9. "Partner Kimyası"
Başımda dönüp duran ağrı, gözlerimin çevresine toplandığından dolayı yüzümü buruşturarak göz kapaklarımı aralamaya çalıştım. Kulağımın dibinde çalıp duran bir telefon vardı ve melodisi tanıdık gelmiyordu. Bu yüzden uykudan irkilerek uyanmıştım ama gördüğüm manzara karşısında dilim tutulmuştu.
Üçlü koltukta uzanıyordum. Kolumu berjere doğru uzatmış, başımı üstüne yaslamıştım. Üzerimde omuzlarıma kadar örtülü bir battaniye vardı. Bunlar normaldi. Anormal olan, berjerin kolçak kısmından sarkan bir ele tutunuyor olmamdı.
Sırtını geriye yaslamış, başı omzuna düşmüş halde uyuyakalan Ozan'ın iki parmağını tutuyordu parmaklarım.
Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Mavinin koyu bir tonuna boyanmıştı evimin içi. Ozan'ın düzenli nefesleriyle birlikte derin bir nefes aldım. Birkaç saniye boyunca hissettiğim tek şey huzurdu.
Telefon sabahın köründe ısrarla çalmaya devam ediyordu. Ozan'ın yüzüne dökülüp kaşlarına kadar değen saçlarına baktım ve tutamların arasından alnında beliren çizgileri gördüm. O da uyanmaya çalışıyordu. Gözlerini açtığı an bir küfür savurdu ve boştaki eliyle telefona uzanıp onu sessize aldı. Bu sırada her şeyin yolunda olduğunun mesajını bana vermek ister gibi başparmağıyla elimi okşadı. Uyandığımın farkında değildi.
"Sabahın köründe kimsin ya?" diye söylendi kendi kendine. Ardından parmaklarıma nazikçe dokunmaya devam ederek bana çevirdi gözlerini. "Ada," dedi boğuk sesiyle. Kendime gelmeye çalışırken kendimden geçmenin kıyısında bulunuyordun artık. "Erken daha. Uyu sen. Ben buradayım."
Ne söylediğinin farkında bile olmadan konuşuyordu benimle. Zar zor aralık duran gözlerimin içine güven vererek bakıyordu. Bütün gece başımda beklediği yetmiyormuş gibi uyandığımda da onu aynı yerde bulmuştum ve o yaptığı bunca şeye rağmen çalan telefonu yüzünden beni uyandırmış oluşuna sinirliydi.
"Kimmiş?" dedim uykulu rolümü sürdürerek.
Telefon bir kez daha çalmaya başladığında "Oya," dedi. Sonra bir anda beyninden vurulmuşa döndü. "Sikeyim, saat kaç?" Telefon ekranına yapışıp aramayı cevaplandırdığında direkt, "Kusura bakma Oya," dedi. Karşıdan gelen ince sesi dinlerken ellerimizi ayırdı. Elini alnına vurdu. "Evet, biliyorum. Öyle konuşmuştuk." Gözlerini ovalayarak ayılmaya çalışıyordu. "Evet, haklısın. Hemen çıkacağım. Yetişirim çekimlere. Yoldaymış de sorana. Hayır, geç kalmam. Bir buçuk saat var zaten daha. Tamam, görüşürüz. Pardon tekrar."
Meraklı bakışlarıma telefonu kapatır kapatmaz sıkıntılı bir nefesle karşılık verip "Off..." dedi. "Sabah prova yapacağız diye konuşmuştuk çekimden önce. Bugün birlikte bir sahnemiz var onunla."
"Ezberin tamsa provasız da halledersiniz, telaşlanma. 10'a doğru değil mi çekim?"
"Sorumsuz olduğumu düşünecekler."
"Açıklamayı ben yaparım gerekirse."
"Gece yanında kaldığımı mı söyleyeceksin? Saçmalama."
Alay eder gibi gülmesiyle birlikte gözlerimi kırpıştırıp battaniyeyi üzerimden attım. "Doğru. Böyle söyleyemem tabi." Söylemek de istemezdim zaten. Zor durumda olduğumu ve Ozan'a ihtiyacım olduğunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Üstelik onun benim evimde kalması durumunu kimseye açıklayamazdık. Uygun olmazdı.
"İyi misin sen?"
Dikkatinin tamamını bana yoğunlaştırma hızı karşısında afallayıp başımı salladım. "Sorun yok. Sen iyi misin asıl? Hem iki büklüm koltuk tepesinde uyumuşsun hem de üstüne bir şey almamışsın."
"Ve sırtım tutulmuş, harika." Kollarını esnetirken yüzünü acıyla buruşturdu. "Bir kahve alır sete geçerim direkt. Aa, eve uğramam gerek. Üstümde dünkü kıyafetlerim var. Asla yetişemeyeceğim. Şimdiden adım çıkacak. Hay amına koyayım ya, bir şey de yolunda gitse şaşırırım zaten."
"Sakin ol, halledersin hepsini."
"Siktir et," dedi ve gözlerimin hizasına gelebilmek için oturduğu yerde biraz bana doğru eğildi. "Kendini nasıl hissediyorsun?"
Bir anlığına kelimeleri nasıl bir araya getirebileceğimi unuttum. Mavinin bu tonunun ortasında, evimin sessizliğinin içinde Ozan'ın sesini duymayı özlediğimi fark etmek kalbime bir sancının girmesine sebep oldu. Onunla uyandığım sabahlarda ne kadar mutlu olduğumu kırgın bir gülümsemeyle hatırladı bir yanım.
Diğer yanım, Ozan'ın aşkı sona ermiş olsa da bana duyduğu bu sorumluluk hissinin ağırlığı altında eziliyordu. Kötüydüm ve yanımdaydı. Yaşadıklarımıza değer verdiğindendi bunu yapışı çünkü Ozan zamanında onu biraz bile sevmiş kimseyi yüzüstü bırakmazdı.
"İyiyim," dedim ve saçma bir telaşla "Özür dilerim," diye de ekledim. "Benim yüzümden aksadı işlerin."
"Sen?" dedi bir kaşını kaldırarak. "Özür diliyorsun öyle mi?"
Kolunu ittiğimde keyifle gülmeye başladı. "Dalga geçme," dedim. "Sana evimde kal diye izin vermedim ayrıca. Sen de özür dileyeceksin şimdi benden."
"Kuralları çiğneyen bir ben miydim?" diye sordu üzerime gelerek. "Elimi tutuyordun Ada, kişisel alanımın ihlali var ortada. Sen daha çok özür dilemelisin."
"Aman!" dedim ayağa kalkarak. Gece üzerime örttüğü battaniyeyi katlamaya başladım. "Etmem bir daha kişisel alanını ihlal. Ne bileyim uykumdayken ne yaptığımı?"
"Bilmezsin hiç," dedi dudakları iki yana kıvrılırken. "Uyanıp beni öpüp sonra geri uyumadığına şükretmeliyimdir belki de."
"Üzerinden yüz yıl geçmiş şeyleri yüzüme vurmakta üstüne yok gerçekten."
Bu didişmenin sonunu getiren, onu Oya'nın aramış olduğu gerçeğini kavrayabilmemdi. Yanına gidecekti. Sabahın köründe prova yapmak için sözleşmişlerdi ikisi. Çekimden önceki zamanı da birlikte değerlendirmek istemişlerdi ve ben, o zamanı çalmıştım Ozan'dan.
Kendimi ikinci kadın gibi hissetmeye başlamış olmam, yüz ifademi değiştirmiş olacaktı ki Ozan keyifli sırıtışını silip gözlerini üzerime dikti. Ben bu sırada ne ona dönüyor ne de ağzımı açıyordum. Yastığımın üzerindeki havluyu katlama işine giriştim. Dün gördüğüm rüyada o havlunun üstüne yayılan saç tellerim Ozan'ın parmakları tarafından tek tek okşanıyordu. Bunu hatırlamak daha da dibe daldırdı beni düşüncelerimin biriktiği çukurun içinde.
"İlaçlarını düzenli kullanmayı unutma," dedi sırf bir şeyler söylemek için. "Ve lütfen, gerekirse setten izin alıp psikiyatristinle görüş."
"Tamam, gidebilirsin artık. Düşünme beni."
"Keşke," diye mırıldandı. Sigara paketini sehpanın üzerinden alıp cebine sıkıştırırken telefonu için de aynısını yaptı ve en son arabasının anahtarlarını eline aldı. "Bugün kaçta geçeceksin sete?"
"Akşam dış mekan çekimi var," dedim. "Yedi buçuk gibi falan..."
"Bugün beraber sahnemiz yok değil mi?"
Başımı iki yana salladım. "Çok sevindin değil mi bana daha fazla katlanmak zorunda olmadığın için?"
"Evet," dedi Ozan. "Hatta kına yakacağım. Giderken yol üzerinden alıp sete öyle geçeyim bari. İyi oldu hatırlattığın."
"Defol evimden."
"Ben bile başımda sabahlamış bir insan evladını evimden kovmazdım."
Masum ses tonu beni güldürmeye başlayınca Ozan durup yüzüme baktı. Sinirim bozulduğu için daha çok güldüm. Kafamın içinde Yiğit'in kurduğu cümle yankılandı. Dün gece bir fotoğrafımızı paylaşmamı istemişti benden. Yapmamıştım. Yapmayacaktım. O da durmayacaktı. Acaba inatla elde etmeye çalıştığı kadının ve itibarını zedelemek için bu kadar çaba verdiği adamın dün geceyi birlikte geçirdiğini öğrense ne düşünürdü?
O adam, bizi fena şekilde takıntı haline getirmişti.
Zarar göreceğimizden korkuyordum.
Ozan'ı bu işin dışında tutmaya devam mı etmeliydim yoksa uyarmalı mıydım bilmiyordum. Bu işe iki eliyle birden sarılıyor, bu rolü bir ihtiyaç gibi görüyordu. İşler onun için nispeten yolunda gitmeye başlamışken Yiğit Uzunalp adını gündeme getirirsem o işlerin raydan çıkması birkaç saniye sürerdi. Ozan Yiğit'ten, Yiğit'in ondan ettiği nefretten çok daha fazla nefret ediyordu.
Bir de Oya mevzusu vardı. Oya'nın bakışlarındaki o hinlik, yalnızca benim anlayabileceğim düzeydeydi. Biliyordum, hissediyordum. O kadın da başıma bela olacaktı. Durduğum yerden insanları kudurtmakta üstüme yoktu. Ben kaostan uzak durmayı denesem kaos üzerime koşarak geliyordu. Panik ataklar beni yoklamayacaktı da kimi yoklayacaktı?
Derin bir nefes aldım. Akşamki sahneler için ezberimi yapmaya zaman ayırmam gerekiyordu. Ayrıca öğlen Ferhat Hoca'yla dersim vardı. Oradan çıkıp doğrudan sete geçecektim. Bugün yoğun bir gündü ve bu olumluydu. Düşünmeye ayıracağım zamanının azalması avantajımdı. Meşguliyetlerim, kendimi oyalamama ve hızlıca toparlamama yardımcı olacaktı.
"Setten ne zaman çıkacağın belli mi?" diye sordum onun meşguliyetlerini öğrenmeye duyduğum bir istekle. Garipti. Düşünmeden konuşmuştum. Düşünsem herhalde sormazdım.
Ozan da sorumu garipsedi. "Çıkışta yanıma mı uğrayacaksın hayırdır?" dedi benimle alenen dalga geçerek.
Kaşlarımı çattım. "Hayır be, dersim var zaten benim."
"Dersin olmasa uğrayacak mıydın?"
"Uğraşma benimle Ozan."
"O zaman bu hayat nasıl geçer..." Ses tonundaki neşe içimdeki bir hissi körüklüyordu ve o hissin üzerine Titanik'in çarptığı buz dağını inşa etmem gerekiyordu. O his, soğuk sular altında kalmalıydı. "Duyduğuma göre," diye devam etti yine eğlenerek. "Hocamla derslerin çok iyi ilerliyormuş. Ferhat Hoca sana kum torbasının üzerinde Ozan'ın kafasını hayal et diyormuş, sen de başka kimi hayal edeceğim zaten diyormuşsun."
"Oha!" Şaşkınlığımı gizleyemedim. "Bayağı bayağı oturup beni mi çekiştiriyorsunuz?"
Kendine güvenen bir gülümsemeyle etkileyici olduğunu bildiği bir bakış attı bana. "Hayalindeki tek adam olduğumu biliyordum."
"Seni çok fena yumruklarım."
"Evet, Ferhat Hoca da bunu onayladı."
"İnanamıyorum, bildiğin ihanete uğramışım."
"İhanet mi? Adam benim hocam Ada. Herkesin seni daha çok sevmesine alışkın olduğunu biliyorum ama hocamı elimden çalman için kırk fırın ekmek yemen gerekiyor."
Ellerimle omuzlarıma dökülen saçlarımı geriye doğru ittirdim. "Bundan sonra antrenmanlara gitmeyeceğim. Bugün son."
"Yuh, kıskançlıktan dünyanın en tatlı antrenöründen mi vazgeçeceksin?"
"Herif her seferinde pestilimi çıkarıyor be, ne tatlısı?"
"Gelişimine odaklan." Ciddi tavırla kurduğu cümlesinden sonra bir de çok önemli bir görüş belirtiyor gibi ağır ağır başını salladı. "Öğrendiklerine bak sen. Hepsi avantaj sana. Hem deşarj da olabiliyormuşsun. Daha ne istiyorsun, Allah'tan belanı mı?"
"Daha çok senin belanı isterim aslında."
Burnunu kırıştırdı. "Ne tatlısın."
Burnumu kırıştırdım. "Öyleyimdir. Geç kalmayacak mıydın sen sete? Hâlâ oyalanıyorsun. İnşallah ilk bölüm bile yayınlanamadan kovulursun."
"Tövbe de."
"Tövbe."
Bir saniye bile duraksamamış oluşum, onun hakkında beddua edemeyeceğime onu ikna etmişti. Memnuniyet içeren bir ifade yüzüne yerleştiğinde gerçekten de o yüzün ortasına yumruğumu geçirmek istedim. Sonra belki yakasına yapışır ve...
Hayır.
"Git evimden," dedim düşüncelerimin akış yönünü beğenmediğim için sesim sert çıkarken. "Koş Oya'nın yanına. Güzel güzel çekin sahnenizi. Benim sahnelerimin yanında oyunculuklarınız sırıtmaz umarım. O kıza bir iki bir şey öğretmem gerekiyor. Acemi bayağı."
"Senin burun yine Kaf Dağ'ında gezintilere çıkmış," dedi Ozan. "Gidiyorum. Bir şey olursa yazarsın."
"Ne olacak be?"
"Bilmiyorum, yazarsın."
"İyi!"
"Altı buçuk gibi balık yiyeceğim," dedi birden. Kaşlarım yeniden çatıldı. Konuyla ne alakası olduğunu anlayamamıştım ama nerede yiyeceğini anlamıştım. Haliç'teki favori deniz ürünleri mekânından vazgeçmezdi Ozan.
Beni davet etmiyordu ama bana konum mu bildiriyordu?
Bu birlikte yiyelim demek miydi?
"Zıkkım ye," dedim.
Gülmeye başladı. Ceketini alıp dış kapıya doğru ilerledi. "Canın isterse uğrarsın," dedi. Ondan duyduğum son cümle bu oldu.
Canım ister miydi? Canım isterdi. Ozan ağzının tadını bilen biriydi. Bu mekân benim favorim diyorsa o mekân dünyadaki en kaliteli yemeği yapıyor demekti. Bahsettiği yerin ızgara balığı manyak bir şeydi. Çoğunlukla yanında rakı içerdik. Oraya gitsem bile çıkışta sete geçmem gerekeceği için benim bugün içme gibi bir lüksüm yoktu fakat o muhtemelen kendi rutininden şaşmayacaktı.
Tüm bu mevzulardan daha önce cevaplanması gereken bir soru vardı.
Gidecek miydim?
Beni doğru düzgün davet bile etmemişti. Canın isterse uğra cümlesini bu seçenek benim için lütufmuş gibi kurmuştu. Dönüp dolaşıp bana geliyorsun zaten, yine gelirsin kesin gibi bir düşüncede miydi? Benimle yemek yemek istemiyordu ama benim canım isterse bana katlanır mıydı?
Halime acıdığı için de olabilirdi. Sonuçta geçirdiğim krizden sonra yanımda kalmıştı ve sağlık durumumdan dolayı endişe etmesi dünyanın en normal şeyiydi. Bu yüzden beni bugün olabildiğince gözünün önünde tutmak da istiyor olabilirdi.
Ada Göktan bazen çok düşünürdü, bazen olayları nereye çekeceğini bilemezdi ama mevzu bahis kişi Özgür Ozan Özaltan'sa içindeki hisler kötü de olsa onun peşinden koşarak giderdi.
Geride bıraktığımı sandığım Ada'dan bana tahmin ettiğimden daha fazla şey kalmıştı. Yapmamalıydım, durmalıydım. Zaten sıkışıktı programım ama yaptım. Ozan'ın balık teklifine balıklama atladım.
Ferhat Hoca ile yaptığım antrenmandan sonra duşumu almış, spor kıyafetlerimi çantama tıkmış ve basit bir gömlek pantolon kombiniyle spor salonundan ayrılmıştım. Ferhat Hoca beni ringe çıkardığında aklıma Ozan'la ringe çıktığımız anlar gelip duruyordu. Kısa süreli bir şeydi, hatırlanmaya değer bile değildi ama benim hafızam içinde Ozan'ın bulunduğu her anı bana saniye saniye hatırlatmak konusunda oldukça iyiydi.
Anbean'ın daha ilk bölümü yayınlanmamış olmasına rağmen gelen yorumlara hak veriyordum. Bazı insanlar diziyi konusu ilgilerini çektiği için izleyeceklerini söylüyorlardı ve aşağıya Ozan'ın fotoğrafını bırakıyorlardı. Daha önce spor salonunda onu üstsüz görmüş biri olarak söyleyebilirdim ki Anbean ya da herhangi başka bir dizi Ozan için gayet de izlenebilirdi.
Bu arada Ozan'ı üstsüz gördüğüm tek yer spor salonu değildi ama o konuya girersem çıkamazdım. Bu yüzden yan koltuğunda spor çantamın bulunduğu arabamı onun favori restoranına sürerken düşüncelerimin önüne set çekmeye çalışıyordum. Garip bir şekilde heyecanlı olduğumu hissedince silkelenip kendime geldim. Planım, hesabı ödemekti. Bu sayede yalnız kalmamaya ihtiyaç duyduğum bir anda benimle ilgilenişine karşılık ben de bir jest yapmış olurdum. Hem belki bu hareketim bir zeytin dalı bile olurdu.
Hayat, planları bozmaya yönelik beklenmedik bir oyundu.
Arabayı doğrudan denize bakan restoranın önüne çektiğimde içeride gördüğüm manzara tüm planlarımı başıma yıkmış, hevesimi kursağımda bırakmıştı.
Ozan'ın karşısında Oya vardı.
Benim olmam gereken yerde o oturuyordu.
Demek ki Ozan beni yirmi dakika kadar önce davetini geri çekmek için aramıştı. Kendine bir eşlikçi bulduğu için benden vazgeçtiğini söyleyecekti belki de.
Bir saniye. Ozan beni davet etmemişti ki. Ozan bana balık yiyeceğini söylemişti. Bunu yalnız yapacağını söylememişti.
Az daha bir randevuda istenmeyen üçüncü kişi olacaktım bu pislik herif yüzünden. Bana tüm gün birlikte çalışıp üstüne sahne çektikleri Oya'yla yemeğe geçeceklerini söyleseydi kalkıp yorgun argın bu kadar yol gelmezdim. Neyse, en azından zaman kaybetmeyecektim.
Yeniden gaza yüklendim ve doğrudan sete gittim. O akşam devamlı midem bulandı, yemek yemedim. Birkaç tekrar almamız gerekse de ezberimi tam bir şekilde verdim ve gece çökmüşken evimin yolunda kederi içimden taşıracak müzikler dinledim.
İşimi yaparak oyalandığım zamanlar bitip de etrafımı sessizlik sardığında bastırılmış hislerim ağır bir şekilde ortaya çıkıyordu. Gördüğüm şeyin beni bu kadar etkileyebilmesini anlamsız buluyordum ama etkilemişti işte. Ozan onunla yemek yemiş, vaktini onunla geçirmişti ve benim gelip gelmeyeceğimi merak bile etmemişti. Beni yeniden aramamıştı. Zaten o beni aramasını beklediğim anlarda beni asla aramazdı.
Evimin kapısını açtığımda omzumda spor çantamı ve yüzümde üç kiloymuş gibi hissettiren set makyajımı taşıyordum. Ayakkabılıkta Çisem'in topuklularını gördüğümde sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Çok yorgundum ve kafamı dinlemek istiyordum ama onun bugün beni görmek istemesine de hak veriyordum. Kızla perperişan bir haldeyken görüntülü konuşmuştum. Bulduğu ilk boşlukta beni görmek istemesi normaldi, endişelenmiş olmalıydı.
Bazen ona onu sevmediğimi söylerdim ama evimin anahtarını verdiğim tek insandı. Eskiden birinde daha vardı. Şimdi o anahtar, sahipsiz bir şekilde girişteki anahtarlıkta asılı duruyordu.
"Bir an oyuncumu sette yediler sandım," diye seslendi Çisem içeriden ben ayakkabılarımı çıkartırken. "Seni kaybedemem, sen benim en yüksek kaşelimsin."
Bana takılmasına aldırmadım. Düşük kaşeli bir oyuncu olmadığım kesindi. Özellikle de son dönemlerde adım bu mevzuyla sık sık gündeme gelmişti. Eğer aynı emeği veriyorsam başrol erkek oyuncunun benden daha fazla para kazanmasına göz yummuyordum. Bu paragözlükten değildi, devrim isteğimdendi. Marka değerim hatırı sayılır seviyede olduğundan çoğu zaman bu kuralımı kabul ettirmeyi başarırdım. Ettiremediğimde ise olay çıkarırdım. Sektördeki diğer kadınlara bu konuda ilham olmaya çalışıyordum. En azından bir örnek teşkil etmekti amacım.
Sırf erkek oldukları için onların harcadığı saatler, bizimkilerden kıymetli olamazdı. Öyle bir dünya yoktu. Hiçbirimiz bunu kabul etmemeli, işimizden olmak pahasına buna karşı gelmeliydik.
"Ozan?" diye sordum. Dudaklarımdan öylece dökülen bu isim bana acı verdi.
"O Gökhan'ın oyuncusu," dedi Çisem. "Beni alakadar etmez."
"Kaşesi benden yüksek mi?"
"Hayatım, öyle bir şey olabilir mi?" Bir anlığına onu küçük gördüğünü sandım ama o konuşmaya devam etti. "Ozan'ın ilk şartlarından biri ikinizin eşit kazanması gerektiğiydi. Aksi şekilde Ada'yı hiç kimse ikna edemez zaten demiş Gökhan'a da. Bu adama arada söver sayarız ama o kadar da hakkını yemeyelim şimdi."
Haklıydı. Ama bu gece Ozan'ı övmememiz gerekiyordu. Ozan kötüydü, şerefsizdi, pislikti. Beni hiç hak etmemişti.
Kanepeme kurulup kendi malıymış gibi kutu dondurmamı kaşıklayan Çisem'e dik dik baktım. Üzerimi değiştirmem, makyajımı çıkarmam ve yemek yemem gerekiyordu ama hiçbirine halim yoktu. "Bok vardı da Ferhat hocayla ders yaptım bugün," dedim ağrıyan dizlerimi ovalayarak. "Sanki iki günde kaslarım beliriverecek. Niye ertelemediysem? Hayır bir de setim vardı yani... Kendimi öldürmeye mi çalışıyorum anlamıyorum."
"Kendini oyalamaya çalışıyorsun." Beni bu kadar tanıyor olmasından rahatsız oldum. Bunu yaptığımı zaten biliyordum ama bir başkasından duymak aynı şey değildi. "Ozan'la aranız iyi değil mi? Onu arayıp senin evine uğramasını söylediğimde sesi o kadar endişeliydi ki oturup konuşursunuz sandım."
Kutudaki dondurmaya batırdığı kaşığını ağzına götürdü, ardından yeniden bana baktı. "İyi misin bebeğim? Buraya gecenin bu saatinde gelme sebebim huzurunu kaçırmak değil, biliyorsun. Bu konuda konuşmak istemiyorsan konuşmayız."
"İyi değilim," diye itiraf ettim. "Ozan gece bende kaldı."
"Ozan gece sende kaldığı için mi iyi değilsin?"
Söylediğime şaşırmamış olmasının arkasında yatan anlam derindi. Çisem Ozan'ın beni yalnız bırakmayacağını zaten biliyordu. Keşke Ozan bu kadar güven veren bir adam olmasaydı da ondan nefret etmem biraz olsun kolaylaşsaydı. "Hayır," dedim. "O yüzden değil."
"Bir şeyler mi yaşadınız?" derken gözleri beklentiyle parladı. O da Gökhan da ikimizin birbirimiz için yaratıldığını düşünüyordu. Eğer söylediğini onaylasaydım çok mutlu olurdu.
"Saçmalama," diye karşılık verdim. "Yardıma ihtiyacım olduğunu düşündüğü için geceyi burada geçirmek istemiş. Ben uyumuştum, o da burada uyumuş. Tekli koltukta. Üstelik bugün çekimi vardı. Boynu tutulmuştu. Tutulsun. O boynunu kaldıramasın yerlerden, haysiyetsiz herif."
"Olaylar giderek ilginçleşiyor. Sana göz kulak olmuş bu adama böyle bir öfke duymanın sebebini öğrenebilir miyim?"
"Onu Oya'yla yemek yerken gördüm."
"Aa..." Şaşırmış rolünü çok kötü bir şekilde yapmıştı. Oyunculuk yerine menajerliği seçtiği için sektör şanslıydı. Etrafta bu kadar vasat oyuncu varken bir tanesini daha kimse kaldıramazdı. "İnsanlar bunu yapar Ada. Yemek yerler. Bu normaldir."
"Hadi ya!" Bu gece onu savunacak herhangi bir kelime duymak istemiyordum. Tahammülüm yoktu. "Beni davet ettiği balık restoranında Oya'yla yemek yiyorlardı Çisem."
Gözleri anında kocaman oldu. "İkiniz randevulaşmış mıydınız?"
Buna verebilecek bir cevabım yoktu. Bana benimle özel olarak yemek istediğini söylememişti. Hayır, bu kesinlikle bir randevu değildi. Aralarında bir ilişki bulunan iki kişi deniz kenarında romantik bir randevuya çıkardı. O kişi Ozan için ben değildim. Bunu zaten biliyordum ama bu şekilde yüzleşmeseydim daha iyi hissederdim.
Dondurma kutusunu bir kenara bırakıp iki elini birden ağzına kapattı Çisem. "Onu kıskanıyorsun!" diye bağırdı. "Feci derecede hem de. Oha, bunun bu kadar hızlı gerçekleşeceğini tahmin etmiyordum."
"Onu kıskanmıyorum," dedim bastıra bastıra. "Hele o Oya'dan? Hiç!"
"Külahımla mı konuşacaksın yoksa götümü mü tercih edersin?" Birdenbire dudaklarından dökülenler beni güldürmeye başladı. Bu gece gülebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu bir sinir bozukluğu kahkahasıydı.
"Seni hiçbir şeye ikna etmek zorunda değilim ama onu kıskandığımı iddia etmeye devam edersen evimden kovarım. Zaten çok yorgunum."
"Belli," dedi. "Yemek yedin mi bari?" Başımı iki yana salladığımda daha da dehşete düştü. "Ozan'ı Oya'yla gördün diye yemeden içmeden kesilmeseydin iyiydi." Birden ayağa kalktığında kaşlarımı çatarak ona baktım. "Git üstünü başını değiştir, bir rahatla. Ben de yiyecek bir şeyler hazırlayayım bize. Makarnaya ne deriz? Seçeneklerimiz evet ve evet."
"Evet," dedim. "Spagetti olsun lütfen."
"Emrinizdeyim matmazel."
Yediğime içtiğime bu aralar dikkat etmeye çalışıyordum ama bu gece tek düşündüğüm mideme bir şeylerin girmek zorunda olduğuydu. Canım ne zaman bir şeye sıkılsa ilk önce iştahım etkileniyordu. Mide bulantıları, kusmalar, görünüşüme çok fazla kafayı takmalar ise hemen bunu takip ediyordu.
Ozan, bunlarla baş edebilmem konusunda ilişkimiz boyunca bana çok destek olmuştu ve itiraf etmem gerekiyordu ki onunlayken birçok şey daha kolaydı.
Gece yarısı makarna pişirme işi, tam da onluktu örneğin. Dairesinde geceyi sabaha kattığımız günlerde bunu sık sık yapardık. Benimle adımı unutturacak hale gelene kadar ilgilendikten sonra bir süre mayışık mayışık yatakta uzanırdık, ardından Ozan kalkıp bizim için makarna pişirirdi çünkü harcadığımız enerji ikimizin de bir süre sonra midesinin guruldamasına yol açıyordu. Bu hiç şaşmazdı.
Havanın aydınlanmaya başladığı kaç sabah onunla birlikte o ada tezgâhta yemek yemiştik bilmiyordum.
Ona deli gibi sinirli olmama rağmen birlikte geçirdiğimiz zamanları düşünmek beni kızdırdı. Koltuktan kalkıp hızla odama gittim. Makyajımı aynada yüzümden öç alıyormuşum gibi sert hareketlerle temizledim. Üzerimdekilerden kurtuldum ve ipek bir şortla askılı bir üst geçirip Çisem'in yanına döndüm. Büyük bir ciddiyetle makarna tenceresinin başında dikilirken diğer elinde de yapışık olarak yaşadığı telefonu vardı.
"Batuhan kaos çıkarmış dersen hiç şaşırmam," dedim mutfak kapısından içeri girerken. Sandalyeye oturdum.
Ekranını kilitleyip yüzüme baktı. "Ay yok, bildirimlerime bakıyordum."
Kaşlarımı havaya kaldırdığımda bu ani hareketi gözüme azıcık şüpheli gelmişti ama bunun hakkında konuşmadım. "Dondurma kutusunu koltukta bıraktığımı şu an hatırladım," dedi Çisem. "Buzluğa koyalım onu."
Çok basit gibi görünebilirdi ama eylemlerden bahsederken biz demesi hoşuma gidiyordu. Bu bana kendimi güvende hissettiren bir şeydi. Bir insanın beni kendiyle bir sayıp ikimizi biz yapması, kafamın içinde çok fazla anlam yüklediğim bir şeydi.
Ne zaman sağıma ve soluma baksam beni düşürmeye çalışan, kıskançlıktan çatlayan veya başarılarımı hazmedemeyen insanlarla karşılaşıyor olduğum için arkadaş kavramına epey uzak biriydim ama Çisem benim için öyle değildi.
Elimdeki tek gerçek arkadaş oydu.
Gözlerim dolunca kendimi öldürmek istedim.
"Ada..." dedi, sos tenceresini karıştırmayı bırakıp kafasını kaldırarak. "Duymadın mı beni?"
Benim için yemek pişiriyordu.
Makarna olması önemli değildi. Uzun zamandır yediğim en kıymetli şey olacaktı.
"Kendimi iyi hissetmiyorum," dedim.
Dudaklarımdan dökülen itiraf, kaşlarının çatılmasına neden olurken tencereyi öylece bırakıp birkaç kısa adımda yanıma vardı. "Ataklarınla mı ilgili?" diye sordu telaşla. "İlaçların nerede? Ozan getirmişti. Nereye koydun?"
"Hayır, o yüzden değil."
Her şey yüzündendi. En çok da Ozan'ın yüzündendi.
"Ne oldu bebeğim?" diye sordu dizlerinin üzerine çökerek. Elime uzandığında dolu gözlerimi tavana dikmiştim. "Parmakların titriyor." Sesine bir sertlik bulaştı. "Oya'nın gözleri oydurtma bana. Öylesine birinin seni bu hale getirmesine nasıl izin verirsin? Sen Ada Göktan'sın."
Göğsümde biriken tüm sıkıntılar patlama raddesine geliyordu. Kendimi başkalarının yanında kolayca açabilen biri değildim ama bu sıralar kendimden giderek uzaklaşıyordum. Bu da demek oluyordu ki kabuğuma kapanma dönemim yaklaşıyordu. Çok yakın zamanda çekilmez biri olacaktım. Gerçi ben zaten çekilmez biriydim.
Sana benden başka kim katlanır lan? Mükemmeliyetçi manyağın tekisin. Hatırlatayım, Barbie bebek gibi dolaşmaktan daha önemli şeyler var bu hayatta. Aşk gibi amına koyayım! Aşk gibi. Yanına yakışmadığım için götüme tekmeyi basmayı layık görüyorsun bana. Hiç mi sevmedin lan?
Hayatımdaki herhangi birisi, herhangi bir anda bunu kolaylıkla söyleyebilirdi. Hiç mi sevmedin? Bunu herkesten duyabilirdim çünkü birini kolaylıkla hiç sevmemiş gibi davranabilirdim. Dilimin kemiği yoktu. Dahası, kırıldığımda kırmaktan asla kaçınmazdım. En dipteki kişi ben olmayayım diye haklı bile olsam karşı tarafı yerin dibine sokardım. Tüm bunlar, beni zor biri yapan özelliklerimdendi. İnkâr etmiyordum. Sevilmesi kolay biri değildim. Ekran başındakileri kastetmiyordum. Beni gerçekten tanımadıkları sürece yüzümü ya da bedenimi sevmek, oynadığım karakteri sevmek dünyanın en kolay işiydi. Çok güzeldim. Güzel insan sevilirdi.
"Regl olacağım galiba," diye mırıldandım. İğrenç ruh halimden böyle sıyrılmayı denemek içler acısı bir durum olsa da o an aklıma gelen ilk şeydi. "Oya değil mevzu. O kim Çisem? Ben varken kim o?"
"Haklısın," dedi. "Ben de bunu unutmana şaşırıyorum zaten. Eğer takıldığın buysa Ozan'ın karşısında Oya'nın hiçbir şansı olmadığını söyleyeyim sana defalarca. Kendini bu yüzden kötü hissetmek yerine sana yolladığım son reelsteki aldatılan kedi kadına bile üzülebilirsin. Kedi adam, onu çocuğuyla birlikte terk etmişti bir Van kedisi için. Bence bayağı üzücüydü."
"O videoları sonuna kadar izlediğine inanamıyorum," dedim. "Korkunç bir bağımlılık bu. Ekran süreni azaltmalısın."
"Anbean başladığı zaman ekrana yapışık yaşayacağım," dedi Çisem. "Ve senin güzelliğini saniye saniye kişisel hesabımdan paylaşacağım. Tom Hardy ile bile çalışıyor olsam menajeri olmaktan en çok hoşlandığım kişi yine de sen olurdun."
Egomu okşama çabası, söylediğine inanmadığımız için attığı kahkahayla birlikte sona erdi. "Abart," dedim. "Beni seviyorsun ama o kadar da değil."
"Seni o kadar da seviyorum gayet de..." diye bir cümle kurdu. Bu bozuk Türkçesini bile kucaklayasım gelmişti. Ona karşı bu gece sevgi kelebeği oluşumun arkasında yatan nedeni ben de bilmiyordum. Derdim başımdan aşkındı ve evde olduğunu anladığımda gözlerimi deviresim gelmişti ama o Çisem'di işte. Korkunç bir günü bile saniyeler içinde güzelleştirebilirdi.
Önümüze koyduğu iki tabak makarna, o gece benim için dünyanın en güzel yemeğiydi.
Çözülmesi gereken problemlerim, sürekli ertelediğim dertlerim bir süre daha bekleyebilirdi.
Bu akşam, iki gecedir evimde benden başka seslerin olmasının tadını çıkaracaktım.
📽️
Karavanımda oturmuş Ozan Bey'in sete teşrif etmesini bekliyordum.
On dakika önce aramama rağmen ona ulaşamamıştım. Başrolümüz gelmediği ve planlanan sahnelerimiz henüz çekilemediği için ekip fazlasıyla gergin durumdaydı. Ben de o gergin ortamda durmak istememiş, beklemek için karavanıma geçmiştim. Makyajım hazırdı. Kostümümü de giymiştim. Tek eksik Ozan'dı.
Sete geç kalması pek görülmüş şey değildi.
Bu yüzden istemesem de endişe içimde kol geziyor, onun gelmediği her saniye neredeyse bende tırnaklarımı yeme isteği uyandırıyordu.
Onları dün Oya ile Haliç'te balık yerlerken görmüştüm. Geç kalmasının bununla bir ilgisi olabilir miydi? Geceye birlikte mi devam etmişlerdi? Gece yine uzun mu geçmişti? Bu herif neden hâlâ sette değildi?
Böyle de sorumsuzluk olmazdı. Paşamın keyfini mi bekleyecektim?
Karavanımın kapısı sertçe açıldığında bu uygunsuz bölünme karşısında sert bakışlarla kapıya döndüm. Elinde bir buket çiçek tutan Ozan, görmeyi beklediğim son şeydi. Kırmızı güller kaşlarımın daha da çatılmasına sebep oldu. Onu elinde çiçeklerle kapımda görmek bir anlığına kalbimi anlamsızca yerinden oynatmış olsa da iki saniye sonra çiçekleri alan kişinin o olmadığını anlamıştım. Ozan bana kırmızı gül almazdı.
"Sanaymış," dedi yüzüme bile bakmadan. Buketi makyaj masamın üzerine doğru fırlattı. "Sete gelmiş, elime tutuşturdular."
"Oo Ozan Bey," dedim aldırış etmeden. "Assolistimiz sonunda teşrif edebildi."
Yüzüme bakmamakta ısrar ederek arkasını döndü ve karavanımdan çıkarken kapıyı sertçe çarptı. Tek kelime bile etmemesi sinirime dokunmuştu. Sağlıklı bir iletişimimiz yoktu, bu doğruydu ama sette kapı çarpmaların da yaşanmaması gerekiyordu. Ozan'ın hiçbir şeyine güvenmesem bile profesyonelliğine güvenirdim. Bu yüzden bu hareketi beni şaşırtmıştı.
Ayağa kalkıp çiçeğe uzandım. Kenarına iliştirilmiş not gözüme çarptığında tavrının nedenini anlamıştım.
Yiğit'tendi. Bir gülücük ve kırmızı kalp vardı notta. O gülücüğün ettiği imayı benden başka kimse anlayamazdı. Beni tehdit ediyordu. İstediğini yapmamış, uzun zamandır onunla etkileşimde olduğumu gösteren bir şey paylaşmamıştım. Bana saldırmaya yer arıyordu. Sete gönderdiği çiçekler yalnızca ben göreyim diye değildi, buna emindim. O kafasının içinde Ozan'dan intikam alma düşünceleri dönüp duruyordu.
Bu işe acilen son vermem gerekiyordu.
Ozan'ın çiçeklere bu kadar sinirlenmesi yine de tam olarak aklıma yatmıyordu. Bir buket yüzünden kıskançlık komasına girmezdi o. Sonuçta artık aramızda bir şey yoktu. O halde problem neydi? Sete niye geç gelmişti?
Onunla konuşmam gereken şeyler vardı. Az önceki iğrenç tavrına rağmen karavanımdan çıkıp onunkinin kapısını tıklattım. Yiğit mevzusu giderek canımı sıkıyordu ve sanırım ondan saklayarak bir yere varamayacaktım. Bir yerde patlak vermesini beklemektense ona kendim anlatmayı seçecektim. Bu yüksek ihtimalle büyük krizlere neden olacaktı ama bir şekilde halledebileceğimize inanmak istemiştim o an.
Hem yanlış anlaşılmayı gidermek hem onun geç kalışının sebebini öğrenmek hem de canımı sıkan bir mevzuyu ona anlatmak için kapıda dikilirken içeriden kaba bir sesle "Gel," dediğini duydum. Bugün hiç gününde değildi. Belki de çekip gitmeliydim ama ben içeri girdim.
Makyözümüz Eslem, onu bir sandalyeye oturtmuştu. Kullanacağı malzemeleri masaya çıkarıyordu.
"Selam," dedim gülümseyerek. "Bizi biraz yalnız bırakabilir misin Eslem?"
"Ama Ada Hanım, bir an önce çekimlere..."
"Ben hallederim." Bu ses tonu, yapacağı hiçbir açıklamanın umurumda olmadığını ona anlatmış olmalıydı. Çenemle kapıyı işaret ederek Eslem'in önümden geçip gitmesini bekledim.
Ozan, yanaklarını şişirdikten sonra sesli bir nefes bıraktı. "Bunun için geldiysen kapını çarptığım için senden özür dilemeyeceğim."
Karavanın kapısını arkamdan kapatıp iki adım attım ve kalçamı makyaj masasına yasladım. Ozan, hemen önümde sandalyede otururken yalnızca bakışlarını yüzüme çevirmekle yetindi. Mor göz altları bir ton kapatıcı gerektirecek türdendi.
"İyi misin sen?" diye sordum gerilim yüklü bir sesle.
"Süperim!"
"Akşamdan kalma mısın Ozan?" Gözlerimi şaşkınlıkla açtım. Hemen arkasından nefret hissi takip etti bu duygumu. Oya'yla mıydılar? İçip eğlenmişlerdi ve bana da sete geç gelen sorumsuz bir partner mi kalmıştı?
"Beni oyalama," dedi.
Oya ismini duymak beni delirtti.
"İyi oyalanmışsın, belli!"
Derin bir nefes aldım ve hislerimin tümünün üzerine bastırdım. Onu kıskanamazdım. Kıskanmıyordum da. Sadece benim oturmam gereken bir yerde o olduğu içindi bu öfkem. O balık restoranına davetli olan bendim, o değildi. Yerime geçmeyi aklının ucundan geçirmeyi deneyen herkesi mahvetmiştim bugüne dek. Benim boşluğumu bir başkası dolduramazdı. Kim olursa olsun, ne kadar denerse denesin asla olmazdı.
"Başım çatlıyor inan ki." Yorgun sesi ve bana olan öfkesi birbirine karışmış gibiydi. Gözlerini yüzümde iki saniyeden fazla tutmuyordu bile. Beni yok saymayı deniyordu. "Git çiçeklerini falan kokla. Beş dakikaya hazır olurum. Çekeriz sahneyi. Bomboş telaş yapmış herkes amına koyayım. Doksan tekrar alacağımızı mı sanıyorlar? Beş dakikada hallederiz biz. Çeker bitiririz."
"İnsanlara çatmaya yer arama. Kimse senin keyfini beklemek zorunda değil. Aklını başına topla, tekrarı yaşanmasın bunun. Çünkü inan bana, diğerlerinin tarafında olurum."
"Aman ne şaşırdım," dedi küçümseyici bir tavırla. "Sen benim karşımda kim varsa onun tarafında olursun zaten."
Dizimle bacağına vurdum. "Bugün tersinden kalkmış gibisin."
"Sen her gün öylesin," diye karşılık verdi.
Onunla didişmek, en alışkın olduğum şeylerden biriydi fakat bir gariplik olduğu her halinden anlaşılıyordu. Tutkulu bir şekilde kavga etmiyordu benimle. Beni başından savmayı deniyordu. Laf dalaşına girmek istemiyordu. Gideyim diye beni kırmaya çalışıyordu.
"Ne oldu?" diye sordum, anlayışlı olmaya çalışarak. Onu boğmamak çok zordu. Gözlerime bakmayışına o kadar sinir olmuştum ki avucumu boynuna sarıp bakışlarını benimkilere kilitlemek istiyordum.
"Uyuyakalmışım," dedi. "Bok var da sabahın körüne sahne koyup duruyorlar. Bütün saatler çuvala girdi çünkü. Kargalar uyanmadı daha."
"Saat on buçuk," dedim.
"Hayırdır, kargalarla akraba mısın? Nereden biliyorsun uyku saatlerini?"
"Of Ozan... Konuşulmuyor seninle."
"Git o zaman."
"Yok." Eslem'i halledeceğimi söyleyerek kovmuştum. Ozan'ın makyajını halletmemeyi gururuma yediremezdim. Yapacağımı söylediysem yapmak zorundaydım artık. Göz altı için bir kapatıcıyı elime alırken onun yüzüne dokunacak olmak, mideme bir yumruk indirdi. Nihayet ilgisini çekmiş olacağım ki gözlerini gözlerime çevirdi ve "Eslem'i çağır geri," dedi. "Sana kalmadı benim saçım başımla uğraşmak."
Huysuzluğu tahammül sınırlarımı fazla zorluyordu.
"Berbat görünüyorsun." Kapağını açtığım kapatıcıyı gözlerinin altına sürmek için oturduğum yerden uzandım fakat yüzünü çekerek ona dokunmamı engelledi.
"Teşekkür ederim, çok naziksin.
"Ne bu tripler ya?"
"Kızım, dengesiz misin sen?" Beş dakikadır ilk defa sesi o bıkkın halinden sıyrılmış ve bir ton yükselmişti. "Dün arayınca açmaya bile tenezzül etmiyorsun, bugün gelip karavanımda bitiyorsun. Uğraşma benimle. Arkadaş değiliz biz. İşine bak. Ver şu kapatıcıyı da, ben hallederim."
Kırıcıydı.
"Kapatıcıyı ağzına sokacağım biraz daha böyle yaparsan," dedim. "İnsan olmaya çalışıyorum burada. Sen de biraz çabala. Kötü görünüyorsun, saçma davranıyorsun, işe geç kalıyorsun. İlk ikisi senin rutinin zaten de üçüncüsü çok yaşanmaz. O yüzden merak ettim ne olduğunu. İnsanlığımdan yani!"
"İçtim gece," dedi. Bakışları aynadan kendi yansımasına değdi ve koyu renk göz altlarını yüzünü buruşturarak inceledi. "İt gibi içiyorum bu ara. Aldın mı cevabını? Hadi şimdi bırak beni de çekelim bir an önce şu sahneyi."
"Önce seni bir düzeltelim, olmaz böyle." Yeniden itiraz edecekti ama çenesini kavrayıp başını kendime doğru kaldırdım. Kapatıcıyı ona uzaktan süremeyeceğim için kalçamı sağa doğru kaydırarak makyaj masasına yeniden yaslandım. Bunu yapınca aralanan bacaklarının arasına girmiş oldum. Ozan da fıtık olmayayım diye makyaj masasına yaklaşınca bacakları tarafından tamamen kıstırıldı bedenim.
İkimiz de nefesimizi tuttuk.
Gözlerimiz tanıdık bir hissin iki farklı yansıması gibiydi. İstemsizce yaklaşmıştık birbirimize. Aklından ne geçirdiğini okuyamıyordum. Bana birçok farklı şeye yorumlanabilecek şekilde bakıyordu. Nereye çekmek istersem oraya gidecekti konu. Bu yüzden hiçbir yere çekmemeyi seçtim ve göz altına stick şeklindeki kapatıcıyı sürdüm.
Islaklık hissi yüzünden gözlerini arka arkaya kırpıştırdı. Gülümsedim. Bunu hep yapardı. Makyaj süngerleri çekmecenin içinde olmalıydı. Masaya yaslandığım için çekmeceyi açamayacaktım. Rahatımı bozamazdım. Bu yüzden işaret parmağımın ucunu feda ettim ve Ozan'ın göz altını pıt pıt kapatmaya başladım.
Ben ne zaman yanağına değsem refleksle gözlerini kapatıyordu. Yüzüne biraz yaklaştım. Gözlerini açtığında yakınlığım onu afallattı. Yalnızca işimi daha rahat yapabilmek için üzerine eğilmiştim ama o sandalyesini hafifçe geriye iterek yeniden benden uzaklaştı.
"Ada," dedi sert denilebilecek bir sesle. "Mesafeyi düzgün ayarlayalım."
Şaşkın bir söylemdi bu. Ona kasıtlı olarak yaklaştığımı mı ima ediyordu? Ortada böyle bir şey yoktu. "Kafanda kurmaya başladın." Alayla güldüm. "Sadece makyajını yapıyorum Ozan."
"Niye?
"Çünkü Eslem'i benim halledeceğimi söyleyerek gönderdim. Söz ağızdan bir kere çıkar."
"Hadi ya... Sen de sözlerine sadık olmanla bilinirsin zaten."
Parmağımı yüzünden uzaklaştırdım ve kapatıcıyı kapatıp sertçe masaya çarptım. "Derdin ne bilmiyorum ama gerçekten canımı sıkıyorsun."
"Başım çatlıyor," dedi. "Ve sen konuşup duruyorsun."
Biliyor musun? Senin sesini duyduğumda başımın ağrısı bile geçiyor. O narin parmaklarınla şakaklarımı ovalayıp kendini yormak yerine bana bir şeyler anlatsana. Ne olursa. Sesin benim ilacım.
İçim burkuluyordu. Kasıtlı olarak yapmasa da tozlanmış geçmişimizden çekip önüme getirdiği rastgele bir sayfa, canımı ciddi manada sıkıyordu. Kendimi her defasında boğuluyormuş gibi mi hissedecektim?
"Özür dilerim," dedim. Ada Göktan, özür dilemezdi. "Bende kaldığın gece benimle ilgilendiğin için seninle ilgilenmek istemiştim." Bu bir yalandı. Buraya gelirken böyle bir şey aklımdan geçmemişti ama ona verebileceğim en mantıklı açıklama buydu. Bacağını iterek kendime küçük bir boşluk yaratıp makyaj masasıyla onun bedeninin arasından çıktım. "Eslem'i yollarım."
Bunu yaptığıma inanamıyordum.
Beni davet edip bir başkasıyla yemek yemişti. Ahıra girer gibi özel alanıma girmiş, masamın üzerine bir çiçek fırlatmıştı. Sıra ona geldiğinde hiçbir açıklama yapması gerekmiyordu ama ben anlamsız bir çabayla işlerin doğrusunu ona anlatmanın derdindeydim. Ozan bunu hak etmiyordu.
Ozan onun için Yiğit'le uğraşıyor olmamı da hak etmiyordu. Çalkantılı kariyerine zeval gelmesin diye iğrendiğim bir herifle iletişimimi sürdürüyordum. Kendimi ona ezdiriyor gibi hissediyordum. Ozan'ın önüne bir paspas gibi seriliyor, üzerime basıp geçsin diye bekliyordum.
Adımı söylemeseydi başka bir şey söylemeden çıkıp gidecektim. "Ada..."
"Hım?"
Bir süre ne diyeceğini bilememiş gibi duraksadı. Sonra sandalyesinde geriye yaslandı ve bakışlarını karşısındaki aynaya çevirdi. "Aramızdakileri sahneye yansıtmayalım."
"Bir şey yok ki aramızda. Olmayan şeyin nesini yansıtacağız?"
Gözlerini kısarak yüzüme baktı. Kendimi iğrenç hissederek arkamı döndüm. Set ekibine gülümsemek zorunda olmak, işkence gibi gelecekti şimdi bana. Onun yüzünden bütün hevesim kaçmıştı. Bugün çok işimiz vardı. Enerjimi kaybetmemem lazımdı ama Ozan, bir ruh emiciden farksızdı. Bana hiç iyi gelmiyordu.
Dışarı çıktım.
Eslem'e haber vermeden önce karavana yaslandım ve içimden ona kadar yavaşça saydım. Ardından en iyi bildiğim şeyi yaptım. Yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirip işimin başına geçtim. Eslem, makyajı hallederken ben kendi içimden repliklerimi tekrarlıyordum. Uzun bir sahne değildi, Ozan'ın da öngördüğü gibi hızlıca hallettik ilk sahnemizi.
"Bakışın şimdi," dedi yönetmenimiz Musa Bey. "Arka fona bir müzik patlatırız, seyirci bayılır."
"Üç saatlik ömür törpüsü dizilerden olmayacağımızı sanıyordum," dedi Ozan gözlerini devirerek. Bizim bölümlerimizin maksimum doksan dakika civarında olması planlanmıştı. Daha önce konuşmamış olsak da ikimizin de bu durumdan memnun olduğunu düşünüyordum. Klasik bir televizyon dizisi çekmeye kıyasla iş yükümüz yarı yarıya azalacak demekti çünkü bu. Kendimize ayıracak zamanı daha kolay bulabilecektik.
"Ozan, sus! Ada, bakışın! Sessizlik! Hazırsanız: 3, 2, 1..."
Bakıştık.
"Kestik!" diye bağırdı aynı saniye. "Aranızda kan davası varmış gibi duruyorsunuz. Ozan, yaklaş Ada'ya! Ada, öldürecekmiş gibi bakma Ozan'a!"
Ozan bana bir adım yaklaştığında ben de çenemi yukarı kaldırdım. Parfümü çok güzel kokuyordu. Erkek parfümlerine olan düşkünlüğümü düşünmek için uygun bir zamanda değildik ama onun bütün parfümlerine bayılırdım. Zevki bayağı iyiydi. Parfümleri, teninin kendine has kokusuyla birleştiğinde ortaya bir büyü çıkarırdı. O büyüye kapılmamayı hâlâ öğrenememiştim belli ki.
Gömleğinin açık yakasından görünen köprücük kemiğine kayan bakışlarımı yeniden gözlerine çıkarttım. "Aşık bak!" diye bağırdı yönetmenim. "Özlemiş gibi bak, öfkeli gibi de bak!" Musa Bey ellerini birbirine çırptı. "Hadi çocuklar, güzelce bakışın."
Yeniden geri sayım yapıldı. Gözlerimin en içine dikti bakışlarını. Bunu yapmayı gerçekten özleyip özlemediğini merak ettim. Gözlerime yağdırdığı iltifatları hatırlayınca geçmişin rüzgârları esmeye başladı aramızda. O hangi anının içine savrulmuştu bilmiyordum ama ben, birlikte olduğumuz ilk geceyi hatırlamıştım.
Beni bunca zaman yiyip bitirdin bu gözlerle, demişti. Ve sonra birden onları benden başka her yere çevirmeye başladın. O günden beri ben gözünün değdiği her yeri kıskandım, Ada.
Önce ben ona ilgi duymaya başlamıştım. Bir iki küçük imayla bu hislerin bir karşılığı olup olmadığını tartmaya çalışmıştım ama Ozan, hiç renk vermemişti. Gözüme kestirdiğim bir şeyi önünde sonunda elde ederdim, bu yüzden neredeyse yarım sezon boyunca onu tavlamayı denemiştim. İş arkadaşı sınırını geçmemek konusunda ısrarcıydı ve imalarımın çoğunu ciddiye almıyordu. İlgisini çekmeye çalışmamın sebebini ilgi odağı olma isteğime bağlıyordu o zamanlar.
Sonra birden vazgeçmiştim çünkü bunun doğru olmadığını fark etmiştim. Herkesin ilgi odağı olmak istemiyordum, yalnızca onun olmak istiyordum ve bu tehlikeli bir madde kullanmaya başlamak gibiydi. Sigaranın kokusuna dahi tahammülü olmayan ben, o sigara molasındayken gidip yanına oturuyordum. Bu Ada Göktan'ın herhangi biri için vereceği bir taviz değildi eskiden ama Ozan için veriyordum. Sonra da bu kokuya olan hassasiyetim, onun sayesinde azalmıştı çünkü alışmaya başlamıştım.
Bir öpüşme sahnesinden sonra kapıma dayandığı o gece, birbirimizi tamamen keşfettikten sonra onun sigarasını ben yakmıştım.
"Çok güzel..." diye bir ses duydum arkadan. Umurumda olmadı. Ona bakmaya devam ettim.
"Kestik," diye fısıldadı. Aslında bunu ilk söyleyen bir başkasıydı ama onu da umursamadığım için Ozan yeniden söylemek zorunda kalmıştı.
"Seninle konuşmalıyım," dedim. Tam bir şey diyecektim ki aynı saniye senaristimizin bize yaklaştığını gördüm. Sete sık sık gelen senaristlerdendi. Senaryosunun emin ellerde olduğunu görmek, onun için çok önemliydi.
"Çocuklar," dedi gülümseyerek. "Birkaç dakikanızı alabilir miyim?"
"Tabii Mahfer Hanım," dedi Ozan benden önce davranarak. Benimle konuşmaktan kaçabilmesi için önüne altın tepside bir fırsat sunulmuştu. Elbette bunu kullanacaktı.
"Biraz oturalım mı?"
"Karavanıma geçebiliriz," dedim. Özel bir alanda olmak istediğini hissetmiştim. Her ne konuşacaksa bu önemli bir konu olmalıydı ki gözleri memnuniyetle ışıldadı.
"Ada Hanım'ın karavanına üç Türk kahvesi alabilir miyiz?" diye sesini yükseltti Mahfer Hanım. "Benimki orta şekerli olsun lütfen."
"Bizimkiler de," dedi Ozan. "Teşekkür ederiz Mustafa abi, eline sağlık şimdiden."
Başımı yere eğmeseydim az daha ona gülümseyecektim. Ben o adamın adını bilmeyi bırak, varlığını bile o seslendiğinde fark etmiştim.
Hep birlikte karavanıma ilerlediğimizde Ozan, nezaketen kapıyı açıp bizim önden geçmemizi bekledi. Bu, Mahfer Hanım'a yaranmak için yaptığı bir şey olabilirdi. Benimle alakalı olmadığı kesindi.
Koltuğun köşesine yayılarak oturan Ozan, burayı kendi karavanı gibi kullanmakta belli ki bir sakınca görmemişti. Mahfer Hanım, masanın yanında duran sandalyeyi çekerken ben de Ozan'ın yanına oturdum ve senaristimiz tam karşımızda kalmış oldu.
"Mevzu nedir?" dedi Ozan, ciddi bir şekilde. Gergin tavrı anında bana da bulaştı. Aslında içeri girerken strese sahip değildim ama şimdi durduk yere onun olumsuz enerjisini bir karadelik gibi içime çekmiştim.
"Nereden başlayacağımı bilmiyorum ama aramızdaki bu ilişkiye çok değer verdiğimi bilmenizi istiyorum. Sizinle henüz doğru düzgün tanışmamış olsak da, bir şeyler karalayan insanlar kafasının içindeki karakterlere düşündüğünüzden çok daha fazla bağlıdırlar. Ben en başından bu yana sizi düşündüğüm için, sanki senaryomu yazdığım gecelerde bana eşlik eden arkadaşlarımmışsınız gibi yaklaşıyorum size ve belki de haddim olmayarak böyle bir konuşmayı yapmak istiyorum sizinle."
Onun nahif tavrı, Ozan'ın omuzlarını gevşetirken bana ise bu duygusal yakınlık ani ve fazla geldi. Hızlı kurulan samimiyet, temkinli yaklaştığım bir şeydi. Yine de başımı sallayarak onu dinlediğimi belli ettim.
Kahvelerimiz içeriye geldikten sonra Mahfer Hanım fincanlarımızı uzattı ve kapıyı kapattı. Yeniden yönünü bize döndüğünde yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. "Bir ilişkiniz olduğunu biliyorum."
"Bitmiş bir ilişki," diye düzelttik aynı anda. Öyle senkronizeydik ki tek bir kişiye aitmiş gibi çıkmıştı seslerimiz.
"Satırlarımdan da anlarsınız, ben bitmiş ilişki kavramına inanmıyorum." Saçlarını omzunun gerisine doğru attı ve gözlerini sıra sıra üzerimizde gezdirdi. "Biriyle bir ilişki kurduğunda, eğer o bağlar gerçekten sağlamsa, ilişki sonlanan bir şey değil bence. İki insan uzaklaştığında o bağ da aradaki mesafe kadar uzuyor. Yeniden birbirlerine yaklaşmaya başladıklarında ise etrafta amaçsız ip yığınları kalıyor fakat birlikte zaman geçirmeye başladıklarında makaraları yeniden sarılıyor, bağ yeniden gerginleşiyor ve sağlamlaşıyor."
"Sizi çok takdir ediyorum," dedi Ozan, onu aniden bölerek. "İmza attığınız işleri çok başarılı buluyorum fakat affınıza sığınarak, bir senaristle aramda bu tür konuşmalar olmasını istemiyorum.
Mahfer Hanım'ın yüzüne minik bir şaşkınlık yerleşti. Sanki Ozan'dan böyle bir çıkış beklememişti. Bu neydi ki? O daha hiçbir şey görmemişti.
"Hayat dersi verilecek konumda değiliz," dedi Ozan. "Kocaman insanlarız ve bir iş yapıyoruz. Psikiyatri seansında gibi hissetmek isteseydim bir doktora giderdim. Senaristim senarist olarak kalsın isterim Mahfer Hanım. Çünkü ilerlediğiniz nokta, benim özel hayatım."
"Özel hayatında bir sürü sorun olabilir," dedi Mahfer Hanım. "Ama bu, bütün bir ekibi dakikalar boyunca bekletmenin mantıklı bir açıklaması değil Ozan. Neden yaptığım her işin adını duydun biliyor musun? Çünkü ben yazıp kenara çekilmem. Oyuncumu tanırım, ekibimi tanırım, sorunları sorun henüz çıkmadan saptarım. Geceler boyu üzerine çalıştığım senaryomu kimsenin heba etmesine izin vermem. İşte bu da benim çalışma stilim."
"Hiç kimsenin senaryonuzu heba ettiği yok," dedim kaşlarımı havaya kaldırarak. "Ozan geç kaldı ama sonuç olarak çekilecek sahneleri yetiştirebildik mi? Evet. Sanırım bu konu tam da bu noktada kapanıyor."
"Birbirinizle iletişimiz, bu işin sürdürülebilirliğini sorgulatmasın çocuklar olur mu?" diye sordu Mahfer Hanım. "Sizi bir arada görmek için deliren bu kadar hayranınız varken çeşitli baskılara maruz kalacaksınız. Bizim tarafımızdan da aynı şekilde. Minik işler kovalamaktan bahsetmiyorum. Kimyanız, birçok ülkeyi etkisi altına almayı başarmıştı daha önce. Yalnızca bir sorununuz varsa, bunu çözmek için gerçekten elimden geleni yapacağımı bilmenizi istiyorum. Ayrıca bir de partner fotoğrafı istiyorum. Ve evet, bu karavanda istiyorum. Okey misiniz?"
"Her gün fotoğraf atmadan dizi çekemiyor muyuz ben anlamıyorum," dedi Ozan. "Bizim ayrıldığımızı cümle alem zaten biliyor, kime neyi oynuyoruz ya biz? Ben kırıcı konuşmaya başlamadan önce bu saçma konuşmaya bir son verelim bence."
"Her çıktığın programda Ada'dan bahsederken kime neyi oynuyordun Ozan?" diye sordu Mahfer Hanım birden. "Ayrıldığınızı cümle alem biliyordu sonuçta."
Kendimi o kadar kötü hissettim ki midem bulanmaya başladı. Ozan'ın sesini yükselteceği ve işleri berbat edeceği yerdeydik. Bunu onun yüzüne bakmadan dahi anlayabiliyordum. "Ozan'a çok nadiren katılırım ama bence bunlar gerçekten de sizi ilgilendiren mevzular değil," diyerek araya girdim.
"Bunları konuşan kişi ben olmamalıyım zaten ama sosyal medya konusu kesinlikle gündemlerimizden biri," dedi Mahfer Hanım. "Ada, mümkünse sete gelen çiçekleri story atmamanı rica edecekler senden mesela. Özel hayatınızla ne şekilde ilerleyeceğiniz hakkında menajerleriniz bir toplantı ayarlamıştır diye düşünüyorum."
"Daha önce nasıl oyuncularla çalıştınız bilmiyorum ama ben böyle şeylere gelemem," dedi Ozan. "Bir araya gelmeyi kabul ediyoruz, sette sorun çıkarmıyoruz, tanışma yemeğine birlikte katılıyoruz ve bunu geçmişe rağmen yapıyoruz. Bokunu çıkartmanın manası yok, Mahfer Hanım. Yapımsa bunu isteyen onlara da aynı cümleyi kurabilirim ama bu kadar sakin kalır mıyım emin değilim. Zaten herkesin fısıltılarıyla uğraşıyoruz. Bir de her gün tek tek size mi laf anlatacağız? Biz burada profesyonel bir iş yapıyoruz. Bu kadar."
"Yakın görünmeniz, herkesin yararına olur," dedi Mahfer Hanım. "İstedikleri bu. Onları ufak ufak beslemeye başladığımızda varabileceğiniz yerleri hayal edebileceğinizi düşünmüyorum."
"Hayal edemeyeceğimi düşündüğünüz o yerlerde birden çok kez bulunmuşumdur," diyerek sözünü kestim. "Sıfırdan oyuncu alıp parlatmaya çalışacağınız bir proje yapmıyorsunuz. İsimlerinin yan yana gelmesi bile sükse yaratan, garanti yüzlerle dizi çekiyorsunuz. Daha ilk bölümün reytingini bile beklemeden bu reklam çabası, sizi fena baltalar haberiniz olsun," dedim. "Sözüm meclisten dışarı. Söylediklerimi iletebilirsiniz herkese."
"Sadece biraz düşünün ve kendinize bir çekidüzen verin," dedi Mahfer Hanım. Ayağa kalkıp kahvesini aldı ve gözlerini hiçbir konuşmamıza alınmamış gibi keyifle üzerimizde gezdirdi. "Ve bence oturup biraz konuşun. Cidden diyorum. Kaçarak bir yere varılmaz. Tekrar görüşürüz."
Arkasından öylece bakakaldık.
"Bu neydi şimdi amına koyayım?" diye sordu Ozan. "Dillere pelesenk olduk. Ne çiftmişiz arkadaş!"
"Ne bekliyordun?" diye sordum. "Bunlar daha hiçbir şey. Biz var ya, daha hiçbir şey görmedik. Bu kadın tatlı en azından. Yakında her yerden saldıracaklar üstümüze."
"Ne tatlısı?" diye sordu. "Bütün film boyunca polisle işbirliği yapıp ailesini katleden kişiyi aradıktan sonra filmin sonunda cinayet silahını mutfağından çıkarıp üzerindeki kanı gülümseyerek temizleyecek türden bir hanımefendiye benziyor."
Kendimi gülmemek için zorladım. "Çok düşündün mü bu benzetmeyi yapmak için?"
"Anlık gelişti."
"İyi," dedim. "Aferin sana. Senaryo kurmakta üstüne yok."
"Uğraşma benimle. Git çiçeklerini story at." Ona gözlerimi açarak anlamsızca baktım. "Yapma dedikleri için yapacağın ilk şey bu olacak sonuçta."
"Sen niye sinirlendin ki kadına bu kadar?" diye sordum. "Çıkarlarınız ortak bir yere çıkıyor aslında. İsmimi kullanarak pr yaptığını söylememiş miydin? Fotoğrafımı da kullanma imkânı sunuyordu sana."
"Ada, yorma ya."
"Sadece yanıma oturacak ve gülümseyeceksin," dedim. "Kameraların önünde yaptığından fazlası değil. Bir fotoğraf ve oldu bitti."
Ozan, arkasına yaslanmayı bırakıp doğruldu ve bacağının üzerine dirseğini yaslayarak bana yaklaştı. İşaret parmağını ikimiz arasında sallarken "Bir fotoğraf ve oldu bitti, öyle mi?" dedi. "Biz bu muyuz? Oldu bitti mi? Okuma provasında yan yana tek bir kare verdik. Bin tane edit düştü önüme. Asla olup bitmiyor. Asla sonu gelmiyor."
"Gelmeyecek," dedim. "Bir bölüm izlediklerinde daha fazlası olacak. İkinciden sonra daha da fazlası. Bu işe bunu bilerek girmedin mi? Niye triplere girip duruyorsun? Sanki bilmiyordun böyle olacağını."
"Dizi sahneleriyle ne yaparlarsa yapsınlar," dedi. "Niye kamera arkasında da samimi görünmek zorundayız?"
"Dünyanın en medeni insanları olduğumuz için."
"Yanak yanağa poz verince mi olunuyor medeni?"
"Amma abarttın," dedim. "Sanki ben ölüyorum seninle fotoğraf çekmek için."
"Buradan bakınca öyle bir izlenim veriyorsun, yalan yok. Sebebini çözmeye çalışıyorum ama mantıklı bir açıklama bulamadım henüz."
Bir cevap vermek üzereyken çalan telefonum, ikimizin de odağını dağıttı. Ekrandaki yazıyı gördüğüm an midemin yeniden çalkalanmaya başladığını hissettim. Kaos kapıdaydı. Muhtemelen annem, feshettiğim sözleşmeyi duymuştu. O kozmetik markasıyla iş yapmayacaktım. O da bana bunun hesabını soracaktı.
Telefonu hızlıca sessize aldım.
Ozan gözlerini yüzüme çevirdi ve rahatsızlığımı hissetmiş gibi bir süre bakışlarını üzerimden çekmedi. "Bu mu konu?" diye sordu. "Bu yüzden mi benimle bir fotoğraf istiyorsun? Annen benden hiç haz etmez ve belli ki bu aralar aranız açık. Benimle fotoğraf paylaşman onu delirtecekse hemen şu an gülümseyelim kameraya."
Tavrı, beni güldürdü. Anneme duyduğu sevgi gözlerimi yaşartıyordu. "Azar için arıyor," dedim. "Her zamanki gibi."
Birazdan mesaj atacak, telefonu neden açmadığımı soracak ve beni yüz yüze görüşmek için onun belirlediği bir konuma çağıracaktı. Ben de gitmeyecektim. Sonra da muhtemelen kavga ederdik.
"Neden?" diye sordu. "Annenin sana çatmak için nedenlere ihtiyacı olmadığını biliyorum ama spesifik bir şey var mı?
"Bir kozmetik markasıyla yapacağımız işbirliğini son anda iptal ettim," dedim. Niye ona dökülmeyi seçtiğimi hiçbir zaman bilemeyecektim. Belki de zamanında beni ilgiyle dinlediğini bildiğim tek kişi olmasıydı bunu sağlayan.
"Ne bok yediler?"
Doğrudan karşı tarafın suçlu olduğunu düşünmüştü.
Zamanında ben, öyle düşünmemiştim. Bizi ayıran da buydu.
"Bir rujun reklamını yapacaktım," dedim. "Bu yüzden yakın çekim çalıştık."
"Ee?" diye sordu. "Ruj bu. Tabii ki yakın çekim çalışacaksınız."
"Fotoğraflar anneme gitmiş," dedim ayağımı zemine huzursuzca sürterek.
"Ne?" dedi Ozan. "Senin kaç yaşında olduğunu sanmışlar, üç mü? Veline beğendirmeden karar alamıyorlar mıymış?"
"Öyle işte..." diye mırıldandım. "Biliyorsun, Sevilay Kayalar..."
"Annen onay vermediği için mi işbirliği iptal oldu orasını anlamadım."
"Hayır." Ne kadarını anlatmam gerektiğini hesaplayamadan konuşmayı sürdürdüm. "Annem beğenmediği için konuşup başka bir fotoğrafçı ayarlamış. Benim haberim bile yokken, Ozan."
"Sen beğenmiş miydin?"
Fikrimin sorulması, beni neden ağlayacak raddeye getiriyordu? Kendi hayatımda kontrolümün olmadığı tüm o zamanları düşündüm. Annem, gölgesinin altında beni karanlıkta bırakarak büyütmüştü. Güneşi onun izin verdiği kadar görebiliyordum. O ne isterse o oluyordu. Zaten bunu değiştirme hırsım yüzünden bugün buradaydım. Ondan daha iyi olursam onun gölgesinden kurtulurum sanmıştım.
Başımı aşağı yukarı sallarken hassaslaştığımı hissettim.
Ozan koltukta hafifçe kayarak yanıma yaklaşıp "Söyle," dedi. "Ben unuturum. Bu kadar içerlemene ne sebep oldu?"
"Yanaklarım," dedim. Neredeyse sesim titreyecekti. Taşımaya aşina olduğum maskemi yüzüme geçirip gülümsedim. "Yanaklarım kötü çıkmış. Kamera yüzüme yaklaşınca kusurlarım apaçık ortada oluyormuş. Bu konuda öz güvensiz olduğumu biliyorsun. Yüzüme işlem yaptırmak istemiyorum şu an. Aslında düşünmedim değil ama... Aman neyse, öyle işte. Saçmaladığımın farkındayım. Boş versene."
Ozan'ın dudaklarına küçük bir gülümseme yerleşti. Alaydan uzak, anlayış dolu bir şeydi. Gözlerini yüzüme dikti ve gülümsemesi aşağı doğru kıvrıldı. Bana eskisi gibi baktı. Kıyamıyor gibi. Bu, gözlerimi kaçırmama sebep oldu. "Ada," dedi. "Bak bana."
"Yüzüme çok yakınsın," dedim. "Yanaklarım kocaman. Rahatsız oldum şu an."
"Delirdin mi?" diye sordu ciddi bir şekilde. "Sana o kadar yakışıyor ki. İnanılmaz karakteristik duruyor. Yüzüne işlem yaptırmayı düşünmek ne demek? Ne zamandan beri annenin söylediklerini ciddiye alıyoruz biz?"
"Birisi boydan bir fotoğrafımdan kırptığı yüzümü paylaşıp bu kadın hep hamile gibi görünüyor yazmış," dedim. Kendimi tutamıyordum. "Sadece annem değil beğenmeyen. Diyet yapsam bile verdiğim kilolar yüzümden gitmiyor ki benim. Of, çok saçmalıyorum şu an. Sana ne bunlardan? Zaten önceden de yüz kez dinlediğin şeyler."
"Yanaklarından hoşlanıyorum," dedi gözlerimin içine bakarak. Hoşlanıyordum demedi. Sevdiğini bilirdim ama bunun sürdüğünü bilmiyordum. "Bir şey soracağım. Bu mevzu, okuma provası yaptığımız günden mi? Kurabiyelere kasap kedisi gibi bakıp elini yanağına yaslıyordun hani."
Parçaları bir yapboz gibi birleştirip doğru bir tespitte bulunduğunda ondan saklanamamak, kendimi bütün spot ışıklarının altındaymışım gibi hissettirdi. Ama şu an sahnede olmak istemiyordum.
"Evet."
"Lavaboya girdiğinde kustun mu?"
"Hayır." Duraksadım. O gün bana tanıdığı alan için ona minnet duyuyordum. "Yine de sigara molası aldığın için sağ ol."
"Ada..."
"Kapatalım mı bu konuyu?"
"Ada," dedi yeniden. "Miden bulanmaya başladı, değil mi?"
Nefesim hızlandı ve gözlerim biraz nemlendi. Kendimi çırılçıplak hissetmeye başlamıştım.
"O kadın sana hiç iyi gelmiyor."
"Sana iyi gelmeyen annen olduğunda yapabileceğin pek bir şey olmuyor."
"Ya... Sesin titriyor lan." Bir saniye bile düşünmeden yüzümü kavradı. "Kızım, bebek gibisin. Dünya güzelisin lan, sen kafayı mı yedin? Başlayacağım annene de her yerimizde kusur arayan toksik insanlara da. Çok umursuyorsun Ada. Kendin dışında her şeyi çok umursuyorsun."
Bakışlarımı yüzüne diktim. Nabzı, gözlerinde atıyor gibiydi. Nasıl anlatılırdı bilmiyordum. Ozan'ın gözlerine bakınca kalbini görüyordum. "Bana umursamaz olduğumu söylerdin."
"Konu ben olduğumda," dedi canı acırmış gibi. "Biz olduğumuzda. Çözmeye değil koparmaya çalışırdın. Konumuzla ilgisi yok söylediğim şeyin."
Bunu duymak bana ağır geldi.
Elimdeki düğümle baş edemediğimde onu çözmeye değil, ipleri koparmaya çalışırdım. Ona beni bıraktığını söylerdim ama onu ben daha çok bırakırdım. Ozan bıraktığım noktada durmaz, peşime takılırdı. Beni bulamasa bile kapıyı benim için her zaman açık bırakırdı.
Yüzüme doğru düşen bir tutam saça değdi parmakları. Onu kulağımın arkasına itmeye kalktı fakat saçlarım zehirli bir sarmaşıkmış da parmak uçları yanmış gibi aniden bıraktı bana dokunmayı.
"Ağlama," dedi gözlerimin içine bakarak. Sesi derinleşmişti. "Kendini toparla, çekelim o fotoğrafı. Partner etkileşimlerine doyamadılar. Bir tane daha verelim de milletin konuşacak yeni bir konusu olsun."
"İstemiyorum," dedim. "Önemli değil. Bana sadaka verir gibi söylediklerimi kabul etmene ihtiyacım yok."
"Neye ihtiyacın var peki Ada?" Ciddi sorusu, boğazıma bir yumru daha oturttu. Neden bu soruları soran hep o oluyordu? İçimde bir cevap aradım fakat o cevaba bir türlü ulaşamadım.
"Sana değil," dedim dudaklarımı araladığımda.
Ozan, acı acı gülümsedi. "Bu kadar korkarak her şeyi kendine zehir ediyorsun."
"Neyden korkuyormuşum ya ben?"
"Kendi kendine yetememekten," dedi. "Burada kolun kopsa keşke dikiş bilseydim diye ağlarsın sen. İnsan içindeyken işlerini başkalarına yaptırıyor ve bundan keyif alıyorsun ama tek başına kaldığında ufacık bir yardımı bile kabul etmiyorsun. Bu sana noksanmışsın gibi hissettiriyor. Kafandaki mükemmel Ada Göktan olamama fikri, seni yiyip bitiriyor."
"Neyi nereye bağladın?" diye sordum gözlerimi devirerek. Bu sayede içimin yangını gizleyebilirim sandım.
"Gardını biraz indirirsen çevren kalabalıklaşır," dedi. Sözcükleri, içime batıyordu. "Esas dayanağın olması gereken, seni devirmeyi denedi diye bir başkasına yaslanmaman gerekmez ki. Hepimiz biraz soluklanmak isteriz."
"Sanki sen çok farklısın benden."
"Değilim," dedi Ozan. "Hatta ben soluklandığım yeri yıkmayı denerim. On nefes alır, bir nefes alamazsam genelde kaçar giderim. Bana bir şeyler nadiren iyi gelir. Alıştığım yerden darbe alırsam hayata küserim, Ada. Her şeyden uzaklaşıp kendi boşluğuma dönerim, ki ben o boşluktan nefret ederim."
Sözcükleri, kafamın içinde uğuldadı. Onunla böyle bir konuşma yapmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki... Eğer eskisi gibi olsaydık, kendimizi birbirimizin önüne böyle yığıp döktükten sonra yan yana uzanır ve uzun uzun öpüşürdük.
Onun da aklına aynı şey gelmiş olmalıydı. Gözleri dudaklarıma kaydığında "Ozan," dedim gülümsemeye başlayarak. "Mesafeyi düzgün ayarlayalım."
Duraksadı.
Gözlerini kırpıştırdı. Ardından misillemem hoşuna gitmiş gibi gülümsemeye başladı. "Ayarlayalım," dedi. "Ama önce bir fotoğraf çekelim."
Bunu bir kez daha reddetmeyecektim. Yiğit, ona boyun eğmeyeceğimi görmeliydi. Annem de aynı şekilde. Bu, benim yeni dizimdi ve insanları ne kadar heyecanlandırırsak işlerimiz o kadar yolunda giderdi. Ada Göktan, yaklaşık iki haftadır post atmıyordu. Bu yüzden attığım gönderi her şekilde çok rağbet görecekti.
Ayağa kalkıp "Biraz bekle," dedim koşar adımlarla makyaj masasının önüne geçerken. Çekmeceyi açtım ve kırmızı bir ruj çıkardım. Bu, geçen gün sözleşmeyi feshettiğim markanın rakiplerinden birine aitti. Rujun kapağını açtım. Sürmeye geçmeden önce masanın üzerine birkaç makyaj malzemesi daha çıkardım. Onları gözüme estetik gelene dek dağıtıp yerlerini değiştirdim. Ardından makyaj aynasına doğru eğildim.
Ruju dudaklarıma değdirdim. Gözlerim, solumda oturan Ozan'a kaydı ve gözünü kırpmadığını fark ettim. Aklımdakini anlamıştı fakat bununla ilgilenmiyordu. İlgisi açık bir şekilde dudaklarımdaydı. Başka zaman olsa bunu saklardı. Şimdi neden saklamıyordu?
Bu rujun yumuşak dokusundan hoşlanıyordum ve rengini kendime yakıştırıyordum. Sürmeyi bitirdikten sonra ruju kapağı açık bir şekilde diğer makyaj malzemelerinin arasına bıraktım. Telefonumu elime aldım. Makyaj masasının beyaz ışıklarını açtım. Ayakta duruyordum. Bir elimi masaya yaslayıp kalçamı dışarı çıkararak aynaya doğru eğildim. Dudaklarımı büzdüm, telefonuma baktım.
Fotoğrafımı çekerken rakip marka rujun kadraja girdiğinden emin oldum.
"Dump atacağım," demek için Ozan'a çevirdim başımı.
Koltuğumda yayılmış, bacaklarını rahatça aralamış ve başını geriye doğru atmıştı. Gözlerindeki pusa tanık oldum. Kafası uçmuş gibi duruyordu. Bir şey düşünmüştü.
Hayır, kırmızı ruj ona bir şey hatırlatmıştı.
"Öldüreceksin beni. Ağzına almayacaksan oynama."
Dizlerimin üzerindeydim ve ona sırnaşıyordum. Çaresizce kıvranmasını izliyordum, aynı anda çaresizce kıvranıyordum. Ozan'la ten uyumumuz bambaşka bir seviyeydi. Her seferinde benim için yaratıldığını düşündürürdü bana.
Ondan öncesini unutturmuştu. Ondan sonrası ise, neden onu ayrı tuttuğumu anlamamı sağlamıştı.
Ulaşılamayacak konumda biri olduğum için kafasında beni fantezi malzemesi haline getirmiş birkaç partnerim olmuştu. Aslında bu en sık yaşadığım durumdu. Ada Göktan, diyorlardı arka arkaya, defalarca. Ne istediğimle ilgilenmiyorlardı. Kendi zevklerini umursuyorlardı. Son deneyimim, beni gerçek anlamda kusturduğu için bütün travmalarımı cebime koyup kendime yeni bir vibratör satın almıştım.
Ozan, nelerden zevk aldığımı keşfetmek konusunda benim için bir pusula görevi görmüştü. Kolay tatmin olabilen bir yapım yoktu, kullandığım ilaçlar da bunu zorlaştırıyordu fakat ona duyduğum arzu, onun dokunuşlarıyla birleştiğinde her seferinde kan ter içinde kalırdım. Ozan, beni bitirdiğinden emin olana kadar asla durmazdı.
Kafamın ne kadar uçtuğunu gözlerim aynadaki yansımama değdiğinde fark ettim. Karavanımın içindeki havanın ağırlığı omuzlarıma bir sis gibi çökmüştü. Gözlerimi onunkilere çevirdiğim an aynı durumda olduğumuzu gördüm. Zihni bulanık bir su gibiydi. Suyun derinlerinde birlikte geçirdiğimiz zamanlar dönüp duruyordu.
Boğazını gürültülü bir şekilde temizledikten sonra "Nasıl yapalım?" diye sordu. "Yanıma gel istersen."
Kucağı çok davetkâr görünüyordu.
Bunu düşündüğüm için ilk müsait anımda kafamı duvara vuracaktım.
İlerleyip az önceki yerime oturdum. İkimizin de gerginliği elle tutulur cinstendi. Elimdeki telefonu kaldırdığımda o da aynı hamleyi yaptığı için kollarımız çarpıştı.
"Ben..."
"Sen..."
Aynı anda sustuk ve yeniden aynı anda konuştuk.
"Ben çekeyim..."
"Böyle alsak..."
Yerinde kıpırdandığı için omzum koluna sürtündü. İçim ürperirken Ozan, yüzünü yavaşça bana doğru çevirdi. Kilitlenip kaldık. Dip dibe, göz gözeydik. Aramızdaki mesafe bir daha asla olmaması gereken kadar kısaydı. Gözleri yeniden dudaklarıma kaydı ve muhtemelen kafasının içinde çekmeye başladığı filmde beni arkamdaki koltuğa yatırdı.
Ben bunları düşünürken "Benimle ağlayacak gibi konuştuğunda," dedi usulca. "Dünyayı yakasımın gelmesi hâlâ geçmemiş."
Duyduklarım yüzünden dudaklarım aralandı. Onun zaafı olmanın tadını özlemiştim. Ozan'a karşı değildi içimdeki hisler, zamanında bana hissettirdiklerine içim gidiyordu benim. Muhtemelen onun için de durum aynı şekildeydi.
"Sarışın," dedi. "Üzmesinler seni."
Daima dik tuttuğum omuzlarım bir anda gevşerken bedenim de pelte kıvamına geldi. Ona yaslanıp biraz dinlenebilmek istedim. Gücümü bulduğumda başımı göğsünden çeker ve yoluma yine tek başına devam ederdim. Sadece birkaç saniye bana soluk olamaz mıydı?
Kendimi ona bırakmak istedim.
Neden böyle oluyordu?
Gerilim dağıldı. Henüz gözlerime yaklaşmayan gözyaşlarımın kokusu sardı etrafımızı. Ozan'ın yumuşak ses tonu onu da gafil avladı. Yeterince sert savaşamıyorduk. Acaba ikimiz de mi çok yorgunduk?
Zaman bizi yormuştu.
"Hiçbir şey söylemeyeceksin..." Acı içinde gülümsedi. "Şaşırmıyorum ki." Durdu, durdu, durdu... Sanki aklında bir şey vardı ve bunu hak edip etmediğimi tarttı. "Yanağını getir yanağıma," dedi. Beni beklemedi ve yüzlerimizi birbirine yasladı. Başlarımızı kaldırdık. Dudaklarımız iki yana kıvrıldı ve Ozan hiç beklemeden telefonunu kaldırıp bir fotoğrafımızı çekti.
Kamera arkasında samimi görünmemize gerek yok diyen adam, yanak yanağa olduğumuz bir kare yakalamıştı.
"Sana yollarım."
Başımı hızlı hızlı salladım. "Tamam."
"Teşekkür yok mu?"
"Parmağın deklanşör düğmesine basabiliyor diye mi?"
Güldü. "Rica ederim Ada."
Burada işi bitmiş gibi ayağa kalktı. Belki de daha fazla yanımda oturmaya dayanamamıştı. Karavanımın kapısına ilerledi. Bir basamak indi. Tam çıkacakken durdu ve başını yeniden içeri uzattı.
"Ada..." dedi. "Haliç'e neden gelmedin?"
Sesi duraksamama sebep oldu.
"Seni beklemiştim," diye ekledi. Düşük perdeli konuşması beni gerçekten afallattı. Alınmış gibiydi.
"Ozan," dedim. "Randevunu bölmek istemedim aslında."
Ne dediğimi anlamayarak yüzüme baktı ve sanki ancak o zaman o masada otururken karşısında ben değil de Oya olduğunu hatırladı. "Seni aradım," dedi. "Haber vermek için."
"Geç gördüm," dedim. "Çoktan çıkmıştım."
"Seni gelme diye aramadım, Oya'nın da geleceğini söylemek için aradım."
"Neden böyle bir planın içinde üçüncü kişi olmak isteyeceğimi düşündün ki?"
Güler gibi bir ses çıkardı ama sinirli görünüyordu. "Senin olduğun ortamda başka birinin ana karakter olma şansı var sanki."
"Ozan..." dediğimde bana daha çok kurularak "Boş versene," diye tersledi beni.
"Beni doğru düzgün davet bile etmeyip, bir başkasıyla yemek yiyip sonra da trip mi atıyorsun?" diye sordum dik dik bakarken. "Sabahki davranışların da Haliç yüzünden miydi? Prenses olan benim sanıyordum!"
"Aynen," dedi. "Arayınca açmıyor, geldiğini söylemiyor, beni her seferinde sik gibi ortada bırakıyorsun. Soran yine benim. Suçlu olan da yine ben oluyorum."
Soran yine benim.
Kapıyı çarpıp gitti.
📽️
Evime kendimi atar atmaz dumpımı hazırladım. İlk posta Ozan'la çektiğimiz partner fotoğrafını ekledim. Bir sonrakine ise feshettiğim sözleşmenin rakip markasının rujunun da apaçık göründüğü ayna selfiemi koydum.
Masanın üzerinde senaryonun ve pembe fosforlu kalemlerimin bulunduğu bir başka fotoğrafı, sette kahve içtiğim bir fotoğrafı ve yine sette çektiğim gökyüzü fotoğrafını arka arkaya sıraladım.
Altına Anbean yazıp yanına bir kum saati emojisi ekledim.
Bildirimler yağmaya başlarken Instagram'dan çıktım ve kulağıma gelen bir söylentinin peşine düştüm.
Telefonuma sarılıp bağlantılarımı kullanmaya başladım.
"Arslan Beyciğim, merhabalar! Ben Ada Göktan. Sanırım Yiğit'e bir film teklifi götürmüşsünüz. Yaa, boş verin canım nereden duyduğumu... Sadece şey aklıma takıldı. Samimiyetinize dayanarak, onun çalışma stilinin sizinle uyuşacağından emin olmadığımı söylemek istedim. Yiğit harika bir oyuncudur ama sette biraz üstünlük kuranlardandır. Biliyorsunuz, ben onunla bir dizide başrolleri paylaştım. Yani, malum... O diziden ayrıldım bazı sebeplerden ötürü... Neyse şimdi oraya hiç girmeyelim. Bence bu yeni proje inanılmaz patlayacak. Ama acaba diyorum, Batuhan'la çalışmaya ne dersiniz? Aradığınız kriterlere çok uygun. Evet evet, Batuhan Bayrakçı. Onun da oyunculuğu müthiştir. Menajeri mi kim? Çisem Çataklı, Arslan Bey. Evet, ben de Çisem'le çalışıyorum! Tabii ki size numarasını iletebilirim. Aa, ne teşekkürü canım? Merakla bekliyorum ortaya nasıl bir şey çıkaracağınızı. Asıl ben iyi günler dilerim!"
•🎬•
Kestik! Bölümü nasıl buldunuz? Favori bir anınız sahneniz repliğiniz var mıdır?
Geleceğe yönelik bir tahmin, bir his?
#BizimİçinYazılmış etiketinin altında buluşalım mı yine? Hesabım her yerde azraizguner. Yaptığınız paylaşımlar için çok teşekkür ederim. Sizi seviyorum. Paylaşım yaparken beni etiketlerseniz sizi görebilirim, etiketleri de zaten sürekli kontrol ediyorum 🤍
Görüşmek üzere, kendinize iyi bakınnn.
kırgınıkları kırılıyor gibi ama çok çok az ve mükemmel bölüm eline sağlık
YanıtlaSilbir dinleseler birbirlerini neler olacak ada kendine acı çektiriyor
YanıtlaSilNaz ve çisemi çok benzetim
YanıtlaSilÇisemden bu bölüm o telefonu kapama sahnesinde rahatsız oldum ya
YanıtlaSilOlacak olacak ben inanıyorum bu çocuklardan olacak ama biraz zor katlanacağız artık
YanıtlaSilYazarımın aktifliği şaka mı😍
YanıtlaSilGüzeldi
YanıtlaSil