5. "Gez Göz Arpacık"

Hoş geldin, mısırını al 🍿🍿

Birbirimizi özlemiştik bence, kavuşmanın vakti geldi diye düşündüm ve beni yorumlara boğacakmışsın diye duydum.

Bölümden sonra #bizimiçinyazılmış etiketinin altında da konuşalım olur mu?

Teşekkürler ve iyi seyirler!

•🎬•

Hiçbir şeyim ve ben, bugün atış poligonundaydık.

Muhabbetimize doyum olmuyordu.

Geldiğimden bu yana tek kelime etmemiştim. İçimden yüzüne bile bakmak gelmiyordu. Bizim için çizilen eğitim programı, silah kullanmayı öğrenmeyi de içeriyordu ve Ozan Bey'in bu konuda da benden iyi olacağı düşüncesi beni çıldırtıyordu.

Çekimlere kadar birkaç kez bir araya gelip pratik yapmamız gerekecekti. Neyse ki daima böyle baş başa olmayacaktık. Dizide silah kullanacak kim varsa aramıza onlar da katılacaktı ileride. Yani, öyle tahmin ediyordum. Mantıklı olan buydu.

Bugün, ne yazık ki yalnızca ikimiz için ayrılmıştı. Nedense içimden Çisem'in ya da Gökhan'ın buna sebep olabilme ihtimali geçiyordu fakat onlarla aramı bozmamak adına düşüncelerimi frenlemeye çalışıyordum.

"Bitmedi mi kahven daha?" diye sorduğunda bu, geldiğinden beri kurduğu ilk cümleydi.

Selam, değildi. Nasılsın, hiç değildi. Beni birlikte poligona geçelim diye acele ettirme isteğiyle sorulan bir soruydu. O geceki hoş olmayan sohbetimizin üzerinden üç gün geçmişti ve belli ki beyefendi hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı seçiyordu.

"Ne diye beni bekliyorsun?" dedim gözlerimi ona çevirmeden. "Git başla kendi kendine işte."

"Seni beklemiyordum," dedi kül tablasını kenara doğru ittirerek. "Sigara içiyordum."

"Niye yanımda içiyordun? Başka yer mi yok?"

Buraya geldiğinde öylece karşımdaki sandalyeyi çekip oturmuştu. Sonra da rahat bir tavırla sigarasını dudaklarının arasına yerleştirmişti. Ben de ona dik dik bakıp başka tarafa dönmüştüm.

"İki başrolün birbirinden kaçtığı nerede görülmüş diyordun geçen gün?"

"O geçen gündü." Yavaşça kahvemi yudumladım. Ardından bir şeyler daha söyleyecektim fakat çalmaya başlayan telefonum beni durdurdu. Onu bulma amacıyla çantamı karıştırırken karşımdaki adam nedense hâlâ sessizce bekliyordu. Arayanı gördüğüm an ayağa kalktım ve her şeye rağmen arkamı dönüp gitmek yerine "Döneceğim," diye açıkladım Ozan'a. Başını bir kez aşağı yukarı salladı. Herkesten yeterince uzaklaştığıma kanaat getirince cama yaslanıp Yiğit'ten gelen aramayı cevaplandırdım.

Ozan'ın kiminle konuştuğuma dair hiçbir fikri olmasa da gözleri benim üzerimdeydi. Sigara paketine uzanıp başka bir dal çıkardı ve göz temasımız sürerken çakmağıyla sigarasının ucunu alevlendirdi.

"Söyle?" dedim camdan dışarı bakmaya başlayarak.

"Acilen bir yerlerde görüşmemiz gerekiyor fıstık." Kaşlarım anında çatıldı. "Beraberken kameralara yakalanmalıyız."

"Ne oldu, benden sonra toparlayamadınız mı reytingleri?"

Yiğit, Ozan'la ettiğimiz son büyük kavganın başrol oyuncusuydu ve evet, ben sonra onunla aynı dizide rol almış bir de ilişkimiz olduğunu düşündürtmüştüm insanlara. Stratejik hamleler sayesinde o diziyi uzunca bir süre zirvede tutmayı başarmıştık.

Ama bu süreçte hayatımın aşkı sandığım insanla yollarım ayrıldığı için, elde ettiğim başarılarım hiçbir anlam ifade etmiyordu benim için. Ben, doğduğum günden beri bir şeyler başarmayı rutinim olarak saymam gerektiği düşüncesiyle büyütülmüştüm. Başarıların kutlanması gereken şeyler olduğunu Ozan'dan öğrenmiştim.

Ozan'la tanışmamıza vesile olan dizinin sonlarına doğru kadroya katılmıştı Yiğit. Ozan, onu ilk gördüğü an ondan nefret etmişti ve bu bana her zaman anlamsız gelmişti. Aralarında ilk günden beri buz gibi bir soğukluk vardı fakat dizinin final yemeğinde yaşananlar, hepimiz için son nokta olmuştu.

Her şeyin tepetaklak olduğu o günü düşündüm. Ne yazık ki o kavgadan en büyük darbeyi alan Ozan'dı fakat sonrasında bana geri dönüşü olmayan şeyler söylediği için bir tarafım sonsuza kadar ona kırgın kalacaktı.

Tüm gemileri yakmış olmasaydı belki de işler bu raddeye varmazdı ama gözünü öfke bürümüş bir Ada Göktan, sonunu düşünmeden kararlar alabiliyordu.

Yiğit Uzunalp katlanılması zor bir insandı. Onunla partner olmak değildi zor olan, ışıklar kapandığında dönüştüğü kişiydi. Aslında en başta onu çok severdim. Özellikle yeni tanıştığımız dönemde kafalarımızın çok uyuştuğunu düşünürdüm. Yakın arkadaştık. Ben öyle olduğumuzu sanıyordum. Beni çok güldürürdü. Ozan, bundan nefret ederdi çünkü Yiğit'in sinsi herifin teki olduğunu savunurdu.

Yiğit'le partner olduktan sonra kameralara yansıtmadığı o sinsi yönünü ben de fark etmeye başlamıştım.

Bir noktada tahammül seviyemi gerçekten çok zorlamıştı ve ben de sezon finalinde yazılmış acele ama herkesi ağlamaktan komalık eden bir ölüm sahnesiyle reyting rekortmeni işimden vazgeçmiştim.

"Beş bölüm sınırı koydular," dedi. Hiç şaşırmamıştım. O dizi, ben çıktığım anda zaten bitmeliydi. "Toparlanmazsa postalayacaklar bizi de." Sesi suçlayıcıydı. Sorumluluğu bana yıkıyordu. Çok umurumdaydı.

"Tüh," dedim. "O kadar üzüldüm ki."

"Seni bunu konuşmak için aramadım. Benimle görüşmek zorundasın."

"Ne münasebet?" dedim öfkeyle. Ardından hemen yüz ifademi düzeltip sağıma soluma bakındım birilerinin dikkatini çektim mi diye. Ozan dışında kafeteryadaki kimsenin gözleri üzerimde değildi. Yalnızca o çatık kaşlarla izliyordu beni uzaktan.

"Sana açıklayayım," dedi sert bir sesle. "Ozan itiyle partner olmak için bu projeden ayrıldığını konuşmaya başladılar bile. Yakında sırf eski sevgiline dönmek için bir bahane üretip sette olay çıkarttığını sonra da yapımın karakterini öldürmek zorunda kaldığını düşünecek insanlar ve ayrıca, benimle bir ilişkin olduğu için aldatma haberleriyle gündeme bomba gibi düşeceksin."

"Bu ilk olmaz," dedim umursamaz bir sesle. "Ayrıca seninle hiçbir ilişkim yok benim." Sadece reklamdı. Gayet başarılı olan birkaç reklamdan ibarettik. "Kimseyi aldattığım yok. Seninle yeniden yan yana gelme gibi bir ihtimalim hiç yok."

"Söylediklerimin başını ağrıtacağını biliyorsun." Medyada böyle lanse edilebileceğimin farkındaydım, nihayetinde daha önce de olmuştu. İtibarımı zedelemek için canını dişine takan o güruh, ellerindeki yeni fırsatı asla kaçırmazdı. "Ve benimle görüşmezsen tek bir röportajımla ortalığı yangın yerine çevirebileceğimi de öyle."

"Sen bana şantaj mı yapıyorsun?" Eğer bir aynaya bakıyor olsaydım muhtemelen yüzümün öfkeden kızarmaya ve belki de morarmaya başladığını görürdüm. Yumruğumu sıkıp sırtımı Ozan'a çevirerek beni görmesini engelledim. Derin nefesler almaya çalışıyordum. "Seni benim kariyerime zarar verebileceğine inandıran ne ya? Piyasadan silerim oğlum seni, adını bile anmazlar bir daha."

"Beni dibe itersen Ozan'ı da benimle o dibe çekerim Ada." Eğer karşımda olsaydı Ferhat Hoca'nın bana öğrettiği taktiklerin tümünü üzerinde uygulamaya başlardım. Birkaç yumruk ve bir tekme işimi görürdü. "Onu mahvederim. Daha önce ne yapabildiğimi gördün, hâlâ toparlanamadı. Bu son darbesi olur, sallanan tahtı yıkılır gider."

Ozan'ın Yiğit'e attığı birkaç yumruk, zamanında tüm magazin programlarında uzun uzadıya konuşulmuş, çok fazla tepki uyandırmıştı. Ona saldırdığı için şiddet faili olarak lekelenmişti adı. Olaylar biraz durulana kadar ekrandan uzak kalmıştı, aslında buna mecburdu çünkü teklifler kesilmiş olmalıydı. Zaten sonraki işi de tutmamıştı.

"Bana ne ondan?"

"Bir düşün söylediklerimi." Pişkin pişkin sırıttığını hissediyordum Yiğit'in. "Yalnızca bir programa gidip aşk acısı çekiyor gibi yapmama bakar Ada. Herkes beni kullanıp kenara attığını, hislerinin profesyonelliğinin önüne geçtiğini ve eski sevgiline dönebilmek için diziden ayrıldığını konuşur. Seni sevenleri senden nefret edecek hale getiririm. Tek bir domino taşını deviririm ve sonra size olacakları keyifle izlerim."

Bu, sadece buzdağının görünen kısmı olurdu. Yapabileceği pislikler hayal edebileceğimin ötesine uzanırdı.

Yüzüne kapatmadan önce, "İğrenç birisin," dedim. Söyleyebilecek çok şeyim vardı ama bunun için doğru ortamda değildim.

"Beni küçük düşüren adamdan intikam almak için fırsat kolluyorum diyelim," dedi ve bu söylediği son cümleydi. Beni bir daha aramayacaktı. Kendi kafasında kurduğu süre içinde ona dönmezsem elinden geleni ardına koymayacağını ve bizi mahvetmek için uğraşmaya başlayacağını biliyordum.

Üstelik bunları yapsa bile Instagram storysine yeni dizimiz için çekilecek olan afişi ekler, bize başarılar diler ve tüm sempatiyi üzerine toplardı. Ozan'la ettikleri kavgaya rağmen hâlâ onu paylaşıyor oluşu ona beraberinde bir alkış tufanı getirir, gönüllerin şampiyonu olmasını sağlardı.

Öfkeden delirmek üzereydim. Silah kullanmak için daha mükemmel bir zaman olamazdı.

Kendimi toparlamayı deneyip az önce kalktığım masaya doğru yürümeye başladım. "Annen miydi?" diye sordu Ozan ona yaklaştığımda. Öfkeden gözlerim dolmuştu. Sessiz kalmaktan, bir tartışmada susan taraf olmaktan nefret ederdim. Hiç bana göre değildi. Elinde kozlar olan birine karşı bastırılmış olmayı kabullenemiyordum. Telefonumu çantamın içine fırlatırken sanki aradığım bir şeyler varmış gibi başımı çantama doğru eğdim sırf ona bakmamak için. Göz göze gelirsek her şeyi anlayacağından korkuyordum. Ayağa kalktığında, "İyi misin Ada?" diye sordu bana bir adım yaklaşarak.

Hâlâ ben hırsla içini karıştırıyorken çantamı tutup çekti. Sağına soluna bakındı ve bu haldeyken kimsenin beni görmesine katlanamayacağımı bildiğinden elini belime yaslayıp beni içeri doğru yönlendirdi. Ona bırakmasını söylemekle vakit kaybetmedim, bırakmayacağına emindim.

Aptal, dedi içimden bir ses. En çok o bıraktı seni.

Sesleri susturdum. "İyiyim." Hızlı bir adım atarak bana olan temasından kurtuldum ve açık kapıdan ondan önce geçtim. Girişte bir kadın bize çalışacağımız alanı göstermek için ayaklandığında Ozan dönüp kadına bakmadı bile. Sadece ne olduğuna anlam vermeye çalışıyordu.

Öyle ya da böyle Yiğit'in bir şeyler yapacağını biliyordum. Önüne nasıl geçeceğimi ise bilmiyordum. Artık bana karşı beslediği nefret, sevgisinden büyüktü ve takıntısı diğer tüm duygularından da büyüktü. Aklı yerinde olan hiçbir insan onun gibi bir yılanı karşısına almak istemezdi. Henüz çekimleri başlamamış dizimizin zeminine dinamit döşemesini istemiyordum. Bunu yaparken hem Ozan'ı hem de beni hiç olmak istemeyeceğimiz türden bir pozisyona sokabilirdi. Ben kendimi her türlü kurtarırdım ama Ozan'a gücüm yetmeyebilirdi.

Bir çaresini bulmam gerekiyordu. O çareyi bulana kadar sabretmeliydim.

"Konuşacak mısın benimle?" dedi Ozan en sonunda sinirlenerek. Silahların, kulaklıkların ve hedeflerin asılı olduğu bölmelerin arasında öylece dikildiğimi o söyleyene dek fark etmemiştim.

"Sen kimsin ki seninle dertleşeceğim?" dedim günler önce bastığı damarımın intikamını almak isteyerek. Durdu, anladı, başını eğdi, belki bir özür için araladı dudaklarını fakat sonra yeniden birbirine bastırdı. "Sen benim hiçbir şeyim değilsin Ozan."

"İkimiz de bunun kendimizi kandırmaktan ibaret olduğunu biliyoruz bence."

Ne zaman o ve ben baş başa kalsak, diğer insanların aralarından sıyrılıp o eski dünyaya dönecek gibi olsak ortaya böyle sözler dökülüyordu. Rol değildi, replik değildi, hep yaptığımız şeydi; doğaçlamaydı. Önünü arkasını düşünmeden konuşmaktı.

Özür dilememişti ama o gün bana sarf ettiği sözlerin palavradan ibaret olduğunu kabul etmişti. Ne yazık ki bu kırılan kalbimi tamir etmeye yetmemişti.

"Öfkeni benden mi çıkartmak istiyorsun? Çıkart. Sana iyi gelecekse sorun değil şu an. O gözlerin sinirden doluyorsa mutlaka ciddi bir şey var demektir. Anlatırsan dinleyeceğimi biliyorsun."

Tarih tersine de tekerrür edebiliyordu. Benim onun için yapmaya çalıştığımı o da benim için yapmayı deniyordu fakat içten içe izin vermeyeceğimi biliyordu. "Aynı senaryoları dönüp duruyoruz," dedim. "Sıkıldım. Silah kullanmayı biliyor musun?"

"Ben askere gittim biliyorsun değil mi?"

"Ben böyle her şey için çabalarken senin bu yeteneklere zaten sahip oluşun ciddi ciddi canımı sıkıyor."

Sesli bir şekilde gülmeye başladı. "Çok yanlış adama en yanlış cümle."

Onun dişiyle tırnağıyla kazıya kazıya yükseldiği yerlere ben doğduğum gün adımı yazmıştım. Söylediklerimi ironik bulmasını anlayabiliyordum ama geri adım atmadım. "Ne yapacağız, ortalıkta kimse görünmüyor."

Arkadaki rafa uzandığında bir anlığına rafla bedeni arasına sıkıştı bedenim. Başımı yukarı kaldırdım ve onunla göz göze geldim. Ozan, gözlerini kaçırıp raftan sarı bir kulaklık aldı ve bir adım geri çekildi.

Onu bana uzatmak yerine saçlarımın üzerine yerleştirdiğinde nefesimi tuttum. Kulaklarımın tamamen kapanmasını sağlayacak şekilde kulaklığı düzeltti. Ardından koruyucu gözlüğü elime tutuşturdu. Sessizce kendisinin de aynı hazırlıkları yapmasını bekledim. 

Bir eğitmen bize katıldığında kısa bir tanışma merasimi yaşadık. Ardından sırtıma yerleştirilen bir avuç, beni atış yapacağım bölmeye doğru ilerletti. Eğitmenimiz Gürsel Bey'in bu ani temasını beklemediğim için sırtımı dikleştirdim. Sanırım bir hedef tahtasının önüne geçmek beni irkiltmiş gibi algıladı ve parmaklarını sırtımdan belime doğru kaydırdı. "Gergin durmayın Ada Hanım," dedi. "İlk deneyim garip hissettirebilir ama buradan bir profesyonel olarak çıktığınızdan emin olacağım."

"Sen bence o eli bir indir," dediğini duydum Ozan'ın. Gözlerimi kocaman açarak şeffaf bölmeden onun olduğu tarafa baktım. "O zaman gerginliği azalır. Üç saniye önce tanıştığımız hanımefendilere böyle dokunmuyoruz değil mi amına koyduğumun hödüğü?"

"Ozan," dedim uyarırcasına. Ne kadar haklı olursa olsun onu haksız duruma düşürecek üsluplar kullanmaya bayılıyordu. Normal şartlar altında beni etkileyen bir diksiyona sahipti ama sinirlendiği zaman konuşmayı mağarada öğrenmiş gibi davranabiliyordu.

"Ben Ada Hanım'ı yönlendiriyordum sadece," diye savundu Gürsel kendini. "Bu ne iğrenç bir üslup böyle?"

"Ben senin o yavşak kokunu alırım," dedi Ozan, daha fazla şaşıramayacağımı düşündüğüm bir anda beni daha da şaşırtarak. "Ada Hanım sağır değil. Komut verirsen duyacaktır. İçeri girdiğin ilk anda gözlerini kalçalarına dikmemiş olsaydın belki kulakları olduğunu görürdün."

Az önce Ozan adına utanmak üzereyken şimdi arkamı dönmüş, Gürsel denen herife bakıyordum.

Ünlüleri birçok insan bir vitrin mankeni gibi algılıyordu. Göz önünde biri olmam, Gürsel Bey'in bana rahatsız edici bir şekilde bakma hakkını doğurmuyordu fakat o ve onun gibi birçok insan bunu devamlı yapıyordu. Günlük hayatta o kadar alıştığım bir durumdu ki Ozan'ın buna tepki gösteriyor olması, içimde garip bir his uyandırıyordu.

"Ortada bir yanlış anlaşılma var," dedi Gürsel.

Ozan, yerli yersiz kıskançlıklarıyla hayatımdan bezmeme sebep olmuş biriydi fakat üzerimdeki rahatsızlık hissi de içinde bulunduğumuz tabloya eklenince Gürsel Bey gözüme hiç de masum gelmemişti.

"Aynen," dedi Ozan. "Hep olur. Hiç kimse çıkıp ben bir sik kırığıyım demez zaten. Hep yanlış anlaşılmadır."

İpin ucunun kaçtığını fark ettiğimde "Gürsel Bey," dedim mesafeli bir sesle. "Yönlendirme için sağ olun. Biz buradan sonrasını kendimiz hallederiz."

"Ama..."

"Poligonu bize bırakacak olmanız ne büyük incelik," dedim, siktir git artık der gibi.

Başını anlayışla salladığında sert bakışlarını Ozan'a çevirmişti. Bu, sağlığını düşünen bir insanın yapmaması gereken bir şeydi. Ozan, ağzını açmadan önce "Teşekkür ederiz," dedim hızlıca. Ona gitmesi için bir fırsat sunuyordum. Bunun için tek fırsatı olduğunu bakışlarımdan anladığını umuyordum.

Bir rezillik çıkmasın istedikçe rezalet beni bulurdu. Kavga etmemişlerdi ama durduk yere aşırı derecede gerilmeme sebep olmuşlardı. Yiğit'le yaptığım telefon konuşmasının üzerine çekilecek çile değillerdi. Her şey üst üste geliyordu ve bundan nefret ediyordum. Gürsel, bizi yalnız bırakır bırakmaz "Ne yapıyorsun ya?" diye sordum. "Şu hareketlerine bir dikkat et Ozan."

Şaka yapıyormuşum gibi güldü. "Aynen."

"Sen her yerde böyle işimizi mi zorlaştıracaksın?"

"Haklı olduğumu bilirken yine de tartışma çıkarmaya çalışıyorsun ama bugün hiç tartışacak modda değilim inan ki. Rahatsız edici bir herifti, kovduk, bitti gitti. Uzatma."

"Nişan almayı da gökten inen melekler öğretir artık bana," dedim sinir bozukluğuyla.

"Dünyada bu işi öğrenebileceğin tek insan o değil, abartma," dedi. "Çisem'i ararsın, yüz tane yeni eğitmen dizer önüne. Başka bir şeye öfkelenip onu içinden atamadığında bomboş polemik yaratmaya çalışıyorsun ya nefret ediyorum bu huyundan."

"Bugün buraya öğrenmek için gelmiştim, her zaman boş günüm yok benim."

"Ben sana öğretirim," dedi. Gözleri sanki farklı bir şeyi incelermiş gibi üzerimde dolanıyor ve esas sorunumu anlamaya çalışıyordu. Önce Yiğit, sonra Gürsel derken erkek nefretim nirvanadaydı. Bu yüzden biraz daha öyle bakarsa ağzına bir tane çakabilirdim. "En azından silah tutmayı öğrenirsin."

"İyi. Pek deneyimli bordo bereli, öğret bakalım bana nişan almayı."

"Komutanım askerde bana sen tiyatrocu adamsın yıka şu perdeleri demiş olabilir ama silah kullanmakta fena değilimdir."

Bir anlığına her şeyi unutup büyük bir kahkaha attım. Sabahtan beri ilk kez kendimi keyifli hissetmiştim.

Ozan, dudaklarımda yer eden kıvrıma kilitlendi. "Hah, gül şöyle."

İçten cümlesine o da hazırlıksız yakalanmıştı. "Daha katlanılabilir oluyorsun," diye ekledi. Ben de gözlerimi devirerek karşılık verdim ve kısa sürede özümüze döndük.

Benden dik durmamı istedi. Ardından nasıl hedef almam gerektiğini uygulamalı olarak anlatmak için önce o bölmeye geçti ve dakikalar önce boynuna indirdiği kulaklığı kulaklarına geçirip benim de geçirmemi bekledi. Duruşuna bakmamı istedi. Kollarını öne doğru uzattığında gömleğinin kumaşının sırtında gerilme işi, daha çok ilgimi çekti.

Silah sesini duyduğumda irkildim.

Ozan gülmeye başladı. Başını iki yana salladı ve arka arkaya tetiği çekti.

Hedefi on ikiden olmasa da vurabiliyordu. Her atışının isabet bulması sinir bozucuydu. Karpuz çekirdeği yutamayan bir adamın etrafa mermi çekirdeği saçtığını görmek komikti. Bu yüzden bir süre sonra ben de gülmeye başlamıştım.

Yerini bana bırakıp gözleriyle geçmemi işaret etti. Bölmeye geçtim. Tabancayı elime aldığımda silah elime ağır geldi. Bakışlarımı omzumun üzerinden ona çevirdim ve "Geri tepecek mi?" diye sordum.

"Teper," dedi. "Sıkıca kavraman gerek."

"Yüzüme gelir mi?"

"Bir şey olmaz."

"Emin misin?"

"Buradayım, Ada."

"Yüzüm dağılsa toparlayabilecek misin yani ne alaka burada olman?" diye sordum.

"Silahı tutup kendine çevirme niyetin yoksa yüzün niye dağılsın anlamadım."

"Bilmiyorum, gerildim."

Sabır çeker gibi derin bir nefes aldı ve bedenini arkamda hissettim. Başını omzuma doğru yaklaştırıp hedefi görebileceği bir hizada durdu. Kollarını ileriye uzattığında kollarıma değdirdi. Ardından ellerimin üzerine ellerini yerleştirdi ve silahı daha sıkı kavramamı sağladı. Yakınlığının verdiği telaşla tetiği çektiğimde silah geri tepti ve elleri, ellerimi daha sıkı kavradı. Tenimde teninin sıcaklığını hissetmek, iğrenç bir histi. Ona geri çekilmesini söylemek için dudaklarımı araladım ama bunun yerine bir adım geriye gittim ve sırtım, gövdesine yaslandı.

"Tetiği çekerken gözlerini kapatma," dedi derin bir nefesle. "Gez göz arpacık."

"Ne?"

Tabancanın üst kısmına dokunup "Gez," dedi. Parmağını hareket ettirdi. "Göz." Parmağımın etrafına sarıldı ve tetiği çekti. "Arpacık." Az önceki çerçeveyi bulmayan atışımın aksine o, hedefi ortaya epey yakın bir noktadan tutturabilmişti ve bu sefer silah geri tepmemişti.

Tabanca benim elime ağır geliyordu ama onun geniş avucu, elimi sardığında bize mükemmel bir şekilde uyuyordu.

Benden daha yetenekli olmasını telafi etmem gerekiyordu. Mükemmelliyetçiliğim yüzünden bunu bir takıntı haline getirecek, gerekirse ekstra saatler en iyi eğitmenlerle çalışacaktım ve hızlı bir şekilde onun seviyesine gelecektim.

"Sana bırakıyorum, dene," dedi. Ellerimi bıraktı ama geriye doğru gitmek yerine bedeni tam arkamda durmaya devam etti. Ben bir kez daha tetiği çektiğimde avucunu karnıma yasladı. Duruşumu ayarladığında eli hâlâ karnımın üzerindeyken "Tekrar dene şimdi," dedi.

Çerçeveyi tutturmayı başarmıştım. Titrememeyi de öyle.

"Bileklerim sızlıyor."

"Öyle mi prenses?" Kulağımın dibinde gülmeye başlaması, hiç iyi hisler uyandırmadı içimde. Elinin altındaki karnımın kasıldığını hissettim. "Şarjörü nasıl değiştireceğini biliyor musun?" diye sordu.

"Evet," dedim. "Şatomda her sabah ilk yaptığım şeydir."

Sinirlenişim onu daha çok güldürdü. Ardından sabırla bana şarjörü nasıl değiştireceğimi anlattı. Bunu biliyor olmasından etkilenmek çok saçmaydı. Yüz ifademi sabit tutmak konusunda büyük bir çaba vermem gerekti.

Şarjörü çıkarttı ve benim değiştirmemi bekledi. Gösterdiğini yapıp yeniden ileriye doğru çevirdim tabancayı. Geri geri adımlayıp benden daha fazla uzaklaşacak yeri kalmadığında arkasındaki duvara verdi sırtını. Arka arkaya tetiği çektim. Bu sırada içimde kaynayan öfkenin hâlâ dinmediğini fark ettim. Belki de tek başımayken aldığım kötü nişanların sebebi odağımı buraya veremiyor olmamdı.

Bir adım, iki adım, üç adım. Bedeni yeniden tam arkamda durduğunda "Aklın burada değil," dedi. "Ada..." Başımın üzerindeki kulaklığı çıkardı. "Odaklanamıyorsun zaten, yarın başka bir yerde devam ederiz."

"Programımda böyle bir şey yok."

"Ama hırsından haftada üç gün poligona gitmeye başlayacaksın." Benden beklenilmesi gereken bir hareketti. "Sana bir kahve ısmarlamamı ister misin? Sorun her neyse kafan dağılırdı belki." dediğinde donakaldım. Bu, ondan beklenilmesi gereken bir hareket değildi çünkü.

"İşim var," diyerek onu anında reddettim. İşim, eve gidip bir kâse kirazı kucağıma çekmek ve belki biraz Alacakaranlık izlemekti.

Röportajlarda bize aniden favori filmlerimiz sorulursa Ozan'la ne söyleyeceğimizi kararlaştırmıştık zamanında. Birlikte izlediklerimizin arasından üçer tane sanat sepet filmi seçmiştik kendimize. Aslında o, benim için de seçmişti. Birden böyle bir durumda kalırsam Alacakaranlık dememi gururuna yediremezmiş, öyle demişti.

Bir sinefil olarak ergenlik dönemimde sarıldığım filmleri yargılıyor olabilirdi ama onları benimle birlikte yeniden izlemekten aldığı keyfi inkâr edemezdi.

Ozan'la en büyük hobilerimizden biri her türlü filmi izleyip oyunculuklar hakkında kritik yapmaktı. Genellikle aşırı profesyonel yorumumuz, Bok gibi oynamışlar, biz daha iyi oynarız, şeklinde oluyordu.

Bunu yapmayı özlediğimi fark ettim.

Elimde silahla ona döndüğümde bu tamamen anlık olarak verdiğim bir refleksti ama Ozan, bileğimi kavrayıp namluyu hızla başka tarafa doğru çevirdi. "Beni öldürme işini gözlerinle yapıyorsun zaten. Bunu bir silahla da yapmanı istemem."

Gözlerimi ondan ayırmadan silahı indirip arkama bıraktım. Küçük bölmenin her iki tarafındaki şeffaf paneller ve önümde duran o, bir hücreye hapsolmuşum gibi hissettirdi birkaç saniyeliğine.

Yüzüne bakarken sırf benimle bir projede yer almayı kabul etti diye başına gelebilecekleri düşündüm. Ozan, Anbean'ı büyük bir şans olarak görüyordu. Hatta buna neredeyse son şansı gibi sarılıyordu. Yiğit'in beni kullanarak bunu baltalama ihtimali beni korkutuyordu.

Ozan'dan ne kadar nefret edersem edeyim, ona bir darbe vurulacağı zaman kendimi onun önüne atlarken bulacaktım sanırım. Ayrıldığımız dönemde hakkında yöneltilen düşmancıl sorular karşısında bile sakinliğimi korumuş, Ozan hakkında hiçbir röportajımda tek bir kötü kelime kullanmamıştım. Her insanın aşılmaması gereken sınırları vardı, benim için o sınır hep Ozan'dı.

Bu da demek oluyordu ki Yiğit'e bir süre daha katlanmak zorundaydım. Bu beni huzursuz ediyordu. Eskiden o kadar takılmazdım, tehditlerini savurmaya başlaması işin rengini değiştiren şey olmuştu. Belki de Ozan'la yeniden görüşmeye başlamamızdı hayatımı rayından kaydıran, bana farklı şeyler düşündüren. Bilmiyordum. Kendimi bir kapana sıkılmış hissediyordum.

Keşke ona anlatabilseydim. Keşke avuç içini enseme yaslayıp parmaklarıyla saç diplerime masaj yaparken başımı göğsüne yaslamamı sağlasaydı.

Tüm bunlar geride kalmıştı.

Neredeyse düşüncelerimi kovuşturmak için başımı iki yana sallayacaktım. Canım yanıyordu. Canımın bu kadar yanması normal değildi.

"Yoruldum," dedim. Susup kalmak yerine saçmalayıp burayı terk etmek istiyordum. Kaçmak istiyordum.

Ada hep kaçar, Ozan hep kalır. Öyle değil mi? Ada gider, döner dolaşır, yine aynı kapıya gelir çünkü o kapı hep ona açılır. Yüzüne kapanan onlarcasının aksine bir enayi, kapısını onun için hep açık bırakıyor diye bu sonsuza dek böyle olacak sanır.

Göksel'i oynamak konusunda diretmeye başladığım ilk repliğin bile bir kapı metaforuyla ilgili olması belki de Ozan yüzündendi.

"Seni daha fazla zorlamayacağım." Pes ediyordu. Diretmiyordu. İnat etmiyordu. Beni kolumdan tutup derdin ne anlat hadi demiyordu. Benim için eskisi gibi savaşmıyordu. Biz bitmiştik. Biz iki kırık kalptik, iki yabancıydık. "Eğer özel bir öğretmen ya da dert anlatabileceğin duygulardan arınmış bir psikiyatrist istiyorsan numaramı biliyorsun."

Biz iki kırık kalptik ama iki yabancı falan değildik.

"Görüşürüz." İçimden geçirdiklerimle dışarı yansıttıklarımın arasındaki uçurum bazen beni de korkuturdu. Maskelerimi kullandıkça onlar artık bedenimin bir parçası haline geliyordu. Saklıyordum, kaçıyordum. Bir rol seçip ona bürünüyor, kendi hayatımda bile oyunculuk yapıyordum.

"Bu kadar erken vedaya gerek yok. Zaten aynı otoparka yürüyeceğiz."

Başımı salladım ve adımlarını takip etmeye başladım. Önümde yürürken elini geriye doğru uzattı. O uzattığı ele biraz daha baksaydım diz çöküp ağlayabilirdim. Bu küçük alışkanlıklar beni her zaman hazırlıksız yakalıyordu. Tutayım diye bana uzanan o el, beni yeniden bir zaman makinesine bindirmek üzereyken Ozan ne yaptığını fark edip boğazını temizleyerek duruşunu düzeltti.

Kafeterya kısmına çıktığımızda parmaklarımı koluna sararak onu durdurdum. Başını çevirip gözlerini gözlerime diktiğinde, "Ne?" dedi alayla. Neredeyse hevesini bastırmaya çalıştığını düşünecektim ışıldayan gözleri yüzünden. "Yoksa kahve içmeye mi karar verdin?"

Belki de ihtiyacım olan onunla sıradan bir muhabbetti. Kendimi akışa kaptırsam, nereye varacağını bilmeden konu konuyu açsa ve saatlerce hiç susmasam içimdeki bu sıkıntı dinecekti. Belki bir kahve, bazı buzları eritirdi. Belki işleri daha da kolaylaştırırdı.

Bir korna sesiyle birlikte ikimizin de dikkati dağıldı. Beyaz lüks aracın sonuna kadar açık olan ön camından şu anda görmek istediğim son kişi uzattı kafasını. "Ada!" Sesini herkes bizi duysun niyetiyle yükseltmişti, onu görmüş olmama rağmen elini kaldırıp sallamıştı da. Dikkat çekmeye bayılıyordu.

Ozan kolunu sertçe, sanki tiksinir gibi çektiğinde bileğine sardığım parmaklarım çözüldü. Bir bana bir ona baktı ve gözleri diğer tarafa döndüğü anda bariz bir öfke oturdu göz bebeklerinin çevresine. Ondan hâlâ sapına kadar nefret ediyordu, tüm hücreleriyle. İkisinin aynı ortamda bulunması yalnızca felaket olurdu. Bu yüzden hızlıca, onlar birbirlerine dalaşmadan önce bir çaresini bulmalıydım.

"Yiğit," dedim kafeterya kısmında oturan insanlara rezil olmamak için. Elimi kaldırdım ben de onun gibi. "Neden geldin buraya?"

Doğru soru, Burayı nereden buldun Allah'ın belası, bir kez bile rahat vermeyecek misin bana olmalıydı aslında.

Ozan'a dakikalar önce işim olduğunu söylemiştim ve Yiğit kapının önünde aracıyla beni bekliyordu. Onunla bir randevu ayarlamışım gibi görünüyordu her şey. Nispet yapmak gibiydi sanki. İlişkimizi bitiren büyük kavgada adı devamlı anılan Yiğit'i tutup Ozan'la birlikte geldiğim derse çağırmışım gibi duruyordu dışarıdan.

"Seni her yerde bulurum. Atla hadi."

Ozan yalnızca bir kez dönüp bana baktı. Hayal kırıklığı öylesine büyüktü ki bunu gizleyemiyordu. Onca şeyden sonra hâlâ bu adamla mı, dercesine kaşlarını çattı. Omuzları gerginleşti, daha sık nefesler almaya başladı. Yiğit, her şeyi bilerek yapıyordu. Yiğit bizi yine mahvetmeye çalışıyordu.

"Selam Ozan," dedi pişkin pişkin sırıtarak. Sadece sesini duymak bile Ozan'ı çileden çıkartabilecekken bu tavır onun sınırlarını ne kadar zorlardı öğrenmek istemiyordum. "Tilkinin döndüğü yer kürkçü dükkânı derler ama dükkânı kapattık biz, haberin olsun diye söyleyeyim dedim."

Benden bahsediyordu. Onu benimle vurmaya çalışıyordu tıpkı beni de onunla vurmaya çalıştığı gibi. Başarırdı. Amacı buraya gelip onu delirtmekse Ozan anında karşılık verirdi. Kariyerini bir daha toparlanmamak üzere yakacak olması da umurunda olmazdı üstelik.

Ozan, için için yanan gözleriyle adımlarını kendinden emin bir şekilde atıp arabaya doğru yaklaştı. Büyümüştü görmeyeli. Herkesin ortasında laf dalaşına girmeyecekti Yiğit'le. "O yamuk burnunu estetikle düzeltmişsin ne güzel," dediğinde açık camın yalnızca iki adım kadar ötesinde dikiliyordu. Elini arabanın tavanına atıp cama eğildi. "Bir kez daha kırmamı istemiyorsan zorlama beni, duydun mu?"

"Selamımı alsaydın bari kaba herif." Dünyanın en tahammül edilemez insanıyla dünyanın tahammül seviyesi en düşük insanının kafa kafaya gelmesinden hiç hoşnut değildim. "Seninle derdim yok benim. Kız arkadaşımı almaya geldim."

"Bir daha kız arkadaşından dükkân diye bahsetme olur mu?" Ozan'ın sıktığı çenesi, tehdit gibi çıkmasına neden oluyordu her bir kelimesinin. "O sikik kafanla o gün bana imasını yaptığın yere getirmeye çalışırsan konuyu, bir kez daha böyle bir şey söylemeye cüret edersen bak bakalım kimin kimle derdi oluyormuş."

Aralarına girmem gereken yere gelmiştik. Arabanın ön camından Yiğit'e bakıp "Boşuna yorulmuşsun buraya kadar," dedim dudaklarıma kibar bir gülümseme asarak. "Ekstra bir ders yapacağız diye sözleştik Ozan'la. İşim uzun sürer benim."

Ozan'dan elini belime yaslamasını, bana destek olmasını ve beni yeniden içeri doğru yönlendirmesini beklesem de bunların yerine telefonunu çıkarttı, bildirim ekranını kaydırıp saate baktı ve sonra bana dönüp "Git sen," dedi. "Erkek arkadaşın gelmiş o kadar. Bozulmasın aranız küçük mevzular yüzünden, erteleyelim dersi."

Bakışlarındaki o kabullenememezlik bana çok çaresiz hissettirdi. Daha önce karşıma geçip kendini onunla kıyaslamışlığı vardı çünkü. Kırılmış bir özgüvenle bana arka arkaya sıraladığı cümleleri hatırlamak kalbime bir çuval taş oturttu. Onu ne kadar çok sevdiğimi anlatıp bin farklı sözle ikna etmiş olsam da içindeki kıskançlık, engel olamadığı o yetersizlik hissi yüzünden sürekli rahatsızdı yan yana gelmekten. Görüşmediğimiz süre boyunca yaşananlarsa o fitilin dibine benzin döküyordu, ateş iyice harlansın diye.

Yanında kalmak istiyordum. Teklif ettiği o kahveyi içmek istiyordum. Yiğit'le aramın bozulup bozulmaması önemli değildi, Ozan'la en azından bazı şeyleri düzeltmek istiyordum fakat o an yapılabilecek en mantıklı şey Yiğit'in arabasına binmekti. Beni saatler önce arayıp tehdit eden adamın söylediklerinde ciddi olduğunu bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Eğer onunla inatlaşırsam kaybeden en çok Ozan olurdu.

Her şey bok gibiydi. Kendimi hiç olmak istemediğim bir pozisyonun en orta yerinde bulmuştum.

"O zaman," dedim yine sinirden gözlerim dolmak üzereyken. "Görüşürüz Ozan."

"Görüşürüz." Değişen ses tonu içime işledi. Bozulmuştu. Haklıydı. Üstelik Yiğit konusunda zamanında beni uyarırken de haklıydı ama bunu karşısına geçip söylemek yerine ölmeyi tercih ederdim.

Arabanın yolcu koltuğuna geçerken Ozan'ın gözlerinin benden bir saniye olsun ayrılmadığını fark ettim. Gidişimi izliyordu. Başka bir adamın yanına gidiyor olmam ona acı veriyor muydu?

Saçmalıyordum. Acilen Çisem'le konuşup kendime gelmem gerekiyordu. Kafamı bu ve bunun gibi şeylerle doldurmamalıydım.

Ozan'la göz göze gelişimiz, içimde ağlama isteği uyandırdı.

Yiğit yanağımdan makas almaya kalkışacağı sırada elini iteledim. Gülüp direksiyonu kavradı, ardından gaza bastı ve geçmişimde bırakamadığım adamı geride bırakarak uzaklaşmaya başladım. Canımın acıyor olması saçmalıktı. O bakışlardan anlam çıkarmaya çalışacak kadar aklımı yitirmemem gerekiyordu.

"Şimdi gidip bir restoranda yemek yiyecek, bir selfie çekip Instagram'a atacağız ve dilersen sonra seni azad edebilirim."

"Şimdi beni evime bırakacaksın," dedim sert bir sesle. "Ve bu reklam ilişkisini artık sürdürmeyeceğimi kabulleneceksin. Ağlar mısın direksiyon mu döversin bilmiyorum ama bir daha benimle telefonda o şekilde konuşamayacağının farkına varana kadar senin yüzünü tekrar görmek istemiyorum."

"Ortalığı karıştırayım mı istiyorsun?" dedi. "Yaparım Ada. Yapacağımı biliyorsun. Seni beni aldatmakla suçlarım."

"On kere söylemeden anlamıyor musun? Bana koymaz. Bu, hakkımda çıkan ilk aldatma haberi de olmaz."

Ozan'ı bırakıp Yiğit'e gittiğimi söylemişlerdi. Son sezonda Yiğit'le fazla samimi olduğumu konuşmuşlardı. Hakaret içerikli yorumları hiç saymıyordum ama insanlar sanki sette olan biteni kendileri izlemiş gibi benim Ozan'ı aldattığım hakkında tonlarca iftira atmışlardı üstüme. Ozan'la ilişkim varken yatağıma Yiğit'i almaya başladığımı söylemişlerdi. Belli ki sadece seti değil, yatak odamı da izliyorlardı.

O dönemki haber başlıklarının hafızamda kapladığı yeri boşaltmak için çok fazla şey denemiştim. Meditasyon, pilates, yoga, Alaçatı tatili, tekne gezisi... Hiçbiri fayda etmemişti.

"Ama sizi en karaktersiz şekilde göstereni olur. Benimle aldattığın eski sevgiline döndüğünü öğrendiklerinde Ozan'a gavat, sana da o-"

"Bana bak!" Koluna tırnaklarımı geçirip derisini boydan boya yırtmamak için kendimi tuttum. Bilerek yapıyordu, istediği tam olarak böyle davranmamdı. Akıl sağlığımı korumak çok zordu. "Seni doğduğuna pişman ederim."

Elimi arabanın hızla gidiyor olmasına aldırmadan kapıya uzattığımda Yiğit açacak olmamı beklemiyordu. Direksiyon hakimiyetini kaybetmeden kapıma uzanıp onu kapattı. "Ne yapıyorsun ruh hastası?"

"Hasta olan sensin." Her şey onun yüzünden bu haldeydi. Tüm çirkinlikleriyle çok geç yüzleşmiştim. Keşke daha erken fark edebilseydim. Keşke bir oyuncunun günlük hayatta bile roller yapabileceğini hiç unutmasaydım. Keşke onun iyi niyetli sandığım haline hiç inanmasaydım. "Ben seninle çalıştığım setten keyfimden ayrılmadım Yiğit. O kadar ani bir ayrılığın sebebini anlatmam için kaç farklı program havada kapar beni biliyor musun?"

"Hâlâ kârdayım. Sen sadece bana zarar verebilirsin, ben ikinizi birden hedef alırım."

"Önüne bir taciz davası koyarsam görürsün gününü."

"Ne?" Sinirle yumruklarını sıktığında sert bir nefes bıraktı dudaklarından. "İftira atacaksın bana yani?"

"Taciz yalnızca fiziksel olmaz." Sinirden göğsüm hızlı hızlı şişip iniyordu. Bir his damarımı yakıyor, kanımı kaynatıyordu. Arabanın içi dar geliyordu. Açık camdan yüzüme çarpan hava yetmiyordu. Çok önceden yaşadığım o ataklardan biriyle karşılaşma ihtimalim kalbimi korkuyla çarptırırken yeniden gözlerimi ona çevirdim. Ne olursa olsun, onun gibi birinin yanında güçsüzlüğümü göstermeyecektim. "Beni buna zorlama. Beni hiçbir şeye zorlama. Sen yoluna ben yoluma diyelim, bitsin gitsin. Adımın seninkiyle yan yana anılmasını istemiyorum artık."

"Seni Ozan'a bırakmaya niyetim yok Ada. Sen de bunu kabul etsen iyi olur."

Gözlerini gözlerime dikip savaş başlatacağını net bir şekilde ifade ederken bana gülümsedi. Ozan'ın zamanında bana söylediği gibi, beni ciddi bir takıntı haline getirmiş olmasından ilk kez bu kadar korkuyordum.

"Durdur arabayı."

"Şimdi gidebilirsin, nasıl olsa daha çok görüşeceğiz."

Ona bir karşılık vermek yerine kendimi dışarı attım ve arabaya arkamı döner dönmez avucumu göğsüme yasladım. Derin derin nefesler alırken o dışarı atamadığım büyük öfke içimi yakıyordu. Kendimi daracık bir asansör kabininde mahsur kalmış gibi hissediyordum. Bakışlarının sırtımda olduğunun farkındaydım. Pişkince sırıtıyor olmalıydı. Çantamı hızlıca karıştırdım. İçinden anahtarımı tutup çıkarttım ve yeniden arkamı dönüp arabaya yaklaştırdım.

Tenha bir yerdeydik, yalnızca ikimiz vardık. Gözlerininin içine bakarak anahtarı havaya kaldırdım, ardından ön kapıya boylu boyunca bir çizik bıraktım gözümü kırpmadan.

Yiğit bundan keyif almış gibi, adeta bir psikopat gibi gülüyordu. "Faturayı sana yollarım."

"Kendine bir yanık kremi de al. Faturasını ben öderim."

🎬

Yorumlar

  1. cok özlemisim onları ya..😭 yigit senin yerle bir oldugunu görecegimiz günlere gün sayıyorum

    YanıtlaSil
  2. lütfen biraz daha uzun olsun bölümler

    YanıtlaSil
  3. Bölüm bana kısa geldi ama çok güzeldi

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yasa bir şey soracağım Krallar Vadisi okuyan var mı yazarı Taylan Adsay bir kaç sitede gördüm çok beyenmisler okuyanları görünce bakmak istedim bu kitabı okuyan var mı

      Sil
  4. Ada asya ile dehşet iyi arkadaş olurdu bu arada

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Offf kesinlikle :D İki kitabın bir araya geldiği bir bölüm olsa müthiş olmaz mı??????? :D :D

      Sil
  5. Bölümleri ne sıklıkla atıyor? Bu arada kitaba bayıldımm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"