47. "Terli Formalar ve Kirli Önlükler"

Bölüm şarkıları:

Yüksek Sadakat, Aşk Durdukça
Kenan Doğulu, Tutamıyorum Zamanı
Nil Karaibrahimgil, Resmen Aşığım
Sertab Erener, Mecbursun

🏀🧁🏀

Doruk gittiğinden beri farklı bir taktik denemeye başlamıştı.

Yılbaşından sonra dans ettiğimiz video internete düşmüş, farklı farklı sayfalar tarafından paylaşılıp viral olmuştu. Erik Dalı oynadığımız video ise sosyal medyaya bambaşka bir boyut getirmişti. Avrupalılarla Türkleri aynı çatı altında toplayan yorumların yarısı Türk bayrakları ile doluyken diğer yarısı şarkının ne olduğunu öğrenmeye çalışanlardan oluşuyordu.

Edit tayfamız, yeni malzemeler karşısında kollarını sıvamış ve ortaya muazzam şeyler çıkarmaya başlamıştı. Onlar vasıtasıyla Doruk'la olan anılarımı arka arkaya nostaljik bir film gibi izleyebiliyor olmak garip bir histi.

Doruk önüne düşen her videoyu bana gönderiyor ve sadece yorumlara göz atmamı istiyordu.

Çok yakışıyorduk. Kimdik biz? Adam basketbolcuydu ve kız da herhangi birisiydi. Allah onlara kızın şansından nasip etsindi.

Anadolu Efes-Bursaspor maçını beklerken zamanı nasıl geçireceğimi şaşırmıştım, bu yüzden sosyal medyada dolaşıyordum. Başka bir videoyu kaydırdım. Maç sonu röportajlarından şampiyonluk kutlamamıza, saha kenarındaki ilk sarılmamızdan İtalya'da ettiğimiz dansa uzanan bir klipti bu seferki. Altında en başa sabitlenen yorum, altı bin beğeni almış durumdaydı.

Bu çocuk her seferinde bu kıza içi erir gibi bakıyor.

Yeniden videomuzu izledim ve onların gözünden bizi görmeyi denedim. Beğenilmediğim, yanına yakıştırılmadığım, küçümsendiğim zamanlar sanki hiç var olmamışçasına unutulmuştu insanlar tarafından. Kimse artık Beril'i anmıyor, bana hakaretlerde bulunmuyordu. Doruk ve ben, son zamanların gözde çifti konumuna gelmiştik birden.

Halbuki kaç aydır ortalıklarda yoktuk. Buna da dikkat edenler olmuştu.

Ayrıldıklarını düşünmüştüm, yazmıştı yabancı biri. Çok sevindim. Onlar benim favori çiftim!

Şu uzun herifin sırtını keşke daha az kadraja alsaydınız, yazmıştı güzelliği Afrodit'e taş çıkartacak sarışın bir kız. Bebek Feza'mı kapatmış. Siz Dorukhancıysanız bilemem de bu kadın Feza'dan.

Profiline girip ona takip isteği yolladım.

Yatağımda uzanmış, bacak bacak üzerine atmış, dağınık bir topuzla ve birkaç kase abur cuburla maçı bekleyip Instagram gezerken gelen görüntülü arama, keyfimi aniden böldü.

Ekranda Dorukhan yazısını görmeyi beklemiyordum. Elim ayağıma karıştığı için yanlışlıkla kendimi hiç düzeltemeden aramayı cevapladım.

Sanırım bu kadar hızlı açmamı o da beklemiyordu. Dudakları iki yana kıvrılırken karnıma yaslı telefon yüzünden beni alttan bir açıyla görüyordu. Gözlerini üzerimde dolaştırdıktan sonra, "Selam," dedi sırıtarak. "Kafandaki kuş yuvasını beğendim."

Kaşlarımı çatıp pijamamın yakasını düzelttim refleksle. Onun gövdesi çıplaktı. Omuzları, kadraja sığmıyordu ama boynu gözlerimin önündeydi. Bıraktığım iz, orada öylece duruyordu.

"Selam," dedim yalnızca.

"Maçı izleyecek misin diye kontrol etmek istedim." Gülümsedi. "Haline bakılacak olursa kesinlikle izleyeceksin."

"Doruk," dedim ciddiyetle. "Hırstan kudurup kendini sakatlama bak. Korkuyorum gerçekten."

"Korkma," dedi. "Hadi bana bir sayı söyle."

"Ne?"

"On beşle otuz beş arasında olabilir. Düşünme. Hızlı cevap ver."

"Yirmi yedi." dedim. Daha sonra düşünmeye fırsat bulabildim. "Sakın o kadar sayı atmaya falan çalışma."

"Tamam," diye karşılık verdi. Sonra dudaklarını birbirine bastırdı. "Soyunma odasındayım. Isınmaya çıkacağım birazdan. Bizimkiler de geldi."

Bizimkiler dediği, Anadolu Efes'ti.

"Biraz gerginim," dedi. "Visal'in karşısına Four Quarter'i açmışsın gibi düşün. Kendi evine rakip olmak garip bir durum."

"Gergin olduğun için mi beni aradın?"

"Hayır," dedi. "Şimdi seninle beraber bana kapatıcı süreceğiz."

Attığım kahkaha ona da bir kahkaha attırdı. Bu kadar rahat konuşabildiğine göre anlaşılan yalnızdık. Kameraya paketi açılmamış açık renk bir kapatıcı ile pembe bir sünger salladı.

"Allah seni kahretmesin," dedim gülüşlerim şiddetlenirken. "O süngeri nereden buldun? Bende bile yok ondan."

"Reklam çekimlerinden önce beni makyaja alıyorlar. Orada gördüm daha önce. Bunla sürüyorlardı. Ablama da sordum alırken. Yanlış mı almışım ya?"

"Hayır hayır." Gülmeyi bırakamıyordum. "Doğru almışsın da... Tek seferlik bir şey sonuçta. Parmağınla da yapabilirdin, gerek yoktu süngere."

"Tek seferlik olduğu kanısına nereden vardın?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. "Lazım olur, kalsın kenarda."

Konuyu başka yerlere sürükleyeceğini anladığım için "Aç," dedim hızlıca.

"Neyi?" diye sordu imayla gülerek.

Yanımda olsa parmak uçlarımla dudaklarının üzerine vururdum. "Paketi, Doruk."

Yaklaşık bir dakika boyunca paketin jelatinini açmak için uğraştı ve ben de onu açamadığı için zorbaladım. "Parmaklarında basketbol topu döndürebiliyorsun ama bir tanecik paketi açamıyorsun ya, beceriksiz misin nesin..."

"Ve o parmaklarla başka şeyler de..."

"Doruk!" dedim dudaklarım şokla aralanırken. "Öldürürüm bak seni."

Kahkahaları içimi öyle hoş yapıyordu ki sanki karnımın ortasında koca bir gitar vardı da Doruk tellerimi gıdıklıyordu. En sonunda paketi açmayı başardı. Ardından kapatıcının kapağını çevirmeye çalıştı. Sonra bir çocuk gibi gözlerini bana çevirdi ne yapacağını söyleyeyim diye.

Kendisi azıcık aklını çalıştırsa tek başına hallederdi ama canı beni aramak istemişti.

"Sür bakalım boynuna," dedim. "Fırçayla çizgi çek."

"Enlemesine mi diklemesine mi?"

Anlayabileyim diye kamerayı boynuna yaklaştırdı. Onu dudaklarımla hırpalamıştım ve bunun güzel göründüğünü söyleyemeyecektim. Estetiği zerre umurumda değildi, bıraktığım imza benim aşırı hoşuma gitmişti.

"Hayatım boyunca en sevdiğim morluk bu," dediğinde travmalarıyla dalga geçme şekli beni sesli bir şekilde güldürdü.

"Çek bir çizgi işte," dedim. "Süngerle de dağıt sonra. Hazır tekken hallet hadi hızlıca."

Fırçanın ıslak ucuyla boynuna tek bir nokta koydu.

"Aşkım sürsene."

Cümleyi kurar kurmaz dilimin ucunu ısırdım. Keşke bağlantı kopmuş gibi davranıp bir anda suratına kapatsaydım. "Aşkın kurban olsun sana," dedi fırçanın ucunu tenine bastıra bastıra kapatıcıyı boynuna boca etmeye başlarken. "Sen ne kadar istiyorsan o kadar süreyim bir tanem."

"Vıcık vıcık bir şey oldun iyice," diye söylendim. Ardından yüzüne dikkatle baktım. Madem elimizde böyle bir fırsat vardı, kullanmamak olmazdı. "Gözaltlarına da aynısını yap," dedim. Doruk yüzüme anlamsız bir bakış attı. "Mosmorlar," diye ekledim. "Herkesin seni çok iyi görmesini istemiyor musun? Kapat gözaltlarını da. Kimsenin geceleri uyuyamadığını bilmesine gerek yok. Özellikle de zamanında seninle saçma sapan konuşan o adamların."

Hiçbir şey söylemeden fırçayı gözaltlarına sürdü ve bu sırada gözlerini gözlerimden ayırmadı.

"Sorun yaşadıklarının ellerini sırf kameralar için sıkma," dedim. "Seni üzmelerine izin verme. Övgülerine de ihtiyacın yok. Sevdiklerinle sarıl, oyununa bak. Kalanını boş ver, anladın mı beni?"

Başını aşağı yukarı salladı emir almış bir asker gibi. Kararlı bakışları ve kastığı çenesine bakılacak olursa gerginliği geri gelmişti.

"Süngerle pıt pıt yap şimdi," dedim yüzümü sevimli bir hale getirerek.

"Pıt pıt mı?"

Parmak uçlarımla hafifçe yanaklarıma vurup ona gösterdim. "Böyle böyle."

Söylediklerimi uygularken yüzü çok ciddi görünüyordu. Arka arkaya ekran görüntüsü alırken ben de kıkır kıkır gülüyordum. Bu kadar eğleneceğimi düşünmemiştim. Keşke bu anı da bizim editçiler görebilseydi. Dışarıdan nasıl göründüğümüzü tekrar tekrar izleme şansım olurdu böylece.

"Pıt ve pıt," dedi gözünün altına son dokunuşu yaparken. "Oldu mu?"

"Evet." Baş parmağımı kaldırıp ekrana salladım. "Yalnız çok terlersen boynundakinin akma ihtimali var. Dikkat et, olur mu?"

"Öyle bir durum olursa sen sizinkileri arayıp televizyonu kapatmaları için ikna etmelisin," dedi. "Çünkü bunu yapma sebebim tamamen babanlar Feza. Dün normal bir şekilde gezdim. Benim için sorun değil."

"İyi bakalım." Hoşuma gitmemiş gibi davranmak çok zordu. "Dikkat et kendine."

"Sen de," dedi. "Teşekkür ederim. Seni çok seviyorum bebeğim. Galibiyetten sonra yazarım yine. Bugün baban bile Bursasporlu. Madem öyle, izleyin şovumu."

Egosu, omuzlarımı dikleştirdi. O an başından beri aklımda hiçbir acaba olmadığını fark ettim. Anadolu Efes'i yeneceklerine emindim.

"Ben Efes'i tutuyorum yalnız," dedim pislik olsun diye. "Maçı izleyeceğimi söyledim, senin için izleyeceğimi söylemedim."

Tavrım, sırıtmasına sebep oldu. "O halde bu akşam ilk defa seni isteyerek üzeceğim. Neyse ki MVP'nin her zaman ben olacağımı söylemiştin."

"Defol Doruk."

"Ben de seni," dedi ve parmaklarını dudaklarına götürüp bana bir öpücük yolladı. "Görüşmek üzere."

Gitmeden önce benim için bıraktığı tabletten maçı açıp ekranı kucağıma yerleştirdim. Maç önü yayını başlamıştı. Kamera şut deneyen oyunculara odaklanmıştı. Lukas ve Aras çarptı ilk önce gözüme. Shaw'dan bile önce onlara odaklanmış olmam şaşırtıcı bir durumdu.

Birkaç dakika sonra Doruk'un koridordan çıktığı an geldi ekrana. Kameraman, neyi çekmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Doruk, benchin arka tarafına doğru yürüdü ve ilk sırada oturan çocukların tek tek elini sıktı. Bursaspor'un altyapısıyla sohbet ederken yüzü çok şirin görünüyordu. Miniklerse beklemedikleri bu ilgiden ötürü çok heyecanlılardı. Yanlarına gelsin diye bağırmalarına bile gerek kalmamıştı çünkü Doruk, eski takım arkadaşlarından bile önce özel davetlilerinin yanına koşmuştu.

Ettikleri sohbet sona erdiğinde diğer potaya doğru çevirdi başını. Arkadaşlarını orada görmeyi bekliyordu.

Oysa dört Efes oyuncusu kollarının altına sıkıştırdıkları basketbol toplarıyla onun hemen arkasında duruyordu.

Lukas kollarını açıp sevgilimin boynuna atladı. Doruk sırıtarak onu karşıladı. Sonra Aras, Lukas'ı taklit eder gibi kollarını Doruk'un etrafına doladı. Doruk onun sırtına iki kez vururken yüz ifadelerinden anladım, bu gerçek bir sarılmaydı.

Shaw yumruğunu onunkine tokuştururken Momo da bir baş selamı verdi. Aralarına Doruk'u aldıkları yarım çemberde o ikisi, sanki Doruk'un abileri gibiydi.

Neler konuştuklarını maç biter bitmez bana anlatmak zorundaydı yoksa meraktan çatlardım.

Ettikleri sohbetin ardından yeniden ısınmaya döndüler ve ekrana ilgimi hiç çekmeyen spor muhabiri adam geldi. Maç hakkında maçın spikerleriyle sohbet ediyordu. Dinlemedim. Doruk'un kazanacağı dışında yapılacak her yorum bu maç için gereksizdi.

Maça dakikalar kala Teksas tribününden Dorukhan Falay sesleri yankılanmaya başladı.

Doruk, başını eğip onlara gülümseyerek el salladı. Bu desteğe artık alışmıştı. Diğer takım arkadaşlarıyla arası hiçbir zaman iyi olmamıştı ama taraftar, geldiği ilk günden beri onu bağrına basmıştı. Yeri geldiğinde rakiplerine cehennemi yaşatan Teksas tribünlerinin genç yeteneklere kol kanat germek gibi bir huyu vardı.

Mazhar Hoca, bu destekten oldukça hoşnut görünüyordu. Gülümseyen koç, ligimizin başına pek sık gelen bir şey değildi. Her şeye bağıran, aşırı disiplinli ve sinirden kıpkırmızı kesilen koçların arasında o, ligimizin en sempatik koçu olarak nam salmış durumdaydı.

Anadolu Efes kadrosu anons edilirken ıslıklar ve yuhalamalar salonu kapladı. Sıra Bursaspor'a geldiğinde ise yeniden tribünlerin şovu başladı. Tıklım tıklım kalabalık, hep bir ağızdan 15 Numaraaa, Dorukhan Falaaay! diye bağırırken tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.

O an bildiğim tek bir şey vardı.

Ligin ikinci yarısında Anadolu Efes'in sahasında oynayacakları maçta tribünde olmak zorundaydım.

Doruk ilk beşte olduğu için benche geldikten sonra hızlıca antrenman tişörtünü çıkarttı. Bu sırada altındaki formanın karnına doğru sıyrılmasından pek hoşlanmadım. Sanki sert bakışlarımı hissetmiş gibi onu hızlıca aşağı doğru çekiştirdi. Ardından altyapı oyuncularıyla hızlıca el çakışıp koşarak parkeye çıktı.

Maç hava atışıyla birlikte başladığında henüz ilk saniyeden nefesimi tutmuş durumdaydım.

Doruk ilk çeyrekte üçer üçer sayıp dokuz sayı attı ve yüzünde hiçbir mimik oynamadı.

Onun yüzünde yer etmeyen mimikler, bende can bulmuş durumdaydı. Şahit olduğum en iyi atmosferlerden biri bu maçtaydı. Henüz ilk çeyrek olmasına rağmen tribün susmamış, inadına yapar gibi devamlı onun adını haykırmıştı.

İşin ilgi çekici bir noktası daha vardı. Doruk, genellikle kendisi yerine alınan Barcelona oyun kurucusunu savunuyordu ve ona tek bir sayı bile attırmamıştı.

Bu çocuk yüzünden istatistik uzmanı olmuş çıkmıştım. Utanmasam kaç defa nefes aldığını dahi sayacaktım.

İkinci çeyrek, Lukas'ın Aras'a attığı alley-oop pası ile başladı. Aras bu daveti geri çevirmedi ve topu iki eliyle smaçladıktan sonra potada yavaşça sallandı. Ayaklarını yere bastıktan sonra başını Doruk'a çevirmiş, kaşlarını arka arkaya komik bir şekilde havaya kaldırmıştı.

Doruk maç boyunca ilk kez gülümsedi.

Sonra yayın oldukça gerisinden bir üçlük daha sallayıp dördüncü isabetini buldu.

Skor 21-21'e eşitlenirken gözüm ondan başkasını görmüyordu. Bu yüzden diğer oyuncular benim için işlevsiz kalmıştı. Sadece onu ve yaptıklarını izlemeye odaklanmış durumdaydım.

Herkes ondan tehlikeli bir başlangıç bekliyordu ama onun sanki elleri yanıyordu. İki dakika sonra Lukas onu turnikeye giderken durdurmak için bir faul yaptı. Doruk adımlamaya başlamış olduğu için hakemler bunun atış esnasında olduğuna karar verdi ve iki atış kullanmak için serbest atış çizgisine yürüdü.

İkinci çeyreğin son dakikasının içine girdiklerinde hâlâ %100'le şut atıyordu.

Gören onun bunca zaman bir köşede basketbol topu kemirip yalnızca ve yalnızca bugüne hazırlandığını sanırdı.

İkinci çeyrek bitmeden bir tane de tek el smaç bastı. Kamera bu esnada onu desteklemek için gelen minik basketbolculara döndü. Çocukların iki elleri havadaydı ve birlikte zıplıyorlardı.

Normal şartlarda Doruk böyle bir smacın ardından bağırır, üzerinden smaç bastığı oyuncuya dönüp onu kışkırtmak için gülmeye falan başlardı. Eurocup onun oyun stilini Euroleague'deki halinden daha farklı bir noktaya taşımıştı. Oyun içinde artık yalnızca basket atmıyor, psikolojik savaşlara da odaklanıyordu.

Ama hiçbir şey yapmadı. Sanki bu onun günlük rutiniymiş gibi rahat bir tavırla geri koşarken kendi benchine doğru döndü. İki parmağını şakağına götürdü ve bechin arkasındaki minik takım oyuncularına bir selam yolladı.

Az daha ağzımın suyu akacaktı.

İkinci çeyreği bitiren düdük çaldığında kendimi kaybetmeme ramak kalmıştı. Onunla 15 Ocak günü o kaldırımda tanışmamış olsak ve onu şu an ilk defa görüyor olsam, muhtemelen gece adına bir fan sayfası açardım. O fan sayfasında yalnızca Dorukhan Falay'ı ve Dean Winchester'i paylaşırdım.

Babam, devre arasında beni aradığında yaşadığı heyecan yüzünden bağırarak konuştu. Annem ve Ferda, onunla dalga geçmek için arka tarafta uluma sesi çıkarıyordu ve Furkan katıla katıla gülüyordu.

Fırat salonda değildi.

Nerede olduğunu sorduğumda antrenmanda olduğunu öğrendim ama benim tanıdığım Fırat'ın bu maçı izlememe ihtimali yoktu. Bu yüzden telefonu kapatır kapatmaz ona yazdım.

Feza: Doruk çok fena sakatlandı

Fırat: Hayır abla, sevgilin eski takımına cehennemi yaşatıyor ve evet, izliyorum maçı. Eğer ona söylersen çok fena bozuşuruz.

Feza: Onunla ne zaman barışacaksın?

Fırat: Birimizin kin tutmaya devam etmesi lazım, sen yapamıyorsun belli ki.

Feza: Seni çok özledim

Fırat: Ben seni hiç

Fırat: Geçen gün yatağında çapraz yattım. Ranzanın üst katından daha rahat.

Feza: Yorganıma sarılıp ağladın mı yani???

Fırat: Seninkinin maçına dön, başlayacak şimdi.

Feza: Seni sana rağmen seviyorum salak çocuk, bunu unutma hiç

Fırat: Hadi oradan Milano dilencisi

Bir dakika sonra bir mesaj daha geldi.

Fırat: Ben de seni, her şeyden çok.

Dolu gözlerimle maçı izlemeye geri döndüm ve bir gün Fırat'ın da Doruk gibi başarılarını izleyeceğimi hayal etti zihnim. Sıfırdan bir hikâyenin yazılışına tanık olduğum yetmiyormuş gibi ikincisine tanık olacaktım ve bu kez onu yazacak kişi, kalem tutmayı benim öğrettiğim bir çocuk olacaktı.

Onları o kadar çok seviyordum ki kalbimin taşacağını sandım.

Doruk, sanki yarım saattir oradan oraya koşturmuyormuş gibi bir tempoyla oyuna kaldığı yerden devam etti. Üçüncü çeyreği daha çok savunma odaklı oynadı. Barcelona'dan aldıkları şu oyun kurucuya üçüncü bloğunu yaptığında kafayı gerçekten yemiş durumdaydım.

Hücumcu sevgilim karşı tarafın hücumcusunu hayattan bezdiriyordu.

Eski sevgilim.

Her neyseydi işte. Şu an bunları düşünmeye mecalim yoktu.

Dördüncü çeyreğin dördüncü dakikasında skor 70-62 Bursaspor lehineydi ve Doruk'un yirmi beş sayısı vardı.

Yirmi beş.

O bezdirdiği oyuncunun elinden kaptığı topun ardından yarı sahayı geçti ve üçlük çizgisinin arkasında durdu.

Kendisini savunmak için zıplayan Lukas'a fake atıp onu önünden uçurdu ve önü boşaldığında şutu elinden çıkarttı.

Bir üçlük isabeti daha bulduğunda salon yıkılıyordu.

Çığlık attığımı fark edip elimi ağzıma bastırdım. Bunu yaparken elimde tabletle mini buzdolabımın kenarına çökmüş durumdaydım ve buraya nasıl geldiğimi bile hatırlamıyordum.

Efes koçu mola aldı. Kamera Doruk'un yüzüne yaklaştı ve dudaklarının hareketinden "Tüh," dediğini anladım.

Bu onun yirmi sekizinci sayısıydı. Bana sorduğunda seçtiğim sayı yirmi yediydi. Onu geçtiği için tüh demişti.

Maçı otuz sayıyla bitirdi.

Sanırım bu onun kariyer rekoruydu.

78-66 biten maçın sonunda Doruk, eski takım arkadaşlarıyla tokalaşırken devamlı gülümsedi. Shaw onun omzunu sıkıp kulağına bir şeyler söyledi, Lukas ve Aras'la da yine aynı şekilde gülüştüler. Sonrasında Doruk, eski koçuyla teknik ekibi es geçip arkasını döndü ve yürümeye başladı ama fazla ilerleyemedi.

Çünkü Bursaspor taraftarı üçlü çektirmesi için onu çağırıyorlardı.

Eğer bir gram aklım varsa o da bugün uçmuştu. Gururdan göğsümün kabardığı kadar keklerim bile kabarmıyordu benim.

Delirmek üzereydim ya da çoktan delirmiştim.

Bugünün onun kariyerinde bir dönüm noktası olacağını düşünüyordum. Çünkü diğer arkadaşları o kadar da iyi değildi. Herkesin arkasını toplamış, bir lider gibi oynamıştı. Savunma tarafında da neler yapabileceğini göstermişti insanlara. İstatistikleri mantık dışıydı. O henüz yirmi yaşındaydı ama ortaya koyduğu oyun bambaşkaydı.

Maç yayını bittiğinde ekranda bir spikerle birlikte yüzü kızarmış ve alnı terlemiş Mazhar Hoca belirdi. Röportaj için ona mikrofonu uzatmadan önce kadın, "Koç, tebrikler," diye söze girdi. "Zor bir takıma karşı neredeyse rahat bir galibiyet aldınız. Maçla ilgili neler söyleyeceksin?"

"Valla ne diyeyim... Ben bazı maçlara kazanacağımızı bilerek çıkarım. Açık söylemem gerekirse bu maç için de hiç şüphe yoktu içimde. Çıktık, oynadık, galibiyetimizi aldık. Anadolu Efes zorlu bir rakip ama rakibimizi iyi analiz ettik. Tebrik ediyorum takımımı."

"Ben burada Dorukhan Falay'a da değinmek istiyorum..."

"Valla Deryacığım, değinmezsen senin ayıbın olur zaten. Maçın hikayesini Doruk yazdı. Birini konuşacaksak onu konuşalım."

Derya, gülmeye başladı. "Koç, Doruk bu maç otuz sayı atarak maçın MVP'si oldu. Senin onu ne kadar sevdiğini bence hepimiz az çok biliyoruz ama ayrıca söylemek istediğin bir şeyler var mı oyuncun hakkında?"

"Maksimum iki sene veriyorum," dedi Mazhar Hoca. "Hazır ligimizdeyken herkes oturup izlesin bu çocuğu. Ben şimdiye kadar çıkıp hiçbir oyuncu için bu kadar büyük konuşmadım ama çok ciddi söylüyorum, Dorukhan Falay'daki star ışığını fark etmeyenin aklından şüphe ederim. Siz onun elinde sadece top görüyorsunuz ama o her maç yüreğiyle oynuyor."

Cama çıkıp adını bağırayım diye mi böyle konuşuyordu? Her an yapabilirdim çünkü.

"Bu maç için konuşmak gerekirse, ayrı bir hırsı vardı sanki eski takımına karşı."

"Onun derdi eski takımı, o, bu, şu değil. Kafasında tek bir şey var: en iyisi olmak. Ve olacak. Görürsünüz. Gözüm iki senedir üstündeydi, o da biliyor zaten. Her gün oyununun üzerine yeni bir şey ekliyor. Bugün kaç sayı attığını konuşuyoruz ama savunmada çıkardığı muazzam işi de es geçmemek gerek. Kendini inanılmaz geliştirdi çünkü çok çalışıyor. Beni bırakırsan onu sabaha kadar överim gördüğün üzere."

"Hocam, çok teşekkür ederiz açıklamalarınız için."

Gerisini duyamadım çünkü gözümden akan yaşı silmekle uğraşıyordum.

Kafasında tek bir şey var, en iyisi olmak.
Ve olacak. Görürsünüz.

O kadar emin söylemişti ki bunu, Doruk röportajı dinlediğinde ekrana kilitlenecekti. Mazhar Hoca'ya baba demeye bile başlayabilirdi. Buna şaşırmazdım.

Mazhar Hoca onu evsiz kaldığı bir dönemde yanına alıp kedi yavrusu gibi sahiplenmiş, şimdi ise kedisinin bir kaplana dönüşmesini izliyordu.

Sorunlu diye gönderilen çocuğu, ona bunu diyenlerin sorunu haline getirmişti.

Gurur dolu bakışlarını aklımdan çıkaramazken bir umut Doruk'un röportaja alınmasını bekledim ama gelmedi. Tahminimce kendisi gelmek istememişti çünkü böyle bir maçın ardından röportaja çağırılmaması mümkün değildi.

On beş dakika kadar sonra Doruk, taraftara üçlü çektirirken uzak perspektiften yakalanmış bir fotoğraf karesi paylaştı Instagram hesabından. En önde altyapı oyuncuları sıralanmıştı ve o, benchin hemen karşısındaydı. Yeşile boyanmış tribündeki herkes onun için ayaktaydı.

Yalnızca Teşekkür ederim yazıyordu postun altında.

Neleri başarıyor olduğunun somut kanıtlarıyla karşılaşması, ona gerçekten iyi geliyordu.

Bana yazacak mı diye beklerken bir story attığını gördüm. Altında yalnızca şortu vardı. Gövdesi parlıyordu çünkü üzeri ıslatılmıştı. Allah'tan kapatıcının kaliteli olanını almıştı da suyla temas eder etmez çıkmamıştı. Yoksa işimiz yaştı.

Muhtemelen MVP olduğu için onu kutlamışlardı. Takım arkadaşlarıyla arası pek iyi değildi ama böyle bir oyun sonrası onu tebrik etmemek için kanlı bıçaklı düşmanı olmak gerekirdi. Elinde tuttuğu maç topunu havaya kaldırmış, gülümsemişti. Üst açıdan çekilmiş bir fotoğraftı.

Otuz sayı, yazıyordu üzerinde. Yirmi yedisi sevgilim için.

Ben onun storysine bakakalırken bir mesaj bildirimi düştü ekranıma.

Dorukhan: Seninkileri de yendik ama

Dorukhan: Kusurumuza bakma

Dorukhan: Tabii kusurum varsa

Dorukhan: Çünkü yoktu da.

Fenalaşacak gibiydim. Buzdolabının önünden kalkarken benim için getirdiği magnetlerden birine omzum çarptı. Onu geri taktım ve yatağımın ucuna oturdum.

Feza: Abartma

Feza: Otuz sayı attın alt tarafı

Dorukhan: :)))))

Dorukhan: Nefes al bebeğim

Dorukhan: Etkilenmedim ayakların sökmez bugün. Az önce ülkede etkilemediğim tek bir insan kaldı o da Fırat.

Dorukhan: Baban sizin evi üzerime yapacakmış

Dorukhan: Aslanıymışım onun

Dorukhan: Beni seviyor

Dorukhan: Mazhar Hocanın röportajını dinledim

Dorukhan: O da beni seviyor

Dorukhan: Paylaştığım fotoğraf var ya, ona tekrar bak. Sonra profilimdeki ilk fotoğrafa gir. Bir sahadayız, yanımda sadece ablam var. Son fotoğrafa gel, bir daha bak. Benim için ayaktalar.

Dorukhan: Hayal ettiğim gelecekte üzerimde bu forma yoktu ama yanımda bu kadar insan da yoktu

Dorukhan: Hayal ettiğim diğer gelecekte üzerimdeki formanın rengi yok ama yanımda sen varsın

Dorukhan: Senin için, dediğim hiçbir şeyi laf olsun diye söylemedim. Yirmi yedi sayısı senin içindi. Kalan üçü de benim.

Dorukhan: O sahanın ortasında yalnız başıma olduğum günler için. Potaya bakıp başka yolum olmadığını düşündüğüm zamanlar için. Koleksiyonumda gördüğün yırtık formayı giyen çocuk için.

Dorukhan: Öylesine bir maçmış gibi davrandım ama öyle olmadığını biliyorsun

Dorukhan: Önemliydi ve kazandım

Dorukhan: Geriye tek bir şey kaldı

Dorukhan: Benim için en önemli şeyi de bir daha kaybetmemek üzere geri kazanacağım.

Dorukhan: Ve o zaman dünyanın en mutlu insanı ben olacağım

Bir süre durdum çünkü bu kadar uzun yazmasını beklemiyordum. Kendisiyle yaşadığı hesaplaşmada bir yere vardığı belliydi. Yalnızca bir maçı kazanmamıştı, kafasındaki bazı hesapları da kökten kapatmıştı. Sesini duymuyordum belki ama kelimelerinin ruhu vardı.

Feza: İyi bakalım

Ona benzeyen bir oğlumuz olsa adını ne koyardık acaba?

Feza: Başarılar

Gelinliğim için Naz bir model hayal etmiş miydi? Bir ara sorsam güzel olabilirdi.

Feza: Hislerim kuvvetlidir. MVP'm olması için doğru kişiyi seçmişim.

Dorukhan: :))))

Dorukhan: Seni köpek gibi seviyorum lan

Dorukhan: İnadını, trip atma çabanı, sonra dayanamayıp yazdıklarının sonuna beni övecek ama o kadar da övmeyecek bir cümle eklemeni. Beni süründürmeni ama kırılmamı da istememeni.

Dorukhan: Yanında olsaydım seni komple yerdim

Dorukhan: Yanında olduğumda hareketlerine dikkat et

Dorukhan: Seni cidden ısırmayı deneyecek gibiyim

Dorukhan: Öptüm.

Sırıttım. Bana bir saat kadar sonra bir fotoğraf attığında maçtan sonra hakkında paylaşılanları gezmekle meşguldüm. Yüzümdeki sırıtış hiç silinmemişti. Fotoğrafa tıkladığımda da yüzümde kalmaya devam etti.

Shaw, Doruk'un kanepesine yayılmıştı. Lukas, koca bacaklarını ileri uzatarak yere oturmuş ve kocaman gülüyordu. Aras, dudak büzüp zafer işareti yapan gevşek görünümlü Shaw'ın sol tarafında oturuyordu ve dil çıkarıp başını omzuna doğru eğerek ondan daha gevşek bir poz vermişti. Doruk'sa gözlerini deviriyormuş gibi tavana doğru bakarken bir selfie almıştı.

Dorukhan: Evimi bastılar (hayatta bırakmam deyip benim BMW'ye attım onları)

Dorukhan: Bu gece bende kalacaklar, haberin olsun

Aldatılıyordum.

Bu gece o evdeki kişi kesinlikle ben olmalıydım. Üç tane iki metrelik adamı bu kadar kıskanacağımı hiç düşünmemiştim ama o kanepe, yemin ederim benim hakkımdı.

Dorukhan: Selam söylüyorlar sana.

Feza: Aleykümselam

Birkaç saniye durdum ve sonra onu görüntülü aramaya karar verdim.

Efes'i çok özlemiştim. Birkaç kere bir arada bulunmuş olsak da eski takım arkadaşlarını gerçekten seviyordum ve uzun zamandır hiç iletişime geçmediğimiz için elime bir fırsat geçmişken bunu değerlendirmek istemiştim. Doruk'un açacağından emin değildim ama anında cevapladı aramamı. Sonra kafalar bir bir ekrana doğru uzandı. Muhabbet kuşları gibilerdi. Bu bana bir kahkaha attırdı.

"Hey," dedim. "Sooo, my boyfriend made you cry on the court? Are you still crying? Just wanted to see."

(Hey ✋🏻, erkek arkadaşım 🐒 sizi ⛹🏻‍♂️⛹🏼‍♂️⛹🏽‍♂️ sahada 🏀 ağlattı mı 😜 Hâlâ ⌚ ağlıyor 😭 musunuz 🥰 Sadece 🙏🏻 görmek 👀 istedim 💖😝)

Doruk öyle bir kahkaha attı ki sesi bütün binaya ulaşmış olmalıydı.

Lukas, bana çok kötü olduğumu söyledi. Aras'ın ağzı böyle bir tavır beklemediği için açık kalırken Shaw, Doruk'a dönüp "Marry her," dedi yalnızca.

Onlara basketbolu onurlarıyla bırakmalarını söylediğimde gülmekten gözümden yaş geliyordu. Koskoca Shaw Axel, pastacı kızın birinden basketbolu bırakma tavsiyesi alıyordu.

"Muffinlerini sevdiğimiz için sana katlanıyoruz," dedi Shaw İngilizce konuşup komik bir mimik yaparak.

"Seni Efesli zaniyordum!" diye sitem ediyordu Lukas, bu sırada. Sanmak ve zannetmek kelimelerini birbirine katmıştı. "We're over now, Feza."

(Bitti 💔)

Onları biraz daha zorbaladım. Doruk, bu konuşmanın her saniyesinden inanılmaz keyif aldı. Sayemde misafirlerine kurduğu üstünlük bambaşka bir boyuta ulaşmıştı. En son Lukas, suratıma kapatabilmek için Doruk'un elinden telefonu almaya çalışıyordu. Doruk ondan kaçıp yatak odasına girdi ve kapıyı arkasından kapatıp kapıya yaslandı. Bu esnada salonundan kahkahalar yükseliyordu.

"Deli," dedim gülerek. Koştuğu için nefes nefeseydi. Salak çocuk, sahada nefesini düzgün kontrol edip deli dana gibi koşabiliyordu ama arkadaşından kaçarken nefessiz kalıyordu.

"Senin delin," dedi o da gülerek. "Yavrum ben salona döneyim. Açlardır şimdi bunlar, kafamın etini yerler bizi güzel ağırlamadın diye. Çok teşekkür ederim egomu okşadığın için."

"Onları özlemişim," dedim gülümseyerek.

"Bana hiç o gözlerle bakma," dedi ciddileşerek. "Her istediğini yaparım ama yer yarılsa bile asla dönmem Efes'e."

Böyle bir isteğim yoktu aslında ama iyi ki Efes formamı yakmak yerine ona bırakmıştım. Belli ki ileride yeniden lazım olacaktı.




Sabahtan beri krema torbası sıkmaktan bileklerim ağrıyordu ve ayakta dikilmekten ayaklarım su toplamış olabilirdi.

Bugün Fabio, kollarını göğsünde bağlamış ve yapılması gereken tatlıların hiçbirine dokunmamıştı. Yaslandığı köşeden nasıl koşuşturduğumu kahkaha atarak izlemişti. Otuz altı muffin fırında pişiyordu, az sonra onları süsleyecektim. Onlar hazır olmadan bir pastayı bitirmem gerekiyordu. Sonra da onu vitrinimize koyacaktık.

Stresten ağlamak üzereydim ama iyi bir iş çıkarıyordum.

Tek başıma çok çok iyi bir iş çıkarıyordum.

Sadece çok yorulmuştum.

Hazırladığım pandispanyanın üzerine spatulamla lacivert kremayı boca ettim. Pastam, bittiğinde gece gibi gözükecekti. Fabio'nun bana verdiği tema buydu. Kremayı sıvamayı bitirdiğimde bir başka kremayı hazırlamaya geçtim. Bu sırada muffinlerin piştiğini belirten ses yankılandı mutfakta. Onları da şimdi çıkarıp süslemeliydim.

Çaresizce omzumun üzerinden Fabio'ya döndüğümde omuzlarını kaldırıp indirdi ve sırıttı.

Bu onun nahifçe yardım yok, ne yapıyorsan yap deme şekliydi.

Ben Visal'de kaç sene Firuzan Hanım'la uğraşmıştım, Fabio bana koyar mıydı?

Hırs yapıp çalışma hızımı arttırdım. Bir saat kadar sonra gece temalı pastamı bir hilale çevirmiş, yanına bir pasta daha ekleyip onu da Güneş'e benzemiştim. Hilal, Güneş'i sarıyordu. Bu tasarımı defalarca kez görmüştüm ama yapmayı hiç denememiştim.

Benim yaptığım, gördüklerimden bile güzel olmuştu.

Muffinleri süslerken pembe krema önlüğüme sıçradı. Onu silerken diğer tarafımı da çikolata lekesi yaptığım fark ettim. Bugün mutfakta resmen kendimi kaybetmiştim. Hiç boş durmamış, karınca gibi çalışmıştım ve her bir saniyesinden inanılmaz keyif almıştım.

Yirmi ikinci muffinimi süslerken Fabio'ya dönüp İtalyanca konuşmaya başladım. "Tiramisu da yapmamı ister misin? Yoksa kırk tane daha muffin mi yapayım? En fazla bir saatimi alır."

"Feza," dedi gülerek. Benim aksime o, daha rahat anlayabilmem için İngilizce konuşarak yanıtlıyordu beni. "Sadece yeteneğini değil, dilini de geliştiriyorsun. Geceleri uyumuyor musun? Hiç senin kadar çalışkan biriyle tanışmamıştım."

Gülümsedim. Ondan aldığım övgüleri geceleri günlüğüme yazıyordum ama bu sanki sıradan bir şeymiş gibi omuzlarımı dikleştirip kibarca teşekkür ettim. Adamın önünde kendimle duyduğum gurur yüzünden ağlarsam imajım çizilirdi.

Mutfakta bir imajım falan da vardı benim artık.

Çalışanların hepsiyle aram çok iyiydi. Genellikle kasada duran kız, en büyük hayranlarımdan biriydi. Yaptığım işleri burada en çok takdir eden insandı. Fabio, yüzüme karşı çok sık iltifat etmezdi ama ertesi gün mutfağa girdiğimde diğerlerinden benim arkamdan söylediklerini öğrenirdim. Övgülerimi gecikmeli ve dolaylı yoldan alıyordum ama bu sorun değildi. Herkesin bana bayıldığından emindim ve ara ara içime bunun şımarıklığı uğruyordu.

Tıpkı az önce Fabio'ya meydan okumam gibi.

Bu seferki ters tepti. Fabio bana gerçekten de Türk kahveli tiramisumdan yapmamı söyledi. Kendi silahımla vurulmuştum.

Saat dördü gösterdiğinde artık ayakta dikilmekten bacaklarım titriyordu, bu yüzden flamingo duruşuna geçmiştim. Yarım saatliğine ortadan kaybolan Fabio, mutfağa girerken anlamsız bir şekilde sırıtıyordu. "İçeri geç," dedi bana. "Sana ödül olarak kahve getireceğim."

Gözlerimi devirdim. "Çok iyisin, teşekkürler."

"Tamam, bir dilim pasta da alabilirsin." Kahkaha attı birden. "Ama buna gerek yok. Erkek arkadaşın neredeyse her şeyi satın aldı geldiğinden beri."

"Ne?" dedim kaşlarım çatılırken.

"Yaklaşık dört saattir bir masayı ele geçirdi. Sürekli yanına gidip geliyorum, seni sorduğunda çok işin olduğunu söylüyorum. Bekletiyorum onu. Az önce altıncı kez sipariş vermek zorunda kaldı masayı daha fazla meşgul etmemesini söylediğim için."

"Ne?" dedim yeniden.

"Uğraşıyorum onunla," dedi Fabio, elini karnına götürüp bir kahkaha daha atarak. "Çok saf bir çocuk. Ama bana biraz sinirlenmeye başladı. İri biri olduğu için şansımı daha fazla zorlamak istemedim. Artık yanına gidebilirsin."

Doruk burada mıydı?

Bugün ayın kaçıydı?

Fabio çenesiyle gitmemi işaret etti. Gerçekten orada mı diye bakmak için koşar adım mutfaktan çıktığımda camın kenarına tünemiş Dorukhan Falay'ı gördüm. Eli çenesinde dışarıyı izliyordu. Alnını kırıştırmıştı, bunu genelde canı sıkıldığında yapıyordu. Önünde bitmiş bir tatlı tabağı vardı. Ona doğru adımlamaya başladığımda beni fark etmedi. Uzanıp kahvesinden bir yudum aldı. Acaba bu, bugün içtiği kaçıncı kahvesiydi?

Geleceğinden haberim yoktu ama bugün ayın on beşiydi.

15 Ocak'ta benden alması gereken bir cevap olduğunu söylemişti. Bugün, bizim tanışma yıl dönümümüzdü.

Bir adım daha attığımda dışarıyı izlemeyi bırakıp yüzünü bana çevirdi. Gözleri hızlıca üzerimde dolaştı. Yaşadığım şok yüzünden buraya kirlenmiş aşçı önlüğümle gelmiştim. Bu, onu gülümsetti.

"Benim terli formalarım ve senin kirli önlüklerin..." dediğinde yüzünde hayran bir ifade vardı. "Uğruna çırpındığımız hayatın izlerinin üzerimize bulaşmasını seviyorum. Çok güzel görünüyorsun."

Ayağa kalktığında manşetlerini kıvırdığı beyaz gömleği, kol kaslarını sıkıca sararak bana bir görsel şölen sundu. Doruk, karşı taraftaki sandalyeyi benim için çekti ve oturmam için çenesiyle işaret etti. Üzerimde aşçı kıyafeti ve başımda bir şapka olduğu için dikkat çekiyordum. Etraftaki gözlerin üzerimizde dolaştığını anlamak için dönüp arkama bakmama gerek yoktu. Bunu biraz olsun azaltmak için öylece dikilmeyi bırakıp sandalyeye oturdum ve şapkamı başımdan çıkarıp masaya bıraktım. Doruk, karşıma geçerken eriyip yere damlamaya başlayacakmış gibi bakıyordu bana.

"Fabio sana ne söyledi?" diye sordum şaşkınlığımı hâlâ üzerimden atamamışken.

"Çok işin olduğunu. Seni beş dakika görebilmek için yalvardım herife. Gelemez dedi. Lavaboya diye ayağa kalkıp mutfağa sızmayı deneyecektim ama beni yerime geri oturttu ve beklememi söyledi. Birkaç saattir böyle oturuyorum."

"Bana mesaj attın mı? Telefona hiç bakmadım."

"Tahmin ettim bebeğim. Son görülmen dün geceydi."

"Geleceğini söylememiştin."

"Feza, gelmek için senden izin aldığım kısmı geride bırakmadık mı?" Bakışları yumuşadı. "Bugün benim doğum günüm gibi bir şey. Ayrı geçirelim istemedim."

"Tarihleri takip etmiyordum." Kendimi biraz mahcup hissediyordum çünkü onu görene dek, tanışma yıl dönümümüzü unutmuş durumdaydım. "Bugün çok yoğundu ve... Seni görünce doğru düzgün tepki veremedim bile. Saatlerdir bekliyormuşsun bir de."

"Unutmuş muydun?" diye sordu. "Yılbaşındayken iki hafta sonra tekrar konuşalım dediğimde yüz yüze bir konuşmadan bahsediyordum. Anlamamış mıydın?"

"Bakkala gider gibi İtalya'ya gelip gitmene alışamadım hâlâ."

"Seni almaya geldim."

"Ne?"

"Seni kendime alacağım," dediğinde gözlerinde ciddi bir ifade vardı. "Karar vermen için süre verecektim sana sözde, değil mi? Veremedim. Rahatsız da etmeyecektim güya... Her gün her dakika sana mesaj attım. Yapamıyorum Feza. Uzak duramıyorum. Seni o kadar çok özlüyorum ki kalbimi yerinden canlı canlı söküyorlar sanki. Buraya gelmek için çok heyecanlandığımdan dolayı havalimanına üç saat erken gitmişim. Burada da dört saat kadar seni bekledim ve en son kafamı cama çarpıp camı kırsam olay büyür de mutfaktan gelir misin acaba diye düşünüyordum."

"Oturalı iki dakika oldu, bacaklarım yorgunluktan tutmuyor ama sen çok ani bir şekilde konuya girdin ve takip etmekte gerçekten zorlanıyorum."

"Kısacası, seni istiyorum," dediğinde gözlerimi biri duydu mu düşüncesi ile çevrede dolaştırdım ama Türkçe konuşuyorduk. Duyan da anlamazdı.

"Bunu daha önce de söylemiştin."

"Biraz daha elini tutamazsam aklımı kaybedeceğim." Ellerini masanın üzerinde kenetlediğinde bileğindeki kol saati çarptı gözüme. Ona kargoladığım saati kutudan bir amaç uğruna çıkarmış olmalıydı. "İstersen yalvarmaya devam edebilirim ama ben kutlamak istiyorum. Bugünü bizim için Roma'daki gibi unutulmaz bir anıya dönüştürelim mi? Nereye istersen gideriz. Sen belirle rotayı. Yarın da boşum. Kullan beni kafana göre."

"Doruk..."

"Özür dilerim," dedi. "Yemin ederim bir daha asla kırmayacağım seni. Affedemez misin beni?"

Bakışlarındaki pişmanlık yoğunlaştığında benim dile getirmediklerimi düşündüğünü hissettim. Konunun üç gün konuşmamaktan ibaret olmadığını biliyordu. Onsuzken nasıl hissettiğimi anlamıştı. Tek taraflı çırpınmanın neye benzediğini öğrenmişti ve bunların sonucunda eski halimize dönelim diye bir dizlerinin üzerine çöküp ayaklarıma kapanmadığı kalmıştı.

Gözlerime bir cevap bulabilme ümidiyle bakarken yüz ifadesindeki çaresizlik giderek artıyordu. Saçlarına ne yapmıştı bilmiyordum ama bugün dalgalı tutamları bukle şeklinde daha belirgindi. Beyaz gömleğinin yakasının içinden gümüş bir zincir görünüyordu. Parfümünün kokusu aramızdaki mesafeye rağmen sanki burnumu boynuna dayamışım gibi ciğerlerime ulaşıyordu. Bayrama hazırlanan küçük bir çocuk gibi özen göstererek gelmişti yanıma. Aklına gelen her şeyi denemişti sanki.

"Bir sene önce bugün," diye girdi söze, benim konuşmadığımı görünce. "Biri bana iyi misiniz diye sordu ve hayatımı değiştirdi. Hayatımı değiştirdi derken... Kökten bir değişimi kastediyorum. Laf olsun diye değil. Altyapıda da kalsam Visal'e yeniden gelebileceğimi söylemiştin. Şimdi ben ligimin en skorer oyuncusuyum ve sen Milano'da hayalindeki alanda eğitim alıyorsun. Sadece bir sene, bizi buraya getirdi. On sene nereye götürür, bir düşünsene..."

"Sen bütün gün bana böyle yalvaracak mısın?"

"Evet," dedi. "Hoşuna mı gitmeye başladı? İstediğin kadar devam edebilirim."

Masaya doğru yaklaştım ve derin bir nefes aldım. Masanın üzerindeki kahve bardağını ve tabağı sola doğru itti aramızda hiçbir engelin kalmasını istemiyormuş gibi. "Doruk," dediğimde başını hafifçe sağa eğerek devam etmemi bekledi. "Gerçekten kendimi çok yorgun hissediyorum. Bugün buraya gelirken ne düşündün bilmiyorum ama bacaklarım inanılmaz ağrıyor ve biraz uykum da var. Yani öyle Roma'ya falan gidemeyiz. Ya da başka bir yere..."

Sözümü kesip "Dinleniriz," dedi. "Olmaz mı? Bugün birlikte dinleniriz. Yanımda çok hızlı uykuya dalıyorsun. Seni uyuturum."

"Ama bir kutlama planı yapmışsın belli ki kafanda."

"Beni hayatından çıkartmayacaksın mı demek oluyor bu?"

Gülümseyerek söylemeyi denemişti ama cevabımdan çok korktuğu belliydi. Omuzları gergindi, diken üzerinde gibi oturuyordu. "Böyle ayaküstü değil, ciddi bir şekilde konuşmalıyız."

"Feza," dedi iyice gerilerek. "Yapma ne olursun."

Olumsuz düşünceler dönmüyordu kafamın içinde. Onu süründürmek hoşuma gittiği için de böyle davranmıyordum. Tamam, onun biraz payı vardı belki ama esas sebep, Doruk'un artık beni zaten cebindeymiş gibi görmesini istemememdi. Ondan vazgeçemeyeceğim düşüncesine çok alışmıştı ve kırılması gereken zincir buydu.

"Nerede kalacaksın?" diye sorduğumda yüzü iyice düştü.

"Bulurum bir otel. Sadece yanına gelmeyi düşünüyordum. Rezervasyon yaptırmak aklıma gelmedi."

"Odama gelebilirsin," dedim.

"Cidden mi?" diye sordu kaşlarını heyecanla kaldırarak.

Elimle arka tarafımda kalan vitrini gösterdim. "Şu pastayı ben yaptım," dedim en alt rafı işaret ederek. "Onu alabilirsin, kutlama için."

Gözleri daha da kocaman açıldı. "Şaka mı yapıyorsun?" diye sordu. "Sen mi yaptın onu?"

Ayağa kalktı. Elimi gözlerimin üzerine kapattım utandığım için. Vitrine giderken işaret parmağı havadaydı ve gözleri hâlâ kocaman açıktı. Vitrinin önüne vardığında havadaki işaret parmağıyla hafifçe cama dokundu. "Bunu mu?" dedi gece ve gündüzün iç içe geçtiği pastama dibi düşerek bakmaya devam ederken. "Bunu sen mi yaptın?"

Gülüyordum ama kızarmaya başlıyor olmalıydım. "Otur şuraya Doruk."

"Hey," diye bağırdı bir anda. "Look here. This cake is my girlfriend's masterpiece." Restorandaki müşterilerin bakışları bir bir ona dönerken sandalyemde yok olmak istiyordum. Kasadaki kız, kahkahalarla gülmeye başlamıştı ve Fabio mutfaktan başını uzatmış, bana bakıp sırıtıyordu. "And that girl... She is my masterpiece."

(Hele buraya bakın. Bu pasta kız arkadaşımın şaheseri. Ve bu kız... O da benim şaheserim.)

"Paket istiyorum," dedi kasadaki kıza dönüp. "Ve on beş mum istiyorum." Lizzy, hâlâ gülmekle meşgul olduğu için Doruk onun İngilizce anlayamadığını sandı. Hızlıca bana bakıp "On beş ne demek?" diye sordu.

"Quindici."

"Quindici candle," dedi Doruk.

"Candela," diye düzelttim.

"Hey yavrum benim." Bana öyle hayranlıkla bakıyordu ki ona bakan herkes onun ne kadar aşık olduğunu düşünüyordu. Bunu fısıldaşmalardan ve gülüşmelerden anladım. "İtalyancayı bile söktü. On parmağında on marifet. Bu kızı nasıl seviyorum bilemezsiniz. Size çeviri de yapamam şu an. Kutlama yapacakmışız. İşimiz gücümüz var."

Beni çok utandırıyordu ama bunu yaparken çok tatlı görünüyordu. Onun kendini rezil etmeye olan hevesi, anksiyeteme hiç iyi gelmiyordu ama kendimi çok iyi hissetmeme sebep oluyordu. Bu rahat tavırlarını görmeyi çok özlemiştim. Onunla ilgili her şeyi çok özlemiştim

"Hey, Fabio," dedi Doruk, mutfağın kapısında dikilen Fabio'ya elini kaldırarak. "Feza'ya sabahtan beri ne yaptırdıysan hepsini ben istiyorum."

"Feza değerli bir şefimiz," dedi Fabio, İtalyan aksanlı İngilizcesiyle. Bağırarak konuştukları için restorandaki herkes bunları duyuyordu. Gülmekten çenem ağrımaya başlamıştı. "Onun her tatlısını öylece sana veremem. Sadece onun el lezzetini tatmak için buraya gelen müşterilerim var benim."

"Ben de o müşterilerinizdenim," dedi Doruk. "Hepsini istiyorum."

"Bir tepsi tiramisuyu ne yapacaksın?" diye sordum.

"Yiyeceğim," dedi Doruk.

"Ziyan olur," dedim çünkü bu deliyi bıraksam gerçekten her şeyi satın almaya kalkacaktı. "Tepsilerimiz çok büyük. Birkaç dilim-"

"Hepsini yiyeceğim," dedi Türkçeye ani bir geçiş yaparak. "Üstüne de seni yiyeceğim, anladın mı beni? Ziyan etmem hiçbir şeyi. Mide spazmı geçirmek istiyorum. Tatlı komasına girmek istiyorum. Bugün sevgilimle birinci yılımız. Ben o gün kahvemi bile ödeyememiştim. Şimdi bu restoranda elini sürdüğün ne varsa hepsini almak istiyorum. Var mı bir itirazın aşkım? Varsa da duymuyorum."

Kısmen onun istediği oldu.

Fabio, Doruk'un rafları boşaltmasına izin vermedi ama Lizzy ile birlikte büyük ölçüde tatlıyı bizim için paketledi ve Doruk'a normalde sattığımız fiyatın üzerinde bir fiyattan sattı onları.

Resmen bir baba gibi onunla uğraşmıştı. Kiz evi naz evi bile demişti en son. Buraya kültürümü taşımayı en büyük başarım sayıyordum.

Restorandan kutu kutu tatlıyla ayrıldığımızda Doruk'u pastamı düzgün taşıması için uyardım. Bu ona bir dejavu yaşattı. Çok mutlu görünüyordu.

Bu gülüşü bana çok farklı şeyler hissettiriyordu çünkü bir tek benim yanımdayken ortaya çıkıyordu. Bir taksi çevirdi ve sonra arka tarafta yan yana oturmaya başladık. Aramızda biraz mesafe vardı. Ben sol cam kenarındaydım. O ise kucağındaki tatlı kutuları ile sağ cam kenarındaydı. Yolda hiç konuşmadık ama onu izledim. Onu izlediğimin farkında olmasına rağmen camdan dışarıya baktı. Sanırım düşüncelerimle arama girmek istememişti.

Odama çıkarken sessizliğimizi korumaya devam ettik ama Doruk, ara ara kendi kendine gülümsüyordu. Onu içeri alıp kapıyı arkamdan kapattığımda o kapıyı dünyaya karşı kapattığımı hissettim. Benim dünyam, yine bir süreliğine iki kişiye düşmüştü.

"Neden gülümseyip duruyorsun?" diye sordum kutuları dikkatlice masamın üzerine bırakırken. Sırt çantasını da çıkarıp sandalyeme koydu ve yüzünü bana çevirdi.

"Yanımda olduğuna şükretmek gibi düşün."

"Henüz ciddi bir konuşma yapmadık," dedim. "Rahat rahat konuşabilelim diye bizi buraya getirdim."

"Hayır," dedi yatağıma gevşekçe otururken. "Beni odana attın."

"Kesinlikle öyle bir şey yapmadım."

"İradene saygı duyuyorum, gerçekten." Dirseğini yatağıma bastırıp bana göz kırptı. "Otuz, on sekiz, yirmi üç... Son üç maçta bulduğum sayılara bakılacak olursa üzerime çoktan atlamış olman lazımdı."

Ona fırlatacak bir şey bulamayınca üzerimdeki ceketi çıkarıp fırlattım. "O egonu çek önümden. Milletin önünde dizlerinin üzerine çökecektin benim için. Şimdi burnun gökyüzünde geziyor ya!"

"Açık konuşayım mı? Bu aralar manyak bir özgüvene sahibim. Senin önünde sürünür sersefil olurum, orası ayrı tabii ama egomun kaf dağında olduğu konusunda çok haklısın. Shaw Axel'e bende kaldığı gece, maçta onu cebimden çıkarttığımı söyledim. Ayakkabılarımı taşı bir dahakine dedim. O da bana siktir git uyu artık dedi. Türkçe söyledi evet."

"Ama ne biçim oynadın o maç..."

Kendimi tutamamış olmam, ona bir kahkaha attırdı. "Ne biçim oynadım lan harbiden... İstersen maç özetini birlikte izleyebiliriz."

"Niye böyle bir şey yapalım ki?"

"Çünkü seni beni izlerken görmek, dünyadaki en güzel şey," dediğinde bir anlığına ses tonu yüzünden olduğum yere çakıldım. "Çünkü," dedi tekrar. "O tatlı heyecanın her yerime bulaşsın istiyorum. Renklerinde yuvarlanmak istiyorum lan. Dümdüz oturalım, duvara bakalım, ben buna da varım. Aynı havayı soluyalım biraz, o bile yetecek bana. Seni çok özledim. Seni aşırı özlüyorum. Hiçbir şeyin eksikliğini bu kadar hissetmedim ben. Yoksunluk krizinde gibiyim."

"Seni seviyorum," dedim uzun bir süre sonra, gönül rahatlığıyla. "Ama o hırstan gözün dönmüş halini değil, Doruk. Seni seviyorum ama sadece kendini düşündüğün halini değil. Büyük hedeflerin olduğunun, bu sene oyununu çok başka bir seviyeye çıkarttığının, sezonun MVP'si olabilmek için ne kadar delirdiğinin... Ben bunların farkındayım. Benim için gösterdiğin çaba da kaybolup gitmiyor, bundan etkilendiğimi sen de görüyorsun. Yine de korkuyorum. Çünkü seninleyken kendimi çok fazla yok sayılmış hissettim ve şimdi seninle değiliz ama inanılmaz bir var olma hissi var üzerimde, sayende. Bu değişecek mi?"

"Söz veriyorum, bir daha asla öyle olmayacak," dedi Doruk alaycı tavrını tamamen bir kenara bırakarak. "Çok çabalıyorum. Çok deniyorum. Bu kez mahvetmeyeceğim. İyileşebilirim, gerçekten." Sesi buruk çıktı ve oturduğu yerden başını yukarı doğru kaldırdı göz temasımızı sağlamak için. "Olabilirim istediğin gibi biri," dedi. "Seni bilerek kırmayacağımı biliyorsun Feza. Bunların hepsinin benim kişisel meselelerimden kaynaklandığını biliyorsun. Gerçekten deniyorum, bunu görüyorsun. İnan ki çok yorgunum. İnan ki hâlâ kafamın içindeki sesleri susturamıyorum. Ama gerçekten... Elimden geldiğince idare etmeye çalışıyorum. Güçlü duruyorum çünkü bunu bizim için yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Bazen sadece seni gururlandırmak için yaşadığımı hissediyorum. Bunun için o parkeye çıkıyorum. Basketbolu bile artık senin için oynamaya başladım ben. Bu, tahmin edebileceğinden çok daha fazla şey ifade ediyor benim için. Bugünden çok geleceği düşünüyorum. Bugünden çok yarına bakıyorum."

"Ne görüyorsun?" diye sordum.

"Seni," dedi. "Sana sarıldığımı, dizine yattığımı, kameranı alıp seni çektiğimi, senin utandığını, kupalar ellerimde yükselirken sana baktığımı, seni öptüğümü, bir yuva kurduğumuzu, o kameradaki fotoğrafların hepsini çerçevelettiğimi ve sonra duvara astığımızı... Bahçeli bir evimiz olduğunu, senin o bahçedeki çiçeklerden bile güzel olduğunu... Anlatayım mı daha? Sabaha kadar konuşurum. Sensizken geçirdiğim zamanda kafamın içinde yeni anılar yarattım bizim için. Çünkü başka türlü ayakta duramayacaktım."

Dudaklarıma çizdiği gülümseme, fazla parlak olmalıydı çünkü Doruk gözlerini kıstı. Bir adım atıp ona yaklaştım. Bir adım daha attığımda gözlerime bir kez daha baktı. Sonra elini belime attı ve beni aniden kucağına çekti. Kalçamı bacağının üzerine yasladığımda kolu, belime dolanmıştı. Nefesi, boynumu gıdıkladı. Doruk, gözlerini kapatarak dudaklarıma yaklaştı ama beni öpmeye yeltenmedi. "Lütfen," dedi nefes nefese.

Hazırlıksız yakalanmıştım ama geri çekilmek yerine ona çekiliyordum. Elim, ensesini buldu. Parmaklarım yakasının üzerinden saç diplerine uzandı. Gözlerim yavaşça kapanırken "Ne lütfen?" diye sordum.

"Beni başıboş bırakma." Kesik bir nefes aldığında dudaklarımız temas etmek üzereydi. "Özgür olmak istemiyorum, senin olmak istiyorum."

"İpleri elime almamı mı söylüyorsun?"

"Her zaman sendeydi," diye karşılık verdi. Ağırlaşan nefesleri, karnımı sızlatıyordu. "Lütfen, bir şans daha ver bana."

Dudaklarımdan öylece, tek bir kelime döküldü. "Tamam."

Şaşkınlıkla geri çekildi. "Tamam mı?"

"Bir şans," dedim. "Son olduğunu söylememe gerek yok herhalde?"

Elini kaldırıp saçlarıma dokundu. Bir tutam saçı kulağımın arkasına iterken gözlerinde hipnoz olmuş gibi bir ifade vardı. Başını hızlı hızlı iki yana salladı. Kelimelerini kullanmayışı, gözleri yüzünden umurumda değildi. Çok fazla şey anlatıyordu şu anda gözleri.

Bir süre yalnızca birbirimize bakarak zamanı durdurduk. Belime küçük daireler çizmeye başladığında başını omzuna yatırdı ve birkaç saniye de o şekilde baktı bana. Sonunda dudaklarım iki yana kıvrıldı ve elimi uzatıp saçlarını karıştırdım. "Çok güzel görünüyor," dedim. "Farklı bir şey mi yaptın saçlarına?"

"Pahalı bir saç kremi aldım," dediğinde kıkırdamaya başladım. "Valla para mutluluk getirmiyor belki ama birçok şeyi güzelleştiriyor, doğruya doğru."

"Salaksın."

"Biliyorum," dedi sırıtarak. Ardından sırıtışı genişledi. "Getirdiğim magnetleri asmışsın. Buzdolabının yüzeyi görünmüyor resmen. Çok güzel olmuş."

"Bu küçük bir buzdolabı," dedim. "Büyük bir buzdolabını doldurabilmek için daha çok gezmemiz lazım."

"Bana konum at, halledeyim," dedi. "Şuraya gitmek istiyorum Doruk de, seni götüreyim. Yoluma seril de, serileyim. Anlıyor musun? Yeter ki benden bir şey iste."

O an saçma bir şekilde "Duş almam lazım," dedim. Utandığımda konuyu nasıl değiştireceğimi şaşırıyordum.

Önce kaşları çatıldı, ardından kaşlarını kaldırdı. Emin olamadığını hissettim bakışlarından. "Bunu mu istiyorsun?"

"Ne?"

"Sana duş mu aldırayım?" Düşüncesi yüzünden donup kaldım. O, utandığımı fark edince iyice gaza gelip rahat bir tavırla sırıtmaya başladı. "Dilersen bunu da yapabilirim. Bir bebek gibi yıkayıp giydiririm sonra seni. Saçlarını da kuruturum. Sonra bir battaniyeye sararım, yastığın da ben olurum."

"Bugün ne kadar çok konuştuğunun farkında mısın?"

"Sen hâlâ dizimde oturuyor olduğunun farkında mısın?" Gözleri, baştan sona hızlıca süzdü beni. "Ve duş almaktan falan bahsettiğinin? Aklım dağılsın diye hiç durmadan bile konuşabilirim. Yoksa pasta yerine gerçekten seni yiyeceğim."

"Ona şüphem yok," dedim çenemi oyunbaz bir egoyla kaldırarak. "Çok etkileyici biri olduğumun farkındayım."

Belime sarılı olan kolunu kullanıp beni yatağa devirdi ve sırtım yatağa yapıştığında üzerime eğildi. Ani hareketi yüzünden kahkahalarla gülüyordum. "Öyle mi küçük hanım?" dedi burnunu burnuma sürterek. O da benim gibi gülüyordu. "Benim utangaç kız arkadaşım, böyle dişli oyunlar oynamaya başladığında ona yapmak istediklerimi bilse ne düşünürdü acaba?"

"Bilemem," dedim keyifle. Kollarımı boynuna doladım. "Git kız arkadaşına sor."

"Kız arkadaşımın şımarası gelmiş bugün." Uzanıp dudaklarıma küçücük bir öpücük bıraktı. "Canımıza minnet der geçeriz. Öyle de bir adamız."

"Kalk üstümden," dedim. "Gidip 1.91 olmuşsun ya bir de... Yok 3 metre. Alçak tavan gibi bir şey oldun böyle üstüme eğilince. Afakanlar bastı beni."

"Ben biliyorum o afakanları," dedi serseri bir sırıtma eşliğinde. "Git soğuk bir duş al hadi."

"Tecrübelisin galiba."

Öyle bir güldü ki içim eridi. "Kaybol gözümün önünden. Isıracağım yoksa gerçekten."

"Beni tek lokmada mı yerdin yoksa keyfimi çıkartmak için küçük küçük mü ısırırdın?" diye sordum sesimi incelterek.

Belime avucunu koyup spatula ile krep kaldırır gibi kaldırdı beni yataktan. Ardından hafifçe iterek banyoya yönelmemi sağladı. "Çok fazla özlemiş bir adam ve çok tehlikeli sular bunlar..." diye mırıldandı kendi kendine. "Gir duş al. Ben de çıktığında yiyeceklerimizi hazırlayayım."

"Pastayı mı dilimleyeceksin yani? Aman ne büyük iş."

"Pastayı bütün yutacağım," dedi. "Tiramisuyu tabaklara koyarım, yeterli."

Kendimi en son Roma'da olduğum kadar mutlu hissettiğimi fark ettim. İki günün tek bir ortak noktası vardı, o da onun yanımdaki varlığıydı.

Hızlı ve sıcak bir duşun ardından polar pijamalarımı giydim ve kıpkırmızı halde çıktım banyodan. Doruk, sırıtarak ayağa kalktı ve çalışma masamda duran sandalyeyi banyoya taşıdı. Sonra beni oraya oturtup hiçbir şey söylemeden saçlarımı taramaya başladı. Gözlerimi kapatmak yerine onu izledim. "Benim evimdeyken duş aldığında..." diye girdi söze. "Kurdeleli beyaz tokanı tıraş takımımın yanına koymuşsun. O zamandan beri seninle yaşamanın hayalini kuruyorum."

"Ya sen böyle konuşmaya başlayınca gerçekten evlilik teklifi edeceksin sanıyorum," dedim gülerek. "Bunu yapma tamam mı? Ben hâlâ evlilik için küçüğüm, sen benden de küçüksün."

"Kaç yaşındayken yapayım?" diye sordu ciddi bir şekilde. "Yirmi bir nasıl? Bir sene de nişan düğün bir şeyler desek... Yirmi iki uyar mı sana?"

Bir cevap verecektim ki telefonu çalmaya başladı. Yarısı taranmış ıslak saçlarımla birlikte ayağa kalktım çünkü Doruk, birinin onu aramasını beklemediği için afallamıştı ve ben de kimin aradığını merak etmiştim. Banyodan çıkıp odama döndük. Yatağıma bıraktığı telefonu alır almaz telaşlı bir ifadeyle "Mazhar Hoca," dedi. "Bu saatlerde aramaz genelde."

"Aç hadi," dedim ve dip dibe yatağıma oturduk o telefonu kulağına götürürken.

"Efendim hocam?" dedi Doruk, karşıdan bir alo sesi bile beklemeden.

Kulağımı telefonuna yapıştırdığım için Mazhar Hoca'nın "Doruk," dediğini duydum.

"Bir sorun mu var? İyi misiniz?"

İlişkileri öyle bir seviyeye gelmişti ki Doruk, Mazhar Hoca'nın başı sıkışsa onu arayacağını düşünüyordu sanırım. Sorun her neyse onu kökten çözmeye hazır bir görüntüsü vardı. Her an ayağa fırlayacak gibi oturuyordu.

"İyiyim oğlum," dedi Mazhar Hoca. "Sakin ol önce. Biliyorum İtalya'dasın ama sana bir haberim var."

Doruk'un yüzü acıyla kırıştı. "Bak eğer gidiyorum dersen Pisa Kulesi'nden aşağı atarım kendimi."

"Manyak," dedi Mazhar Hoca. "Takımımı yarı yolda bırakıp başka takıma gidecek adam değilim ben. Söylenti onlar."

Mazhar Hoca'yı Efes'in istediğine dair haberler dolaşıyordu medyada birkaç gündür ama belli ki asılsız iddialardı bunlar.

"Gitmiyorsun değil mi?"

"Korkma," dedi Mazhar Hoca'nın şakacı sesi. "Bırakmıyorum seni."

"Oh."

Mazhar Hoca bir kahkaha attıktan sonra aniden ciddileşip "Şubat'ta oynatmayacağım seni," dedi.

Doruk'un gülümsemesi soldu. "Niye hocam?"

"Çünkü..."

"Hocam yapma etme. Formumu görmüyor musun? Bir ay beni niye benchte tutasın?"

"Oğlum, bir dur be."

"Durdum," dedi Doruk.

"Hazır mısın?"

"Ben mi gidiyorum? Hiçbir yere gitmiyorum. Kiralıyor muyuz beni? Hocam sözleşmem sezon sonuna kadar!"

"Allah da seni bildiği gibi yapsın. Felaket tellalı gibisin, bir müjde verdirtmiyorsun insana."

"Ne müjdesi?"

"Kuşlar dedi ki, milli takım çağırıyormuş seni."

"Anlamadım?" dedi Doruk, ayağa kalkarak. Koluna iki elimle yapıştığım için beni de kendiyle birlikte ayağa kaldırmış olmuştu.

"Aday kadro açıklanmış," dedi Mazhar Hoca. Elimi ağzıma kapattım. "Elimde resmi davet yazını tutuyorum. Yüz yüze açıklamak isterdim ama... Malum, bulduğun her boşlukta senin kıza uçuyorsun."

"Gerçekten mi?" diye bağırdım. "Milli takıma mı davet edilmişsin?"

"Hocam..."

"Hayırlı olsun Doruk'um," dedi Mazhar Hoca. "Zaten bekliyordum ama yine de çok gurur duydum."

"Aa!" Doruk, şaşkınlıkla bana döndü. "A milli davet aldım şu an."

"Aa!" diye bağırdım ne yapacağımı bilemeyip.

Mazhar Hoca, ikimize bir kahkaha attı. "Selam söylersin. İyi kutlamalar size."

Bugün yalnızca yıl dönümümüzü kutlayacağımızı sanıyorduk.

15 Ocak'ta A takıma alınır mıyım acaba diye kaldırımda ağlayan çocuk, tam bir sene sonra yine bir 15 Ocak'ta A milli davet almıştı.

Heyecandan kalbim yerinden çıkacaktı.

"Söylerim," dedi Doruk, alık alık. "Hocam... Teşekkür ederim."

"Ben ne yaptım ki?" diye sordu Mazhar Hoca. "Milli takımı bana verecek kadar akıllandıkları zamana kadar seni en önden izlemeye geleceğim. Hadi git kutlamanı yap şimdi."

Doruk, telefonu kapattıktan sonra parıldayan gözlerimizle birbirimize baktık.

Sonra belimi kavrayıp beni yatağa attı ve yüzümü öpücüklere boğmaya başladı. "Sevgilin." Alnıma bir öpücük. "Milli takıma." Çeneme bir öpücük. "Davet." Yanağıma başka bir öpücük. "Aldı!" En son boynuma dudaklarını yasladı ve oradan uzun bir süre ayrılmadı. Kokumu içine çekerken bana sımsıkı sarıldı.

Gururdan gözlerim dolmuş durumdaydı.

"Bu kez sakat değilim," dediğinde neredeyse ağlamaya başlayacaktım. "Bu kez kimse beni yürüyemeyecek hale getiremeyecek. Bu kez babam dahil hiç kimse önüme engel koyamayacak. Çıkacağım, ülkemi temsil edeceğim. Küçük takımlarda da yaptığım gibi. Sadece, bu kez daha prestijli."

"Başardın!" dedim gururla.

"Başardık," dedi usulca. "Ve sana yemin ederim sevgilim, bu yalnızca başlangıç."

🏀🧁🏀

Selammm! Bizim formamızın yeni rengi kırmızı beyaz ❤️🤍

Nasılsınız? Hemen favori sahnenizi öğrenmem lazım.

Bu arada barıştılar galiba???

Feza gibi gururdan ağlamadan önce hızlıca kaçacağım. Hem Doruk hem de Feza'nın ne kadar yol katettiğini çok derinden hissettiğim bir bölümdü çünkü.

#DörtÇeyrek etiketinin altında sizi bekliyoruum. Bu geceyi komple bize ayırdım.

Yarını da BİY'e :)) Yarın akşam BİY 1.bölümde görüşürüz. Bu hafta sürekli benleydiniz. Özlem giderdik der miyiz?

Teşekkürler ve tatlı geceler 💖

Yorumlar

  1. YETMEDİ BANA BU BOLUM BİR TANE DAHA İSTİYORUM

    YanıtlaSil
  2. Tek kelimeyle mükemmel

    YanıtlaSil
  3. Ya bişi sorcam fezanın byrsaya gittiği 2 gin vardı orası var mıydı ben mi okumadım bilmiyorum AMA BÖLÜM EFSANEYDİ YAAAA

    YanıtlaSil
  4. Ayyyyy ağlıyacağım doruk gözlerimizin önünde büyüdü resmen A milli takımmmm falez ailesinin bunu duyuncaki tepkilerini aşırı merak ediyorum şuan Fırat’la dorukta barışsın artık istiyorum doruk biraz da onun arkasından koş ikna olmaz çünkü kolay kolay . Doruk bu bölüm o kadar tatlıydı ki ayrılmadan önceki erasını unutturdu bana o zaman bölümün en sevdiğim cümlesiyle bitiriyorum yorumumu Sorunlu diye gönderilen çocuğu, ona bunu diyenlerin sorunu haline getirmişti.

    YanıtlaSil
  5. Bişey diyeyim mi bende hayatımda yeni bir adım atmak istiyorum ama o kadar korkuyorum ki anlatamam bu yüzden adım atmayı geç niyeti bile hayal edemiyorum kendimi hirslandirmiyorum eğer yapmaya kalkarsan çok yalnız olacağım ve bu beni acayip korkutuyor

    YanıtlaSil
  6. Bişey diyimmi 3. Kitabın başındayız ve şuan barıştılar. Umarım ki son kötü bitmez çünkü şuan aşırı iyi gidiyor. Eğer ki kötü biterse hayatım biter çünkü kitaba aşırı bağlandım

    YanıtlaSil
  7. MÜKEMMELDİİİ

    YanıtlaSil
  8. Kitapla yeni tanıştım ve bir solukta okuduğum nadir kitaplardandı emeğine sağlık. Kalemin daima yeni serüvenlere yelken açsın.
    Sadece basketbol değildi anlatılan hayata karşı kazanma yer edinme çabasıydı. Aynı zamanda insanın kendi içinde yaptığı yolculuktu. Teşekkürler çok severek okuyorum

    YanıtlaSil
  9. Yaaa bayıldımmmmm😍😍😍

    YanıtlaSil
  10. LAN ÇOCUK GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE BÜYÜDÜ AĞLİCAM 😭😭

    YanıtlaSil
  11. ayyy aşırı mükemmel bir bölümdü umarım milli takımda aras ile beraber olur

    YanıtlaSil
  12. Doruk sana içimde hala bir kırıklık var ama mutlu olmanız beni çok mutlu ediyor. Feza'nın mutlu olması bu kitapta okuduğum en mutluluk hissi veren şey ve ben size çok bağlandım.
    Umarım kötü bir şey olsa bile hep yan yana olursunuz ve birbirinize kenetlenirsiniz sizi çok seviyorum.

    YanıtlaSil
  13. AYAYAYAYAYAYYY BU KURGUYU COK SEVİYORUM YA. Bu arada bölüm bir bana kı kısa geldi ofofofof.YENİ BÖLÜM İSTİYORUZ.ŞAPWOEKSPSAPSPSPW.Milli takıma davet aldigi gün Altyapıdan yükselir miyim dedigi günün yıl dönümü.AGLİCAM SANİRİM. ELİMİZDE BUYUDU İKİSİDE.COK SEVİYORUM BUNLARI.DAHA COK BOLUM SAHNE NE VARSA İSTİYORUM YAZAR HANIIM.PEKİ YA DORUK’UN 30 SAYİSİ.TÜH DEDİGİ YERDE BİTTİM ERİDİM DÜSTÜM BAYİLDİM İMDAT.DORUK DİYE ALNIMA UAZACAM.Okurken hep farkediyorum bu cocuk tam bir green flag masallah.Yuruyen green flag. YİNE VE YİNE COK OZLEMİSİM DÇ OKUMAYI.YENİ BÖLÜM İSTİYORUZ.BU BANA YETMEDİ.Daha sık bölüm nolur ve muthis yazıyorsun gercekten lütfen hemen bölüm.Cok da olay olmadi zaten bu bölüm ama cok etkileuici ve guzeldi her anlamda.En kısa zamanda bölüm gelmesi dileğiyle Tesekkurler ve iyi geceler.

    YanıtlaSil
  14. Bölüm ne zaman geleceek

    YanıtlaSil
  15. Yeni bölüüüm

    YanıtlaSil
  16. yeni bolum ne zaman ya

    YanıtlaSil
  17. bolum ne zaman ya

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"