45. "Yalnızlığın Eşlikçisi"

Bölüm Şarkıları:

Yalın, Sensiz Olmaz
The Neighbourhood, Softcore
Sombr, Back To Friends
Chase Atlantic, The Walls

🧁🏀🧁

Kahvemden bir yudum alırken dolu gözlerim, staj yaptığım restoranın vitrinindeydi.

Bugünkü spesiyalimiz Türk kahveli tiramisuydu. Şefim Fabio, bana sabah mutfakta istediğimi yapmam için bir fırsat vermişti ve ben de İtalya'da espresso kullanılarak satışa sunulan tiramisuyu kendi kültürümle birleştirme fikrimi ona sunmuştum.

Bu kadar çok sipariş alacağımızı hiçbirimiz beklemiyorduk.

Öğle arasında kendi yaptığım tatlıyı yerken gururdan ağlamak üzereydim.

Aralık ayının son haftasına girmiştik. Hava buz gibiydi ama benim içim sıcacıktı. Falezlere tarifimin ilgi gördüğünden bahsetmek için sabırsızlanıyordum, çıkış saatim gelir gelmez onları arayacaktım.

Tiramisudan bir çatal daha alıp sosyal medyada dolaşmaya başladım. Karşıma çıkan bir video ile duraksadım. Yeni çekildiği belliydi çünkü Dorukhan'ın saçları uzundu. Uçları kulaklarına varan saçları iyice dalgalanmıştı. Maçlarını izlememe inadımı sürdürüyordum ama onun her yerde dolanan editleri yüzünden özetlerini izliyor sayılırdım. En çok dikkatimi çeken attığı basketler değil, o uzun saçları oluyordu.

Kısa haline dönmesini söylememek için kendimle savaşıyordum.

Önüme düşen video, bir YouTube videosunun fragmanıydı. Dorukhan bir fanusun içinden çektiği sorulara cevap veriyordu. Üzerindeki kalın gri kazağının ona ne kadar yakıştığını düşünmemeye çalıştım. Bol olmasına rağmen heybetli vücudunu saklamaya yetmiyordu. Bu çocuk kendini daha ne kadar geliştirecekti?

Ben onu süzmekle meşgulken okuduğu soru, beni videonun tam halini izlemem için yönlendirmeye yetti.

Dorukhan Falay sarışınlardan mı yoksa esmerlerden mi hoşlanır?

Dalga mı geçiyorlardı? Bu nasıl bir programdı böyle? Takım arkadaşları falan hakkında sorular sorsalar olmaz mıydı?

Onun artan sosyal medya gücünü kullanmak için millet ne yapacağını şaşırmıştı!

İkimiz de birlikte olduğumuz fotoğrafları kaldırmamıştık. Benim kaldırmama sebebim, ailemin ayrıldığımızdan haberinin olmasını istemememden kaynaklanıyordu. Fırat'tan rica ettiğim için bu hâlâ ikimizin arasında bir sırdı. Kimseye söylememişti. Babam ara sıra beni aradığında Doruk hakkında bir şeyler anlatıyordu. Onunla yaptığı telefon konuşmalarından bahsetmesi benim için bir çeşit eziyetti ama zorla da olsa katlanmayı başarıyordum.

Düşüncelerimin kaymaya başladığını fark edip videoyu oynattım. Giriş kısmını atladım, basketbolla ilgili bir soruyu da atladım, sonra totemi var mı sorusunu da es geçtim. Hedefim tek bir yere varmaktı, bu yüzden kalan kısımla ilgilenemeyecektim.

Fanusun içinden çektiği soruyu açtığında önce kendisi okudu. Sonra yüzünü kameraya çevirdi ve gülmeye başladı. "Dorukhan Falay sarışınlardan mı yoksa esmerlerden mi hoşlanır?"

Ne diye gülüyordu?

Komik bir tarafını göremiyordum.

"Dorukhan Falay, Feza'sından hoşlanır," dedi utangaç bir gülümsemeyle. Bir anlığına yüz ifadesi öyle tatlı bir hal aldı ki neredeyse yüz ifadem yumuşayacaktı. "Saçını kısa kestirirse onun kısa saçlarından hoşlanırım. Gidip mora boyatırsa mor saç favorim olur. Hoşlandığım şeyler Feza'ya göre şekilleniyor benim..."

Şov yapıyordu.

Başarılı bir şovdu bu. Adım dudaklarından dökülürken yüzündeki ifade o kadar değişmişti ki... Bu utangaç hali, gülümsemesini bile farklı gösteriyordu. Ortadan ayırdığı uzun saçlarına rağmen dünyanın en tatlı görüntüsüydü.

Sıradaki soruyu okuduktan sonra yalnızca bir saniyeliğine duraksadı. "Aşk mı basketbol mu?" Bu soru, beni bile duraksatmıştı. Sanırım format, onu hazırlıksız yakalamak üzerine kuruluydu. Eğer yayınlanmasını istemeseydi cevaplarını keserlerdi fakat belli ki Dorukhan'ın çekincesi yoktu.

"Çok kısa bir süre öncesine kadar basketbolla kafayı bozmuş durumdaydım," dedi. "Büyük hedeflerim, büyük ideallerim var. Ama çok içten söylüyorum, şu an kız arkadaşım bana bırak basketbolu gel köye yerleşelim dese hangi köy diye sorarım."

Gülerek elindeki kağıdı buruşturup sanki bir çöpmüş gibi kenara fırlattı. "Ama merak etmeyin, ben basketbolu bırakıyorum diye karşısına geçsem yengeniz elime zorla top tutuşturacak türden bir kızdır."

Yandık, dedim içimden. İkimiz için yapılan editlerin yeni girişi belli oldu.

Önümüzdeki birkaç ay da buna maruz kalacaktım demek ki.

Ben videoyu durdurmuş ve hâlâ kendime gelememişken evren beni tamamen sınamak istemiş olacak ki bildirim ekranıma onun mesajları düşmeye başladı.

Dorukhan: Ne bileyim sen 'aa' yazınca ben evleniriz sanmıştım

Dorukhan: Sana Me Before You'ya denk gelip televizyona kumanda fırlattığımdan bahsetmiş miydim?

Dorukhan: Beni Türk dizilerinde utanç verici krizler geçiren erkek başrol karaktere dönüştürdün

Dorukhan: Ağlarken araba direksiyonu da yumruklarım ben yarın öbür gün

Dorukhan: Eğer cevap vermezsen sol kolumu komple dövmeyle kaplatacağım

Dorukhan: Yarına kadar vaktin var

Dorukhan: Şakasız kolumun içine feyyaz falez yazdırırım

Dorukhan: Süren başladı

Attığım keyifli kahkaha, dudaklarımı birbirine bastırıp birileri gördü mü diye etrafıma bakınmama sebep oldu.

Hazırlıksız yakalanmıştım.

Kolunun içinde babamın isminin yazması fikri çok korkunçtu. Babamın böyle bir şey karşısında vereceği tepkiyi düşünmek beni daha fazla güldürdü. Molam bitmek üzereydi. Bu yüzden fazla düşünecek zamanım yoktu. Parmaklarım, klavyenin üzerinde hareket etmeye başladı.

Feza: Fazla konuşma da git o saçlarını kestir

Feza: Çok çirkinsin

Feza: Ve o gri kazağı yak lütfen

Feza: Çok yakışmış, hiç sevmedim.

Dorukhan: AAAA!

30 Aralık 2024 gecesi, yurttaki yatağımda otururken yılbaşını tek başıma geçireceğimi düşünmekle ve ağlamakla meşguldüm.

Neden ağladığımı bile bilmiyordum. Sebebin yolunda gitmeyen ilişkimle hiçbir alakası yoktu. Bir aya yakın zamandır İtalya'daydım, hayallerimi gerçekleştirmeye ilk kez bu kadar yakındım. Yalnızca bir günlük spesiyalimiz olacağını sandığım tiramisum, iki gün daha vitrinimizde kendine yer bulmuştu ve Fabio, onun böyle giderse menüye ekleneceği konusunda bana umut veriyordu. Ayrıca ona yaptığım Türk kahveleriyle iyice aklını çelmiş durumdaydım. Beni gerçekten sevdiğini ve birlikte çalışmamızdan memnun olduğunu hissedebiliyordum. Bugün daha hızlı hareket etmem için bana biraz sesini yükseltmişti, içerlemiştim ama sorun o da değildi. Mutfakta böyle şeyler olurdu.

Sanırım bizimkileri çok özlemiştim.

Onlardan ilk defa bu kadar uzun süre ayrı kalıyordum. Her ne kadar bunu çok sevdiğim bir şey uğruna yapıyor olsam da yine de günün sonunda onlara sarılamamak, içimi buruklaştırıyordu. Ferda'yla Fırat'ın birbirlerine sataşmalarını, Furkan'ın büyümüş de küçülmüş hallerini, babamın sıcak gülümsemesini ve annemin çilek kokan el kremini bile özlemiştim. Aynı kremden ben de almıştım ama sanki aynı kokuyu elde etmeyi bir türlü başaramıyordum. O yalnızca anneme özeldi.

Onları aramak istedim ama beni böyle görürlerse endişelenirlerdi. Görüntülü konuşsak kızarmış gözlerim yük olurdu, öyle yapmasak da titreyen sesim yine beni ele verirdi. O yüzden bu kötü bir fikirdi ama kendimi o kadar yalnız hissediyordum ki... Birileriyle konuşmaya gerçekten çok ihtiyacım vardı.

Naz bugün erken yatmıştı. Devin ise Aras'la neredeyse bir yılın ardından ilk kez yemeğe çıkmayı kabul etmişti. Ferdi ya da Eren'le konuşabilirdim belki. Ama istediğim onların sesi değildi. Bu yüzden bana iyi gelecek hiçbir şey bulamıyordum. Yorganıma iyice sarılıp yarını düşündüm.

Yılbaşı kutlamaları benim için ailemle bir arada olduğumuz, kendi aramızda çay içip tombala oynadığımız ve birlikte ondan geriye saydığımız bir sürü anı anlamına gelirdi. Yeni yıla nasıl girersem öyle geçeceğine dair inancım, çocukluğumdan beri peşimdeydi ve bu seneye tek başıma gireceğimi düşündükçe kendimi daha da kötü hissediyordum.

Odamın kapısı tıklatıldığında Alexia'nın geldiğini düşünüp gözlerimi hızlıca sildim. Geceleri bazen birlikte film izlediğimiz ya da sohbet ettiğimiz için bu tür ziyaretlere alışkındım. Ben de onun odasına böyle habersizce giderdim. Beni şortlu pijamalarıyla karşılayıp şaşırtırdı. Ben soğuktan polarlarımı üzerimden çıkaramıyordum.

Bugünün pandalı polar takımı, onu karşılayacağım kombinimdi. Ne yazık ki film izleme isteğini nazikçe geri çevirecektim. Hiç havamda değildim. Yorganımın altına bir an önce geri dönmek istiyordum.

Gözlerimin sertçe bir kez daha silip burnumu çektim ve kapıya ilerledim. Kilidi çevirip kapıyı açtım. Alexia'nın kıvırcık saçlarını görmeyi bekliyordum fakat karşılaştığım manzara, bundan oldukça farklıydı.

Dorukhan Falay en sevdiğim saç tıraşı ve yakmasını söylediğim gri kazağı ile tam karşımdaydı.

Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken onun yüzündeki kocaman gülümsemenin solması bir saniyeden az sürdü. Ben ne olduğuna anlam bile veremeden içeri girip omzundaki çantayı telaşla yere attı ve çenemi kavradı. "Ağlamışsın sen. Ne oldu?"

Beni en çok yalnız hissettiğim anda savunmasız yakalamıştı.

Daha önce ona gelmemesini söylediğim için kapımda onu görmeyi beklemiyordum. Yaptığı her şeyi haber verdiği için uçak bileti alsa yine yazar sanmıştım. Bu yüzden tamamen hazırlıksızdım. Yüzüme teması ise öyle aniydi ki sanki haftalardır buz tutmuş tenime bir kibrit çakılmış gibi hissettim. Alevden gözyaşlarım göz pınarıma yuva yapmışken yutkundum ve onun gerçekten burada olduğunu idrak etmeye çalıştım. "Sen... Senin burada..."

"Neden ağlıyordun?" diye yineledi sözümü keserek. Sert sesi, yumuşak dokunuşuyla büyük bir zıtlık oluşturuyordu. Sorunu bulduğu an onu ortadan kaldırmak için her şeyini vereceğini biliyordum. Buna şüphem yoktu.

"Neden buradasın?" diye sordum dağılmayayım diye bir şeylere tutunmaya çalışarak.

"Bana doğum günlerini ve yılbaşını nasıl geçirirsek senemizin de öyle geçeceğine inandığını söylemiştin, benim doğum günümü yurt dışında olduğum için birlikte kutlayamadığımızda. Önümüzdeki seneyi sensiz geçirmeye niyetim yok, bu yüzden buradayım. Şimdi cevap verme sırası sende. Ne üzdü seni bu kadar?"

Ona bundan bahsettiğimi bile unutmuştum. "Bir şey olmadı," dedim. "Öyle, genel... Her şeye ağlıyordum. Önemi yok. Sen niye odama geldin ki?"

"Milano'da yılbaşı yoğunluğu yaşanıyormuş. Otel rezervasyonu yaptıramadım."

Doğru söylediğinden şüphe ettiğim için kaşlarımı havaya kaldırdım. "Sokakta kalabilirdin. Evsizler metro girişlerinde yatıyor genelde."

"Aslında hava buz gibi olmasa kamp kuracaktım karşı kaldırıma," diye cevap verdi. "Ama kar yağışı beklentisi varmış. Maalesef mümkün değil o yüzden."

Yanlışlıkla gülümseyince Doruk benden de çok gülümsedi ve gözlerinin içi aydınlandı. "Sesini duymayı bile o kadar çok özlemişim ki Feza. Kapalı bir alanda çok zaman geçirdikten sonra açık havaya çıkıp dünya varmış der ya insan... Harbiden dünya varmış."

"Umarım burada kalmayı aklından geçirmiyorsundur," dedim ondan bir adım uzaklaşırken. Ben söylediğim için kestirdiği saçlarına dokunmak gelmişti içimden. Bu yüzden bir adım daha geriledim. "Odamda sana yetecek kadar yer yok."

O iri cüssesiyle kapladığı alan yüzünden odam olduğundan daha küçük görünüyordu. Doruk bakışlarını etrafta üstünkörü dolaştırdı. Çalışma masama bakarken "Sandalyede uyuyabilirim," dedi. Gözleri dağınık defter ve kalemlerde gezindi. "Ders mi çalışıyordun?"

Bebek adımlarıyla İtalyancamı ilerletme serüvenimde az da olsa bir ilerleme kaydetmiştim. Hiçbir zaman kullanmayacak olsam da ilk öğrendiğim şey küfürler olmuştu. Bunun dışında kendimi tanıtmayı ve kısaca hobilerimden bahsetmeyi biliyordum. Mutfak hakkındaki kelimelere de giderek daha fazla aşinalığım oluyordu. Bu dili duymaya alışmıştım, artık bazı kelimelerden söylenilenlerin içeriğini de çıkarabiliyordum ama konuşma konusunda hâlâ sıkıntılar yaşıyordum.

Bunlardan bahsetmek yerine "Sandalyemde kıyafetlerim var," dedim. "Orada uyuyamazsın."

"Kenara çekebilirim."

"Hayır, orası onların yeri."

"Sen dağınıklıktan nefret edersin."

"Artık etmiyorum."

"Tamam, çok ısrar ettin. O zaman yatağını paylaşabiliriz."

Omzuna vurdum. "Doruk! Sen onu anca rüyanda görürsün. Mümkün değil."

Elini duvara bastırıp gözlerini kırpıştırdı. "Dorukhan demedin. Bayılacağım galiba heyecandan, bana bir saniye ver."

İki gün önce beş faul yaptığı için dördüncü çeyreğin başında oyundan atılan birine göre fazla keyifliydi. Bugün hiç sesi çıkmayınca ben de hırsından bir yerlerde basketbol topu ısırdığını falan sanmıştım. İtalya'ya geliyor olduğunu hesaba katamamıştım.

"Şurada oturabilirsin," dedim çantasının kenarını işaret ederek. "Yerler temiz. Dönüş biletini alana kadar kalmana izin veririm."

"Dönmem mümkün değil. Uçak seferleri iptal olmuş."

"Ne?"

"Evet, yoğun kar yağışı beklentisi yüzünden."

"Abartma."

"Üç gün fırtına varmış. Meteoroloji uzmanları hava yolu kullanımını kısıtlayan bir uyarı yayınlamış."

"Nerede?"

"Meteoroloji kanallarında."

"Sen otur," dedim yeri göstermeye devam ederek. "Ben uçak bileti bakarım. Belki gözünden kaçırdığın bir tane bulurum."

"Yok," dedi. "Sokağa çıkma yasağı ilan edildi az önce İtalya'da. Görmedin mi? Görmezsin, son dakika haberi... Maalesef o yüzden, çıkamam dışarı."

Onun bu oyunbaz tavırları beni güldürmeye başladı. Sinir bozukluğundan olduğunu anlasın diye "Git," dedim. "Gelmen için hiçbir sebep yoktu."

"Yoo," dedi elini pantolonunun cebine sokarak. Parmaklarının arasında sallanan şeyi gördüğümde bütün anılar peşi sıra zihnime doluştu. "Bilekliğin bende kalmış. Onu vermeye geldim."

"Yalnız kalmayayım diye gelmedin yani?"

"Feza," dedi adımı nefes alır gibi söyleyerek. "Bir bahane duymak istemiyorsan sana gerçeği söyleyeyim. Özlemden gebermek üzere olduğum için geldim, bebeğim. Ve bir şeyleri düzeltmeden gitmeye hiç niyetim yok."

Öyle bir bebeğim diyordu ki gardımı indirmemek konusunda beni çok zorluyordu.

Ben hiçbir şey söylemediğimde gözlerini yavaşça odamda gezdirmeye başladı. Baktığı her yerde izlerim vardı. Bu boş odaya kendi kişiliğimi kazandırmıştım. Burayı sahiplendiğimi görmek onu mutlu etmişe benziyordu. Gözleri odamdaki küçük buzdolabının üzerinde durdu ve üzerindekilere baktı. Sonra dudaklarına küçük bir gülümseme kazındı.

"Artık kendim alıyorum magnetlerimi," dedim gözlerinin içine bakarak.

Canını yakacağımı sandım ama onun gülümsemesi genişledi. "Gurur duyuyorum seninle."

Getirdiği omuz çantasını yerden almak için eğildi. Ben karşısında öylece dikilirken o, çantanın fermuarını açtı. İçinden bir poşet dolusu magnet çıkarıp bana uzattığında "Ben yine de senin için almaya devam ediyorum," dedi. "Gittiğim her yerden, çeşit çeşit... Çünkü benden bunu yapmamı istemiştin."

"Bırakmadın mı?" diye sordum ses tonumu sabit tutmaya çalışarak.

"Bırakmayacağım," dedi. "Sen kendi magnetlerini almaya devam et. Ben de aldıklarımı sana getirmeye devam edeyim. Sen beni affettiğinde de onları gezdiğimiz yerlerden birlikte toplamaya başlayacağız."

"Eminsin yani seni affedeceğimden?"

"Hiç emin değilim," dedi derin bir nefes alarak. "Ve bu beni çok korkutuyor."

"Doruk..."

"Lütfen burada kalmama izin ver," dedi bana yalvarır gibi bakarak. Gözlerimi elimdeki poşete çevirdim hızlıca. Belki on belki daha fazla magnet vardı içinde. EuroCup maçları için gittiği yerlerin hepsini avucumun içinde tutuyordum. Doruk, hayatı tek bir mekandan ibaret sanan kızın avuçlarına ülkeler doldurmuştu.

Beni sınırlarımın dışına çıkmaya iten oydu. Ona ne kadar kızarsam kızayım bunu yaptığı için yeri bende hep ayrı olacaktı.

"Yarın gidecek misin?"

Başını iki yana salladı. "Yılbaşında yalnız olmana izin vermeyeceğim. Dediğim gibi, önümüzdeki seneyi sensiz geçirmeye niyetim yok."

"Sen böyle şeylere inanmazsın."

"Evet," dedi. "Ama sen inanıyorsun."

Haklıydı. Az önce ağlıyor olduğum için hâlâ biraz dağılmış halde olmalıydım. Kızarık suratımla ona kafa tutmaya çalışırken muhtemelen komik görünüyordum ama o dalga geçmek yerine gözlerini ayıramadan büyülenmiş gibi bana bakıyordu. Burnumu çektiğimde yüzü yumuşadı. "Kıyamam sana." Sözlerinin içtenliği yüzünden kalbimi koruyamadım. Beni gerçekten çok seviyor ve yeniden ağlamaya başlamama dayanamazmış gibi bakıyordu.

"Sana çok kırgınım Doruk," dedim en sonunda. Bir şeyleri içimde tutamama huyumdan nefret ediyordum. Konuyu kapatabilir, soğuk yapabilir ve arkamı dönüp uyuyabilirdim. Ne hali varsa görsün diye düşünebilir ve onu görmezden gelmeye çalışabilirdim ama ben böyle biri değildim. "Benden ne bekleyerek buraya geldin bilmiyorum ama bu gece sarılıp uyuyacağımızı falan düşünmüyorsundur umarım."

Birden yere çöküp sırtını duvara yasladı. "Burada duracağım," dedi. "Bak, aynı böyle oturacağım. Uykun geldiyse uyuyabilirsin. Yarın kahvaltıya çıkalım mı? Bir yerlerde pizza da yeriz belki sonra. Gece yurtta pineklemeyi aklından bile geçirme. Kutlamaların yapıldığı alanlardan birine gideriz. Hangisine istersen."

Yatağımın ucuna oturup ellerimi iki yanıma bastırdım. "Ay sonundayız, acil ihtiyaçlarım dışında keyfi bir eğlenceye harcayabilecek bütçeye sahip değilim. O yüzden bir paket cips açıp dizi izlemeyi düşünüyorum yarın akşam." Söylediklerim ona paramın olmadığını düşündürmesin diye, "Kenarda biraz var aslında," dedim. "Ama onu sana K&S'nin kayıt ücretini ödeyebilmek için biriktiriyorum."

İçeri girdiği andan beri ilk defa gözlerinde soğuk bir ifade gördüm. Yerden destek alarak ayağa kalktığında ben oturuyor olduğum için başımı epey yukarı kaldırmam gerekti. Doruk iki adımda aramızdaki mesafeyi azaltıp "Anlamadım?" diye sordu o soğuk bakışlarıyla. "Bir daha söyle bakayım. Ben yanlış duydum herhalde."

Onu böyle sinirlendirmek o kadar hoşuma gitti ki bundan utandım. Bütün heybetiyle önümde dikilip sert sesiyle konuşmasından etkilendiğim için bir ara kendimden özür formu doldurmam gerekiyordu. "K&S'nin ücretini ödeyeceğim," dedim gözlerimi yüzümün hizasında duran karnına indirerek.

Doruk, çenemi kavrayıp başımı gözlerine bakmam için kaldırdığında nefesimi tuttum. "Öyle bir şey yapmayacaksın," dedi aksini kabul etmeyen bir sesle. "Burada kendi bütçenden kısıp bunun için para biriktirmek gibi bir saçmalık yapmıyorsun, değil mi?"

Gözlerimi kaldırıp ona alttan alttan bakmaya devam ettim ve bir anlığına neye kızdığını unuttuğunu hissettim. Göz bebekleri gözünün ela haresini yutacak kadar genişlerken sadece bir saniyeliğine ikimiz de akıl tutulması yaşadık. Doruk, kendine hakim olamayıp çenemdeki başparmağını alt dudağımı okşamak için kullandı. Aldığım kesik nefesle dudaklarım aralandığında gözleri hafifçe kısıldı. Bana dokunmasına izin vermemem gerekirdi ama bunu yapmak için delirdiğini görmeyi sevmiştim.

"Para," dedi aklıma kazımak ister gibi yavaşça. Ona izin verdiğimi fark ettiği için parmağını yavaşça dudağımın altına kaydırıp çenemi okşamaya devam etti. "İkimiz arasındaki son problem bile olamaz, anladın mı beni?"

"Kendimi sana borçlu hissediyorum," diye itiraf ettim kalkanımın zayıflamasıyla birlikte.

"Borçlu olan biri varsa o benimdir ancak." Yavaşça temasını benden uzaklaştırdı. Konuşuyordu ama aklı o kadar dağılmıştı ki ne söylediğine odaklanabildiğini sanmıyordum. "Sikeyim," dedi en sonunda. "Bana o gözlerle bakarsan umutlanırım."

"Devam edebilmemiz için bir umut kırıntısı arıyorsun, değil mi?" Başımı anlayışla yukarı aşağı salladım. "Ben de aramıştım."

"Edeceğiz," dedi ve benden iyice uzaklaşıp az önce ona gösterdiğim yere geri oturdu. Kollarını bağlayıp başını geriye atarak duvara yasladı. "Çünkü ben vazgeçmiyorum."

"Her istediğini alır mısın Dorukhan Falay?" diye sordum alayla.

"Aslına bakarsan hep daha fazlasını istediğim için hiçbir zaman alamam," dedi. "Ama sen en fazlasısın. Bu yüzden bana döndüğünde her şeye sahip olduğumu biliyor olacağım."

"Geçen sefer sana yetmemiştim," dediğimde başını şiddetle iki yana salladı.

"Bunu söyleyip beni delirtmeye bayılıyorsun. Sorunlu, problematik, Allah'ın belası bir herif olduğumun farkındayım ama Feza, seni düzgün sevebilmek için her zaman çok çabaladım." Bunun karşılığında bir şeyler söyleyebileceğimi bildiği için konuşmaya devam etti. "Başarılı olduğumu söylemiyorum ya da sana istediklerini verebildiğimi iddia etmiyorum. İçimde başkalarının korkup yaklaşmak istemeyeceği bir harabe vardı ama ben senin güvenli alanın olabilmek için gerçekten uğraştım. Bir fırsatım olsa kendimi senin için en başından inşa etmek isterdim. Elimdeki çürük temelin üzerine en iyisini yapmaya çalışıyorum. Çok kötü tökezlediğimi ve bunu hiç hak etmediğini biliyorum. Yine de konuyu lütfen sadakatime getirme. Çünkü yemin ederim benim bütün hayallerim senden beri iki kişilik."

"Sen beni unuttun Doruk," dedim ona kanmayayım diye.

"Seni unutmadım," dedi. "Düşündüğün şekilde değil. Bir şeyler çok zoruma gitti ve hayatımın o tarafında kendimi kanıtlamam gerekiyordu. Çünkü iyi olduğuma emin olduğum tek şey basketbol Feza. Bu sporun beni bırakmayacağını bilmek zorundaydım. Bu benim iç hesaplaşmamdı. Sana hiç sıçramaması gerekirdi. İlgimi çok fazla o yöne verdiğim için özür dilerim, gerçekten. Hayatımı iki kişilik yaşamayı çok istiyorum ama henüz buna alışamadım sanırım. Bocalıyorum, biliyorum. Ama yemin ederim benim için daha az önemli değilsin. Sana bu süreçte kendini yok sayılmış hissettirdiğim için çok üzgünüm."

"Üzgün olduğunu görebiliyorum ama bu kırgınlığımı azaltmıyor ki."

"Muhtemelen hiç azaltmayacak da..." dedi sıkıntıyla iç çekerek. "Ama ben birlikte mutlu olabileceğimize inanıyorum. İnanmasam peşinden koşmazdım. Bunu yapmak benim için çok zor olsa da seni kendi haline bırakırdım."

"Böyle konuşmanı istemiyorum," dedim. "Ben benden vazgeçemeyeceğini görmek istiyorum Doruk ya!" Kendi halime gülmeye başladım. "Sana çok sinirliyim ve sen böyle istiyorsan gideyim dedikçe daha çok deliriyorum. İstiyorum git desem geri gelmeyecek misin?"

"Kızım, sen manyak mısın?" diye sordu hayretle. "Sen kendini rahatsız hissetme diye ıkınıyorum burada. Onur abinin kafama kaktığı medeniyet adımlarını içimden sayıp duruyorum yanlış bir hareketim olmasın diye. Sen bunu istediğini söylesen ben kapına kendimi zincirlemez miyim sanıyorsun? Hasbinallah ya!"

Söylememem gereken şeyleri söylemeye başladığım için kaçacak bir delik aradım. "Ben uyuyacağım," dedim sonra. "Çok fazla uyku bastırdı birden."

"İyi." Gülmemek için kendini çok zor tutuyor gibiydi. Onu yanlışlıkla keyiflendirmekten hiç hoşnut olmamıştım. "Duşunu kullanabilir miyim?"

"Ne yaparsan yap." Yastığımı elime alıp kendime duyduğum öfkeyi çıkartmak istercesine yumruklayarak onu kabarttım ve sonra yorganımın altına girdim. "Sakın yerleri ıslatma."

Çantasının içinden büyük ekran bir tablet çıkarıp çalışma masamın üzerine bıraktı. "Sana göstermek istediğim bir şeyler var. Biraz daha sakinleştiğinde konuşuruz olur mu? Bu burada kalsın."

"İyi," dedim tripli tripli. Kendimi sosyal deneyin içindeymiş gibi hissetmeme sebep oldu böyle yapması. Sanki annem önüme bir kamera ve iki parça kek koymuştu da o odaya dönmeden kekleri yememem gerektiğini söylüyordu.

Bir anda elini ensesine atıp üzerindeki gri kazağı çıkarttı ve sandalyemdeki kıyafetlerin üzerine bıraktı. Banyoya doğru ilerlediği sırada kaslı sırtından ayıramadım gözlerimi. O kapıyı kapatmadan önce "Doruk," diyerek durmasını sağladım. Gözlerindeki soru işaretiyle birlikte yüzünü bana çevirdi. "Bana doğru dönsene bir."

Hiç sorgulamadan söylediğimi yaptığında beklentiyle yüzüme bakıyordu. Ona bir şeyler soracağımı sanmış olmalıydı. Gözlerimi alenen karın kaslarına diktim. Son çektiği üstsüz reklamdan bu yana epey zaman geçmişti ve bu geçen zaman ona yaramıştı. Karnının ortasındaki çizgi derinleşmiş, karın kasları çok daha belirgin hale gelmişti. Onun henüz yirmi yaşında olduğunu düşündükçe ileride ne gibi bir şeye dönüşeceğini merak ediyordum.

"Tamam," dedim yutkunduktan sonra. "Şimdi gidebilirsin."

Yüzüme bakakalınca dişlerimi göstererek sırıttım.

"Allah seni kahretmesin," dediğinde neredeyse kahkaha atacaktım. "Yemin ediyorum sınavsın bana. Yemin ediyorum çok fena sınıyorsun beni. Gördüklerin hoşuna gitti mi bari?"

"Görmemi istediğin için üstünü burada çıkardın," dedim gülerek. "Ben de sana istediğini verdim işte. Ne var ki bunda?"

Gamzesini derinleştirecek kadar çok gülüyordu. "Sus ve uyu bence."

Uzun süre sonra ilk defa böyle gülüyor olmalıydı çünkü bir anlığına durdu ve kendi gülüş sesine şaşırdı. "Dudaklarım pas tuttu sanmıştım," dedi. "Çalışıyorlarmış."

"Hım..."

"İstersen sabaha kadar çalışırlar."

Gözlerim kocaman açıldı. Başımın arkasındaki yastığı çektiğimde hedefim yastığı ona fırlatmaktı ama Doruk banyomun kapısını sertçe çarparak kapattı ve gülüş sesi, banyoda yankılandı.

Onu affetmemiştim ama bizi çok özlemiştim.

Böyle nasıl olacaktı bilmiyordum.

Kısa süre içinde suyun sesi kulaklarıma doldu. Yatağımın içinde kaybolmak isteyerek yorganımı üzerime çektim. Birkaç dakika sonra Doruk'un banyonun kapısını açtığını duydum. Ben bu sırada yüzümü duvara çevirmiş, bacaklarımı karnıma kadar çekmiştim. Uyuduğumu sanması için gözlerimi kapatmıştım ama bu numarayı yemeyeceğini biliyordum.

Yatağıma yaklaştığını adım seslerinden anladım. Başını uzattı ve yüzümü görmeye çalıştı. "Ağlamıyorsun değil mi?" diye sordu yalnızca.

Saçından yüzüme su damladı.

Gözlerimi sımsıkı yumup "Doruk ya," diye söylendim. Başını üzerime eğip ıslak bir köpek gibi kendini silkelediğinde yüzüme çarpan damlalar arttı. En sonunda kolumu geriye doğru uzatıp bedenine vurdum. Parmaklarım, havluma çarptı. "Onu kullanmak için benden izin aldın mı?"

"Kıyafetlerimi almamışım akıl bırakmadığın için," dedi. "Ama sen diyorsan ki ille de havlumu bırak, anında bırakırım."

Yüzüne bakmadan başımı yorganın altına gömdüm. Benden uzaklaşmasının mesajını iletmeyi deniyordum. "Böyle imalar yapma bana. Ayrıldık biz."

"Sen ayrıldın," dedi. "Ben devam."

"Bir süre de sen mi platonik sürdüreceksin bu ilişkiyi?" diye sordum. "Zor oluyor, haberin olsun. En sonunda bıkıyorsun."

Üzerime doğru biraz daha eğildiğinde ben yatıyordum, o ise tepeme karabasan gibi çökmüştü. "Ne platoniği ya?" diye sordu öfkeli bir sesle. "Ne zaman tek taraflı sevmek oldu bizimkisi? Ben ne kaçırdım?"

"Tek taraflı sevmek değil," dedim. "Hep daha çok sevmek, en çok sevmek oldu benimki."

"Bu böyle yarıştırılabilen bir şey mi?" dedi hayretle. "Susup susup sonra tek kalemde silmeye çalışıyorsun ama bunu bütün olayları birbirine karıştırarak yapıyorsun. Hırstan kafayı yediğim için ihmal ettim seni. Kendime hayrım olmadığı için uzaklaştım. Malın tekiyim. Bunları kabul ediyorum. Benim suçum bunlar Feza. Seni sevmemek değil. Böyle bir şey mümkün bile olamaz."

Ona doğru döndüğümde çıplak göğsü göz hizamdaydı. Bu yüzden cevap vermek yerine öylece durdum. "Üzerini giyinir misin?" diye sordum. "Böyle ciddiye alamıyorum seni."

"O zaman ciddiye alacak mısın beni?"

"Alacağım çünkü tabletinde ne olduğunu merak ediyorum. Bir an önce uyursan bakmayı düşünüyorum hatta. Şifren telefonundaki gibi 0415 mi?"

"2405," dedi.

Doğum günümü şifresi yapmıştı.

Forma numaralarının yerini doğum günüm almıştı.

"Biraz bekle. İki saniyede giyineyim."

"İyi." Yastığımı dik konuma getirip ellerimi karnımın üzerinde birbirine kenetledim. Onu beklediğimi anlaması yanağındaki gamzeyi derinleştirdi. Benimle iletişimini bu seviyede tutabilmeyi bile bir başarı sayıyordu. Düşündükçe ağlayasım geliyordu, o yüzden banyoda giyinirken hiçbir şey düşünmeden tavanı izledim.

Geri döndüğünde masaya bıraktığı tablete baktı doğrudan. Dokunmamış olduğumu görünce gülümsemesi genişledi. "Bekledin beni."

"Bekledim seni," dedim başımı sallayarak.

"Oturabilir miyim yanına?"

Bir yanıma bir de ona baktım. Yatağım çok büyük değildi ve hava, ıslak saçlarıyla öyle durmaya devam ederse hasta olacağı kadar soğuktu. "Kurutma makinem var," dedim.

Yüzüme boş boş baktığında ne söylediğim hakkında hiçbir fikri olmadığını fark ettim çünkü beklediği şey, sorusuna cevap vermemdi. Evet ya da hayır dışındaki her kelimeye kendini kapatmıştı. Benim de düşüncelerimin akışını aynı şekilde kapatmam gerekiyordu.

Boş ver dercesine bir hareket yapıp üzerimdeki yorganın bir köşesini hafifçe kaldırdım. Bunun onu ne kadar mutlu ettiğini gözlerinden bile anladım. Usulca yanıma oturduğunda yatağın o kısmı içeri göçtü. Ayrıca omzu omzuma değdi ve kendiyle duvar arasına sıkıştırmış oldu beni. Başımı omzuna yaslamayı ne kadar çok istediğimi düşünürken boynuna dikmiştim bakışlarımı. Üzerindeki beyaz tişört, biraz inceydi. Üşütmeye yer arıyor gibiydi.

Şifreyi girip tableti açtıktan sonra onu kucağına yerleştirdi ve kalemini eline aldı. "Annenle konuştum," dediğinde ona gitmesini söyleyeceğimden korktuğundan yüzüme bile bakmıyordu. "Ve sonra Ferda'yla da..."

Ayrı olduğumuzu onlara söylemediğim için arkasından gelebilecek olan şey beni korkuttu ama Doruk, yine hazırlıksız bir noktamdan yakaladı beni. "Four Quarter hakkında bir şeyler öğrenmek istedim ayaküstü. Çok fazla sipariş gelmiyormuş, çok yeniymiş zaten daha. Bir de annen sen orada yokken üzerine düşmek istemiyormuş bu sitenin. Seninle birlikte büyümesini istiyormuş çünkü."

Söyledikleri nereye varacak diye beklerken "Onlardan öğrendiğime göre site tasarımı çok içine sinmemiş," dedi. "Değişik bir şeyler istiyormuşsun ama ne istediğini de tam bilmiyormuşsun. Logo konusunda hiçbir zaman işte bu dediğin bir şey olmamış. Ferda'ya fırsatın olduğunda yeniden uğraşacağını, şimdilik sitenin böyle kalabileceğini falan söylemişsin."

Tabletin kalemiyle sayfayı kaydırıp adı Four Quarter olan bir klasör açtı. Logo, ara yüz, menü, efektler gibi isimlerle oluşturulmuş dosyaları gördüğümde gözlerim şaşkınlıkla açıldı. "Birkaç kişiye danıştım," dedi. "Neyi nasıl yapabileceğimize dair fikirler ve örnek tasarımlar istedim. Bizim editçilerimizin arasında böyle şeylerden anlayanlar vardı. Hangi uygulamaları kullanabileceğimizi de sordum."

Kalbim, gürültülü bir biçimde atmaya başladığında damarlarımda gezen kan hücrelerimin bile başının dönmeye başladığını hissettim.

Ara yüz dosyasına tıkladı ve yüzden fazla tasarımı yavaşça kaydırmaya başladı. "Bak şunları ben denedim," dedi diğerlerine göre daha az profesyonel duran arka planları göstererek. "Nihat var bizim, Bursaspor'un hesaplarına erişimi olan bir kardeşimiz. Anlar yani bu işlerden. Ona seni anlatınca o da şöyle şeyler düşündü." O aşağıya doğru kaydırdıkça renk tonları tarafından her saniye daha da büyülendim. "Bana öğretti Nihat biraz. Logo için de bir şeyler yapmaya çalıştım. Aslında, bir sürü şey denedim. Çok becerikli olduğumu düşünmüyorum ama fena da olmadı gibi. Eğer içlerinden hoşuna giden olursa..."

"Doruk..."

"Bence site çok güzel bu arada," dedi. "Gezindim ben. Fiyatları etiket şeklinde senin çektiğin fotoğraflara ekleyebiliriz diye düşündüm. Bak onlar da böyle görünebilir." Açtığı resimde çektiğim tiramisunun fotoğrafı bir mandalla panoya tutturulmuş gibi görünüyordu ve hemen altında da kırmızı bir etiket asılıydı. "Bu şekilde yana kaydırılabilir. Böyle siteye ilk girdiğinde karşılar seni. Onlara ne dendiğini bilmiyorum ama neyi anlattığımı anladın değil mi? Mesela ayın tatlıları gibi bir tanıtım... Aynı panoda yerleşimleri değiştiririz, tema böyle kalır. Gibi gibi..."

Bu, bir günlük uğraştan çok daha fazlasıydı. Parasını verip birilerine yaptırmaktan bahsetmiyordu. İlgi alanı olmayan bir konu üzerine benim için kafa yormaktan bahsediyordu. Kim bilir tüm bunlar için ne kadar uğraşmıştı.

Lila ve pembe renkli temaları sonrasında açık maviler ve lacivertler takip etti. "Bunlar çok senlik değil gibi ama seçenek olarak yine de dursunlar dedim," dedi. "İstanbul'a döndükten sonra mekân açıp bu işi iyice somutlaştırmak isteyeceğini düşündüğüm için kiralık yerlere bile baktım aslında ama para mevzusundaki görüşlerin canımı sıktığı için bu işi daha sonra konuşabiliriz."

Büyük bir merakla ve kırık bir özgüvenle gözlerini bana çevirdiğinde dudaklarımın arasından çıkacakları bir an önce duymak istiyor gibiydi. Takdir bekleyen bir çocuk kadar tatlı geldi gözüme. Yaptıklarını gösteriyor ve yalnızca tek bir güzel söz duymak istiyordu. Bir umut kırıntısı, içindeki kuraklığı sonlandıracaktı.

Gösterdiklerinin içinde o kadar güzel şeyler vardı ki tableti elinden kapmamak için ellerimi yumruk yapmak üzereydim.

"Teşekkür ederim," dedim içim gitmemiş gibi mesafeli bir şekilde. O kadar yakındık ki soluklarımın hızlandığını anlayabiliyor olmalıydı. Hatta dalgalanan kalp ritmimi işitiyorsa buna da şaşırmazdım ama benim sesim buna tezat bir şekilde oldukça düz çıkıyordu. "Bana iletirsen detaylı bir şekilde incelerim. Zahmet etmişsin."

Tableti yeniden kucağına koydu ve kalemi elinden fırlatırcasına üzerine attı. Sanki bu durumdan bıkmıştı. "Ben senin ayak bağın değilim Feza," dedi. Sesi titredi, gözleri doldu. Ben bu ani duygu değişimine uyum sağlayamazken o yüzünü bana yaklaştırdı. Gözlerinde karşılaştığım kırgınlık, kalbime bir oyuk bıraktı. "Değilim," dedi. "Çok zoruma gitti amına koyayım. Özür dilerim. Ben sana hiçbir zaman köstek olmak istemedim. Hiç istemedim."

"Ağlama sakın," dedim birden panikle. "Bunun yumuşak karnım olduğunu biliyorsun, kullanmanı istemiyorum."

"Feza!" dedi sitemle. "Kullanmıyorum ben hiçbir şeyi. Sadece böyle hissediyorum. Manipüle edip seni kendime bağlamak değil derdim. Öyle yapsam ne olacak ki? Sonra yine gidersin. Kısa süreli çözümler istemiyorum. Seni her zaman yanımda istiyorum. Her şeyi birlikte yapmayı, her başarımızı birlikte kutlamayı..."

Derin bir nefes aldım. "Seni kırmak istemiyorum ama bunu başka nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum..."

Çenesini aniden kaldırdığında korkudan neredeyse göz bebekleri titreyecekti. "Biri mi..." Devam edemedi. Durup nefes almayı denedi ama onu da başaramadı. "Yoksa başka birisi mi..."

"Hayır," dedim net bir sesle. "Öyle bir şey demeyecektim. Sadece diyecektim ki... Doruk, aramızdaki sorunlardan önce kendinle ilgili çözmen gereken sorunların var. Senin önce bunları halletmen gerekiyor. Sana ikinci bir şans için fırsat koşuyormuşum gibi algılama bunu lütfen. Yeniden biz diye bir şey olur mu bilmiyorum ama sen kendini iyileştirmeye çalışmaya bir yerden başlamazsan yakında ortada sen diye bir şey kalmayacak."

"Bir psikiyatristle görüşebilirim," dedi ama bana yalvarır gibi konuşuyordu.

"Kendin için..." dedim gözlerinin içine bakarak. "Bence bir şeyleri tam olarak kabullenemedin, bu yüzden bocalıyorsun ve bu seninki gibi bir hayatı göz önünde bulundurduğumda anlam verebildiğim bir durum. Ama bu konuda sana yardımcı olabilecek kişi ben değilim. İkimiz birlikteyken ben yanlış rolleri üstlendim Doruk. Bu bize iyi gelmedi."

"Tamam," dedi yalnızca.

"Ne tamam?" diye sordum yüzümü onunkine yaklaştırıp anlam vermeye çalışarak.

"Farkındayım." Başını hafifçe eğdi mahcup hissetmiş gibi. "Çözeceğim," dedi. "Keşke işler bu raddeye gelmeden çözebilmiş olsaydım." Yumruğunu alnına bastırıp birkaç saniye öylece durdu. En sonunda başını kaldırdı, yeniden bana baktı. "İyi misin burada?" diye sordu merhamet dolu bir merakla. "Ait hissediyor musun kendini? Kariyerinde her şeyin yolunda gittiğini biliyorum ama doğru hissettiriyor mu burası sana? Nasılsın gerçekten?"

"Alıştım," dedim. "Belki de büyüdüğümü en çok burada hissetmişimdir biliyor musun? Senden bağımsız konuşuyorum, kendi çapımda..."

"Çapının sandığından çok daha büyük olduğunu fark ettin, değil mi?"

Kurduğu cümle, hislerimi özetlediği için başımı gereğinden fazla hızlı salladım anlaşılıyor olmanın heyecanıyla. "İlk kez tek başımayım ve böyle de yapabiliyor olduğumu gördüm, artık bu yüzden daha güçlü hissediyorum sanırım. Tek başınalık hiç benlik değil ama dünyanın sonu da değilmiş, onu anladım."

"Evet," dedi. "Değil."

Benim yeni tecrübem, onun hayat boyu alışkanlığıydı.

"Restoranda işler nasıl gidiyor peki?"

Benimle çekinerek konuşuyordu. İkimizi o rahat alanımızın içine çektiğini fark etmişti. Bir anda o aşinalık bizi sarıp sarmalamış, güvenli bir çemberin ortasında yan yana kalmıştık. Bunu ben de fark edersem oradan çıkmak isteyeceğimi düşündüğü için, bana çaktırmamanın tedirginliği vardı omuzlarında.

Yorganımın köşesiyle oynamaya başladım ve parmaklarıma diktim gözlerimi. "Biliyor musun?" dedim çocuksu bir heyecanla. "Geçen gün Türk kahveli tiramisu yaptım, Fabio bana bir gün menüye ekleme ihtimalimizin bile olabileceğini söyledi. Çok sattık."

"Gerçekten mi?" derken sesi benimkinden bile heyecanlı çıktı. "Daha iyisini bulabileceklerini sanmam, ne bekliyorlar ki eklemek için?"

"Doruk..."

"Çok seviyorum seni," dedi omuzlarını düşürerek. "Allah belamı versin ki çok seviyorum. Senin için çok mutlu oluyorum. Çok takdir ediyorum yaptıklarını. Elin İtalyanı bile senin tatlılarını yerken ben artık yiyemediğim için kafamı duvarlara vurasım geliyor. Aynı zamanda bütün dünyayı sıraya sokup elinin lezzetini tattırmak istiyorum çünkü bunu hak ediyorsun sen. Her şeyin en iyisine layık senin o güzel kalbin."

"Biraz uykum geldi," dedim ağlamamak için. Kendinin en kötüsü olduğunu düşünüyordu. O, ona göre bana layık değildi ama ben ondan başka hiçbir şeyi istemiyordum. Hâlâ ve hâlâ... Hiç akıllanmayacak mıydım? Kalbimin bir kez daha kırılmasını kaldıramazdım. Çenem titremeye başladığında "Feza..." dedi içi giderek. Uzanmak istedi, dokunmak istemedi. Öylece durdu ve dünyanın en üzgün gözleriyle bana baktı.

"Yalnız hissediyorum." Bir damla gözyaşı yanağıma kaydı. "Bizimkileri özledim. Ferda'yla Fırat'ın curcunalarını, Furkan'ın onlardan daha olgun davranmasını, anneme sarılmayı, babamın televizyonun karşısına kurulup çerez yediğini görmeyi bile... Ne saçma. Şımarıklık mı? Bilmem ki. Bir boşluk var içimde."

"En çok benim yüzümden, değil mi?" diye sordu usulca. Kıyısından köşesinden dolandığım dert çukurumun ortasına itti beni zorla.

"Geldin," dedim kirpiklerim ıslanırken.

"Geldim."

"Bir sürü şey düşünmüşsün."

"Daha fazlasını doğru zamanda düşünmeliydim."

Her şeyin farkındaydı ve yanımdaydı. Olması gereken bir anda, bu kez ben söylemeden...

"Biraz ağlayabilir miyim?" diye sordum. "Çok az. Görmüyormuş gibi yapabilir misin?"

"Yaslan omzuma," dediği an düşünmeyi bırakıp başımı omzuna yasladım. Omuzlarım sarsıldı ve bastırdığım bütün duygular patlamaya başladı. Sessizce gözyaşı dökerken içimi çekip durdum. En çok neye ağladığımı bile bilmiyordum. Çok daha üzgün hissettiğim geceler olmuştu. Şimdi elle tutulur, ciddi bir sebebim yoktu ama ağlayasım geliyordu.

Sadece durdu yanımda. Nefes aldığını bile işitmedim. Göğsü çok yavaş hareket ediyordu. "Yoruldun, değil mi?" diye sordu kısık bir sesle.

Başımı salladım.

"Ve sıkılıyorsun da bazen," diye ekledi. "Derdin tasan olmasa bile yalnızlık yoruyor seni. Sevdiklerinden uzak olmak, tek başına yaşamaya çalışmak, bu dört duvarın içinde kendi nefes sesinden başka hiçbir şey duyamamak..."

Başımı sallamaya devam ettim ve elimin tersiyle gözümü sildim ama gözyaşlarım yanağımı yakmaya devam ediyordu.

"Hayalinin peşindeyken bile böyle hissetmek zor geliyor. Yanlış gibi sanki... Sonuçta, istediğin yolda en iyi versiyonunlasın ama yine de tam değil hiçbir şey. Bir yanın bunun şımarıklık olduğunu düşünürken diğer yanın başını yaslayacak bir omuz arayıp duruyor."

"Anlamasan olmaz mıydı?" dedim çatallaşan sesimle.

"Daha mutlu olman gerektiğini düşünüyorsun. Çok kızıyorsun kendine. Kafana taktıklarına eskisinden daha çok bileniyorsun. Her şey hayal ettiğim gibi ama yine de nankörlük yapıyorum diyorsun içten içe. Tek başına kalmanın en kötü yanı bu. Kendinden başka savaşacak hiçbir şey olmuyor etrafında."

"Haklısın," dedim. Kolunu yatak başlığına atarak benim için alan açtı ve başımı göğsüne doğru bastırmamı sağladı. Yakınlığımızı arttırmak niyetiyle yapmadı bunu. Güçten düşmemi de kullanmak istemedi. Yalnızca o an birinin bana sarılmasına ne kadar ihtiyacım olduğunu en iyi bilen kişiydi. Bu, ikimizin arasındaki ilişkiden epey bağımsız bir şeydi. Beni kendisine yapılmasını hep istediği şekilde destekliyordu.

O evsiz çocuk, bana ev olabilmeyi kendine görev edinmişti.

"Yarın öbür gün iyi olmak yeterli gelmemeye başlayacak," dedi. "Daha sonra en ufak hatanı gözünde devasa hale getireceksin. Kusursuz diye bir şey olmadığını bilmene rağmen kusursuz olmak isteyeceksin. Kendinle kafayı bozduğunda böyle oluyor ister istemez. Hedefine yaklaştıkça hırsın çıtayı başka bir hedefe yükseltiyor. Yerimde saydım sanıyorsun. Aşağı baksan göreceksin aslında ne kadar ilerlediğini ama dönüp bakmak istemiyorsun eski haline."

"Çok fazla içine döndüğün için canın yanıyor konuşurken, farkında değil misin Doruk?"

"Sen ağladığın için yanıyor benim canım," dedi beni daha sıkı sararak. "Şimdi ben gidip bana gösterdiğin yere oturacağım. Sen de güzelce uyuyacaksın, tamam mı? Hiçbir şey düşünmeyeceksin, zihnini boşaltacaksın, kafanda kurmayacaksın. Bana biraz bile güvenin kaldıysa bu gece huzurlu bir uyku çekeceksin. Yarın o şiş gözlerinin içine kadar varan gülümsemeler yerleştireceğim yüzüne, söz veriyorum."

"Barışmadık biz," dedim burnumu çekerek.

"Bana tokat atsan bile seni böyle bırakıp gitmem Feza."

O böyle söyleyince babasıyla ilgili yeni bir şeylerin olup olmadığını merak ettim. Yanımdan kalkmak için yeltendiğinde başımı hafifçe kaldırarak ona baktım. Bir adım bile uzaklaşmak istemeyerek durdu olduğu yerde. Sanki kafasında bir şeyleri tarttı. Sonra ne olacaksa olsun der gibi bir ifade takındı ve üzerime eğilip başımın tepesine bir öpücük bıraktı.

Geri çekildiğinde tepki verecek miyim diye korkuyla gözlerimin içine baktı. Dolu gözlerimle gülmeye başladım.

Kenara çekildi ve tam olarak gösterdiğim noktaya geldiğinde yere çöküp başını geriye yasladı. Gözlerini hâlâ üzerimden ayırmamıştı.

"Uyuyorum," dediğim an "İyi geceler," diye karşılık verdi.

Ona kıyamamak istemiyordum.

Yüzümü duvara dönüp dizlerimi karnıma çektim. Nasıl uyuyakaldığımı bile hatırlamıyordum ama gece boyunca aralıksız bir uyku çektim. Sabah odayı dolduran zil sesi olmasaydı muhtemelen uyumaya devam ederdim. Gözlerimi açmadan elimi sesin geldiği yöne doğru savurduğumda parmaklarım yine bir bedene çarptı.

Doruk tepemde dikiliyor ve sinirli görünüyordu.

"Ne alaka şimdi bu lavuk?"

"Kim o lavuk?" Uyku mahmuru bir şekilde gözlerimi ovaladım. "Fırat mı?"

"Yavrum, kardeşime lavuk demem herhalde."

"Bana da öyle dememelisin."

"Feza," dedi. Niye öfkeliydi? Son bıraktığımda kedi gibiydi halbuki. "Bu Volkan denen herif senin K&S'deki danışmanın değil mi?"

"Evet."

"K&S'de değilsin?"

"Yani?"

"Saat onda seni hangi sebeple arıyor?"

"Konuşuyoruz biz arada onunla." Telefonuma uzanmaya çalıştım ama bedenini önüme bir set gibi çekti.

"Arada?" dedi kaşlarını kaldırarak. "Israrla çaldırıyor bu!"

"Açmamı beklediği için olabilir."

Telefon sustuğunda rahat bir nefes alır gibi oldu ama bir sonraki saniye telefonumu gözüne sokuyordu. "Sana canım mı diyor amına koyayım?"

Demiyordu.

Bugüne özel diyesi mi gelmişti?

"Mesaj mı atmış?" diye sordum. Hâlâ ağır uykunun getirdiği sersemlikten kurtulamamıştım.

"Uyuyor musun canım yazmış. İki m ile!"

"Bir şey olmaz," dedim esneyerek. "Arkadaşız biz onunla."

"Hım... Ferdi gibi mi?"

"Saçmalama, Ferdi'nin yeri bambaşkadır."

"Çünkü senelerdir tanıdığın, güvendiğin biri ve sana iki m ile canım yazacağını sanmam." Gözlerini yeniden ekrana çevirdi ve telefonumu avucunun içinde daha fazla sıkmaya başladı. "Dün yazmamışsın, merak etmiş!"

"Her gün konuşmuyoruz," dedim. "Staj çıkışlarında arıyorum genelde. Rapor vermek gibi düşün."

"Hiç hoşlanmadım." Dilini damağına vurmaya başladı. "Hiç... Hiç hoşlanmadım. Sen yazmayınca merak etmiş bir de... Ne demek yani şimdi bu?"

"Ne demek Doruk?"

"Benim sana yürümelerime benziyor! Ne demek ne demek?"

"Abartıyorsun. Volkan sadece nasıl olduğumu sormuş, Instagram'a attığı hikâyede mutfağımdan çekilmiş bir fotoğrafımı paylaşmamış neticede."

"Siktiğimin yanardağı."

Homurdanarak yatakta yuvarlandım ve battaniyenin altına sakladım başımı. "Uyanmak istemiyorum, çekemem şu an seni."

"Kalk hadi," diye dürtükledi beni. Dünkü kibar tavırlarının tümü tek bir telefon aramasıyla uçup gitmişti. Doruk, resmen utanmasa çalışma masamda dişlerini bileyecekti. "Üzerini değiştir de dışarı çıkalım. Benim oksijen almaya ihtiyacım var şu an. Kahvaltı yapalım beraber."

"İyi numara," dedim ve çekiştirdiği battaniyeyi yeniden başımın üzerine atıp kendime Güneş ışınlarının değmediği bir alan oluşturdum. "Param yok."

"Benim var."

"Aç değilim."

"Ben açım."

"Midem yok benim."

"Benimki iki kişilik."

Hızlı cevapları en sonunda beni güldürmeyi başardı. Ona gülümsediğimi çaktırmak istemiyordum ama sessizce kıkırdasam bile omuzlarım da hareket ettiği için anlıyor olmalıydı. "Gülüyorsun," dedi neşeyle. "Dilersen sayaç açabiliriz. Bugün seni hep gülümseteceğim."

"Ve bu ağladığım günleri telafi mi edecek?"

"Onların hiçbir telafisi yok," dedi anında. "Ama bize çocuklarımıza anlatacağımız ilk yılbaşımızı yaşatabilirim. Beni benim için korkunç bir günden sonra bu fikirle ayakta tutmuştun. Kameran yanında mı?"

"İtalya'da sokağa çıkma yasağı olduğunu sanıyordum," dedim. "Bir gecelik miymiş o?"

Başını sertçe salladı. "Evet evet, kalkmış bugün."

"E belki uçak bileti buluruz o zaman sana."

"Yok, baktım ben."

"Sallıyorsun gibime geliyor."

"Volkan'a da birkaç tane sallasam keşke."

Ani konu geçişi karşısında kalakaldım ve sonra elimde olmadan bir kahkaha patlattım. Bütün gece yerde oturduğu için her yeri tutulmuş olmalıydı çünkü kambur duruyordu. Lavaboya gidip yüzünü yıkadığını bile sanmıyordum. Saçları dağınıktı. Üzerinde koyu yeşil renkli ve Bursaspor armalı bir kapüşonlu vardı. Gece üşüyüp onu üstüne geçirmiş olmalıydı. Kızgın bir civciv gibi görünüyordu.

"Boynumu ağrıtıyorsun," dedim sırtımı yatak başlığına yaslarken.

Göğsünü kabarttı. "1.91'im. Dört santim daha uzamışım."

"Kaça kadar uzayacaksın?"

"İstediğin bir sayı var mı?"

Yine gülmeye başladım. Ağzımın içine düşmeye öyle meyilli görünüyordu ki istemsizce sırıtmama yol açıyordu.

Bir süre öylece durup baktı bana. O kadar uzun süre baktı ki en sonunda gülümsemem silindi yüzümden. Ortamın havasını ağırlaştıracak bir enerji yayıyordu gözleri. "Gömlek getirdim," dedi birden. Anlayamadım neyden bahsettiğini. "Kabanım da var," diye ekledi. "Yakışırım yanına."

"Canım pijamalarımla sokağa çıkmak istiyor bugün."

Yüzüme alık alık bakarken "Çok güzel olursun," dedi.

Dudaklarımı ıslatıp gözlerimi kıstım. "Altına da topuklu çizme giysem biraz yaklaşırım boyuna."

"Seni öpmek için daha az eğilmem gerekir, uyar bana."

"Beni asla öpemezsin!"

"Bir dışarı çıkalım da bakarız sonrasına."

Yataktan "Bakmayacağız," diyerek kalktım. Hâlâ önümde dikilmeye devam ettiği için banyoya giden küçük yolu adımlayamadım. "Çekil Doruk."

"Çıkıyor muyuz?"

"Evet," dedim.

Bir adım yana kayarak eliyle bana yolu gösterdi. Yüzümü yıkamak için lavaboya ilerlediğimde arkamdan gülüyordu.

Ortaya öpücük işini atarak hedef yükseltmiş, sonra daha azını sunarak onu kabul etmemi sağlamıştı ve şimdi de keyifle kıkırdıyordu.

Yüzüme su çarparken bunu fark ettim ve ıslak yüzümle musluğu kapatıp banyodan çıkar çıkmaz üzerine yürümeye başladım. İşaret parmağımı göğsüne doğrultmuştum. "Beni manipüle ediyorsun!"

Bunu yapmamı beklemiyordu. Nefes almayı kesmiş durumdaydı. "Hım?"

Çatık kaşlarımla karşısında dikilirken Doruk'un göz bebekleri kocaman olmuştu. Bir anlığına onu korkuttuğumu sandım, sonra çenesini sıktığını fark ettim. Parmağımın ucu göğsüne değiyordu ve gözleri parmağımdan ayrılmıyordu. "Abart," dedi gözlerini kaçırarak. "O kadar da değil lan oğlum."

"Ne?"

"Ben banyoda dikileyim, sen üzerini değiştir istersen."

"Burada durabilirsin," dedim gülerek, ona takılmak için.

Pat diye yatağıma oturdu.

Omzuna vurarak onu geri kaldırdım. "Al kıyafetlerini git banyoya!"

Dudaklarını birbirine bastırıp beni onayladı. Ardından hızlı adımlarla çantasından kıyafetlerini alıp banyoma girdi ve kapıyı arkasından sertçe çarptı.

Yaydığı havayı görmezden gelmek istesem de yapamıyordum.

Kendime gelmeye çalışıp dolabımın başına geçtim. Madonna yaka bordo kazağımı buradan çok severek almıştım. Henüz hiç giymediğim heyecanlıydım ve elim doğrudan ona gitti. Ardından gri bir etek aldım elime. İnce bir çorap çıkarıp siyah kol çantamı da aldım dolabımdan. Altına siyah botlarımı giyerim diye düşünmüştüm. Sonra da güzel bir makyaj yapardım.

Alexia'nın beni götürdüğü yakınlardaki kafede kruvasan yemek, en sevdiğim kahvaltı şekliydi ve içimden defalarca kez keşke Doruk da burada olsaydı diye geçirmiştim. Şimdi bunun için bir fırsatımız vardı. Hayalimdeki gibi olmayacaktı, çünkü hayal ettiğim ilişkiden epey uzaktaydık fakat yine de kahvaltıyı orada yapmak istiyordum sanırım.

Öncesinde bugüne dair başka şartlarım da olacaktı tabii.

Bir an elimdekilere bakıp bu kadar hazırlanmaya değer mi diye düşünürken buldum kendimi. Hevesli görünmemek konusunda direnirken ipleri elimde yeterince sıkı tutamıyordum. Ne yazık ki bilinçaltım Doruk için süslenmek, güzel görünmek, yeni kıyafetlerimi giyip ilk ona göstermek istiyordu.

Aynı dakikanın içinde birkaç defa vazgeçmiş olmama rağmen sonunda kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Hâlâ emin değildim ama Doruk, "Giyindin mi?" diye sorunca kendimi "Evet," derken buldum. "Çık da iki dakikada makyajımı halledeyim."

Banyo kapısını açtı. Pervaza yaslandı ve gözleri bana değdiği an öylece durdu. Siyah bir gömlekle siyah bir pantolon giymişti. Ona gömlekleri her zaman çok yakıştırırdım. Şimdi karşımdaki görüntüsüne uzun uzun bakmak istiyordum. O yapabiliyorken ben niye yapamıyordum?

"Bu..." dedi. Sanırım kekeledi. İşaret parmağını yukarıdan aşağı doğru havada hareket ettirerek üzerimdekileri gösterdi. "Böyle misin?"

Ellerimi belimden aşağı kaydırarak eteğimi düzelttim. Tuhaf bir şekilde gerilmiştim. "Böyleyim."

Çıplak omuzlarıma dikti gözlerini. "Üşümeyecek misin?" diye sordu garip bir sesle.

"Üzerime bir şeyler alırım çıkarken."

"Al mutlaka."

"Tamam."

"Banyoya geçeyim o zaman ben."

"Evet, geç."

"Hiçbir şey demeyecek misin?" diyerek onu hazırlıksız yakaladım. Bir iltifat bekleyip beklemediğimi anlamak için gözlerime baktıktan sonra yeniden bakışları boynumu buldu. Dudaklarından dökülmeyenler yine gözlerinden geçiyordu.

"Benim olmayışın çok canımı sıkıyor şu an," dedi katı bir yüz ifadesiyle. Her şeyiyle bana konsantre olmuş durumdaydı. "Konuşursam ileri giderim."

"Ne gibi?" diye sordum uslanmazın teki olduğum için.

"Seni arkandaki duvara yaslamak geçiyor içimden," dedi filtresiz bir şekilde. "Yakanı aşağı azıcık çekersem eğer, üç gün rahatlıkla yaşarım boynunda. Yanakların kazağınla aynı renk olana kadar konuşmaya devam etmemi ister misin? Çünkü istersen daha açık olabilirim."

İsterdim. Hepsini. Her şeyi...

Boğazımı temizledim ve "Yeterli," dedim yalnızca. Kapının pervazına yaslandığından makyajımı yapabilmek için yanından geçmem gerekiyordu. Elini dirseğime sararak beni sıkıca tuttu ve adımlarımı durdurdu. "Feza..."

Nefesim tekledi.

"Hım?"

"Bugün, bana verdiğin bir şans mı?" diye sordu. "Yoksa dizlerimin üzerine çöküp bir şans için yalvarmam gereken yerde miyiz?"

"Sen ve ben, arkadaşız," dedim gözlerinin içine bakarak. "Beni ziyarete geldin. Ben de seninle görüşmeyi kabul ettim. Senden ricam, normalde başka bir erkek arkadaşımın bana yapmasından hoşlanmayacağın hiçbir şeyi bana yapma bugün."

"Seninle konuşmayayım mı yani?" diye sordu birden, ciddiyetle. "İki m ile mesaj atmayayım mı? Yanında nefes bile almayayım mı?"

"Benimle konuşmadın," dedim. "Mesaj atmadın, benim yazmamı bekledin. Bana senin için nefes olduğumu söyledin ama bensiz gayet de nefes alabildin. Uzun bir süre boyunca bana arkadaşlık bile yapamadın sen. Doruk, senden hâlâ çok etkileniyorum ve bunun farkında olduğunu biliyorum ama bu hiçbir şeyin düzeldiği anlamına gelmiyor."

"Neden kabul ettin peki?" diye sordu. "Düşündüğüm kadar çok çabalamam gerekmedi. O yataktan kalktın ve benim için hazırlandın."

"Seninle zaman geçirmekten hâlâ keyif alıyor muyum diye bakacağım."

Spontane gelişen bir yalandı bu.

Doruk, kolumu bıraktı.

Bana gücenmişti.

Başını ağır ağır salladı ve eliyle banyoyu işaret etti. Onu arkamda bırakıp makyaj yaparken derin bir sessizlik hakimdi yurt odama. Kapıyı aralık bıraktığım için yatağımın ucuna oturup beni izledi sessizce. Hiç konuşmadık ama bir şeylerin değişiyor olduğunu hissettim. O sessizliği bölüştüğümüz, onun bana baktığı ve benim aynaya baktığım her saniye ikimizi birbirimize bağlayan bir yol yeniden örülüyordu sanki aramıza. Şişler hareket ediyor, yumak küçülüyor, aramızdaki zincirler kalınlaşıyordu.

Dudak kalemimle bir çerçeve yapmak için aynaya hafifçe eğilmiştim. Doruk, ellerini yatağa yaslamıştı. "Kahvaltı için gitmek istediğin bir yer var mı?" diye sordu.

"Evet," dedim işimi hallettikten sonra makyaj çantamı toparlarken. "Yürüyerek geçebiliriz."

"Tamam." Durdu. Ben odanın içine döndüğümde başını yukarıya kaldırdı ve bir eliyle saçlarını karıştırdı. "Çok güzel oldun," dedi. "Göz kamaştırıcı görünüyorsun. Bir arkadaşın bunu sana söylese olay çıkarırdım. O kuralını birazdan uygulamaya koysak olur mu? Seni önce bir öveyim."

"Tamam," dedim gönülsüzmüş gibi yaparak. "İyi, öv hadi."

Doruk, "Nutkum tutuldu amına koyayım," dedi kendini kasmayı bırakarak. "Çenem yere değecek. Makyaj yapmanı izlemekten bu kadar keyif almam tez konusu falan olmalı. Araştırılmalı bu. Senelik sağlık kontrollerinden geçiyoruz ya biz, ondan önceki günler seninle görüşmeye kısıtlama getirmem lazım benim. Kalbimi hasarlı çıkartacaksın."

Gülüp "Kalk hadi," diyerek dizine vurdum bacağımla. Belime sarılıp beni kucağına çektiğini hayal eden zihnim yüzünden adımlarımı hızlandırıp üzerime bir kaban aldım ve kazağımla aynı renk olan atkımı geçirdim boynuma. Şapkamı da takıp kapıyı işaret ettim gözlerimle. Doruk ayaklanıp peşime takıldı.

Kapıyı açmadan önce hiçbir şey söylemeden bileğimi tuttu. Kabanımın kolunu hafifçe sıyırdı, ardından zamanında İtalya'ya giderken ona verdiğim kelebekli bilekliğimi bileğime taktı. Şimdi o bileklik yeniden İtalya'daydı ama bu kez ben de buradaydım.

İtiraz etmeden onu izlediğim için ufak bir tebessümle geri çekildi Doruk. İkimiz de tek kelime etmedik. Birlikte yurttan çıktık ve bahsettiğim yere birkaç dakika boyunca sessizce yürüdük. Bu bana ilk tanıştığımız zamanki halimizi hatırlattı. Ne konuşacağımızı bilemiyor ama aynı heyecanı hissediyorduk.

Barista kızla günlük selamlaşmamızı dinledikten sonra kahve siparişlerimizi o verdi, ardından tatlı vitrininin önüne geçtim ve ona tavsiyelerimi sıraladım heyecanla. Uzun zaman sonra bu kadar konuştuğum için kocaman gülümseyerek dinledi beni. Ardından en çok övdüğüm kruvasanı denemeye karar verdi.

Elindeki tepsiyi masaya bırakıp benim için sandalyemi çekti. Karşıma geçmesini beklerken hemen yanımdaki sandalyeye oturdu.

"Doruk," dedim.

"Erkek arkadaşlarının bu kadar yakınına oturmasına izin vermez misin?" diye sordu. "Güzel."

Yanımda oturmaya devam etti. Rahat bir tavırla çatallarımızı peçete ile sildi, ardından birini bana uzattı. Bıçağı kullanarak kruvasanı bölüşünü izledim. Rollenmeleri az daha beni güldürecekti. Ortam müsait olsa çiğnemeden yutacağını bilmiyordum sanki.

Bir gece Visal'de denk gelmiş ve tam olarak ısınmayan kahvemi içmiştik. Şimdi ise İtalya'da birlikte kahvaltı yapıyorduk.

Kırık kalbime rağmen ümitsiz romantik tarafım, bunun başımıza gelen en iyi şey olduğunu fısıldıyordu. Bu anı sonsuza kadar hatırlamama gibi bir ihtimalim yoktu.

Ara sıra ellerimiz birbirine değdi ve yemin ederim, ilk günkü gibi atıp durdu kalbim.

"İlerisi için ne düşünüyorsun?" diye sordu sessizliğimizi bölüp elini çenesine yaslayarak.

"Hayatımın geri kalanını burada sürdürmek istediğimi söylesem tepkinin ne olacağını merak ediyorum."

"Menajerimi aramak olur," dedi karşılık olarak. "Milano'nun Euroleague şampiyonluğu hasretini sonlandırmak için yeni bir oyuncuya ihtiyaçları var mıymış diye sordurturum."

"Aynı anda Efes'ten ve Milano'dan teklif gelmiş olsa mesela..."

"Efes'e dönme işine çok sıcak bakmıyorum," dedi. "Yeniden yüz yüze gelmek istemediğim birkaç kişi var."

"Takımdan mı?"

"Tabii ki takımdan değil bebeğim," dedi. "Bizimkilerle hiçbir sorunum yok."

"Senin yerine Barcelona'dan aldıkları oyun kurucu, istedikleri patlamayı bir türlü yakalayamadı. Bununla ilgili ne düşünüyorsun?"

"Herif yıldız," dedi. "Ama Shaw Axel'in yanında herhangi bir adam gibi kalıyor. Söylediğin gibi, o formu yakalayamadı bir türlü. Egosunu yönetebilmeyi bilseydi daha farklı bir Efes izliyor olabilirdik."

"Sen hâlâ izliyor musun?"

"Gözüm üstlerinde," dedi. "Rakibimi çok iyi tanıyorum."

"Sıradaki maçın onlarla."

Bilmem, onu şaşırttı çünkü ben söylemesem onun kuracağı cümle bu olacaktı. "Evet," dedi. "Miniklere bilet aldım, maç Bursa'da."

"Altyapıya mı?" dedim şaşkınlıkla.

"Evet, hepsi özel konuğum. Onlara güzel bir şov izletmeyi amaçlıyorum. Bakacağız."

"Sinan Erdem'de oynanacak maçın sezonun ikinci yarısına kalması iyi olmuş."

Başıyla onayladı. "Kesinlikle." Kahveyi avuçlarının arasında tutarken "Roma'yı mı daha çok sevdin, Milano'yu mu?" diye sordu. "İleride ne tarafta kalmak istersin, bir plan yaptın mı?"

"Roma buraya uzak kalıyor, henüz gitmedim," dedim. "Ama dönmeden önce bir gün mutlaka gezeceğim."

"Gidelim bugün," dedi. "Hızlı tren kullanırız."

"Yine de uzun sürer."

"Zamanımız var."

"Ne yapacağız?"

"Pizza yeriz. Bir sonraki sefere de Venedik yapabiliriz belki. Bu arada döneceğim dedin ya, ne zaman döneceksin?"

"Kesinleşmedi daha." Gözlerimi parmaklarıma indirdim. "Mezuniyete döneceğim galiba, belki nisan mayıs gibi."

"Gelmeyi çok isterim," dedi gözlerini utanmış gibi kaçırarak.

"O zaman da konuşuyor olursak çağıracağım ilk kişi sen olursun Doruk."

"Gerçekten mi?" Işıldayan gözlerine kapılmamak elimde değildi fakat bunu çatık kaşları takip etti. "Konuşuyor olursak derken?"

"Birkaç ay, plan yapmak için gerçekten uzun bir süre," dedim. "Her şey değişebiliyor, hayatın farklı bir noktaya sürüklenebiliyor."

"Nasıl yani?" diye sordu. "Ben hayal kurmaya başladım ve sen hayal kurmayı bıraktın mı?"

"Garanti olsun diye kısa vadeli hedeflerle yürüyorum şimdilik," dedim. "Yoksa tabii ki bırakmadım. Ben yarını düşünmeden yapamam ki. Tüm bu sorunların kaynağı da burası zaten."

"Benimle yarının nasıl olacağını kestirememen." Sesinin kırık tonu yüzünden afalladım. "Ben de kestiremiyorum," diye devam etti. "Düşüncelerim bir ara kontrolden çıktı. Hep çıkıyordu ama bir gece, gerçekten kötüydüm. Onur abinin Bursa'dan kalkıp yanıma geleceği kadar..."

"Ne oldu?" diye sordum endişeyle ona yaklaşarak. Az daha yüzünü kavrayacak, onu bana bakmaya zorlayacaktım.

"Geçti." Gülümseyip "Feza," dedi. "Takılma. Sen bana acıyasın diye söylemedim. Sadece... Arayı kapatmaya çalışıyorum, boşlukları doldurarak. Böyle bir dönemden geçtim. Zordu, kendi mevzumdu, bitti gitti çünkü toparlanmaya karar verdim. Yara bandım değil, motivasyon kaynağımsın. Kendim için savaşacak gücüm kalmadığında seni düşünmeye başlıyorum. Yerin yedi kat dibinden bir tek senin için kalkarım, bunu biliyorum. Varlığın bana güç veriyor, yokluğun da aklımı başıma daha çok getiriyor işte. Öyle birisin ki sen, yokluğun bile fayda sağlıyor."

"Sana inanmayı ne kadar çok istediğimi göre göre bana bunu yapmayı bırakmalısın," dedim. "Beni varlığına alıştırıp yokluğunla sınadın, üstelik kendini hayatımdan ne kadar eksilttiğinin farkında bile değildin. Benim senin yokluğundan gördüğüm tek fayda değersiz hissettiğim bir yerde daha fazla duramayacağımı öğrenmek oldu. Visal'in yapamadığını sen yaptın bana. Büyüttün beni."

"Günlerce kafamın içinde dönüp duracak şeyler söylüyorsun," dedi. "Uyurken aklıma gelecek, gözümdeki uykuyu silip götürecek cümleler sarf ediyorsun ama orada oturmaya devam ediyorsun ve bahsettiğim gecede ne olduğunu merak ediyorsun."

"Buradan ne çıkarmalıyız peki şimdi?"

"Birbirimizi büyütürken aslında birlikte büyüyoruz Feza," dedi yüzümü okşar gibi yumuşak bir ses tonuyla. "Dönüşü zor hatalar yapıyoruz, söylenmemesi gereken şeyler söylüyoruz, kavgalar ediyoruz, daha önce de ettik. Bu kez hataların hepsi benim ama yine de bir şekilde baş etmeye çalışıyoruz. Çünkü günün sonunda birlikte bir gelecek istiyoruz ve ben bunun için sonuna kadar çabalamaya hazırım."

Onu neredeyse bir senedir tanıyordum. Neredeyse bir senedir renklerimi hayatına bulaştırmaya çalışıyordum. Neyim varsa onun da olsun istiyordum. Ailemi ailesi yapmayı deniyor, eksiklerini kendimden katarak kapatmaya çalışıyordum. Bunların hiçbirini o istememişti benden.

Beni neredeyse bir senedir tanıyordu. Etrafıma ördüğüm ve konfor alanım saydığım duvarların tümüne elindeki balyozla dalıyor, kıra döke bana bir şeyler gösteriyordu. Kendi bildiği şekilde, en iyisini yapmaya çalışıyordu. İhmal edilmiş hissettiğim doğruydu ama Doruk, bunu ona söylediğimden beri gerçek bir çaba gösteriyordu.

"Roma'ya gidelim mi?" diye sordu, fısıltı gibi bir sesle. Bu, yüksek sesle söylemeye utandığı bir istekti. Sanki yüzü yoktu.

"Git gel yaparken trende fazla vakit kaybedeceğiz," dedim. "Değer mi?"

"Değer," dedi. "Uyumayı bile vakit kaybı saydığım oldu ama senin yanında geçirdiğim hiçbir saniye için böyle düşünmedim."

"O zaman acele edelim." Gözleri, ışıl ışıl oldu. "Gün batımına orada olmak istiyorum."

"Kar yağacak yavrum, ne Güneş'i?"

"Kar yağarsa o kadar çok sevinirim ki!"

"Bütün yol Yüce Rabbime kar yağsın diye dua edeceğim belli ki."

Gülmeye başladığımda o, yine benden daha derin gülümsedi. Ayağa kalktı ve elini bana uzattı. Eğer o eli tutsaydım Roma'ya gidene kadar elimi bırakmayacağını biliyordum. Bu yüzden gözlerimle abartma der gibi bir işaret yaptım ama gülümsemeye devam ediyordum.

Bu ona yetti.

Çünkü beni Roma'ya götürecekti.

🧁🏀🧁

Selamlar, hoş bulduk. Visal kaldırımından İtalya sokaklarına... Biz büyüyoruz ya.

Favori bir sahneniz var mı?

Biz son sürat ilerlerken ikinci kitabımız da satışa çıktı.
Kapağımızı gördünüz müüü?
Lilalandık 💜

Yarın akşam bir bölüm daha atacağım bu arada, haberiniz olsun.

#DörtÇeyrek etiketinin altında her zamanki gibi sizi bekliyor olacağım. Bol bol konuşalım.

Dört Çeyrek için tiktokta ve instagramda yaptığınız paylaşımlara beni etiketlemeyi unutmayın olur mu? Böylece sizi görebilirim. Hesabım azraizguner

Teşekkürler ve tatlı günler! 🤍

Yorumlar

  1. Ayayayayyaya müq bir bölümdü

    YanıtlaSil
  2. İtalya feza ve doruk inanılmaz bir üçlü ilk bölümde hayal bile kurulamayacak bir olay. Feza daha doruğu süründürür gibi geliyor ama kıyamaz bir yanına da yok değil. O kadar tatlılar ki ilişki durumu karışık hallederinde. Dorukkkk şovcu olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim bulduğu her yerde feza anlatıyor.

    YanıtlaSil
  3. Böyle böyle ikisi de iyileşecek. Doruk'un çabalaması çok tatlı. Hem kendileri hem de ilişkileri düzelecek. Daha fazla ayrı kalmalarına dayanamıyorum

    YanıtlaSil
  4. Bölüm çok güzeldi. Büyüdüklerini görmek çok güzel. iyileşmek aslında bazen ayrılık getiriyor ama daha sağlam olabilmek için.

    YanıtlaSil
  5. O kadar mükemmeldi ki ilaç gibi geldi volkanı kıskanmasından baya hoşlandım tepkileri mükemmeldi kdmdmd ellerine sağlık yazarcjmm

    YanıtlaSil
  6. Bebeklerim yine mükemmeldiiii😍😍

    YanıtlaSil
  7. Favori bölümlerime yerleşti ✨

    YanıtlaSil
  8. Cok guzeldiii
    Ay yarın da bölüm varmısss🤪

    YanıtlaSil
  9. Artık bir şeylerin farkına varıyorum bu kitapla beni biraz daha aydınlatıyor hayata karşı ve artık bir şeylerin değişme vaktinin geldiğini hissediyorum..

    YanıtlaSil
  10. Biraz Dorukhan a içiniz buruldu birazda Fezayı anladık hak verdik eridik bittik 🥰

    YanıtlaSil
  11. Yarın akşam bir bölüm daha atacağım yazdığın için 2 saattir sayfa güncelliyorum… Harika yazıyorsun. Sevgilerimle🌸🩷

    YanıtlaSil
  12. Azra deniz hanım ay pardon Feza hanım, Doruk'u affedeblirsiniz. Ben ona kefilim. Sizi de çok seviyorum. Iyi geceler öpücüklerim sizinle olsun. Tesekkurler ve iyi geceler.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"