"
Musa Bey, gözlerini kısarak ona baktı. Belli ki mola vermek gibi bir niyeti yoktu ve sebep duymayı bekliyordu.
"Sigaraya çıkmak için sormuştum," dedi Ozan.
"Anlaşıldı," dedi Musa Bey, alayla gülümseyerek. "On dakikalık ihtiyaç molasından sonra devam edelim arkadaşlar."
Sandalyemi geriye itip ilk ayağa kalkan ben oldum. Ozan'ın gözleri beni takip ediyordu. Masadan uzaklaştım ve yerini gözüme kestirmiş olduğum dış taraftaki lavaboya doğru ilerlemeye başladım.
Eski bir alışkanlığımdı. İlk kez geldiğim bir mekân da olsa ihtiyaç duyma ihtimalime karşı önce lavabonun nerede olduğunu tespit ederdim.
İçeriye girer girmez ilk kabinin kapısını ittim. Klozetin kapağını açıp yere çöktüm ve saçlarımı avucumun içinde toplayıp öne eğildim. Bunu yaptığım için eve gidince çamaşır suyunda dinlenecektim.
İçimde hiçbir şey yoktu. Olsaydı kusardım. Olmadığı için yalnızca öğürebildim. Birkaç dakika belki kusarım diye lavaboda öylece bekledim. Bunun geri gelmediğini anlayınca bir rahatlama hissiyle çevrelendim.
Kusmuyordum, sorun yoktu.
Ayağa kalkıp dışarı çıktım. Gömleğim ıslanmasın, herhangi bir su lekesi kalmasın diye onu çıkarıp askıya astım ve parmak uçlarımdan kollarıma kadar olan kısmı sabunla yıkadım. Peçeteleri avuç avuç aldım ve her yerimi iyice kuruttuğuma emin olduktan sonra gömleğimi yeniden üzerime geçirdim. Aynaya baktım, gülümsedim. Boğazım acıyordu ama arka arkaya yutkunarak bunu gidermeyi denedim. Daha fazla yangına sebep oldum. Daha çok gülümsedim.
Lavabodan çıktığımda kapının tam karşısında kalan duvarda Ozan'ı elinde sigarasıyla gördüm.
Sol ayağını arkasındaki duvara yaslamıştı. Gözlerimiz birbirini bulduğunda ağzını açmadı. Bir saniyeliğine bakışları kol saatine kaydı, sonra yeniden bana baktı.
Neden yaptığımı bile bilmeden ona doğru yürümeye başladım.
İşaret ve baş parmağının arasındaki izmarit epey küçülmüştü. Ona ilerleyişimi izlerken içine derin bir nefes çekti. Dumanı havaya üflerken gözleri kısıldı. "Bitirdin mi?" diye sordum her şey normalmiş gibi. "Geçelim mi içeri?"
Yine tek kelime etmeden izmariti çöp kutusunun kenarına bastırarak söndürdü, ardından onu çöpe attı. Elini cebine soktuğunda gözleri hâlâ üzerimdeydi. "Nane şekeri ister misin?" diye sordu.
Pakete uzandığımda parmaklarımız birbirine sürttü.
Rahatsız edici bir hisle sarmalandı etrafımız.
Gözlerini kaçıran taraf ben oldum. Ozan, mimiklerden arınmış yüzüyle yanımda durmaya devam ediyordu. "Bir tane daha sigara yakayım mı?"
"Hayır," dedim. Tek bir kelimeydi ama minnetimi hissettiğine emindim. "İçeri dönelim."
Nane şekerini ağzıma attıktan sonra bir tane de o attı ağzına. Ardından önden gitmem için bekledi. Ben harekete geçtiğimde tam arkamdan yürüyordu. Sık bayılma alışkanlığım yoktu fakat her ihtimale karşı bir önlem aldığını düşündü zihnim. Belki de öyle olmasını istedim.
Provaya geri döndükten sonra toplu bir fotoğraf çektirdik. Ardından ilk partner fotoğrafı başlığıyla sosyal medyayı ayağa kaldıracak kareyi vermek üzere Ozan'la aynı anda kameraya doğru baktık.
Kolunu sandalyemin arkasına yasladığında ben de hafifçe göğsüne doğru yaklaştım ve senaryo taslağının üzerindeki Anbean yazısının görüneceği şekilde metni elime aldım.
Birlikte gülümsedik.
Artık yeniden aynı karenin içindeydik.
📸
Okuma provasından günler sonra tanışma yemeğindeydik.
Çok eğleniyorduk.
Her film röportajında biz çekerken çok eğlendik, siz de umarım severek izlersiniz diyen o başroller kadar samimiydim hislerimde.
Açıkçası, buraya zorla gelmiştim ve tek amacım gece bitsin diye saniye saymaktı. Boğazda, altın rengi şamdanlarla bezenmiş uzunca bir masanın cam kenarında oturuyordum. Bulunduğumuz mekan hem yemek hem de içki servisi sunuyordu. Elime geçen ilk fırsatta diğerlerinin yanından uzaklaşıp o bar taburelerinden birine kendimi bırakacak ve rahatlayabilmek için bir şeyler içecektim.
Özenle hazırlanmıştım. Ne olursa olsun, nereye gidersem gideyim en göze çarpan kişi olarak geçmişti hayatım. Bunu çekeceğimiz dizinin başrolüyken de devam ettirecektim elbette. Lacivert elbise oldukça cesur bir yırtmaca sahipti ve ip askılıydı.
Dekolte vermenin cesaretle ilişkilendirilmesi bana epey saçma gelirdi ama sektörün dili, istemsizce dilime yapışan bir şeydi.
Ceketimi arabamda bırakarak çok büyük aptallık yapmıştım. İçerideki klimalar soğuk hava üflüyordu ve ben son bir dakikadır omuzlarım titremesin diye uğraşıyordum.
Oyuncu kadrosunun neredeyse yarısı denebilecek kişi sayısına sahipti büyük tanışma yemeği. Hâlâ belli olmayanlar vardı ve hikâyesi henüz başlamayacak bazı karakterler de sonradan dahil olacaktı aramıza. Az önce hepimiz kameraya gülümsemiş, böylece piyasaya servis edilmek üzere mükemmel görünen bir fotoğrafa imza atmıştık. Dizi için bir araya geldiğimiz konuşulacak, oyuncu kadromuz bir süre gündemde kalacak ve yüzümüzdeki o gülümsemeler sanki herkes herkesle samimiymiş gibi lanse edilerek dikkatleri üzerimize çekecekti. Yani bir nevi reklamımız için buradaydık.
Masanın bana en uzak olan köşesinde Farukçuğum Mazharoğlu oturuyordu. Ellilerinin sonunda, saçları seyrekleşip beyazlaşmış o adam şimdiye dek benim yaşımdan fazla projeyi geride bırakmıştı. Dizide amirime hayat verecekti.
Onun yanındaki isim Harun Polatlı'ydı. Göksel'in belalı abisi Nazım'ı canlandıracaktı. Karakterim Göksel Kaplan, Kaplan ailesinin kendini kurtarabilen tek üyesiydi. Bu yüzden sürekli aile dramalarına maruz kalacak, bir yandan da kendi hayatının mücadelesini vermeye çalışacaktı.
Tüm bunlara rağmen zorlukla yürüttüğü bir düzen oluşturmayı başarmış, işinde yükselmeye başlamıştı fakat şimdi de eski sevgilisi ile bir cinayet dosyası üzerinde çalışmak zorunda kalmıştı.
Demir ve Göksel'in ayrılıklarının üzerinden üç yıl geçmişti. Ozan'la benim üzerimizden geçen sürenin iki katıydı.
Bu çok saçma bir kıyas olduğu için anında düşünmeyi kestim ve odağımı etrafıma vermeye devam ettim.
Bana yakın tarafta oturan başka bir oyuncunun adı Oya Kaaner'di. Ozan'la daha önce bir reklam çekimi için bir araya gelmişlerdi. Bu yüzden tanışıklıkları vardı. Oya'nın dizideki rolü de karakolumdaki polislerden biri olmaktı. Kadroya son dakika alınmış isimlerden biriydi. Bu yüzden az önce onu görünce öğrenmiştim bizimle rol arkadaşı olacağını.
Diğer isimlere de birer kez daha bakacaktım fakat beni durduran, Ozan'ın bakışlarını üzerimde hissetmem oldu. Yüzümde değildi, titrememesini umduğum omuzlarımdaydı gözleri. İkimiz de camın kenarında, denize en yakın yerdeydik fakat önümde bu güzel İstanbul manzarası da olsa o adam tam karşımdayken hiçbir şeyin tadını çıkaramıyordum.
Ringe çıktığımız günden bu yana Ferhat Hoca'yla eğitimlerime başlamıştım ama Ozan bir kez bile bana ulaşmamıştı. Hocasıyla bir program yapabilmemiz için bana onun numarasını atan Gökhan'dı. Ozan, benim için bu zahmete girmeye bile tenezzül etmemişti. Okuma provasından sonra da hiç konuşmamıştık. İletişimimizi minimum düzeyde tutmaya gayret ediyordu sanki.
Buraya geldiğimizden beri sahte bir el sıkışma ve birkaç küçük diyalog dışında hiçbir şey sohbet geçmemişti aramızda. Onun da sıkıldığı belli oluyordu fakat onun burada zorla durma sebebi bendim. Kalabalıktan değil de benden rahatsız gibiydi.
Çatalını önümdeki ete batırıp bir intikam yemini edermiş gibi gözlerimi gözlerinden ayırmadan ağzımın içinde eti çevirmeye başladım. Bedenini mükemmel şekilde saran lacivert gömleğinin içinde oldukça iyi görünüyordu. İşin kötüsü, ikimiz yan yana durduğumuzda oldukça uyumlu oluyorduk fakat bu kombinleri önceden planlayarak gelmemiştik buraya. Set ekibinden olduğunu öğrendiğim biri bizim için işte bu da birbiriniz için yaratıldığınızın kanıtı demişti omzumu dürterek. Espri yaptığını sanıyorken dik bakışlarımla karşılaşınca da bir bahane uydurup yanımdan uzaklaşmıştı.
İlerleyen dakikalarda ortaya atılan birkaç muhabbete katıldım ve yeni dizimizin şerefine diğerleriyle birlikte kadeh kaldırdım. Yavaş yavaş akan sohbet, gruplara bölündü ve herkes kendi yanındakilerle ilgilenmeye başladı. Ben nefes almak niyetiyle denizi izlerken Ozan, yanındaki sandalyede oturan Oya'yla konuşuyordu.
"Kaç sene oldu Ozan ya?" diye sordu Oya, onun dibine kadar girerek.
Çantamın içinden telefonumu çıkarıp Çisem'e Oya'nın da burada olduğuna dair bir mesaj çektim. Çisem'in birlikte çalıştığı oyunculardan biriyle Oya arasında büyük bir kavga çıkmıştı vakti zamanında. Çisem bu ateş hattının ortasında kaldığı günden bu yana Oya'yla aynı ortamda denk düşmemeye çalışıyordu çünkü ondan nefret ediyordu.
"Ben daha konservatuvardaydım," dedi Ozan. Bu, bizim aramızdaki en büyük farklardan biriydi.
Benim ekran maceram doğduğumda başlamıştı. Annem genç yaşta ismini duyurmuş, sonraki yıllarda ise sosyetenin önde gelen isimlerden biri olmuşken ünlü olmamak pek de mümkün değildi. Adım, belli bir yaşa gelene kadar hep onun kızı olarak anılmıştı. Hâlâ da bundan tam anlamıyla kurtulmuş sayılmazdım fakat yeteneğimi kanıtlamak ve insanlara benim bir torpilden ibaret olmadığımı kabul ettirmek için çok uğraşmıştım.
Ozan ise küçük yaşlarından itibaren tiyatro oyunları izleyerek büyümüştü. Bulduğu her kursa başvurmuş, lisedeyken de kendini tamamen o tarafa verip geliştirmeyi denemişti. Konservatuvarı kazanıp dört yılın sonunda oyunculuğa adım atmıştı. Küçük reklam filmleriyle başladığı o yolun kıyısına bir tiyatro turnesi de sıkıştırmıştı. Dizi dünyası ve tiyatro arasında gidip geldiği dönemleri bana uzun uzun anlatmıştı kanepesinde yan yana kahve içtiğimiz akşamların birinde. Asıl tutkusu kırmızı perdeydi ama çizdiği yol dizi oyunculuğundan ilerlemek olmuştu.
Oya, Ozan'a birlikte çektikleri bisküvi reklamıyla ilgili bir şeylerden daha bahsetti. Ozan onu geçiştirmedi. Üzerinden bir asır geçen anılarını ilgiyle dinledi ve yeniden bir araya gelmelerinin ne tatlı bir tesadüf olduğundan bahsetti.
Yavşak, diye geçirdim içimden. İleride lazım olur diye yol yapıyordu kadına. Geride kalan bir buçuk yıl onu dişi kuşa yürüyecek kıvama getirmişse buna şaşırmazdım.
Ekranıma düşen bildirime bir kurtarıcıymış gibi sarılıp anında mesaja tıkladım.
Çisem: O kadın tam bir cadaloz Ada!!!
Çisem: Kibirli biri. Kendisinin yan karakter olduğunu kabul etmesi için muhtemelen birkaç sinir krizi geçirmesi gerekmiştir.
Çisem: Batuhan'ı hayatından bezdirmişti. Adam en son sözleşmesini falan yırtmaya kalkmıştı şu kadını bir daha görmesin diye.
İşte Batuhan, Çisem'in menajerliğini yaptığı oyunculardan biriydi ve Oya ile hâlâ kimsenin unutamadığı o kavgalardan birini etmişti. İkisi çektikleri dizi bitene kadar sette birbirleriyle hiç konuşmamışlardı. O dönemki magazin haberlerini dün gibi hatırlama sebebim ise Ozan'la birlikte dalgasını geçmemizdi.
Belli ki beyefendi, Oya'nın arkasından neler dediğini çok çabuk unutmuştu.
Dakikalar yuvarlanıp giderken Çisem'e masanın altında tuttuğum telefonumdan somurtarak bir fotoğrafımı çekip gönderdim ve altına ne kadar eğlendiğimi yazdım. Ardından adını unuttuğum kadınlardan birinin bana dövüş eğitimimle ilgili bir soru sormasıyla dikkatim dağıldı ve sonraki on beş dakikamı onunla tanışarak geçirdim. Gazeteci bir kadını oynayacaktı. İlk büyük rolüydü, bu yüzden heyecanı yüzünün her köşesinden okunuyordu ve tavırlarında bir hayranlık seziyordum.
Birilerinin bana hayran olmasına bayılırdım. Bütün ilgimi Meryem'e vererek ve iltifatlarını kabul ederek biraz kafamı dağıttım. Bu sırada masadakiler yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Ortamda klasik bir müzik çalıyordu. Üç kişi, sigara içmek için aramızdan ayrılmıştı ve birileri de prodüksiyondan arkadaşlarla muhabbete dalmış haldeydi. Oya hâlâ sandalyesinde oturuyor olsa da Ozan az önce izin isteyip bar tezgâhının olduğu bölüme doğru ilerlemişti.
Ben de uzaklaşma isteğiyle doluydum çünkü Oya'nın bir ima taşıdığına yemin edebileceğim bakışlarına daha fazla maruz kalmak istemiyordum ve ayrıca gürültü beni yormaya başlamıştı.
Sosyal biriydim, normalde böyle ortamların beni bu kadar boğmaması gerekiyordu ama birinin varlığı yüzünden içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı hep. O biri uzaktayken bile bana bakıyordu. Bilmediğimi sanıyordu ama onun bakışları tarafından kafeslenmenin nasıl hissettirdiğine aşinaydım ben. Onun da daha önce söylediği gibi: Gözleri üzerimdeyse bunu anlardım.
Bu saçma huzursuzluk ona istediğini vermeme sebep olmamalıydı. Kafamı çevirip o tarafa baktım. Bar taburesinde oturuyordu. Ayağa kalktığım an dirseğini tezgâha yasladı ve gözlerini üzerimden çekmek gibi bir girişimde bulunmadı. Köşeli kadehi dudaklarına doğru götürdü. Ona doğru attığım her adımda beni izlerken içkisini yudumladı yavaş yavaş. Boğazından uzak tuttum bakışlarımı. Etraftakilerin varlığını hatırladığımda yüzüme bir gülümseme kondurdum. Sahte olduğunu anladı, aynı şekilde karşılık verdi kadehi tezgâha bırakırken.
"İki başrolün birbirinden kaçtığı nerede görülmüş?" dedim yanındaki tabureye oturmadan önce. Artan müzik sesi yüzünden beni duyamayacağını düşünüp kulağına yaklaşmıştım. Ona olan bu yakınlığım karşısında yutkundu ve gözleri gözlerime kenetlendi.
"Senden kaçmıyorum," dedi derin bir sesle. "Ama sen, ortamdan uzaklaşmak isteyip beni bir kaçış olarak görmüş gibisin. Bazı şeyler değişmiyor işte."
Tabureye oturup bacak bacak üzerine atarak tezgâha döndüm yüzümü. Yalnızca bir saniyeliğine gözü yırtmacımın açık bıraktığı bacağıma kaydı ve sonra yeniden bana baktı bir şeyler söylememi bekleyerek. "Çok kasıyorsun," dedim. "Her hareketimi kendine yormaya çalışmak zor olmuyor mu?"
"Yok." Omuzlarını silkti. "Ortada olan şeyleri görmekte zorlanmam."
Bu doğru değildi ama sustum.
Taburemi oturduğum yerden kavrayıp kendine doğru çekti tek hamlede. Yüzlerimiz arasındaki mesafe ansızın azaldığında "İki yabancı gibi oturmamalıyız, öyle değil mi?" diye sordu kısık bir sesle. Az önce bilerek ona yaklaşmamın intikamını benden almaya çalışıyordu. Bir öfkeyle bağlıydık birbirimize ve bu sanki her saniye intikam isteğiyle körüklüyordu ikimizi de.
Zor olacağını biliyorduk. İnkâr etsek de bir inatlaşma vardı aramızda ve işin kötüsü, o ve ben birlikteyken diğer insanların varlığını unutuyor ve birbirimizden başka hiçbir şeyle uğraşmıyorduk.
Flörtöz hareketi birçoğuyla yeni tanıştığım iş arkadaşlarımın üzerinde farklı bir algı yaratabilirdi fakat o an, bunların hiçbiri umurumuzda değildi.
"Hareketlerine dikkat et." Cümlemle birlikte kaşları havaya kalktı ve kahretsin ki çok çekici geldi gözüme. "İlk günden yanlış anlaşılmalara yol açmamalıyız."
"Yanıma geliyorsan, yanımda kalmanı sağlarım." Söylediklerini sindirip yüz ifademi koruyabilmek için derin bir nefes aldım. "Çünkü kibar biriyimdir," diyerek devam etti. "Güzel bir kadını başımdan savmak yerine sohbet başlatırım. Nesi yanlış bunun?"
"Yavşak yavşak konuşma benimle." Bir anda ağzımdan kaçan bu cümle üzerine dişlerini göstererek sırıttı. İkimiz de doğruları söylemediğinin farkındaydık. İletişimi güçlü biri olduğu konusunda şüphem yoktu ama önüne gelen her kadına bana davrandığı gibi davranmadığını biliyordum. Durdum, araya giren zamanı hatırladım ve insanların değişebileceğini söyledim içimden. Kime nasıl davrandığını geçmişe göre değerlendiremezdim. Oya'ya gayet sıcak davranabiliyordu. Demek ki istediğinde gerçekten de güzel bir kadınla sohbet başlatma becerilerine sahipti.
Düşüncelerim, bakışlarıma yön vermiş olmalıydı. Bir an için gözlerini kıstı. Aklımdan geçenleri okuyabilmişti, uzunca bir süre duraksamasına neden oldu bu. Bir açıklama yapmak ister gibi dudaklarını araladı, eğer konuşsaydı belki de böyle birine dönüşmediğine ikna etmeye çalışacaktı beni ama bunun gereksiz olduğuna kanaat getirdi. Sonuçta benim onun hayatında hiçbir yerim yoktu.
"Ee," dedi gözlerine sorgular bir ifade yerleşirken. "Yanıma gelmek için devamlı bahaneler mi bulacaksın sen böyle? Bu üç oldu."
Ringe çıktığı spor salonu, lavabonun karşısındaki duvar ve bar tabureleri. Üçünde de ona giden bendim. Tıpkı ilk zamanlarımızdaki gibi.
Dudaklarım bir cevap verme isteğiyle aralandı fakat içime istemediğim bir his uğradı. Bir daha onun tarafından kırılamaz sandığım kalbim, tek bir cümlesi yüzünden paramparça oldu.
Sanki ona ihtiyacım varmış gibi bir tavır takınmış, beni kullandığı ses tonuyla küçümsemişti.
Oya'ya gösterdiği sıcak bakışların yarısıyla bile karşılamıyordu beni. Buzdan bir duvara dönüşmüştü. Masadan kalktığıma pişman olmak yalnızca birkaç saniye sürmüştü onun yüzünden. Benimle bir araya getirecek iki kelimesi bile yoktu. Bunu artık idrak etmem gerekiyordu.
"Ada?" dediğinde tek kelime etmeden ona baktığımın farkına vardım. "Nereye daldın?"
"Sadece içki almak için buradayım." Kendimi toparlayabildiğimde kalkanlarımı kuşandım hızlıca. Aramızdaki mesafe çok az olmasına rağmen görünmeyen kilometreler vardı aslında. "Yanına gelmek için bahanelere ihtiyacım yok ama geldiysem burada kalmamı sağlayacağını söylerken ne düşünüyordun merak ediyorum doğrusu."
"Bir hamle yaparsan karşılığını alırsın demeye çalışıyordum," dedi hızlıca. "Satranç maçı gibi işte."
"Anladım." Taburemi döndürerek tezgâha yaslandım ve barmene seslenerek benim için de bir kadeh doldurmasını rica ettim.
"Neyi anladın?" dedi üzerime gelmek için her yolu deniyormuş gibi. Ondan da dengesiz tavırlarından da nefret ediyordum.
"Seninle iki kelime bile edilemeyeceğini." Düşen yüzüm, onu gafil avladı. Savaşmak istiyordu, didişmek istiyordu, kendimi bu kaosun ortasında bırakamayacak kadar yorgundum şu an. Tek istediğim eve gidip sağlam bir uyku çekmekti. "Sıkıldım ve yeni arkadaşlarıma surat sallamamak için kalktım o masadan ama görüyorum ki çok yanlış bir kararmış. Maskemi takıp geri döneceğim şimdi."
Avucunu bacağıma yasladığında "Kal," dedi ve bakışlarındaki alaycılık sanki hiç var olmamışçasına yok oldu. "Bir sorun mu var?"
Aniden değişen tavrına alışmaya çalışırken gerçekten ilgili gözlerini üzerime dikmesi işleri benim için hiç de kolaylaştırmadı. "Rahat görünmüyorsun." Alçalan ses tonu yüzünden olduğum yere mıhlandım. "Biri yüzünden mi?" Bir anlığına Oya'yı kastettiğini sandım çünkü bunu ondan beklerdim fakat hâlâ üzerimden çekmediği parmakları yavaşça bacağımı okşadığında beni rahatlatmaya çalıştığını fark ettim. "Biri sana bir şey mi söyledi Ada?"
Bacağımı mı okşamıştı?
Kas hafızası diye bir şey kesinlikle vardı!
Bileğini tutup elini kendi dizinin üzerine koymasını sağladım. "Sadece yorgunum." İnandırıcı olmayan bahanem kaşlarını kaldırmasına sebep oldu. "Bir iki imalı cümle duymadım diyemem tabii ama sorun değil, hep duyacağız."
"Ne gibi imalar?"
"Bizim hakkımızda işte."
"Tam olarak ne söylediler sana?"
Uzatmak istemediğim için "Senin de maruz kaldıklarından fazlası değil," dedim.
"Ben bu gece hiçbir şeye maruz kalmadım," dediğinde sesine bir öfke yerleşmişti. "Bana bu gece kimse senin ve benim geçmişimiz hakkında tek bir cümle bile kurmadı. Kim niye senin üzerine geliyor ben bunu anlamıyorum."
Senin ve benim geçmişimiz. Bizim değil. O ve ben, biz değiliz.
"Çünkü sen erkeksin." Omuzlarımı kaldırıp indirirken her zaman geçerli olan bir kuralı ona açıklıyordum. "Kadın geçmişe takılıp kalır, erkek atlatıp önüne bakar. İnsanlar böyle düşünür Ozan. Tabii ki imalar bana yapılacak. Tıpkı şu an ikimiz yan yana olsak da çevredeki herkesin dönüp dönüp bana bakması gibi."
Ozan, çatık kaşlarıyla omzunun üzerinden geriye doğru baktığında söylediklerimi teyit etmesi birkaç saniye bile sürmedi. Başta Oya'nın içinde bulunduğu üç kişilik kız grubu olmak üzere birkaç kişinin daha kaçamak bakışlarıyla çevrelenmiş haldeydim.
"Sıkıldıysan gidelim. Hem üşüyorsun zaten."
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. "Birlikte mi?"
"Evet, konuşacak yeni bir konusu olur milletin. Fena mı?"
"Ben kaçmam," dedim. "Konuşacak yeni bir konuları olsun diye kalktım yanına geldim işte, daha ne?"
"Sen bilirsin." Kadehinin dibinde kalan sıvıyı shot attı ve sıkıca kavradığı bardağı tezgâha bıraktı. "Teklifim tüm gece boyunca geçerli olacak."
Gülmeye başladığımda neye güldüğümü anlayamadı. "Sıkıntıdan ölüyorsun," dedim. "Ve gitmek için bahaneye ihtiyacın var. Beni düşünüyor gibi yapma çaban pek başarılı değil, birazdan kendini Boğaz'a atacak gibi görünüyorsun."
"Ortamdan kopup masanın altından Çisem'e kurtar beni diye mesaj atan ben değildim diye hatırlıyorum."
"Kurtar beni diye mesaj atmadım," dedim hızlıca.
"Ozan'ın yakışıklılığına dayanamıyorum mu yazdın yoksa?" Dizine vurduğumda aynı anda gülmeye başladık. Eğer kafamı dağıtmak istiyorsa bunu başardığı kesindi.
"Çisem'e yazdığımı nereden bildin?"
"Sanki başka arkadaşın varmış gibi..."
Bir insan bir insanı her seferinde kırmayı nasıl başarabilirdi? "Doğru," dedim hızlıca sağıma soluma bakınırken. Dakikalar önce başım dik halde ben kaçmam derken şimdi kaçacak yer arıyordum. Ozan benim canımı yakmanın bir yolunu istemeden de olsa bulurdu. Durduk yere beni yalnızlığımdan vurmuştu ve görünüşe bakılırsa farkında bile değildi.
Arkadaşlıklarımın çoğunun çıkara dayalı olduklarını fark etmek yeterince zordu benim için. Yüzüme vurulmasına ihtiyacım yoktu. Evde öylece oturup günlerce konuşmadığım için kendi sesimi unuttuğum oluyordu benim.
Tam bir şeyler söylemek için kendimi hazırladığım sırada Oya'nın bulunduğumuz tarafa yürümeye başladığını gördüm. Ozan konuşmam için gözlerimin içine bakıyordu. Oya, onun tam arkasında durup elleriyle Ozan'ın omuzlarını kavradı. Dikkati kendi üzerine çektiğinden emin olunca bir elini havaya kaldırıp barmene işaret etti ve sonra "Şarap beni kesmedi," dedi. "Ozan Bey ne içiyorsa ondan istiyorum."
Açık açık Ozan Bey'i istiyorum diyemiyordu tabii.
"Ben birden böyle geldim ama bir şeyleri bölmüyorum umarım."
Ozan'la çalışmanın ne kadar zor olacağını düşünüp dururken artık odaklanacak başka bir şeyim vardı: Oya'nın üzerine atlamamaya çalışmak.
Ozan, bedenini tamamen sırtına yaslamak üzere olan Oya'ya doğru taburesini döndürdü ve kafasını kaldırıp onun yüzüne baktığında, "Selam," dedi. "Partiden sıkılanlar kulübüne hoş geldin."
"Otursana Oya," diyerek yerimden kalkmaya yeltendim. "Ben de tam Meryem'in yanına gidiyordum."
Oya hevesli bir kabulle yerimi alacağı sırada "İkinizin hâlâ arkadaş kalabilmesi ne hoş," dedi sırf boş yapmak için. Vurguladığı şey ya benim Ozan'ın sadece arkadaşı olabileceğimdi ya da ben ona gıcık olduğum için her söylediğini bir yerlere yoruyordum.
"Niye kalmayalım?" diye sordum kibar bir gülümsemeyle Ozan'a göz kırparak. "Biz medeni insanlarız, değil mi?"
Ozan, göz kırptığım an donup kaldı. Aynı ringde ona yanlışlıkla öpücük attığımdaki gibi bir ifade yerleşti suratına ve söylediğimi algılayıp algılayamadığından emin olamadım. "Tabii," dedi. "Aynen." Kesinlikle neyi onayladığına dair hiçbir fikri yoktu.
"Sizin hiç de medeni olmayan bir kavgayla ayrıldığınızı sanıyordum."
Niyetini tanıştığımız ilk geceden bu kadar belli etmesi, onun ne kadar acemi bir oyuncu olduğunu düşündürdü bana. Şampiyonlar liginde işi yoktu. "Zamanında Batuhan'la az daha davalık oluyordunuz, bizim Ozan'la arkadaş kalabileceğimizi düşünmemene şaşırmadım."
"Ne alakası var Batuhan'ın şimdi?"
"Ne alakası vardı Ada'yla geçmişte yaşadığım ilişkinin peki?" Ozan'ın bu muhabbete katılmayacağını çünkü dönen kaostan zevk alacağını sansam da yanılmıştım. "Sen buraya bana bir şey söylemeye mi gelmiştin Oya?"
"Amaan," dedi Oya elini konuyu kapatmak ister gibi sallayarak. "Öyle iki laflarız diye geldim. Çekimlere az kaldı, ayrı geçen onca zamanı telafi etmeye çalışıyorum."
Burada yerimin olmadığını bir kez daha anladığımda kadehimi alıp gitmek için arkamı döndüm fakat bir el, bileğime yapışarak beni kendine doğru çekti. Yüksek taburede oturan Ozan'ın bacaklarına çarptığımda afallayarak durdum. Ozan, uzanıp elimdeki kadehi bir dikişte bitirdi ve tezgâha bıraktıktan sonra ayağa kalktı. "Başka bir zamana erteleyelim," dedi Oya'ya. "Çünkü Ada'nın ceketini arabasından almaya gitmeliyim."
"Anlamadım," dedi Oya. "Bunu istemek için mi gelmiş yanına?"
"Ah," dedim. "Alakası bile yok, sadece ayrı geçirdiğimiz zamanı telafi ediyorduk."
Ozan gülümsediğinde eli belimi kavradı fakat bir saniye sonra beni tutan parmaklarını kapatıp yumruk yaptı. Dokunuşları tamamen alışkanlıktandı, bazı alışkanlıklardan öyle kolay vazgeçilemiyordu. Yine de buna Oya'nın da şahit olması güzeldi.
"Sen Meryem'in yanına git," dedi Ozan. "Ben de ceketini getireyim. Yine görüşürüz Oya."
"Aslında buna gerek yok," dedim. "Ekibe iyi geceler dileyeyim, sonra da eve geçerim. Biraz yorgunum zaten."
Şansımı zorlamaktı belki bu fakat Ozan'ın vereceği tepkiyi merak ediyordum. Burada kalıp Oya'yla konuşmaya devam edecek mi bilmek istiyordum ve ben bir şeyi istiyorsam almadan durmazdım. "O zaman ben bir taksi ayarlayayım," dedi Ozan. Yüzüme yerleşen gülümsemeyi görmediğine sevindim. "Alkol aldın, araba kullanamazsın."
"Teşekkür ederim," dedim sesimi toparlayıp. "Sette görüşürüz Oya."
"Sete kadar da görüşürüz Adacığım," diye karşılık verdi. "Sonuçta bir sürü eğitim alacağız daha."
Koskoca Ada Göktan'ı Adacık'a indirgeyen herkesle ciddi sorunlarım vardı. Oya, Faruk Bey'in bile üzerinde kendine yer bulmayı başararak büyük hata yapmıştı.
"Ödevlerimi son güne bırakmaktan hoşlanmam." Dudaklarım iki yana kıvrıldı. "Derslerimi almaya çoktan başladım ama bir gün denk gelebiliriz tabii. Doğru söylüyorsun."
"Aa öyle mi?" Sahtelik kelimesi ete kemiğe bürünecek olsaydı hiç şüphesiz kendisi için Oya'nın bedenini seçerdi.
"Evet," dedim. "Ozan'ın tavsiyesi üzerine onun eğitmeniyle antrenmanlara başladık. Bir süredir çalışıyoruz."
Ve durdum. Kendimi düşürdüğüm konumun farkına vardım. İçimdeki bu yersiz duygunun kıskançlıkla hiçbir alakası olmamasını umdum. Oya'dan hoşlanmadığım için onu bozmaya çalışıyordum. Buna inandırmalıydım kendimi.
"Ben programımı ancak boşaltabildim," dedi Oya kendisi dünyanın en meşgul insanıymış da ben boş gezenin boş kalfasıymışım gibi bir sesle. Evet, sesi tam olarak böyleydi. Abartmıyordum. "Bana da yardımcı olabilir misin Ozan?"
"Tabii," dedi Ozan. Bir anda Ferhat Hoca'yı da kıskandığımı fark edip rahatladım. Benim olayım Ozan değildi, benim olayım hayatımdaki insan her kim olursa olsun onu paylaşmak istemememdi. Çisem bile başka oyuncularla çok meşgul olup bana zaman ayıramadığında ayılıp bayılmaya başlar, istediğim ilgiyi alana kadar durmazdım. Şu anda hissettiklerim de gayet normaldi bu yüzden. "Ama yapım da birini bulmuş diye duymuştum. Eğer o iş olmazsa yeniden konuşuruz olur mu?"
"Olur," dedi Oya. "Numaranı alabilir miyim?"
Gözlerimi kıstım, Oya da gözlerini kıstı. İşte bu, bana bir savaş ilan ettiğinin resmi kanıtıydı. Kafamda kurduğum falan yoktu, apaçık bir tehdit olduğunu ilan etmek için gelmişti yanımıza kadar.
Umurumda değildi. Onunla kavga edecek halim yoktu. Ozan ona yüz verirse eğer birlikte istediklerini yapabilirlerdi. Eski sevgilimin hayatına karışacak değildim, yeni sevgilisi olmasını kaldıramayacak hiç değildim. Haberlerde her zaman çok güzel olduğunu düşündüğüm bir mankenle kameralara yakalandığını gördüğüm zaman biraz üzülmüş olabilirdim ama o zamanlar ayrılığımızın üzerinden birkaç hafta geçmişti sadece. Artık beni aynı şekilde etkilemezdi.
Biz rol arkadaşıydık. Bunu hatırlamam gerekiyordu. Daha çekimler bile başlamamışken bir an evvel bunu kafama sokmam kesinlikle şarttı.
Ozan ona numarasını verirken ben de ekibimizle vedalaşmaya başladım. Kimseyi es geçmediğime emin olunca tezgâh tarafına bir bakış attım ama Oya'yı orada tek başınayken gördüm. Ozan yanında yoktu. Beklemeden kapıya ilerledim ve sokağa adımımı attığımda ellerimle omuzlarımı ovalayıp sağa sola bakındım onu bulabilmek için. Sırtını duvara vermiş, bir elini cebine sokmuş ve beni beklerken başını gökyüzüne çevirmişti.
Beni görmediğini sanıyordum fakat avucunu olduğum tarafa doğru uzattı. "Bana arabanın anahtarlarını vermelisin."
İkiletmeden anahtarımı çantamın içinde ararken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordum. Her an her yerden muhabir fırlama tehlikesiyle yaşadığım için bu benim herhangi bir mekândan çıkarken yaptığım rutindi. Nihayet elim arabamın anahtarına çarptığında onu göndermemin gereksiz olduğunu fark ettim. Kendim de gidebilirdim, bunu yapmasına ihtiyacım yoktu ama bir anlığına eskisi gibi olmak beni güvende hissettirmişti. Bu yüzden sorgulamamıştım.
"Resmen titriyorsun Ada." Gözlerimi yerden kaldırıp yüzüne çevirdim. Sokak lambasının ışığının altında silüetinin ne kadar güzel olduğunu bana hatırlatmak için durmuştu sanki. Çenesindeki sakalları eliyle sıvazlayınca beni ısıtmanın bir yolunu acilen bulmaya çalışıyor gibi düşünceli göründü gözüme. Uzun kirpiklerini inceledim, estetik uzmanlarına model diye gösterilebilecek kusursuzlukta bir burnu vardı ve sonra alnına dökülen dalgalı tutamlar da...
Kendimi durdurdum.
Bunu yapamazdım. Ozan koca bir tuzaktı ve ben bu tuzağa düşemezdim. Gözlerimi kaçırıp "O kadar da üşümüyorum," dedim. O sigarasının dumanını içine çekerken çantamı iki elimle birden kavrayıp önünde durarak sırtımı yanındaki duvara yasladım. Dudaklarında asılı duran dala bakmamalıydım, içeri doğru göçen yanaklarını da seyretmemeliydim. Bu yüzden başımı ben de gökyüzüne çevirdim ve sırtıma duvarın soğuğu işlerken titrememeye çalıştım.
"Kıskandın mı?" Dumanı dışarı üflerken bana yönelttiği sorudan ziyade dudaklarının keyifle kıvrılması çekti dikkatimi. Onu kıskanmamı istiyordu. Sözde medeni şekilde ayrıldığını iddia eden medeni arkadaşların birbirlerine karşı böyle istekleri olmazdı.
"Oya'yı mı?" dedim sesimi şaşırmış gibi çıkararak. "Hadi oradan."
"Beni denedin." Her şeyi anlıyor olmasından nefret ediyordum. "Oya'nın yanında kalacak mıyım diye resmen bir teste tabii tutuldum."
Omuz silktim. "Kalmadın."
Omuz silkti. "Kalmamı istemiyordun."
"Her istediğimi yapıyorsun da sanki..."
"Bir zamanlar yapıyordum," diyerek beni hazırlıksız yakaladı. "Rahatsız olduğun birinin olup olmadığını sormuştum, Oya'dan rahatsız olduğunu anlayınca da buna bir son verdim işte eski günlerin hatırına."
"Rüya görüyorsun." Ona bakmayı hâlâ reddediyordum. "Benim onun varlığıyla bir sorunum yok ama benim varlığımın ona ne kadar rahatsızlık verdiğini kendi gözlerinle gördün bence."
"Seninle iyi anlaşmanın bir yolunu bulması gerektiğini ona ileteceğim."
"Niye?"
"Yoksa ona hayatı zindan edersin de ondan."
"Biliyor musun? Bazen çok boş konuşuyorsun."
"Etmez misin yani?" Sigarasını yeniden dudaklarının arasına yerleştirdiğinde bir cevap beklediğini belirtmek ister gibi başını bana doğru çevirdi. Aynı saniye engel olamadığım bir ürperti bedenimi sardığında "Siktir," dedi avucuna bıraktığım anahtarı hatırlayarak. "Sen üşüyordun."
Sigarasını bana doğru uzattığında sorgusuz sualsiz onu parmaklarımın arasına alıp tuttum. "Şimdi pembe Porsche'una duman değse üç ay of Ozan her yeri sigara kokuttun diye söyleneceksin. Bekle burada, geliyorum hemen."
Telaşı içimi ısıttığı an aklıma bana Çisem'den başka arkadaşım olmadığını söylediği anı hatırlayıp yeniden kinden kalkanımı üzerime geçirdim. "Tamam," dedim. Keşke arabayı yedi sekiz sokak arkaya park etseydim de benim için ta oraya kadar yürümek zorunda kalsaydı. "Bekliyorum burada. Geri döndüğünde de parmaklarımı sigara kokuttuğun için söyleneceğim."
İçten tebessümü dudaklarına yerleştiğinde ya gözlerinde özlem gördüm ya da görmek istediğim buydu. Arkasını dönüp sokağın ucundaki arabama doğru yürümeye başladığında başımı iki yana sallayıp düşünceleri kovuşturdum. Özlediği şey ben değildim, belki eski anılardı ve bunu anlayabilirdim. Birlikte olduğumuz dönem birçok açıdan hayatımızın güzel olduğu bir süreçti. Daha az dert tasa vardı geçmişin o sayfalarında.
Elinde ceketimle bana doğru yürürken gözlerimiz yine birbirine kenetliydi. Karanlık gökyüzü, sokak lambasının ışığı, lacivert gömleği ve benim için getirdiği ceket aynı manzaranın içinde bütünleşince yutkunarak kuruyan boğazımı ıslatmayı denedim. Bir an önce eve gitmem gerekiyordu.
"Al bakalım."
Uzattığı ceketimi bir an önce üzerime geçirip buradan toz olma isteğiyle öne atıldığımda elimde sigarasını tuttuğumu unutmuştum. Uzayan kül, eline değip eklemlerine dağıldı ve Ozan refleksle elini geri çektiğinde ben de panikle sigarayı yere düşürdüm. "Özür dilerim," dedim hemen. Avucunu iki elimle birden kavrayıp yakından bakarken ne yaptığımı düşünmüyordum. Her tepki saniyelikti.
"Yaktın beni," dedi ama telaşıma gülümsüyordu. "Hep bunu yapmanın bir yolunu buluyorsun."
"Dalga geçmenin sırası mı Ozan ya? Dalgınlığıma geldi. Acıdı mı çok?"
"Hayır." Ozan yere düşen sigarasını ayakkabısıyla ezerek söndürdü ve ceketi ellerime bıraktıktan sonra önümde dizlerinin üzerine çöktü. İzmariti yerden aldı. Bacaklarımın hemen önündeyken kafasını kaldırıp gözlerime baktı. "Sorun değil Ada, az sigara sönmedi o elin üstünde."
Acı, göğsümü delip geçti. Gözlerimin ne kadar hızlı dolduğuna ben de şaşırdım. "Ozan..."
Yeniden ayağa kalktığında izmariti birkaç adım uzaklıktaki çöpe doğru fırlattı. "Alkolden," dedi basit bir açıklamayla. "Her seferinde sikik sikik konuşturuyor beni illet şey."
"Yakın zamanda onunla görüştün mü?" diye sormadan edemedim. Karşımdaki adamın eski sevgilim olması ve ondan nefret edecek ya da kim besleyecek bir sürü şey yaşamamız umurumda değildi o an. Konu eğer çocukluğuna gelirse akan sular hep dururdu benim için. Eğer bana içini açmak isteseydi onun etrafına tam şu an kollarımı sarardım ve yarın hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden nefret oyunumuza devam ederdik.
Sorumu duymamış gibi yeniden ceketime uzandığında onu benim için tuttu. "Giy hadi şunu."
"Ozan?"
Arkama geçti ve kollarımı ceketin kollarına geçirene dek tek kelime etmedi. Uzatmayacağımı, üstelemeyeceğimi biliyordu ama beklentiyle yüzümü ona çevirdiğimde kaşları saniyelik olarak çatıldı. Sanki o bir saniyenin içinde her şeyi bana anlatma isteğiyle savaştı, o isteğe direndi ve yine aynı saniye bundan vazgeçti. "Taksi nerede kaldı acaba?"
"Ne oldu?" derken ona bir adım kadar yaklaştım. Bir adım geri giderek aramızdaki sınırı gözlerimin önüne serdi. Uslanmadım, bir adım daha attım ve bu kez öylece durdu. Parmaklarım çantamı sıkıca kavrarken tam önünde dikiliyordum. "Ne zaman gördün amcanı?"
"Ada..."
"Sana bir şey yaptı mı?"
Cevaplardan kaçmasının tek yolu buymuş gibi gözlerini sıkıca kapattığında yumruk büyüklüğünde bir yumru boğazıma oturdu. Sokağın başından bir araba sesi duydum, buraya geliyordu ama gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadım. İçimdeki öfke boyumu aştı. Karşı tarafı paramparça etme isteğiyle doluydum. "Taksin geldi," dedi. Kurtuluş yolu olarak bunu seçti.
"Binmeyeceğim," dedim. Araç korna çaldığında aynı cümleyi şoför için daha sesli dile getirdim. Yeniden gözlerimi o hüzün dolu gözlere çevirdim. "Boş ver şimdi her şeyi, bunu bana anlatabileceğini biliyorsun."
"Bunu sana anlatamam," dedi ve bakışları bir anda sertleşti. "Çünkü sen artık benim hiçbir şeyim değilsin Ada."
Hem nefret vardı hem sitem. Hem özlem içeriyordu o cümle hem de bir daha beni görmek istemediğini haykıyordu sanki yüzüme. Ona koca bir hayal kırıklığıyla bakmış olmalıyım ki yüzüne acı çeken bir ifade yerleşti. Bana anlatamamanın acısı mıydı yoksa beni kırmış olduğu için miydi bilmiyordum, bilmeyecektim de.
Aramızdaki çatlamak üzere olduğunu sandığım duvarın her boşluğuna sıva çekti tek bir cümlesiyle. Beni onu göremeyeceğim hale getirdi ama bunu yaparken önümü de göremez hale geleceğimi tahmin etmemişti.
"Vazgeçtim," dedim hâlâ sokağın ortasında bekleyen araca dönüp. "Taksiye bineceğim."
"Geç oldu," dedi Ozan tamamen değişen ses tonuyla. Az önceki tavrından dolayı kendinden utanıyor gibiydi. Hep böyle olurdu. Kırıp döker, sonra bir orta yol bulurdu. "Seni ben bırakayım mı?"
"Gerek yok," dedim. "Sen beni yeterince bıraktın."
🎬
Ada be üzüldüm ya o kadar kırılmış ki
YanıtlaSilBütün suçu ozana yıkmaya çalışmıyorum ama ilişki içinde de bu kadar kiriciysa olay ayrilig gitmiş olabilir
YanıtlaSilAda da ozan da çok yaralı duruyor ama adayı dışarı daha sert biri sanmıştım o kadar dominant değilmiş bu kötü değil tabi başta hissiyati oydu
YanıtlaSilİki taraf da cok acı çekmis belli ama bu bölüm ada o kadar kırıldı kii kalbim acıyor😭
YanıtlaSilO ve ben,biz değil... Bittim bu cümleyle
YanıtlaSilçok güzel olmuş yani iki tarafın da kırgın olduğunu çok net görebiliyoruz. Hem üzdü ama hem de güzel bir bölümdü yazım dili oldukça hoşuma gitti yeni bölüm hemen gelsin lütfen 🙏🏻🙏🏻
YanıtlaSilOyadan adanın bi sahnesinde oyuncak bıçağı gerçek bıçakla değiştirecek sinsiliği seziyorum
YanıtlaSilbölüm ne zaman gelecek
YanıtlaSilEn baştan beri söylemesi gereken şeyi kızı kırdıktan sonra söyleyince fayda etmiyor be ozan
YanıtlaSilbugün yeni bölüm günü değil mi
YanıtlaSilbu gün yeni bölüm günü değil mi
YanıtlaSilNeden hiç bir kitaba bölüm gelmiyor
YanıtlaSil