46. "Roma'da Bir Gün ve Milano'da Bir Gece"
Bölüm Şarkıları:
Michael Bublé, Sway
Christmas Party Stars, Jingle Bells
Mariah Carey, All I Want For Christmas Is You
Noah Cyrus & Xxxtentacion, Again
Chase Atlantic, Into It
🏀🧁🏀
Ben ve eski sevgilim dünyanın en medeni insanları olduğumuz için iki arkadaş olarak yılbaşını kutlamak üzere Roma'ya gidiyorduk.
Trene geçmeden önce Doruk; kafede, sokakta, yılbaşı süsleri ile süslenmiş çam ağaçlarının yanında, kaldırım taşlarında, bir Ren geyiği heykelciğinin önünde, tabelaların altında... Kısacası her yerde bana hediye ettiği kamera ile fotoğraflarımı çekti.
En sonunda onu zorla kadrajıma aldım ve birkaç kare de ben yakaladım. Bu fotoğrafları ona atacağımı söylemiştim ama aslında anısı kalsın diye çekmiştim. Yan yana attığımız her adımda onun anılarından arınmak istemediğimi daha çok fark ediyordum.
"Elini tutamıyorum ama kabanın kabanıma sürtüyor," dedi gişe sırasında beklemeye başladığımızda. "Solumu uyuşturdun Feza."
"Yanlış bilmiyorsam yol üç dört saat kadar sürecek," dedim konuyu ansızın değiştirerek. "Ne yapacağız o kadar zaman?"
"Supernatural izleyebiliriz," diye bir teklif attı ortaya.
"Me Before You'yu da bitirebiliriz," dedim karşılık olarak.
Başını şiddetle iki yana salladı. "Şu an hiçbir şeyi bitirmek istemiyorum. Onu seni kolumun altına çekebildiğim, göğsümde uyuyakalabileceğin bir günde izleriz."
Sustum.
Gişedeki personele "Roma'ya iki bilet lütfen," cümlesini İtalyanca kurduğumda Doruk susamadı ama.
"Hassiktir, bir daha söyle."
Bunu yapabilecek özgüveni kendimde bulduğum için gülümsedim ve ona dönmeden önce adama teşekkür ettim.
Dünyanın en basit diyaloğunu kurmuş olabilirdim ama kendimi inanılmaz havalı hissediyordum.
Peki adam neden hâlâ biletlerimizi kesmiyordu?
Bizi ayıran cama doğru eğilip İtalyanca bir şeyler söyledi. Ne yazık ki bu izlediğim İtalyanca pratik videoları gibi değildi. Abuk sabuk ve anlamsız bir şeyler mırıldanıyordu sanki.
Pos cihazını işaret edip gözlerini devirdi.
Ödeme yapmamıştık.
"Akıl bırakmıyorsun yemin ederim," dedi cebinden cüzdanını çıkartırken. "Herif mal mal yüzümüze bakıyor."
O ödemeyi yaparken ben, "Aman," diye söylenmeye başladım. "İki mutlu olduk şurada. Hevesimizi kursağımızda bırakmasanız olmaz. Parasını vermeden alıp kaçacak halimiz yok ya! Ben Türkiyemi özledim, azıcık feyzalabilseniz bizim milletimizi keşke."
"Çok haklısın bir tanem," dedi Doruk. "Ecnebiler işte..."
Bu kelime bana hep onu hatırlatıyordu. Bu yüzden yeniden ondan duymak beni güldürmeye başladı.
Ona biraz fazla yüz verdiğimi düşündüğüm için trende yan yana oturduğumuzda kameramı alıp çektiğimiz fotoğraflara bakmaya başladım. Aslında bu benim işim var, benimle konuşmaya çalışma deme şeklimdi ama kaydırdığım her fotoğrafla birlikte Doruk'un kafası daha da yakınıma geldi.
Yakaladığı karelerin neredeyse hepsinde o kadar çok gülmüştüm ki...
Yüksek ihtimalle hayatımda hiç bu kadar fotojenik çıktığım olmamıştı. Fotoğraflarda yapay duran hiçbir şey yoktu. Kocaman gülümsüyor, beni çektiğini fark etmenin utancını yaşıyor, kızarık yanaklarımla poz veriyordum. Sıcak bastığı için boynumdaki atkıyı çıkardım ve kabanımın düğmelerini açtım. Hatta sonra kabanımı da çıkarıp kucağımda toparladım ve kameramı en üste koydum.
"Ne o?" diye sordu Doruk ukala bir gülümseme dudaklarını çekiştirirken. "Benimle vakit geçirmekten hâlâ keyif alıyor muymuşsun, canım?"
Ağzımı açmama kalmadan "Yeniden yazdı mı o lavuk?" diye sordu. "Bir cevap vermedin ona. Çok merak etmesin diye bir fotoğrafımızı atabiliriz istersen."
"Volkan sevdiğim biri ve şimdiye kadar benimle flört etme çabasında olduğunu hissetmedim. Eğer hissedersem canım isterse ben müdahale ederim, canım. O yüzden bırak bu mevzunun peşini lütfen."
"Canım isterse ne demek lan?"
Bana yaklaşınca sırtım cama yaslandı. Bu onu daha da yaklaşmak için tetikledi. Burnumun dibine girmek onun yeni hobisiydi. Gözlerimin içine alev almış gözleriyle bakıyordu. "Doruk, biz ayrıldık. Bu bir randevu de-"
"Bu bir randevu," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. Kalbim yine o şeyi yapıyordu. Göğsümden fırlayıp avucuna atlamak istiyordu. "Sana köpek gibi aşık olan biriyle Milano'dan kalkıp Roma'ya gidiyorsun. Etrafı gezecek, yeni yıla birlikte girecek ve havai fişekleri falan izleyeceğiz. Bu tabii ki bir randevu!"
Onu böyle delirtmek, karnımın deli gibi kasılmasına yol açıyordu.
Yakasını kavrama ve zaman mekan dinlemeden onu üzerime çekme isteğiyle doluyordum.
Gözlerimi kırpıştırıp üzerimdeki etkisini ondan saklamayı denedim. Anladığına çok emindim çünkü bir anda duruldu. O kıskançlık alevi, yerini başka bir duyguya bıraktı. Omuzları gevşedi, sanki rahatladı. Dudaklarının kıvrımı tehlikeli bir hal aldı. "Bilerek yapıyorsun," dedi başını hafifçe iki yana sallayarak. Bunu yaparken inanılmaz yakışıklı görünüyordu. "İyi bakalım... Eğlen sen."
"Seninle Roma'ya gittiğimize inanamıyorum." Bir anda gülmeye başladım. "Abonmanımızı bitirmekten bahsediyorduk en son. Ben dışarıda para harcamayalım diye muffinleri kendim hazırlayıp getiriyordum, çay bile demliyordum bize. Gözümü açıp kapattım ve şimdi buradayız."
"Bu daha ne ki?" Kollarını göğsünde bağlayıp arkasına yaslandı, sonra başını hafifçe omzuna doğru eğdi. "Unutma bu söylediğimi. Bu, birlikte yapacaklarımızın en basiti."
"Kamerama da söyle," dedim ve kamerayı açıp onu kadrajıma aldım. Hazırlıksız yakalanmasına rağmen duruşunu bozmadan bana karizmatik bir bakış attı.
"Kayıtta mısın?" dedi göz kırparak.
Aklım uçtuğu için konuşurken sesim bir garip çıktı. "Evet, konuşabilirsin."
"Bugün 31 Aralık 2024," dedi Doruk. "Annenizle Roma'ya gidiyoruz. Aramız biraz limoni ama gönlünü alacağım, merak etmeyin. Onun nazını ömrümün sonuna kadar çekerim ben. Kayıtlara geçsin. Kaydediyorsun, değil mi?"
"Böyle şeyler söyle diye açmadım kamerayı Doruk ya!"
Kamerayı elimden çekip aldı, kolunu omzuma doladı ve ikimizi kadraja soktu. "Gülümse ve el salla," dedi. "Çocuklarımızı annem gençken ne kadar güzel ve mutluymuş demekten mahrum bırakma."
"Güzel ve mutluyum," dedikten sonra gülerek kameraya el salladım. Dalga geçiyordum. Doruk kahkaha atmaya başlayınca ben de ona katıldım. Sonra, istemeden... Gerçekten istemeden... Gülüşümü durdurmak için Doruk'un göğsüne yaslandım. Kahkahalarım kalbinin üzerine dağılmaya başladı. Yaptığımız şeyin saçmalığından utanmıştım. Kesin yine kıpkırmızı olacaktım.
"Benim güzelim ve benim mutluluğum," dedi Doruk. Kaydı henüz durdurmamıştı. Ona şımarma iznini verdiğimden bir kez daha dudaklarını saçlarımın üzerine bastırdı ve bu kez öyle bir içini çekti ki akciğerlerine ulaşıp orada kendime ait bir bahçe kurmaya başlayacak kadar yer edindiğimi hissettim içinde.
Kaydı kapattıktan sonra başımı göğsünden kaldırdım ve yüzümü cama çevirdim.
Onu yok sayarsam olanları unutur diye ummuştum.
Kıkır kıkır gülüyordu.
Etrafımızdakileri rahatsız etmekten korkmasaydı bütün yol kahkaha atardı. Gerçekten de zaman geçsin diye birlikte Supernatural izlemeye başladık. Onun kaldığı bölümden devam etmekte bir sakınca görmediğimi belirttim. O da benimle kimseye yakışıklı demeyeceğim konusunda bir anlaşma yaptı. O anlaşma ne yazık ki Dean Winchester'in ekrana çıktığı ana kadardı.
Yani kaybetmem bir saniye sürdü.
Parmak uçlarıyla alnıma vurdu. O kadar çok eğleniyordum ki bugün hiç bitmesin istiyordum. Eğer Ters Yüz filmi gerçek olsaydı benim çekirdek anım, o trende yan yana oturduğumuz saatler olurdu. Ve sonra o anı, kişiliğimin bir adasını oluştururdu.
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Trenden indiğimizde hava buz gibiydi. Doruk, istasyonda atkımı boynuma doladıktan sonra beni hafifçe kendine çekti.
Bu, beni tanıştığımız tarihe ışınladı.
Öfkemi unutmaya başladığımın farkındaydım ama akışa bırakmak, elimdeki en iyi seçenek gibi geliyordu. Bugünü dünyadaki son günümmüş gibi yaşamak istiyordum. Bir kez olsun yarını düşünmemek, endişe etmemek, kontrolü ellerimde tutmak için direnmemek istiyordum. Yanımda o varken bunu yapabileceğimi bilecek kadar ona güveniyordum.
"Buraya gelebilmemiz için çok para harcadın," dedim. "Umarım döneceğimizi de göz önünde bulundurmuşsundur."
"Yavrum, cidden bu aralar iyi kazanıyorum. Dert etme böyle şeyleri sen." Bir kez daha yavrum derse onunla konuşmayı kökten kesmem gerekecekti. Beni arayıp bunları söylesin diye beklediğim onca zamanın ardından şimdi hepsini aynı güne sığdırıp ayarlarımla oynuyordu. Yoksunluğunu yaşadığım bir şeyi yüksek dozda alıyordum ve bu hormonlarıma hiç ama hiç iyi gelmiyordu.
Aşk Çeşmesi'ne gidip dilek dilemek istediğimi ve yılın son dakikalarını Kolezyum'da geçirmek istediğimi ona söylediğim için bize buna göre bir rota çizdi.
Gördüğüm her şeye hayranlıkla bakıyordum. Doruk daha önce Roma'da bulunmuş ve Kolezyum'u görmüştü fakat neredeyse o da diğer her şeyi benimle birlikte görüyordu. Bu yüzden biz iki avanak, ağzımız beş karış açık halde orayı burayı çekerek ve hayranlıktan bayılmamaya çalışarak gezdik çevredeki yapıları.
Bir bazilikaya girdik, bir şapeli dolaştık ve sonra Aşk Çeşmesi'nin önünde birlikte fotoğraf çekindik. Avucumuzda tuttuğumuz bozukluklara heyecanla bakarken "Dilek diledin mi?" diye sordum.
"Dileğim sensin," dedi.
"Söylenmez ama," diye itiraz ettim.
"Boş versene," dedi. "Gözlerimden bile anlaşılıyor olmalı."
Yemin ederim ki anlaşılıyordu. Beni dilediğini söylemeseydi de hissederdim. Ben, Four Quarter'in geleceği ile ilgili bir dilek diledim ve ona söylemedim ama hayalimdeki geleceğin içinde tabelanın altında dikilen isim ondan başkası değildi.
Kolezyum'a geçmeden önce hayatımda hiç girmediğim kadar lüks bir mekanda pizza sipariş ettik ve Doruk, yanına şarap içmek isteyip istemediğimi sorduğunda başımı sallayarak yanıt verdim. Gerçeküstü bir deneyim yaşıyordum. Sevdiğim adamla Roma'yı geziyorduk, yanımdaydı, gülüşüyor ve sonra utanıp uzaklaşıyorduk. Ben araya mesafe koymayı denedikçe kendimi ona yaklaşırken buluyordum. O da bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Ben nereye çekersem peşimden oraya geliyordu.
Burada fotoğrafımı çek diyordum, çekiyordu. Şuraya geç, poz ver diyordum, veriyordu. O uzun kolunla bizi kadraja birlikte al, diyordum. Canıma minnet cevabını alıyordum.
Henüz bitmemişti ama sanırım, bu hayatımın en güzel günüydü.
Pizza siparişimizi beklerken kırgınlıklarımın olduğu rafa göz atacak bir boşluk buldum fakat o raftan herhangi bir şeyi çekip önümüze koymak istemedim. Bu büyülü rüyanın içinde kendimi kandırıyorsam bile bunu yapmaya devam etmek istedim. Etrafımızdaki masalsı balonun patlaması, gözyaşlarını getirecekti ve bugün ağlamak, istediğim son şeydi.
Gelen şarap şişesini anında tanıdım çünkü K&S'de ıslak kek fikrim için araştırma yaparken şaraplar hakkında doçentlik derecesine yükselmiştim. Pahalı bir şeydi. Doruk, kadehimi doldurdu fakat kendi kadehini ters çevirmedi. Kaşlarımı kaldırarak "Sen içmeyecek misin?" diye sordum.
"Yüzde yüz ayık olmalıyım çünkü sen muhtemelen sarhoş olacaksın."
"Kendin için sipariş ettiğini sanmıştım."
"Bu şarabı severim," dedi. "Pizzayla tüketmeyi de öyle. Sen de dene istedim."
"Bir yudum bile mi almayacaksın yani? Benimkinin aksine senin bünyen dayanıklı sanıyordum, kolay sarhoş olmazsın."
"Eskisinden çok daha zor sarhoş oluyorum artık," diye karşılık verdiğinde kalbimin acıdığını hissettim. "Son zamanlarda çok fazla dağıttım. Bu gidişle sonum onunki gibi olacak, bir şeyleri düzeltmem gerekiyor. O yüzden hayır, ağzıma sürmeyeceğim bugün."
O, diye bahsettiği elbette babasıydı. Bu çocuğun karaktersiz babasının gölgesi bile olmamalıydı aslında fakat o devasa gölge, Doruk'a bir türlü içinden çıkamadığı karanlık bir bölge oluşturuyordu.
Konuyu dağıtmak için "Yani beni sarhoş etme niyetinde olduğunu açık açık söylüyor musun?" diye sordum. İşaret parmağımı saçımın etrafına dolamaya başladım. "Senin diğer erkekler gibi olmadığını sanmıştım."
"Tadımlık iç," dedi. "Abartma. Ama sarhoş olursan üzülmem. Bu sefer annenlere hesap verme korkusu yaşamayacağım için daha zevkli olur."
"Muhtemelen yine vermek zorunda kalırsın," dedim. "Annemler on birde beni görüntülü ararlar diye tahmin ediyorum."
"Niye?"
"Yılbaşına bizden bir saat önce girecekler diye."
"Ablamları da ekleyelim mi?" diye sordu anlık bir hevesle. Sonra telaşla kadehi benden uzaklaştırdı. "Öyleyse içme."
"Tadına bakmak istiyorum."
Gözleri muzip bir şekilde parladığında daha o dudaklarını aralamadan ne diyeceğini anlamıştım. Kaşlarımı çatıp "Sakın!" dedim.
Dudaklarının üzerine bir fermuar çekti ama sırıtıyordu.
Birazcık içtim. Yanaklarımı kızartacak, içimi ısıtacak kadardı. Beni utandırdığı için de sıcak basmış olabilirdi ama konumuz bu değildi. Yediğimiz pizzadan daha iyi bir pizza varsa dünyada onu da ancak ben yapardım. Azıcık sarhoş olduğumda Doruk'a bunu söyledim ve o da beni onayladı. Oy birliği ile o pizzanın dünyada pişebilecek ikinci en iyi pizza olduğuna karar vermiştik.
Onun yanında her şey o kadar kolaydı ki... Gülmek, eğlenmek, içmek, sarhoş olmak hatta hiç bilmediğim yerleri gezmek... Ben plansız hareket etmelerimle bilinmezdim ama Doruk bana hiç hesapta yokken Roma'ya gitmeyi teklif etmiş ve beni peşinden buralara sürüklemişti. Kendimi akışa bırakmaktan bahsedip duruyordum. Doruk, akışın kendisiydi.
Dengesiz bir akıntıydı. Dalgalı hali beni sarsıyordu ama boğmuyordu. Durgun hali ise sonsuza kadar orada kalmak istememe sebep oluyordu. Kendime buralarda sağlam bir taş bulabilirsem, o fırtınalıyken ben yine de dinlenebilir ve gökyüzüne bakabilirdim. Sanırım o taş, bileğime takmaya çalıştığım altın bilezikle aynı şeydi. Ben mutfağa sarılacaktım, o basketbola tutunacaktı ve gerisi bir şekilde hallolacaktı.
Öyle miydi?
Yemek yediğimiz restorandan Kolezyum'a geçişimiz, epey kolay olmuştu. Hava kararmış, Dolunay kendini göstermeye başlamıştı. Tek sorun Kolezyum'un içinin bu saatte ziyaret edilemeyişiydi ama etraftaki atmosfer öyle güzeldi ki buna üzülemedim bile.
Geçen sene bu zamanlarda ne yapacağı hakkında bir gram fikri olmayan, her gün uyanıp Visal'e giden ve bütün hayatını oradan ibaret sanan bir kızdım. Bu sene İtalya'da, Kolezyum'un önünde, biyük bir kalabalığın içine karışmış halde yılbaşını kutlayacaktım.
Saat on bire gelirken Doruk'a bakıp "Babamlar burada olduğunu bilmiyordur herhalde," dedim. "Görüntülü konuşursak burada olduğunu belli etmesek mi?"
"Neyi saklıyoruz ki?" Duraksadı. "Yani, ayrılığımızdan başka..."
Bunu söylemek o kadar canını yaktı ki bir anlığına keşke hiç ağzını açmasaydı diye düşünmüş olduğuna emindim.
"Fırat sana gerçekten çok öfkeli."
"Biliyorum," dedi. "Düzeltmeye çalışıyorum ama kardeşinde katır inadı var. Tamamen kapattı kendini bana. İletişime geçemiyorum."
"Hadi ya... Bir yerden tanıdık geliyor bu bana."
"Özür dilerim," diye yineledi.
"Gözlerini yavru köpek gibi yapma," dedim. Olamaz, sarhoş Feza geliyordu. "Burnun kızardı soğuktan, gereksiz tatlı görünüyorsun."
"Tatlı mı görünüyorum?"
"Çok."
"Dişlerimi kamaştırıyorsun."
"Yok."
"Öpeyim mi bir kere?"
"Yok yok..."
Kendimi geri çektim. Benimle dalga geçtiği için yeniden kahkaha atmaya başladı. Saat on bire on varken tahmin ettiğim gibi babam, beni görüntülü aradı. Doruk, onu gizleme fikrime aldırış etmeden başını uzattı. Fırat, daha yeni el sallayıp gülümsemeye başlamışken birden ayaklandı. "Su alacağım," dediğinde "Otur yerine," diyerek onu durdurdu Ferda, sinirle. Babam ve annem sırıtarak el sallarken Furkan, çam ağaçlı pijama takımını heyecanla bana göstermeye çalışıyordu.
"Dışarıda mısın annem bu saatte?" Annem henüz Doruk'u fark etmemişti. Sonra "Aa!" dedi. "Doruk da mı orada? Merhaba oğlum!"
"Merhaba efendim," dedi Doruk. "Buradayım, evet."
"Senin iki güne maçın yok mu hayta?"
"Evet, Feyyaz Bey."
"Yorgun olmayacak mısın?"
"Değer, Feyyaz Bey."
Fırat ağzını açacakken ona kaş göz yaptım. Sırrımı bu kadar uzun süre tutması, onun için bir rekordu. Kimseye söyleme dediğim bir şeyi gerçekten de kimseye söylememesini beklemiyordum sanırım. Bir yerde patlak vereceğini düşünmüştüm ama hâlâ güvenli alanın içindeydik.
Onları bir arada görmek, masadaki çerez kaseleri ve dağınık tombala kartlarına bakmak bana geçen geceki halimi düşündürdü. Eğer şu an yurt odasında olsaydım sanırım gözlerim dolardı ve her şeye rağmen kendimi yalnız hissederdim. Ama şu an, ben Doruk'un omzuna yaslanırken her şey olması gerektiği gibiydi sanki.
"Nasılsınız?" diye sordu Ferda.
"Senin uçağın mı var ki İtalya'ya gidebildin Doruka abi?" diye sordu aynı anda Furkan.
"Bilet aldım..."
Konuşmasına izin vermedi Furkan. "Bana da alııır mısın? Ablamı çok özledim."
Burnumu çektim. "Bu saate kadar nasıl uyanık kalabildin sen?"
"Abimle tomlala yaptık."
"Tomlalayı kim kazandı?" diye sordum gülerek. Dilinin dönmeyişleri o kadar şirindi ki büyümesini istemiyordum.
"Fırat!" dedi babam. "Hile yapıyor diye düşündüğüm için dizimin dibine oturttum da üstten kontrol ettim kartını. Böyle bir şans olamaz ya... Annen kenarda heyecanlı heyecanlı beklerken ona çinko bile yaptırmadı velet."
"Şanslı biriyimdir," dedi Fırat, babama gülerek. Ekrana döndüğü an Doruk'a somurtmaya başladı.
Çok komikti.
Doruk ona dil çıkardı.
"Ablamları da arayalım mı?" fikrini ortaya attığında Türkiye'de yeniyıla beş dakika kalmıştı. Konuşmaya onlar da dahil olduğunda birkaç defa ekran görüntüsü aldım, ardından kamerayı çevirip onlara Kolezyum'un ışıklarını gösterdim.
"Furkan, beni hatırladın mı?" diye sordu Esin.
"Aa ışıklı bir kale," dedi Alican, Kolezyum için. Sonra omuzlarını silkti. "Furkii, nasılsın?"
"Onlar benim arkadaşlarım, değil mi anne?" diye sordu Furkan. "Onları evimize çağıralım."
"Çağırırsınız kısmetse," dedi Onur abi. "Dorukhan, ne yaptın o işleri?"
"Ne olsun abi," dedi Doruk. "Yuvarlanıp gidiyoruz." Sesinin tonu bir sorun olmadığını anlatacak kadar keyifliydi. Gerçekten de bir sorun yok muydu?
"Hele bir yuvarlanma," dedi Özge abla, kızgın bir civciv gibi Onur abinin omzuna dirseğini yaslayıp ekrana yaklaşarak. "Feza'dan alırım ki haberini."
"Ne oluyor?" diye sordu babam, şüpheyle.
"Siz benim arkamdan konuşuyor musunuz?" diye sordu Doruk, şok içinde.
"Ferda..." dedim bana kaçacak bir yol versin diye.
"Aa son on saniye!" dedi Ferda imdadıma yetişerek.
"Dokuz, sekiz, yedi!" diyerek ona katıldık koro halinde. Furkan çok heyecanlı görünüyor, Esin kıkırdıyor, Alican koni şeklinde bir parti şapkasını babasının başına geçirmeye çalışıyordu.
"Altı, beş, dört..." diye devam ettik. Yeni yıl kutlamaları en sevdiğim şeylerden biriyken bugün onu iki kez kutlama şansını elde edecektim.
Fırat'ın düz düz durduğunu sanırım yalnızca Doruk'la ben fark ediyorduk. Orada zorla tutuluyormuş gibiydi. Bu çocuk Doruk'a benden bile çok trip atıyordu, istikrarını takdir ediyordum.
"Üç, abim," dedi Doruk, cümlesinin altına bir uyarı sıkıştırarak.
"İki..." diyen Ferda, Fırat'ın omzuna kendi ağırlığını vermiş, kollarını ona dolamıştı.
İşte bu hiç değişmezdi. Ferda, Fırat'ı her zaman gülümsetebilirdi.
"Bir, abi," dedi Fırat, Doruk'a bakarken ellerini Ferda'nın boynuna dolanan ellerinin üzerine koyarak. Onu sırtına alarak ayağa kalktı. Furkan, ellerini çırptı. Esin kendi etrafında döndü. Alican, annesine sarıldı. Onur abi, eşinin şakağına bir öpücük bıraktı. Babam, ailesini kollarının altına topladı ve gizleyemediği nemli gözleriyle benim boşluğumu işaret etti. Biz kalabalık bir aileydik ama babam kollarını açıp herkesi altına topladığında yine de benim oraya sığacağım bir boşluk kalıyordu daima.
Benim de gözlerim doldu.
"En kalabalık yılımız mıdır Doruk?" diye sordu Özge abla, kardeşine. Yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme vardı.
"Açık ara," dedi Doruk. "İyi ki..."
Bir sürü öpücükle ve sulu gözlerle vedalaşıp uğurlandık onlar tarafından. Görüntülü konuşma sona erdiğinde Doruk'la birbirimize baktık ama hiçbir şey söylemedik. Ailelerimizi iki küçük kutunun içinde yan yana görmek, gereğinden fazla duygusallaşmamıza sebep olmuştu.
"İtalyanca ondan geriye saymayı biliyor musun?"
Böyle bir anın içindeyken gelen sorusunun ardından bir kahkaha daha attım ve başımı salladım. "Biliyorum."
"Bana da fısıldarsın, ortama uyum sağlayalım."
"Sağlarız."
Bir duvara yaslanmış, yan yana duruyorduk. Bu sırada bulunduğumuz yere emin adımlarla yürüyen bir grup erkek yaklaştı. Ellerinde enstrüman kutuları vardı. Yere bıraktıkları an başımı gökyüzüne kaldırdım.
Kar yağmaya başlamıştı.
Ellerimi uzatıp yerimde zıpladım.
Gerçekten zıpladım.
"Doruk!" dedim. "Yağıyor, değil mi?"
"Sanki bu yağmur..." dedi Doruk. "Ama kara çevirebilir gibi görünüyor."
"Sulu kar!"
"Yağmur yani?"
"Kar işte!" Gözlerimi kapatıp yüzümü gökyüzüne çevirdim. Bütün tren yolculuğum boyunca içten içe bunu istemiştim.
Sokak sanatçıları, bir şarkı çalmaya başladı.
Etraftaki kalabalık aynı anda o tarafa döndü. Kimisi gülümsedi kimisi kafasını çevirdi kimisi ise başka bir tarafa doğru yürümeye başladı. Ben tabii ki gülümseyenlerdendim.
Doruk, elimi tuttu.
Kaşlarımı çatarak gözlerine baktım çünkü teması beklenmedikti. "Arkadaşlarımın yapmasına kızacağın şeyleri yapmayacaktın sanki?"
"Seni yurttan çıkarttığım an o kuralı zaten bozmuştum," dedi.
"Bozmamalıydın."
Elimi kurtarmaya çalışırken beni bileğimden yakalayarak kendine çekti. "Dans et benimle."
Nefesim ağırlaşırken başımı yukarı kaldırdım. "Ama kimse..."
"Siktir et onları," dedi. "Dans et benimle."
Kıstığı gözleriyle bir cevap beklerken kabanının yakasını düzelttim. Büyük avucu belimi sardığında kavradığı elimi yukarı kaldırdı. Beni kendisiyle birlikte tenhadan sıyırıp ışıkların altına sürükledi. Kalabalığın ortasında başta dikkat çekmiyorduk fakat keman çalan çocuk, diğer arkadaşlarına bizi gösterdiğinde ilgi de bize yönlenmiş oldu.
"Bize bakarlarsa utanırım," dedim.
"Kıpkırmızısın," dedi. "Zaten utanıyorsun."
"Evet, duralım o yüzden."
Belimi daha sıkı kavradı. Temasının hissettirdikleri üzerine birkaç cilt kitap yazılabileceğini düşündüm. Bütün duygularım bir uçurumun kenarından aynı anda sarktı. İçlerinden birini kurtarabilirdim ki o da heyecandı, diğerlerinin hepsi tek tek uçurumdan yuvarlandı. Geriye yalnızca heyecanım kaldı.
"O güzel yüzünü bastırmak istersen göğsüme, ait olduğun yeri zaten biliyorsun. Seni saklarım."
"Ayağına basacağım."
"Basmazsan hatırım kalır."
"Dans etmeyi nereden biliyorsun ki?"
"Basketbol dışındaki her şeyi ablamdan öğrendiğimi söylemiştim."
Belimin kavisindeki elini sırtıma doğru sürükledi. Beni kendi etrafımda döndürüp elini yeniden oraya yerleştirdi ve bedenimi geriye hafifçe eğdikten sonra hemen kaldırdı.
Şarkı değiştiği an yeni şarkıyı tanıdım. Adı Sway'di. Dört gencin ellerinde tuttuğu enstrümanlardan yayılan notaların birbirine uyumu, Kolezyum'un ışıklarını daha da nostaljik bir hale getiriyordu ve yağan kar, bu anı bir film sahnesinden bile daha güzel bir kareye dönüştürüyordu.
Ben bunu izleseydim kesin ağlardım.
Böyle şeyler izlemek, bu sahneleri hiç yaşamayacağımı düşündüğüm zamanlarda beni kolayca ağlatırdı.
Şimdiyse Doruk vardı.
Beni sertçe kendine çektiğinde bedenlerimiz mıknatısın iki zıt kutbu gibi birbirine yapıştı. Çevremizde alkışlayan, bizi video çeken, dans eden bir sürü insan vardı. Hiç kimseye aldırış etmeden çenesini şakağıma sürttükten sonra kulağımın dibinde şarkıyı söylemeye başladı.
"When marimba rhythms start to play
Dance with me, make me sway
Like a lazy ocean hugs the shore
Hold me close, sway me more..."
Dışarıdan duyulmayacak kadar alçak ve derindi sesi. Birkaç kere biz aynı ortamdayken çalan şarkıya eşlik ettiği olmuştu ama daha önce hiç kulağıma fısıldayarak benim için şarkı söylediği olmamıştı.
Karnımın ortasında bir balon şişiyor olmalıydı. "Sesini öyle yapma," dedim kapanan göz kapaklarımla.
Elimi tutarak beni kendinden uzağa itti, sonra kendine çekti ve koluna yatacağım şekilde bedenimi eğdi. Yeniden doğrulduğumda birkaç ıslık sesi duydum. Bu gösterinin ana karakterleri bizdik. Kollarımı boynuna dolarken kıvırcık saçlarına şeklini belli eden kar tanelerinin tutunmasını izledim. "Nasıl?" diye fısıldadı, eli biraz daha aşağı kayarken. Bizi öyle rahat bir şekilde hareket ettiriyordu ki gören profesyonel bir dans geçmişim olduğunu sanabilirdi. "Sesimi nasıl yapmayayım?"
"Böyle."
Doruk'un parmakları, kalçamın bir santim kadar üzerindeydi. Kabanımın üzerinden yasladığı avucu, tenimi delip geçecek türden bir sıcaklık üretiyordu sanki. Dudaklarıma diktiği gözlerini hemen gözlerime çıkarttı. Kasıtlı yapmamıştı, odağı kaymıştı. "Sakın," dedim. "Beni bu gece öpme."
"Neden?"
"Aklımı yeterince karıştırdın."
"Aklının karışacağı bir şey yok, barışmak istiyorum."
"Düşünmek istiyorum."
"Neyi?" diye sordu. "Seni seviyorum, beni seviyorsun. Bir kez daha deneyebiliriz, Feza. Bir şans ver bana."
Ensesindeki parmaklarımı saçlarının arasına daldırdığımda içini çekti. Kısılan bakışlarıyla bana dönüp "Çok düşünüyorsun," diye fısıldadı. "Yıpratma kendini. Bu ilişki bir kez daha seni yoracak olursa söz veriyorum ben bitiririm. Ama... Feza, sen gerçekten birbirimizi bırakabileceğimize inanıyor musun?"
"Bitirmek isteyeceğime de hiç ihtimal vermemiştim ama beni bu noktaya getirdin."
"Şimdi de seni o noktadan çok uzağa götüreceğim," dedi. "Tek yapman gereken bana izin vermek."
"Şu an beni öpmeni istemiyorum. Ve sağlıklı düşünemiyor da olabilirim. Çünkü şarap içtim ve biraz başım da dönüyor. Ve sen de biraz... Şey. Yakınlığın algılarımla oynuyor. Sesin de öyle... Kekeledim mi ben az önce?" Dansımız devam ederken sertçe omzuna vurdum. "Beni sarhoş ettin! Annem bu sefer sana kızsın!"
"O işi kazasız belasız atlattık çok şükür," dedi. "Kimse kafamızı kırmadan haberleştik herkesle. Geriye aramızdaki mevzuyu halletmek kaldı."
"Kapıma geldiğinde kovmalıydım seni..."
Gözlerini şaşı yaptı. "Cazibeme kapıldın."
"Hepsi gri kazağın yüzünden!"
"Öncekinde de mevzu sarı çoraplarımdı. Sanırım güzelim, artık zaafının birkaç eşya olmadığını kabul etmelisin."
"Sensin," dedim.
"Benim," dedi.
Aramızdaki birkaç santimi sıfıra indirmesi onun için çok kolay olurdu. Bunun için delirmiyormuş gibi davranmaksa benim için çok zordu. "Geldiğin için teşekkür ederim," dedim.
Yüzü acıyla buruştu. "Yapma."
"Bir şey yapmayacağım," dedim şaşkınca.
Parmaklarım usul usul saçlarının arasında gezerken rahatlayarak gözlerini kapattı. "Veda edeceğini sandım."
Belime sardığı kolunu sıkılaştırdı. Artık dans etmek için değil, gitmeme izin vermemek içindi. "Bıraksan da gidemem," dedim. "Dönüş biletlerini senin alman lazım."
Bütün gerginliği tek bir cümlemle dağıldı. "Alkol tamamen kanına karıştı sanırım," dedi. "Çakırkeyif oldun."
"Çakırkeyif miyim bilmiyorum ama biraz daha dönersem kusabilirim galiba."
"Nasıl da anksiyetenin bacağını kırıp dakikalardır çaktırmadan dans ettiriyorum ama seni."
"Çok kötüsün."
"Çok güzelsin," dedi. "Şu tatlı kadından videomuzu alacağım az sonra. İstersen bir kere o tarafa dönüp gülümse."
Tatlı kadın demesi, "Ne tatlısı be?" diyerek o tarafa dönmem için yeterliydi. Bahsettiği kadın perma yaptırdığı beyaz saçları ve kırışık yüzüyle bastonlu bir beyefendinin yanında dikiliyordu. Tahminimce ellilerinin sonundaydı ama elinde oldukça lüks bir telefon vardı.
Ben o tarafa bakarken "Hey!" dedi kemancı çocuk. Kıvırcık saçlı ve gözlüklü biriydi. Doruk, benden önce davranıp "Hey," diye karşılık verdi.
Adam İtalyan olmadığımızı anlamıştı. Bu yüzden İngilizce olarak nereli olduğumuzu sordu.
Doruk bu sorudan çok hoşlanmış gibi göğsünü kabartarak "Türkiye," dediği sırada ikimiz de dans etmeyi bırakmış, her an ülkemizin ırmağının akışına ölecek gibi dimdik duruyorduk.
"Oh!" diye bir karşılık aldık. "I know how to play Erik Dali!"
Kemanıyla Erik dalı çalmaya başladığında buna inanılmaz hazırlıksız yakalandığım için kahkahalarla gülmeye başladım. Bir yandan da Doruk'un kolunu kavramış, o sanki duymuyormuş gibi gülerek adamı işaret ediyordum.
Kemancı çocuk, ben ve Doruk o kadar gülüyorduk ki az önce bizim etrafımızda dans eden diğer çiftler başta olmak üzere herkesin ilgi odağı yeniden biz olmuştuk. Doruk, kollarını iki yana genişçe açarak gözleriyle önünü işaret etti.
Roma'da bir daha böyle bir şey yaşamamız çok düşük bir ihtimaldi. Bu yüzden kollarımı kaldırmam bir saniyeden az sürdü. Ona yaklaştım, birlikte parmaklarımızı şıklattık. Yanakları gülmekten kızarmıştı. Kar yağmaya devam ediyordu ve Roma'da Erik dalı oynuyorduk.
Etrafımızdaki birkaç kişiyi dahil ettik, Doruk'la yer değiştirdik, sırtımı onun göğsüne yaslayıp oynamaya devam ettim ve başımı kaldırdığımda o başını eğince aramızda çok fazla anlam taşıyan bir bakışma daha geçti.
Şüphelerim vardıysa bile o an kaybolmuştu.
Tek başıma geçireceğimi düşündüğüm için dün gece ağlıyor olduğum gün, onun sayesinde hayatımın en güzel günü olmuştu.
Videolarımız çekildi, başka başka şarkılar çalmaya devam etti. Doruk, bahsettiği kadının yanına yaklaşıp ondan videoları kendisine aktarmasını istedi. Kenarda sarışın bir kızla uzun boylu esmer bir adamdan oluşan genç bir çift vardı. Doruk, tatlı hanımefendi ile konuşurken o adam, Doruk'un sırtına birkaç defa dokunduğunda omuzlarım anında dikleşti. Yarım bir adım atarak adama döndüm ve Doruk'tan önce ona ben baktım.
Doruk, başta irkilerek dönecekti ama sonra elini bana sorun olmadığını anlatmak için omzuma koydu. Adam "Pardon," dedi İngilizce konuşarak. "Seni Euroleague'den tanıyor olabilir miyim? Anadolu Efes?"
Bozuk bir İngilizcesi vardı. Doruk, başını sallayıp ona geçen sene orada olduğunu anlatmaya başladığında adamın sıkı bir Euroleague takipçisi olduğunu öğrendik. Ayaküstü ettikleri sohbeti dinlerken sarışın kız ve ben öylece dikiliyorduk. Birbirimize bakıp gülümsedik.
Doruk, adamla fotoğraf çekilip sonunda bana kaldığında "Vay be," dedim. "İtalya'da bile seni tanıdılar."
"Bunların senin yanına denk gelmesi ayrı bir güzel oluyor. Karizmatik hissediyorum." Yeniden gülmeye başladım. "Bak işte," dedi birden. "Sana söylemiştim. Kaçıncı gülümsemen bu? Hepsi kalbimin ritmini değiştirdiği için bana bir EKG çeksek sayısını buluruz aslında."
Ona bir cevap vermek yerine saate bakıp "Çok az kaldı," dedim. "Videolarımızı yine internette göreceğiz diye düşünüyorum."
"Bebeğim, sabaha trendlerdeyiz. Özlemişlerdir bizi." Kısa bir duraksamanın ardından "Sen de özlemiş misin?" diye sordu.
"Özlemişim," dediğimde kaçamak bir cevap beklediği için afalladı. Ben de böyle net bir itiraf yapmayı beklemiyordum. Hepsi o şarap yüzündendi.
Tadı da çok güzeldi. Doruk, daha fazlasını içmeyeyim diye bana dik dik bakmasaydı şişeyi tek başıma bitirebileceğim konusunda şüphelerim vardı.
Kar tanelerinin saçlarına tutunmasını izlerken zeminin bir anda ayağımın altından kaydığını sandım. Gözlerimin önüne siyah bir perde indi ve kalktı. Kolunu bir mengene gibi sıktığımda anında bana bir adım yaklaştı. "Başın mı döndü?" diye sordu belimi kavrarken.
"Oturalım mı?" diye sordum. İçimden bir ses, bunu işaret olarak algılamamı söylüyordu. Onu özlediğimi söyledikten sonra dönen başım, sanki beni bu yoldan geri dönmem için uyarmaya çalışıyordu.
Birlikte taş bir duvarın önüne yürüdük. Kendi başıma çıkamayacağım bir yükseklikte değildi fakat beni bir oyuncak bebek gibi belimin iki yanından tutup alçak duvarın üzerine oturttu. "İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?"
"Sanırım ışıklar yüzünden oldu, yorulduğumuz için de olabilir. Ayaklarım da ağrımaya başlamış, oturunca fark ettim. Çok gezdik ya, ondan herhalde."
"Olabilir." Avuç içlerini duvarın üzerine dayadı ve kalçasını yanımdaki boşluğa yasladı. "İyi değilsen burada durmak zorunda değiliz."
"Gece yarısına yalnızca beş dakika kaldı."
Omuzlarını silkti. "Ne olmuş? Dönmek istiyorsan döneriz."
"İstemiyorum," dedim. Başını salladı. Göz ucuyla bana baktığını hissediyordum. Ben öylece Kolezyum'a bakıyor ve bugünü baştan sona yeniden yaşıyordum. Tek bir günün anıları öyle kuvvetliydi ki zihnimdeki film şeridinde yalnızca bir günlük kayıt vardı sanki. Yine gelmiş, kendinden başka her şeyi silmişti.
Başımı omzuna yasladığımda Doruk'un gerildiğini hissettim. Bana sarılarak karşılık vermekle geri çekilmeyeyim diye hiçbir şey yapmamak arasında kalmıştı. "Seninle ne yapacağımı bilmiyorum," dedim. Dürüstlüğüm ikimizin de canını yaktı.
"Şimdi karar vermek zorunda değilsin," dedi. "Önümüzde bunun için uzun bir ömür var."
"Sana bugün çok ihtiyacım varmış." Gözlerim yanmaya başladı ve içimi bir korku sardı. Yeni yıla ağlayarak girersem bütün sene boyunca ağlardım ben kesin. "Böyle bir gün geçirmeye gerçekten çok ihtiyacım varmış."
"Tek bir gün olmak zorunda değil, her istediğinde gelirim."
"İşleri bu hale getirmek zorunda mıydın?"
Sesim titredi. Ona kızıp ona yaslanıyor olmak sinirime dokunuyordu ama bunun hissettirdiği huzurdan ayrılmaya hazır değildim.
"Sana bir yüzük aldım."
"Ne?" diye bağırdım şok içinde geri çekilerek.
Gülmeye başladı. "Şaka yaptım sevgilim, ağlama diye."
"İnandım, salak!"
"Bekliyorsun değil mi benden?" Gülmeye devam ediyordu. "Şurada diz çöksem o kadar da şaşırmazsın. Bu mal bunu da yapmıştır dersin yani."
"On dokuz yaşındayım be ben."
"Ve hayatımda gördüğüm en güzel şeysin. Otuz üç yaşındayken de sana bunu söyleyeceğim. Kırk beşken, altmışken, yetmiş yediyken..."
Ona sinirlenmek istiyordum ama o kadar tatlı görünüyordu ki gülmeden edemedim.
"Heh şöyle..." dedi başparmağıyla dudağımın kenarını okşayarak. "Göster bana cennetimi."
Titrediğimde aslında bunun sebebi onun sözleriydi fakat Doruk, üzerindeki kabanı sol kısmından tutup açtı ve beni kabanının içine aldı. Gövdem onunkine yapışırken dengemi kaybetmeyeyim diye beline sarıldım. Başım, göğsüne bir yapboz parçasıymış gibi yerleştiğinde kalabalıktan bir ses yükseldi.
"Dieci, nove, otto!"
Doruk bir anlığına ne olduğuna anlam veremedi. Sanki zamanı da mekânı da unutmuştu. "Geri sayım yapıyorlar," dedim. "Sette."
"Sette," diye tekrarladı. Bu yedi demekti.
O da eşlik edebilsin diye hızlıca "Sei," diye fısıldadım. Ardından aynı anda kalabalıkla birlikte "Sei!" diye bağırdık.
"Cinque, quattro."
Önce hızlıca ben söylüyordum, sonra Doruk'la birlikte tekrarlıyorduk. Yetişelim diye telaş yapmam çok hoşuna gitmiş olmalıydı. Göğsü küçük kahkahalarıyla sarsılıyordu.
"Tre, due, uno!"
Az önceki müzisyenler Jingle Bells çalmaya başladıklarında havai fişekler arka arkaya gökyüzünü aydınlattı.
"Ti amo, luce della mia vita," diye fısıldadı Doruk kulağıma.
(Seni 👉🏻 seviyorum 🛐 hayatımın 💩 ışığı ☀️🌆🎠🐣🌠)
O karizmatik ve derin sesinden sonra telaşla "Doğru söyledim mi?" diye sordu. "Bu anı planlayıp gece ezber yaptım. Yanlış söylediysem yemin ederim ağlarım şuraya."
"Grazie, sei molto gentile," dedim.
(Teşekkür ederim🙏🏻 çok naziksin🥱"
"Bu ne demek?" diye sordu. "Küfür etmedin umarım? Ben de seni çok seviyorum bir tanem, hayatımın anlamı, gelecekteki eşim, hayatımı aydınlatan güneşim dedin diye kabul ediyorum, haberin olsun."
"Ne çok anlam sığdırmışım dört kelimeye," dedim kıkırdayarak.
"İşte İtalyanca böyle bir dil..."
"Hayır, değil."
"Bence de değil amına koyayım ya. Güzel Türkçeme kurban olsunlar. Jingle Bells falan çalıyor, Kolezyum'dayız. Ne alaka yani? Şu an elma dilimleyip Sibel Can yılbaşı özel programını izliyor olabilirdik."
Kaşlarım havaya kalktı. "Yılbaşında Sibel Can mı izliyorsun?"
"Yavrum özel bir çaba değil bu. Televizyonda o oluyor diye dedim hep."
"İnanamıyorum sana," dedim. "Demek Sibel Can!"
"Feza..."
"Balıketli kadınlardan hoşlandığını bilmiyordum."
"Tövbe Estağfurullah."
"Git Doruk ya."
Sorun şu ki bir civciv gibi hâlâ adamın kabanının içindeydim. Hiçbir yere gidemezdi yani. "Delirme," dedi yalnızca.
"Müzisyen arkadaşlara söyleyelim de Çakmak Çakmak çalmaya başlasınlar."
"Biliyorlar mıdır?" diye sorduğunda onu öyle sert ittim ki az daha birlikte duvardan düşecektik. Havai fişekler tepemizde patlamaya devam ediyordu. Doruk, düşmeyelim diye kolumu tutup beni çekti. Ben de dengemi sağlayabilmek için sıkıca bacağına tutundum.
Dudaklarıma çarpan nefesi, etrafımızdaki tüm gürültüyü silip atarken bir kuş gibi titriyordum. Aramızdaki mesafe yalnızca bir santimdi. O tek santim, beni mahvedecekti.
Yutkunduğunda adem elması sarsıldı. Siyah gömleğinin yakasından boynuna yayılan kızarıklığı net bir şekilde görebiliyordum. Kendini yanlış bir şey yapmamak için öyle kasıyordu ki birazdan gömleğinin düğmeleri patlamaya başlarsa buna şaşırmazdım.
İlginç bir şekilde, geri çekilen o oldu.
Hiçbir şey söylemeden alçak duvardan atladıktan sonra beni de indirdi. Elimi fazla sıkı tuttu. "Üşüdün," dedi yalnızca. Kendi eliyle birlikte benim elimi de cebine soktu ve adımlarına ayak uydurmaya başladım.
Milano'ya dönüş yolu boyunca ikimiz de çok gergindik.
Gelişimiz ne kadar keyifliyse geri dönüşümüz bir o kadar kötüydü. Hava iyiden iyiye soğumuş, benim uzuvlarım buz tutmaya başlamıştı. O tren biletlerimizi alırken ben kenarda yalnızca dikilmiş ve beni neredeyse öpeceği o anın içinden çıkamamıştım. Kafam karman çormandı ve kalbimin üstüne bugün hissettiğim tüm duyguların ağırlığı çöküyordu. Onlar, onsuzken hissettiklerime bir savaş açmış durumdalardı.
Ne dizi izledik ne de konuştuk. Saatler süren tren yolculuğu sırasında rahatsız edici bir sessizlik içinde oturduk. Gecenin karanlığı çevremizi tamamen sarmış, bizi boğmaya başlamıştı.
Yapmamam için beni uyardığı şeyi yaptım. Çok fazla düşündüm. Geleceğe baktım. Onsuz bir hayal kurmayı denedim. Kamerama son kaydettiklerimiz, yaşayabileceğimiz güzel günler için beni heveslendiriyordu fakat bugünden önceki fotoğraflarda kendi ellerimle hazırlayıp ona atmadığım tatlılarım vardı. Onları Four Quarter'a yüklemeyi deniyordum ve yalnızdım. Ama şimdi masamın üzerinde bıraktığı tabletinde sitem için hazırladığı ve benimkinden daha güzel olan şablonlar duruyordu.
Karmakarışıktım.
Bedenimden geçen ürperti, çok üşüdüğüm içindi. Doruk hiçbir şey söylemeden kabanını çıkarıp bacaklarıma örttü. Tek kelime etmeyişi, bana düşünmem için süre verişinden kaynaklanıyor olmalıydı. Biliyordum, saatler içinde karşıma geçecek ve benden bir cevap bekleyecekti.
Yolun son yarım saatlik kısmında uyuyakalmıştım. Adımı söyleyerek beni uyandırdığında başım omzundaydı. Onun yanında uyuyakalmak benim için neden bu kadar kolaydı? İtalya'da bir trendeyken bile yatağımda tek başıma çektiğim uykudan daha huzurlu bir uyku çekmem nasıl mümkün olabilirdi?
Sonsuza kadar orada kalmamı istese de beni tatlı uykumdan çekip aldıktan sonra trenden indik ve gardan ayrıldık.
Saat dörttü, on beş dakikalık bir yolumuz kalmıştı ve Doruk'la titreye titreye Milano sokaklarını yürüyorduk.
Burada kar yağmıyordu fakat henüz aydınlanmayan gecenin ayazı fena halde bacaklarıma vuruyordu.
"Senin uçak biletin ne zaman?" diye sordum titreyen çenem yüzünden dişlerim birbirine çarparken.
"Sabah," dedi. "Seni yurda bıraktıktan birkaç saat sonra havalimanına geçeceğim."
"Hım..."
"Biraz hızlı yürüyelim mi? Götüm donuyor."
Dirseğini büküp koluyla vücudu arasında kalan boşluğu gösterdi. Koluna girdiğimde beni hızlı hızlı yürüttü peşinden. Bir adımına yetişmem için iki adım atmam gerekiyordu. Yurdun önüne vardığımızda nefes nefese kalmıştım. Birlikte yukarı çıktık. Odaya girdiğimizde burnunun ucu soğuktan kızarmıştı. Beni boynumdaki atkı biraz korumuştu ama Doruk'un yüzü sanki az önce buza kafa atmış gibi kıpkırmızıydı.
Kabanımı çıkartmaya yeltendiğimde o da aynı hareketi yaptı. Üzerimizi aynı anda çıkarırken onunkilere tutunan gözlerimi kırpamadım. Aklındaki soru işaretlerini bir bir suratıma yolluyordu bakışları. Kendimi konuşmak zorunda hissettim. "Güzel bir gündü."
"Ve?" diye sordu. Gözlerini kısmış, bir cevap arıyordu. "Bütün yol sustun. Sanırım bir sonuca varmaya çalışıyordun."
"Keyifli vakit geçirdim..."
"Beni neredeyse öpecektin," dedi birden.
"O, Roma'nın büyüsüydü."
"Feza."
İstanbul'a maça gelip seni görmeden dönmüştü dedi kırgın yanım. İlk siparişini aldığında ona söyleyemedin. Kurduğun sitenin adını haftalar sonra öğrendi, senin yazdığın bir mektupla. Peşine yeni düştü çünkü ona yol verdin. Kanma, kanma, kanma.
"Sana kolay olduğumda yoktun," dedim çenemi kaldırarak. "Şimdi zorum diye peşimden koşuyorsun."
Beklediği bu değildi. Hislerim delirmiş gibiydi. Gözlerine bakarken kendimden emin konuşabilmek için çabaladım. "Sana arkadaşlıktan başka verebileceğim bir şey yok."
Durdu, durdu, durdu... Siniri çok bozulmuştu. Hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. "Peki," dedi gözlerini kaçırarak. "Buna da tamam. Hiçten iyidir."
Yere eğilip burada bıraktığı omuz çantasını aldı ve kabanını koluna attı. Yurt odamın kapısını açtığında yalnızca durduğum yerden hareketlerini takip ediyordum. Henüz gitmemeliydi. Sabaha daha vardı ama gidecekti. Çünkü kırılmıştı. Hatta belki de bir daha denemeyecekti. Belki de her şey tamamen bitmek üzereydi. Tavrımı bir kapris olarak görecek, sonumuzu getirmeyi gerçekten isteyecekti.
Gitmesini isteyip istemediğimi bilmiyordum.
Öylece gidecek miydi?
"Uçak..."
Kapıyı açışının açıklaması için tek kelime kullanmıştı.
Sertçe başımı salladım.
"Görüşürüz," dedi. Hiçbir şey söylemedim. Parmakları kapı kolunu kavradı ve bir adım attı. Tekrar başımı salladım. Ben arkada kalırken kapıyı peşinden çekerek dışarı çıktı. O kapanma sesini duymayı bekledim. Bu bir alarm etkisi yaratacak, beni gördüğüm rüyadan uyandıracaktı. Her şeyin sona erdiğini söyleyecekti. Yalnızca bir film karakterinin başına gelebilecek türden bir gün yaşamıştım fakat buraya kadardı. Son noktayı o kapının kapanması koyacaktı.
Dışarıdaki Doruk, kapıyı arkasından çekip gitmek yerine itip yeniden içeri girdi.
Omuz çantasını sertçe yere bıraktıktan sonra üzerine kabanını fırlattı. Kapıyı avuç içiyle bastırarak kapattı ve bizi odaya hapsetti. Üzerime doğru attığı iki büyük adımdan sonra yüzümü ellerinin arasına aldı.
"Sikerler," dedi. "Bunu bize yeniden yaşatmayacağım."
Ona bakmak için başımı kaldırdığımda kirpiklerim neredeyse kaşlarıma değecekti. Gözleri alev alev yanıyordu. "Bana seni öpebileceğimi söyle."
"Öp," dediğimde ne düşündüğümü bilmiyordum. Yalnızca bunu çok istiyordum. O kadar çok istiyordum ki bir saniye daha beklemesine bile dayanamayacaktım.
(‼️Bu tarz sahneleri okumaktan hoşlanmıyorsanız işaretli yere kadar kaydırdıktan sonra bölüme devam edebilirsiniz.)
Avucunu başımın arkasına koydu. Dudakları sertçe dudaklarımın üzerine kapandığında geriye doğru sendeledim. Kalçam duvara yaslandığında başımın arkasındaki eli olmasaydı kafamı da duvara çarpardım.
Bunun narin bir öpücükle uzaktan yakından alakası yoktu. Birkaç saattir etrafımızı sarmış olan gerilim, cızırtı sesleri eşliğinde patlıyordu sanki. Omuzlarım gevşedi. Soğuktan buz tutmuş parmakları çenemi sıktığında orada bir yangın başlattı.
Buna yalnızca öpmek denemezdi. Doruk dudaklarımı talan ediyordu.
Dilini dudaklarımı aralamak için kullandı. Ne ara omzuna tutunduğumu bilmiyordum ama ellerim oradan kayıp ensesine dolandı. Dillerimiz çarpıştığında ensesindeki saçları çekiştirdim. Doruk bir elini dizimin arkasına atarak bacağımı kavradı. Bedenini benimkine bastırdığında karnıma batan iğnelerin sayısında ciddi bir artış yaşandı.
Dizimin arkasını okşayıp bacağımı beline doğru kaldırdı. Diğer eli, sırtımla belim arasında geziyordu. Baskısıyla sızlayan dudaklarımın arasından bir inleme kaçtı. Yüzünü sımsıkı kavradığımda yalnızca bir saniye durdu ve dudaklarıma doğru sert bir sesle konuştu. "Deli gibi istediğin birine arkadaşım diyemezsin sen."
Misilleme yapıyordu.
Bu çocuğu bir ara gebertmem şarttı.
Belimdeki parmakları kazağımın altından çıplak tenime değince kesik bir nefes aldım. Doruk, yeniden dudaklarıma yapışırken beni delirtecek kadar muhtaç bir haldeydi. Alabileceği her şeyi tek bir seferde almaya çalışıyordu. Sanki kıyametin kopmasına son bir dakika kalmıştı ve bunlar paylaştığımız son saniyelerdi.
Hızına ayak uyduramadığım için tırnaklarımı ensesine geçirdim. Elleri her yerdeydi. Saçlarımda, sırtımda, belimde, bacaklarımda... Bıraktığı dokunuşları deli gibi atan nabzım yüzünden üç katı yoğunlukta hissediyordum.
Kendini bana daha fazla bastırdı. "Arkadaşın olmak istemiyorum." Yanağımı sıkıca kavramış, nefes nefese konuşmaya çalışıyordu. "Her şeye tamamım Feza. Her şeyine tamamım ama bunu bana yapma. Bizi en başa döndürme."
Algılarım kapalı haldeydi.
İhtiyaçla dudaklarımızı yeniden birleştirdim. Bu öpücüğü ben başlattım fakat kontrole onun geçmesi yalnızca bir saniye sürdü. Diğer bacağımı da kavrayıp beline dolamamı sağladı. Artık onun kucağındaydım. Beni sertçe duvara yasladı. "Bir şey söyle."
Gömleğinin yakalarını tutup çekerek başını benden uzaklaştırmasına izin vermedim. "Söyleyeceğimi söyledim."
"İstiyorum seni." Ne dediğini anlayıp anlamadığımı ölçer gibi çenemi sıktı. "Sikerim maçını da uçak biletini de. Ben seni istiyorum. Başka bir önceliğim yok."
"Basketbolu bırak, gel köye yerleşelim," dedim son YouTube videosunda söylediklerine gönderme yaparak.
"Hangi köy?" diye karşılık verdi o da, yapacağını söylediği gibi.
Dudaklarıma bir gülümseme yerleşti.
Hızlı hızlı atan kalbimle bir kez daha ona uzandım. Onu öpmeyi o kadar özlemiştim ki... Yanlışlıkla alt dudağını ısırdığımda Doruk inleyerek ellerini eteğimin altına kaydırdı ve kalçamı kavrayıp sırtımı duvardan ayırdı.
Yönünü yatağa çevirdiğinde parmaklarım sırtındaki kumaşın üzerinde geziniyordu.
"Hay sikeyim," dedi tırnaklarımı sırtında hissettiğinde. Beni yavaşça yatağa bıraktı. Eğer belindeki bacaklarımı çözseydim belki geri çekilmeye fırsat bulabilirdi ama onları kullanarak bedenini sıkıca kendime çektiğim için bana eşlik etmek zorunda kaldı.
"Kaç kilo olduğumun farkında mısın sen?" diye sordu sitemle. "Altımda ezileceksin, haberin yok."
Bir dizini yatağa bastırarak aramızdaki mesafeyi biraz açtı.
Dizi, bacaklarımın arasına değdiğinde dudağımı sertçe ısırdım.
"Feza," dedi kendimi sıkmaktan titrediğimi görünce. "Böyle bakarsan olmaz."
"Lütfen..." dedim o an.
Aklımı kaçırıyor olmalıydım ama tek istediğim dizini birazcık hareket ettirmesiydi. "Seni çok özledim," dedi. "Bu beni çok zorluyor şu an."
Başını boynuma gömdüğünde kazağımın yakasını omzuma doğru itti ve öpücükleri köprücük kemiğimle çenemdeki çilek lekesi arasında gezmeye başladı.
Dizinden destek almıyor olsaydı onu çekip durduğum için üzerime düşecekti.
Başımı geriye atmış, kafasını boynuma bastırıyordum. Dudaklarına yön veriyor gibiydim. Doruk tenimi dişleriyle çekiştiriyor, hassas derime minik ısırıklar bırakıyordu. Burnunu boynuma sürtüp içini çekti. Dizi, bacaklarımın arasına bir kez daha değdiğinde belimi ona doğru bükmeyi denedim.
Anlamsız bir içgüdüyle daha fazlası için kıvranıyordum.
"Ne istiyorsun bebeğim?" diye sordu.
Bu duyduğum en etkileyici ses tonuydu.
Ensesinde dolaşan elimi tuttu ve parmaklarını benimkilere geçirerek yatağa bastırdı. Yeniden üzerime eğildiğinde "Senin için her seferinde iki büklüm oluyorum," diye fısıldadı. "Seni öperken, sana sarılırken, üzerine uzanırken... Bu bile hoşuma gidiyor amına koyayım. Boynumu ağrıtmanı bile seviyorum."
O kadar derin nefesler alıyordum ki göğsüm şiddetle kalkıp iniyordu. Bunun gözünden kaçması imkansızdı. Heyecanım dilimi kilitlemiş olsa da vücudum her şeyi açık ediyordu. "Sonra kokun..." Gözlerini kapatıp burnunu yeniden boynuma sürterek beni huylandırdı. Neredeyse kıkırdayacaktım. "İnanılmaz güzel kokuyorsun. Yüksek ihtimalle sinmiştir üzerime. Mecburen üç beş gün aynı gömlekle dolaşacağım."
Perçemlerimi yüzümden çekmek için elimi kullanmak niyetindeydim ama Doruk, iki bileğimi bir eliyle sıkıca kavrayıp başımın üzerinden yatağa sabitledi. Bu göğsümün ileri çıkmasına ve belimin yatağa yapışmasına sebep olurken kalbim, bütün ışıkları söndürüp beni öldürecek gibiydi. Bu gerilimi daha fazla kaldırabileceğimden şüpheliydim.
"Siktir," dedi Doruk. "Çok güzelsin."
"Saçlarımı yüzümden çek." Net sesimin ardından elini hemen yüzüme uzattı. Perçemlerimi şakağıma doğru itti ve kulağıma dökülmelerini izledi. "Doruk," dedim nefes nefese. "Aklının ucundan benden başka bir ihtimalin gölgesi bile geçtiyse beni şu an bırakmanı istiyorum."
Gözlerini kısarak gözlerimin içine baktı ve bileklerimi daha sıkı kavradı. "O güzel dudaklarını sonunda aralıyorsun ve kurduğun cümle bu mu oluyor?" diye sordu boğuk sesiyle. "Amacın beni delirtmekse inan ki ekstra hiçbir şey yapmana gerek yok şu an."
"Ama benim ekstra bir şeyler yapmana ihtiyacım var gibi." Kuruyan boğazımı yutkunarak ıslatmayı denediğimde parlayan gözleri aklımı kaçırmama yol açmak üzereydi.
"Tavsiye vermek ister misin?" diye sordu serseri bir gülümseme eşliğinde.
"Ellerimi serbest bırakabilirsin," dedim. "Sana dokunamamak sinir bozucu."
"Hayır, bu hoşuna gitti." Sustum. "Bana bu kadar güveniyor olman da benim çok hoşuma gitti," diye devam etti. "Biraz bile korkmuyorsun Feza. Ben bile korkuyorum ama sen korkmuyorsun. İpleri elime veriyor, ne olacaksa olsun diyorsun. Ben kendime bu kadar güvenmiyorum ama sen bana güveniyorsun."
"Bu bağı sen inşa ettin," dedim. "Sana hâlâ kızgınım, arada deli saçması hareketler yapıyorsun, biraz da yarım akıllısın ama bu konuda hakkını yiyecek değilim."
"Yani benim belirleyeceğim sınırlar, senin için sorun değil mi?"
"Şu an çözmeni beklediğim ciddi bir sorunum var Dorukhan," dedim sert bir sesle. "Bunun için bir şeyler yapmayı düşünüyor musun yoksa konuşmaya devam mı edeceksin?"
Attığı kahkaha onu fazla kusursuz gösterdi.
Gergin çene hattı, kızarmış dudakları ve yanağındaki gamzesiyle çok yakışıklı görünüyordu ve bu beni uyuz ediyordu.
Dirseğini yatağa bastırarak üzerime biraz daha ağırlığını verdiğinde hissettiğim sertlik yüzünden gözlerim sonuna kadar açıldı. "Benim sorunum daha büyük," dedi bir de üstüne utanmadan. "Ne yapsak ki şimdi bunun için?"
"Doruk..."
"Seviyorsun beni."
Her şeyi en uç noktada hissetmek yıpratıcı bir şeydi. Gerçekten de deliliğin kıyısında kendime bir salıncak bulmuşum da sallanıyormuşum gibi hissediyordum. Düşmeye ihtiyacım vardı.
Eteğim yukarıya sıyrılmış, saçlarım yatağa dağılmıştı. Beni fazla sakin bir şekilde izliyordu. Bütün duygularını bastırmaya yemin etmişti. Ne düşündüğünü anlamayı çok istiyordum. Kafasında dönüp duranları dilinden dökmeye başlasaydı bile yetecekti belki de. Sadece bir tetikleyici bekliyordum.
"Seni ilk defa bu kadar gergin görüyorum," dedi alaycılıktan uzak, ciddi bir yüz ifadesiyle. Çenesinde bir kas seğiriyordu. Dişlerini mi sıkıyordu? "Söyle bana ne istediğini."
"Seni..."
"Affetmedin, evet," diyerek cümlemi tamamladığını sandı. Oysa ki cümlem bu kadardı. "Sonrasında pişman olmayacağından eminsen bu hiçbir şeye engel değil."
Nabzım zonkluyordu.
"Konuş bebeğim," dedi. "Sesin yoksa hiçbir şeyin önemi yok."
"Lütfen," dedim dayanamayarak. "Dokun bana."
Bileklerimi kavrayan elinin titrediğini hissettim bunu duyduğunda. Gözlerimin önünde siyah noktalar uçuşmaya başlamıştı. Böyle güçlü bir arzuyu ilk defa deneyimliyor olduğumdan neye uğradığımı şaşırmış haldeydim. O üzerime ağırlığını verdikçe yatağım içeri çöküyordu ve yayların hafif gıcırtısı nefesimi tutmama yol açıyordu.
"Normalde kendine nasıl dokunduğunu bana göstermek ister misin?"
Kesik bir nefes eşliğinde zorlukla sorduğu sorusuna hiçbir cevap vermedim.
Kaşlarını havaya kaldırdı.
"Sadece bedenini tanımak için soruyorum. Utandırmayacağım. Bakışlarını kaçırmana gerek yok. Gerilme."
"Gerilmiyorum."
Külliyen yalandı. Kibrit çaksak alev alırdım. Kibrit çakmadığımız halde de yanıyordum gerçi. Soğuğu tamamen unutmuştum. Doruk'un üzerimdeki bedeninden yayılan ısı, bir sobanın yanına sokulduğumda hissedeceğimden bile daha fazlaydı.
"Tamam," dedi sakin bir sesle. Yatıştırıcı bir şekilde karnıma sürttü parmaklarını. O bunun yatıştırıcı olduğunu sanıyordu tabii... Kazağımı göğsümün altına kadar sıyırıp parmaklarını çıplak tenimde gezdirmesinin ne gibi bir rahatlatıcılığı olabilirdi ki? Beni kıvrandırıyordu. "Gösterecek misin bana kendini nasıl rahatlattığını?"
Verecek bir cevabım olsaydı muhtemelen beni ikna ederdi. "Ben..."
"Siktir," dedi şoka girerek. "Sen..."
"Kendime o şekilde..." Utandığım için duraksadım. "Bunu konuşmasak olmaz mı?"
"Dokunmaz mısın?" diye sordu.
Başımı salladım.
"Ama benim dokunmamı mı istiyorsun?"
"Evet."
"Feza." Adımı öyle bir söyledi ki kalbim buharlaşmaya başladı. Bileklerimi serbest bıraktığında kollarımdaki kan akışı kesilmiş gibiydi. Karıncalar parmak uçlarımdan başlayıp tüm vücudumda dolaşıyordu. "Beni çileden çıkarmak üzeresin ve kalan son akıl kırıntımla bunu yapmamızı tavsiye etmediğimi söylemek istiyorum. Bizi durdurabilecek benden başka bir şey yok belli ki. Açık söylüyorum güzelim, kendime güvenmiyorum."
Reddedilmek, cesaretimi tamamen kırdı ve yerini büyük bir hızla utanç duygusu almaya başladı.
"Sorun değil," diye saçmaladım. Dirseklerime yüklenerek kendimi biraz doğrultmayı denedim. Doruk üzerimdeyken haliyle bunu başaramadım.
Belimi kavrayıp yataktan ayırdığında ne olduğunu anlayamadan boynuna tutundum. "Şöyle yapalım..." derken yer değiştirmemizi sağladı. Kendimi yeniden kucağında bulduğumda bedenini benimkiyle birlikte geriye doğru çekti ve sırtını yatak başlığına yasladı. Bacaklarımı kavrayıp iki yanından yatağa bastırmamı sağladı. Elleri yeniden eteğimin altına sızdığında "Sürtünerek boşalabilir misin?" diye sordu. Filtresiz dili yüzünden kıpkırmızı kesilmiş olmalıydım. "Hem bizim yarım kalan bir mevzu vardı sarhoş olduğun geceden. Onu da aradan çıkarmış oluruz."
Kalçamın altında hissettiğim sertlik, neden cümlelerini kesik kesik kurduğunu gayet net bir şekilde anlamamı sağlıyordu. "Barışmadık," dedim dudaklarına yaklaşırken.
"He, aynen," diye karşılık verdi. "Al şimdi istediğini benden."
Yüzünü sıkıca kavrayıp onu öptüm. Doruk, sıkıca tuttuğu kalçalarımı hareket ettirerek beni kendine bastırdı. O bunu yaparken hissettiklerim yüzünden dudaklarım aralandı fakat bu bana verdiği öpücüğü kesmesine engel değildi. Hırsla ağzımı ele geçiriyor, beni kendine daha çok bastırıyor ve her inleyişimi öpücüğüyle yutuyordu. Omuzlarına gömüldü parmaklarım. "Sessiz olamıyorum," dedim sitemle.
Hızlı hızlı aldığı nefeslerinin arasına boğuk bir gülüş karıştı. "Buna bayıldım."
"Bunun yanlış hissettirmesi gerekiyor."
"Ama hissettirmiyor, değil mi?" diye sordu. "Başından beri bunu bekliyormuşsun gibi kasılıyorsun. Daha fazlasına da razıymışsın gibi... Dokunursam ölürüm diye düşünüyordum, dokunmadan da ölüyormuşum."
"Sanırım çok yakınım."
"Senin için bu kadar sertleşmeme deli oluyorsun," diye fısıldadı kulağıma, ben kucağına sürtünmeye devam ederken. "Seni ne kadar istediğimi biliyorsun ama her seferinde sabrımı sınıyorsun. Beni zıvanadan çıkartmak kadar hoşuna giden hiçbir şey yok senin."
"Doğru."
Boğazımı kavrayıp dudaklarımı onunkilere yaslamamı sağladı. Baş döndürücü öpücüğünün ardından "Titriyorsun," dedi. Alnını sertçe alnıma yasladı. "Sikeyim ki ben de titriyorum."
"Canın yanıyor mu?"
"Fena halde." Terden ıslanan saçlarımı titreyen parmağıyla geri çekti. Bana dokunmaya kıyamıyormuş gibi o saç tutamını yavaşça kulağımın arkasına sıkıştırdı. Ardından belimin iki yanını tutarak kendini birkaç kez sertçe bana itti. Aramızda kumaşlar varken bile böyleysem olmadığında ne hale gelecektim ki?
"Doruk, ben..."
"Adımı öyle söylersen yarına sağ çıkamayabilirim. Tekrarla şimdi."
İçimde çığlık atma isteği vardı. Kasıklarımdaki düğümün her geçen saniye daha aşağı indiğini hissediyordum. "Doruk, lütfen," diye mırıldandım bilinçsizce.
Çorabımın üzerinden iç çamaşırıma dokundu. Dudaklarım aralanırken Doruk, yüzümü sertçe çekerek beni tekrar öptü. Diğer yandan parmakları hâlâ aynı noktada duruyordu. Yalnızca dokunuyor ve nasıl kasıldığımı hissediyordu.
"Gel, bebeğim," dedi. "Kendini kasmayı bırak."
Burnunu burnuma sürttü. Ses çıkarma ihtimalime karşın bunu engelleyebilsin diye yüzüne çok fazla yaklaşmıştım. Bacaklarım titredi, bütün ışıklar söndü ve bir sistemin bütünüyle çöküşü gibi kaslarımın aynı anda çözüldüğünü hissettim.
"Off," dedi Doruk. Artık yalnızca çorabımın üzerinden dokunmuyordu. Beni resmen kavramış durumdaydı. Kumaşlar olmasaydı avucuna eriyor olacaktım. "Sırılsıklam oldun." Başını geriye doğru attığı an boynuna yaslandım. Dişlerimi geçirdim, sertçe öptüm boynunu. Kasılmalarım geçene dek ses çıkarmamak için her yolu deniyordum.
Canını yaktığım için kısık bir sesle inledi. Geri çekilmek istedim fakat onunla göz göze gelemeyecek kadar utanmış durumdaydım. "Sadece..." dedi zorlukla. "Biraz daha."
Mahvolmuştum.
Parmakları kalçalarımı sımsıkı kavradı ve beni tamamen bitmiş olmama rağmen ileri geri hareket ettirdi sertliğinin üzerinde. Neye ihtiyacı olduğunu anladığımda ritmimi arttırdım. Doruk, kazağımın altından belime değdirdi parmaklarını. Ardından sanki tutunacak başka bir yer yokmuş gibi eli göğsümü buldu. Aklımı kaçırmış durumdaydım.
Aniden yerlerimizi değiştirdiğinde başım az daha yatak başlığına çarpacaktı. Doruk, eteğimi yukarı sıyırıp kendini bana sertçe itmeye başladı. Pantolonunu kirlettiğimi fark ettim. Haliyle çorabımı da kirletmiştim. Bununla hiçbir sorunu varmış gibi görünmüyordu.
"Bir sonraki sefere tadına o kadar uzun süre bakacağım ki inlemelerini istesen de tutamayacaksın," dedi.
Yanımdan yatağa bastırdığı eline dokundum önce, ardından tırnaklarımı sürterek yukarı çıkarttım ve kol kasına geçirdim. Diğer elimle de boynuna kabaran damara dokundum. "Hadi," dedim nefes nefese. "Senin sıran."
Doruk arka arkaya küfür etmeye başladı. Temaslarımız ona yeterli gelmeyince gözümün içine baka baka düğmesini çözüp elini pantolonunun içine soktu. Gözlerinden başka bir yere bakmıyordum. Adımı söyleyerek kendini bıraktığında yüzünde hareket eden her bir kas aklıma silinmemek üzere kazınıyordu. "Siktir," dedi. "Bunu ben bile beklemiyordum. Siktir, siktir."
Bir kez daha dudaklarıma kapandı. Sert öpücüğünün sebebi bu kez onun sessiz olmak istemesiydi fakat bir noktada beni öpemedi ve ben altındayken tamamen dağıldı.
"Doğru düzgün bana dokunmadın bile," dedi Doruk, öfkeye benzer bir sesle. "Bu şimdiden böyleyse içine girdiğim gün son günüm olacak demek ki."
Kendimizi tamamen kaybetmiştik.
Bedenini yanıma bıraktı ve bir süre sadece yan yana uzanıp soluklanmayı denedik.
(‼️ Buradan devam edebilirsiniz.)
"Bana arkadaşlıktan başka verebileceği bir şey yokmuş," dedi ikimizin de gözleri tavandayken, alayla. "Külahımla konuşursun bir dahakine."
"Çok gıcık birisin," dedim omzunu iterek.
"Rahatlaman için yapıyorum. Utandığın için konuşmazsın benimle yoksa."
Bu çok doğruydu. "Hiç de bile," dedim. "Uçağa yetişmen gerekmiyor muydu senin?"
"Bana belaltı imalar yapabileceğim malzemeler verip durma," dedi. "İndirdik uçağı derim, şok olursun."
"Oha hayvan."
Kahkaha attı. "Hanımefendilik çizginin içinden geçtik bakıyorum."
"Beni utandırmayacağını söylememiş miydin sen?"
"Doğru," dedi. "Ama çok tatlı olduğun için azıcık şansımı zorlayayım dedim."
"Peki biz nereye vardık şimdi?"
"Kalbin sana bir cevap vermedi mi?"
"Kendimi biraz tuhaf hissediyorum," diye itiraf ettim.
Pantolonunun düğmesini kapatıp fermuarını çektikten sonra dirseğini yatağa bastırarak yüzünü bana doğru çevirdi. Ben hâlâ tavana bakarken görüş açıma girmiş oldu böylelikle. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. "Neden?"
"Daha ileri gitmek isteseydin o an evet derdim ama şu an bu çok büyük bir hata olurmuş gibi geliyor. Cinsellik konusundaki çizgilerim net değil. Sınırlarım bulanık durumda ve sanırım bu biraz korkutuyor beni."
"Bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim," dediğinde söylediklerimin onun için neden bu kadar anlam ifade ettiğini idrak edemedim bir saniyeliğine. Düşünmeden konuşmuştum aslında. İçim kendiliğinden ona dökülmüştü. "İstediğin zaman benimle her şeyi açıkça konuşabilirsin," diye ekledi. "Senden daha tecrübeli değilim. Ve inan bana, senden daha az korkuyor olduğumu da düşünmüyorum ama bu seviyeye gelebildiğimize çok sevindim. Daha öncesinde ani temaslar ile yaşadığım problemler yüzünden bunun bir ilişkiyi nasıl etkileyeceğini düşündüğüm olmuştu ama seninleyken böyle bir problem yaşamıyorum. Peki seni rahatsız eden bir şey var mı?"
"Beni kucağına çekmeden önce reddedilmiş hissetmiştim. Bundan hoşlanmadım."
"Sana dokunmadığım için mi?" diye sordu. "Duramayacağımdan korktuğumdandı o. Seni reddetmedim. Halime baksana, böyle bir şey olabilir mi?"
"Pişman olacağımız bir şey yapmak istemedin mi?"
"Az önce ileri gitseydik bunun bir hata olacağını düşündüğünü söyledin. Böyle hissedebileceğini sezmiştim. O yüzden bu aşamada çizgiyi geçmek doğru gelmedi. Acelemiz yok."
"Tamam. Teşekkür ederim, sanırım?"
"Hâlâ tuhaf hissediyor musun?"
"Aslında... Hoşuma gitti."
Gülümsedi. "Farkındaydım onun."
"Senin de hoşuna gitmiş olmalı diye düşünüyorum."
"Seni Sherlock," dedi belimi gıdıklayarak. "Nasıl anladın onu?"
Gülerek kendimi geri çektim ve gözlerim, gömleğinin yakasından görünen bir noktaya takıldı. "Boynunu mahvetmişim."
Parmaklarının tersiyle baktığım yere dokundu ve imzamı sevmiş gibi sırıttı. "Umarım ten rengime uygun bir kapatıcı markası biliyorsundur."
"Gizleyeceksin yani?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
"Maça çıkacağım lan."
Tam ona kızacaktım ama o esnada esnemeye başladım. "Hemen gitmek zorunda mısın?"
"Sen uyuyana kadar yanında kalabilirim."
"1 Ocak bugün," dedim. "Resmi ratil. Ne işin var ki sabahın köründe gideceksin?"
"Beni yerde uyutmayacaksan kalırım," dedi. "Önemli bir maça çıkacağım, belimin tutulmasını istemiyorum."
"Bir kez daha maç dersen o belini ben kalkıp kıracağım."
"Sadece kalmamı istediğini duymaya çalışıyorum."
"Sen bilirsin," dedim omuz silkerek. "İstersen kal."
"Gidiyorum o zaman."
"Kal, Doruk."
Uzanıp dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. "Anlaştık."
"Barışmadık, çok şımardın."
"Özür dilerim. Sen öyle adımı inleyip elime bo-"
"Yemin ediyorum öldürürüm seni." Kaşlarımı çatıp yatakta doğruldum. "Pasta yaparım senden. Kızdırma beni."
"Ne olur benden pasta yap ya..." Keyifle yanağımdan bir makas aldı. "Ölürüm senin için, bunu biliyorsun değil mi?"
Beklemediğim yoğun sevgi, yüz ifademi yumuşattı. Doruk yavaşça ayağa kalktı. "Biletimi iptal edeceğim," dedi. "Bir ara alırım yenisini."
Çantasına ilerledi. Kıyafetleriyle birlikte temiz bir iç çamaşırı çıkardı ve izin istemeden banyoma yürüdü. Üzerini değiştirirken kapıyı açık bırakması minik bir ayrıntıydı ama değerli hissettirdi. İşini halledip kapının pervazına yaslandığında gökyüzü açık bir laciverte dönmüştü. Hava az sonra aydınlanmaya başlayacaktı.
"Seni seviyorum," dedi orada dikilirken. Sanki bir şeyleri kafasında netleştirmişti de bana anlatmaya gelmişti. "Diken üzerinde hissetme kendini. Tamam, barışmadık hâlâ. Bana iki hafta mı vermiştin? Sana iki hafta veririm."
Bir adım atıp pervazdan ayrıldı. Ellerini duvara ve kalçasını da ellerinin üzerine yasladı. Göz temasımızı sağladığında "15 Ocak," dedi. "15 Ocak'a kadar seni hiç rahatsız etmem istersen. Kafanı karıştırmam, rahatça düşünüp karar verirsin. Ben arkadaş sıfatını kabul etmeyeceğim. Bu ilişkiyi nereye sürüklemek istediğim konusunda çok netim. Bize yeniden o arafı yaşatmak istemiyorum."
"Bu gece birlikte uyumamızı bir koz olarak kullanmayacağına söz ver."
"Söz," dedi.
"Ve az önce yaşadığımız şeyi de..."
"Yok, buna söz veremem," dedi. "Çünkü onun gazı beni uzun bir süre götürür. Maçlarımı takip etmeyi bıraktığını biliyorum ama yalvarırım Anadolu Efes maçını izle. Üzerimdeki etkini daha fazla görebileceğin bir yer olacağını sanmıyorum."
"Kendini sakatlama."
Sanki bu ihtimal daha önce aklının ucuna bile gelmemiş gibi duraksadı. "Sen de insansın," dedim. "Çelikten yapılmadın. Kendini zorlayıp böyle ihtimallerin önünü açma. Kimse eski takımına yirmi sayı atamazsan seni ayıplamaz Doruk. Kırk sayı atarsan da yaşananları düzeltmiş olmayacaksın. Bu sadece bir maç. Ligde çıktığın diğer maçlardan bir farkı yok."
"Çok var," dedi yalnızca.
Onunla bu konuda inatlaşmak istemediğim için ayağa kalktım. Ben üzerimi değiştirmek için banyoya girerken o yatağa geçmişti. İşlerimi halledip odaya döndüğümde kolunu açtı ve altını işaret etti yalnızca.
Başımızı yastığa yasladığımız an ile uykuya daldığımız an aynı olabilirdi ikimizin de.
Çok fazla yorulmuştuk.
Gözümü uzun bir süre açamadım. Doruk'un uykum sırasında kulağıma eğilip bir şeyler söylediğini hayal meyal hatırlıyordum. Bilet aldığı saatle ilgili bir açıklama yapmış olmalıydı. Sanırım çıkmadan önce de öpmüştü beni. Ona saati sorduğumu anımsıyordum. Karşılığında "Uykunu dağıtma sen," demişti.
Ben o uykuyu nihayet dağıtabildiğimde akşam olmuştu.
Kendime geldiğimde saat altıyı geçiyordu. Neredeyse on iki saattir uyuyordum. Bölük pörçük anılar zihnime doluşmaya başladı. Gideceğini söylemişti, bu kesindi. Acaba o çıkarken saat kaçtı?
Elimi çalışma masama uzattığımda bana ait olmayan bir nesneye çarptım.
Gözlerimi ovalayarak yatak başlığına yaslandım ve masamın üzerine baktım.
Doruk'un tableti orada duruyordu. Üzerinde ise bir kredi kartı vardı.
Tabletin kılıfına yapıştırılmış lila renkli postiti çektim ve üzerindeki el yazısını okudum.
Sende unutmuşum.
Neyse ki şifrelerini biliyorsun :)
Ti amo, luce della mia vita.
-D.Falay
🧁🏀🧁
Merhabalar, hoş bulduk. Dünden bugüne nasılsınız?
Bu kitapta yaptığımız dünya turuna bayılıyorum, sevgiler.
Bölüm hakkındaki yorumlarınızı alabilirim buralara. Favori bir sahneniz var mı?
2025'e de girdik bu arada. Yılbaşı kutlamaları falan filan.
Sizi #DörtÇeyrek etiketinin altında bekliyor olacağım. Bizim için yaptığınız paylaşımlara beni etiketlemeyi unutmayın olur mu? Hesabım azraizguner.
Teşekkürler ve tatlı geceler! 🤍
dakika dakika beklediğim belli olmamalı
YanıtlaSilAyayayayay inanılmaz bir bölümdü o kadar iyiydi ki anlatamam. Fezanın arkadaşlık oyunu erken bozuldu tabi. Fırat ve doruk arasındaki ilişki geri sayımda 1 abi derken sanki ısınmaya başladı tepki verdi sayıyorum ben bunu bir adım ki zaten doruk da üzerine fazlasıyla düşer bu konunun. Giderken tableti ve kredi kartını bırakması inanılmaz kibar çocuk ya ama işte arada bir kafasına vurmak gerekiyor. Efes maçını merakla bekliyorum herkesın izlerken tepkisini falan feyyaz falezin tutumunu da merak etmediğimi söylesem yalan olur. Doruk ve fezanın ayrılığı öğrenilecektir diye tahmin ediyorum falez ailesinde ama ne zamana? Feza ve doruk ilişkisinde yeni bir era başladı diyebiliriz sanki bu sefer ilk hataları yok öğrendiler büyüdüler önümüzdeki bölümler bir heyecanlı bir serüven olucak.
YanıtlaSilGene aşırı iyi bir bölümdü
YanıtlaSilUlan kalpten gittim azraaaaaaaaaaaaaa
YanıtlaSilEn güzel bölüm olabilir mükemmell
YanıtlaSilBöyle bir şeyi ben bile beklemiyordum ndndndkdkdjd
YanıtlaSil"Ben bunu izleseydim kesin ağlardım.
YanıtlaSilBöyle şeyler izlemek, bu sahneleri hiç yaşamayacağımı düşündüğüm zamanlarda beni kolayca ağlatırdı.
Şimdiyse Doruk vardı."
Ben ağladım feza böyle seyler yaşayamayacağım için ağladım ama sen iyi ki bu anı yaşadın..
Ben de ağladım, çok ağladım hem de. Umarım bir gün ikimiz de hakettiğimiz o hayatları alırız kaderden
SilUtanıyorum ama yeni bölüm ne zaman xhdhxhxhjdj doyulmuyor ne yapayım yani..
YanıtlaSilEllerine sağlık canım
YanıtlaSilAy çok özlemişim üst üste 2 bölüm okumak şahaneydi
YanıtlaSilBen kartı niye bıraktığını anlamadım tablet tamam da
YanıtlaSilAy bence sana olan borcum için para biriktiriyorum vs diyip çoğu şeyde param yok dedi ya ondan bıraktı
SilAma Feza nın bunu kabul etmeyeceğini bilir aslında altında başka bir anlam mi var çözemedim o yüzden
SilHarika harika harikaydı. Bütün bölümü gülümseyerek okudum
YanıtlaSilsadece meraktan görkem mi doruk mu seçerdiniz
YanıtlaSilBu bir anneye hangi evladın demekle benzer şeyler diye yorumladim
SilBölüme resmen ba-yil-dim.Ayrica bu kadar yakın zamanlarda pes pese bölüm gelmiş olması beni dehset mutlu etti.Feza veDoruk a gelecek olursak, Roma anları cok guzeldi cok ozendim onun dısında Feza’nın tavırlarına bazen hak veriyorum bazen de kızım dengesiz misin diyorum.Mesela koydugu cizgiler hosuma gidiyor barisana kadar surundurecek dedikten 5 dk sonra yakinlastilar.Yani ayrılıktan sonra bence oldukca surukleyici bir yakınlasmaydı ama en azından feza affettigini soyledikten sonra olsaydı daha guzel olabilirdi diye dusunuyorum cunku eski sevgilinle o kadar yaklasıp 5 dk sonra barismadik unutma nutukları biraz sacma geliyor dogrusu. Her neyse guzellerdi,yuksek ihtimal diger bolum barisirlar gibi geliyor.Bu arada dort ceyrek okumayı cok ozlemisim 4 gozle bekliyorum yazili haftasından sonra ilac gibi geldi ilac.Yazar hanımın ennnn kısa surede yeni bölümü atması dilegiyle…
YanıtlaSilBir kere ayda üç kere analize bölüm gelmişti hayatımda ölmeden bir daha denk gelse keşke
YanıtlaSilAnalize yeni bölüm ne zaman gelecek
YanıtlaSilAyyy mükemmel bir bölümdüüüü😍😍😍
YanıtlaSilMerhaba size bir sorum olacaktı. İnternette bu kitabı basılmış olarak gördüm. Kitap ve bura arasın da bir fark var mı yoksa aynı mı ilerliyor? Kitabı varsa almak istiyorum. Dönüş yapabilir misiniz:)
YanıtlaSilMerhaba, canım yazarım belki kitap almaya imkanı olmayan vardır diye internetten kaldırmadı bölümleri. Aşığıyız o yüzden. Bence kitapları da alabilirsin. İmza günleri zaten çok yapıyor. İnşallah bende bir sonrakine katılcam. İmzalatmak çok istiyorum sksmmd
SilBölümlerin belirli bir günü var mı, yazar tamamlayınca mı atıyor bilen var mı acaba?
YanıtlaSilYeni bölüm gelsin lütfennnnn
YanıtlaSil