2. "Montaj Sekansı"
Montaj sekansı: Uzun bir zaman diliminde gerçekleşen olayları birkaç saniye içinde göstermeyi sağlayan ve kısa sürede izleyiciye çok fazla bilgi sunan bir tekniktir. Farklı sahnelerin anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde peş peşe gösterilmesiyle ortaya çıkar.
•🎬•
Ada Göktan
Nasıl olacaktı bilmiyordum.
Ozan'a rest çekmek kolaydı, Ozan'ı her gün görecek olma fikriyse sadece yıkımdı.
İnsan eski bir tanıdığıyla yolda denk geldiğinde bile gerilip nasıl davranacağını bilemezken ben, eski sevgilimle yeni bir projenin başrollerini paylaşacaktım. Bu delilikten başka bir şey değildi.
Karar vermemiz için bize tanınan kırk sekiz saatin ilk yirmi dört saatini kimseyle iletişim kurmadan evime kapanarak geçirdim. Çisem'in aramalarına dönmedim, Gökhan'ın attığı mesaja açıp bakmadım. Yalnızca düzgün düşünebilmek için zaman ayırdım kendime.
Onu tanıyordum, ben pes etmezsem pes etmeyecekti. Olacakları biliyordum, ikimiz de kabul edecektik. Yaşanacakları öngörebiliyordum, kendimizi devamlı kedi köpek gibi kavga ederken bulacaktık.
Kırgınlıklarımı unutmak zaten zorken yeniden kırılmış olmam işleri hiç kolaylaştırmıyordu. Adımı sadece kendi reklamını yapmak için ağzına aldığını söylemişti. Biz ayrıldıktan sonra ne zaman benden bahsetse tek derdi daha fazla göz önünde olmaktı. Daha fazla gündeme gelmek içindi bana olan övgüleri. Korkunç geliyordu kulağa, mide bulandırıcıydı.
Onunlayken hiç olmadığım kadar gerçek hissederdim oysa kendimi. O, sahte kahkahalarıma ihtiyaç duymazdı. Kusursuz bir makyaj beklemezdi benden. Yüzümdeki maskenin altındakiyle ilgilenirdi. Yani, öyle sanıyordum. Çünkü birlikte uyandığımızda gözümdeki çapağı silen, ben kusarken başımda bekleyen, hasta olduğumda burnumu silen bir adamdı. Tüm bu saydığım insani eylemlerim, aslında Ada Göktan için yasaktı. Ada Göktan daima kusursuz olmalıydı ama Ozan'ın yanında duvarlarım hep çatlardı.
Sevmediği ismini kendime alır, Ozan'ın yanında özgür olurdum ben eskiden.
Ama ona göre bunların hepsi değersiz birer anıydı. O halimi tamamen geride bırakmıştı. İstediği, ışıkların altındaki Ada'ydı. Herkes gibi.
Ozan artık herkes gibiydi.
Ben ne zaman ondan bahsetsem duygularımda gerçekten samimiydim. Onunla partner olmaktan çok keyif aldığımı söylediğimde bu doğruydu. Onunla çalışmanın çok kolay ve eğlenceli olduğu, beni sürekli güldürdüğü, ilişkimiz bitse de onun hâlâ bir telefon kadar uzağımda olduğu...
Pekâlâ, sonuncusu yalandı.
Ben de yüzde yüz dürüst bir insan sayılmazdım. Bazen duymak istediklerini verirdim insanlara.
Hiçbir şey duymak istemediğimde ise işte böyle çekilirdim inzivaya.
Karar vermek için kaç saatim kaldığından emin değildim. Kanepemde yayılmış, Instagram ana sayfamı yenilerken bir anda Yiğit'in fotoğrafı düştü önüme. Bir dergi çekimine aitti. İlgimi çektiği söylenemezdi. Yiğit Uzunalp, ilgimi çeken bir adam değildi. Benim için yalnızca başka bir PR'dan ibaretti.
Ozan'ın ben en azından her partnerimle ilişki yaşamıyorum derken bahsettiği konu buydu.
Yiğit, ondan sonraki partnerimdi ve iki koca sezonluk diziyi geride bırakmıştık. O dizi üçüncü sezonuyla devam ediyordu, Yiğit hâlâ o projedeydi ama ben bir kaza sahnesiyle ikinci sezonun final bölümünde diziden çıkmıştım. İzleyicilerimiz, başrollerin ölebileceğiyle sayemde acı bir şekilde yüzleşmişlerdi. Bu sonunda öldüğüm ilk iş değildi, muhtemelen son da olmayacaktı.
Yiğit'le arada bir setten selfieler atardık ve deli gibi etkileşim alırdık. Hayranlar, yakaladığımız kimya yüzünden çıldırmış durumdalardı ama bu aslında toksik bir taraf tutmaydı. Ozan ve Yiğit'in arasının nasıl olduğunu bildikleri için bu kaostan beslenmişler ve kutuplaşmışlardı. Yiğit'i seçenler, onun ve benim parmak ucumuzun birbirine değdiği anları bile yakalayıp büyütmeye başlamış ve çok kısa bir süre sonra hakkımızda aşk iddiaları ortaya atılmıştı.
Biz de bir iki defa birlikte yemek yedikten sonra restorandan çıkarken kameralara yakalanmıştık ve birinci sıradaki reytingimizi aylar boyu korumuştuk.
O kameraları bizim ekip çağırıyordu.
Sektör, böyle işliyordu.
Birlikte paylaştığımız postlar hâlâ duruyordu hesabımda. Hayranlarımız bir süredir hiçbir etkileşimde olmamamıza rağmen bu ilişkinin bitmediğini düşünüyorlardı. Ayrıca diziden ayrıldığım için de bin farklı dedikodu yayılmıştı ortalığa. Şimdi Ozan'la oynamayı kabul edersem koşa koşa eski sevgilisine döndü diyeceklerdi arkamdan. Diziden ayrılmamın sebebini buna bağlayacaklardı ve kötü kadın ben olacaktım.
Kariyerim her zaman önceliğimdi fakat Ozan odağımı o kadar dağıtmıştı ki henüz bunları düşünmeye sıra gelmemişti bile. Kendimi kafayı yemek üzere gibi hissediyordum.
Mutfağa gidip geldikten sonra bağdaş kurup koltuğa geçtiğimde kirazla doldurduğum kâseyi kucağıma bıraktım. Dışarıda ne kadar ışıkların altındaysam evimde bir o kadar seviyordum karanlığı. Salonu tek bir abajur aydınlatıyordu, o da televizyonun yanındaydı ve sarı, loş bir ışık yayıyordu etrafa. Bileğimdeki tokayla saçlarımı topuz haline getirip kirazlarıma gömüldüm fakat bu huzur dolu anı telefonumun melodisi böldü.
Sehpanın üzerinde duruyordu. Kolumu uzatsam aslında ona erişebilirdim ama uzanamayacağıma inandırdım kendimi ve duymamış gibi yaparak kiraz yemeye devam ettim. Düşüncelerimle baş başa kalmama bile iznimin olmadığını ise kapı zilim takılmış gibi arka arkaya çalmaya başladığında anladım.
Kim olduğunu görmeden de anlayabilirdim. Bir tek Çisem cesaret edebilirdi bunu yapmaya. Zaten ev adresimi bilen çok fazla kişi de yoktu.
Telefonlarını açmıyor olabilirdim ama onu kapıda bırakacak kadar da düşmemiştim. Ayağa kalkıp hızlı adımlarla yürüdüm kapıya. Biraz zayıfladığım için şortumun bel kısmı bol geliyordu. İplerini çekiştirerek önümde bağladıktan sonra kapı koluna uzandım.
Çisem elindeki şarap şişesini gözümün önünde tutup salladığında onu kovamayacağımı da anlatmış oldu bana. "Menajerim olarak mı arkadaşım olarak mı geldin?" diye sordum doğrudan.
"Dudakların kızarmış, umarım şu an odanın penceresinden kaçmaya çalışan bir erkek yoktur," dedi karşılığında. Elini göğsüme bastırıp beni içeri ittikten sonra eğilip topuklu ayakkabılarını çıkarttı. Evde ayakkabıyla gezmekten hoşlanmadığımı biliyordu. Gözlerimi devirerek onu arkamda bırakıp salona doğru yürümeye başlamadan önce önüne bir çift panduf bıraktım. "Kim bu şanslı adam?" derken peşimden yürüyor ve kulağındaki devasa halka küpeleri çıkartmaya çalışıyordu.
"Kiraz yiyordum." Vitrinden iki kadeh çıkarttım ikimiz için. Anında ev halime ayak uydurup saçlarını çantasından çıkarttığı kıskaçlı tokayla tutturdu. Ardından bağdaş kurup kiraz kâsemi kendi kucağına aldı. İçlerinden birini ağzına attığında "Kendi evin gibi takılabilirsin," dedim imayla.
"Ay senini benimi mi var?"
Güldüm. Çalıştığı diğer oyuncularla benimki gibi bir ilişkisi olmadığını biliyordum. Her zaman cana yakın biriydi ama sınırlara önem verirdi. Bense benim olana çok önem verirdim. Fazla kıskançtım böyle konularda. O bana bu kadar yakınsa çalıştığı oyuncular arasında en çok beni sevdiğini bildiğim içindi. Benden daha çok sevemezdi hiçbirini.
"Söyle bakalım, ne derdin?"
"İmzayı atacaksın, değil mi?" diye sordu gözlerini kocaman açıp bana aksini söylemem mümkün değilmiş gibi bakarken. "Seni tanıyorum kızım, asla geri adım atmayacaksın. İş sadece Ozan'a mı kaldı, bundan emin olmam gerekiyor."
"Niye?"
"Ne demek niye?" Kaşlarını çattı. "Gökhan da onu ikna etmeye çalışıyor. Ben de üzerime düşeni yapıp geldim ayağına kadar. Hanımefendi telefonlarıma cevap vermeyince tek çarem bu oldu tabi."
"Demek ki ulaşılmak istemiyordum Çisem."
"Senin bu ıssız kadın triplerin çok yoruyor beni," dedikten sonra burnunun üzerini kaşıdı parmak uçlarıyla. Kirazın suyunu bulaştırdığında ise gözlerini şaşı yapıp bana sırıttı. Çocukluklarına alışmıştım, enerjimi yükseltirdi daima. "Ne diyorsun bu Ozan işine peki?"
"Sana küfür mü edeyim istiyorsun anlayamadım." Ajanstaki toplu konuşmamızdan sonra onunla ilk kez yalnız kalıyordum. Bu hesap sormam için elime geçen ilk fırsattı. "Beni böyle bir pozisyona sokmamalıydım."
"İnan ki elimden gelen bir şey yoktu. Gökhan da ben de sizin keçiliğinizi uzun uzun anlattık, istemeyeceğinizi söyledik ama değişen bir şey olmadı aşkım. Ayrıca kabul et, her yerde konuşulmaya başlarsınız yeniden. Öyle bir patlayacak ki bu dizi sektöre siz yön vereceksiniz, tıpkı eskisi gibi."
Bu konuda şüphem yoktu. Hakkımızda atılan tweetleri okuyarak geçirmiştim birkaç saatimi. Neredeyse hepsinin ortak noktası uyumumuzdu. Eski dizimize yapılan bir sürü edit yeniden gündeme getirilmişti, yan yana fotoğraflarımızı ve videolarımızı izlemek durumunda kalmıştım.
Birbirlerini hayatlarından çıkarmak isteyen insanlar böyle yapmazdı.
"Bilmiyorum Çisem." Onunla içimdeki sıkıntıları paylaşmak istiyordum ama beni ikna etmek için elindeki her kozu kullanacağını biliyordum. Bu gece arkadaşlıktan çok menajerlik yapmak için buradaydı. "Riskli işte."
"Korkuyor musun?"
Manipülasyonlarına kanacak değildim. "Korkmaktan değil," dedim hızlıca. "Ama iki arkadaş da kalmadık biz onunla. Konuşulanlar kadar konuşulmayanlar da var aramızda. Hal böyleyken anlaşma yapsak bile ne kadar sadık kalabiliriz orası meçhul. Birlikte bu kadar vakit geçirmeye hazır olduğumuzu düşünmüyorum."
"Ama yine de reddetmeyeceksin?"
"Göksel'i bırakmayacağımı net bir şekilde ifade ettiğimi sanıyordum."
"İş kesin Ozan'a kaldı yani?"
Sesli bir nefes bıraktım dudaklarımın arasından. Şarap kadehini elime aldım ama içmek yerine sadece içindeki sıvıya diktim gözlerimi. "Öyle de denebilir."
"O zaman yeni rolleriniz hayırlı olsun."
"Nasıl bu kadar eminsin onun da kabul edeceğine?" diye sordum. Ben de emindim aslında, sadece kendimi kandırıyor ve belki vazgeçer diye düşünüyordum.
"Çünkü Gökhan'a güveniyorum," dedi. "Hem sen bile öfkeden deliye dönüp kudurmak yerine uslu durup düşünmeye zaman harcadıysan Ozan da bunu yapabilir ve mantıklı bir karara varabilir."
"Ozan ve mantıklı kararları aynı cümlede kullanmamalısın, komik oluyor." Kendi kendime gülmeye başladım. "Ayrıca benden nefret eden biriyle başrolleri paylaşmayı kabul edeceğimi söylüyorum, ben de pek mantıklı düşünemiyorum sanırım."
"Reddetmek kaçmak olur."
Beni kızdırmak değildi niyeti, doğruları önüme sermekti. Yine de çok fazla konuşmasını istemiyordum bu konu hakkında çünkü Ozan'la bir zamanlar oldukça yakın bir ilişkide olan kişi bendim. Asla ne hissedeceğimi tam olarak anlayamayacaktı.
"Hem bence sana profesyonel yaklaşacaktır," dediğinde sesinde güvence vermek isteyen bir tını vardı. "Yani, sana yürüyeceğini düşünmüyorum. Geride bıraktınız bunları bence."
"Tabii ki." Ne o inandı ne de ben. "Bana yürüyecek diye bir telaşım yok zaten. Ozan rahatsız edici tavırlar sergilemez iş arkadaşlarına."
"Nasıl da savunuyorsun eski aşkını böyle..." Dizine sertçe vurduğumda mesajımı net bir şekilde kavradı. Bu tarz şakaları kaldıracak ruh halinde değildim. Dudaklarını büzdüğünde yeniden ciddileşti. "Biliyor musun, beklediğim kadar çok tepki vermedin aslında."
"Nasıl yani?"
"Neredeyse onunla yeniden çalışmak için fırsat kolladığını düşüneceğim. Seni ikna edebilmek için yaptığım kırk iki maddelik neden Ozan'la tekrar çalışmalısın adlı listemi sunmaya bile gerek kalmadı."
"Dünden razıymışım gibi konuşmandan hoşlanmadım." Çok keskin çıkıyordu kelimeler ağzımdan. Sesim sertti. "Ben Ozan'ın değil, rolün peşindeyim burada bir anlaşalım."
"Biliyorum hayatım." Başını ağır ağır sallarken kıstığım gözlerimi üzerine dikerek şarabımı yudumladım. "Aştığından belki de," diyerek başka bir tez sundu önüme. "Ortalığı çok da aleve vermedin. Demek ki Ozan o kadar da fazla tehlike teşkil etmiyor senin için. Sadece sinirlisin yaşananlar yüzünden, başka bir his yok içinde."
Bir cevap vermek yerine susup dik dik bakmaya devam etmeyi tercih ettim. "Ne var?" dedi. "Sonsuza kadar sürecek hali yoktu ya Ada. Bir buçuk senedir davetlerde bile yan yana gelmemek için kırk takla attınız. Hatta siz denk düşmeyin diye Gökhan'la ben bile yirmişer takla atmışızdır yani. Gözden uzak olan gönülden de uzak oluyordur belki cidden."
"Çisem sence ben gözden uzak olabilecek biri miyim?" Bu cevabımı hiç beklemeyen Çisem, koca bir kahkaha attı. Gülüşüne gülmeye başladım. "Sokakta dümdüz yürüse bile ya oynadığım dizinin afişinde ya temsil ettiğim bir markanın billboardında görür resmimi. O da eski ününe sahip olmayabilir ama iki dakika boyunca reels kaydırsan en az üçünde fotoğrafları çıkar karşına. Özellikle şu akım videoları var ya..."
"Türkiye'nin en yakışıklı erkekleri..." dedi elini kalbinin üzerine bastırıp bayılıyor gibi yaparak. "Hiç kimse bir Gökay Yüksel olamayacak editleri..." Yeniden çok etkilenmiş gibi başını geriye doğru attı. Gökay Yüksel, Ozan'ın birlikte oynadığımız diğer dizideki karakterinin adıydı. "Karşıma her yerde çıkan otuz yaş üstü adamlar videoları..."
"Otuz olmadı daha," dedim. Bu bir an için sanki onun doğum günlerini kovalıyormuşum gibi gelmişti kulağa. "Yani, genciz. O kadar yaşlanmış hissetmek istemiyorum, aramızda çok fark yok diye dedim."
"Ne zamandı doğum günü?"
"23 Aralık."
"Hım," dedi. "Bu sene yirmi sekiz mi olacak yani?"
"Yirmi yedi," dedim hızlıca. Düştüğüm tuzağın oldukça geç farkına vardım. Çisem dudaklarına bir fermuar çekip ben bir şey demiyorum, sen görüyorsun bakışları attı bana. "Senin de doğum gününü ve kaç yaşında olduğunu biliyorum," dedim ataklarına usta bir savunmayla karşılık vererek. "Ne, sana karşı da mı bir şeyler hissediyorum yani?"
"Evet, aşıksın bana."
Gülmeye başladık. Sanki düşüncelerim savruldukça her şey daha da kolaylaşacaktı. Belki de Çisem'in gelmesi iyi olmuştu, belki de kötü olan kendimle baş başa kalmamdı. "Her zaman." Ona bir öpücük attığımda bacaklarımı da pufun üzerine uzattım. "Yine de kolay olmayacak, bundan eminim."
"Biliyorum," dedi. "Birbirinize dünyayı dar edeceksiniz ama bölüm başına alacağınız parayı düşünün, en büyük motivasyonunuz bu olmalı bence."
"Aynen." Geçiştirmecelere sığınıyordum. Para umurumda değildi, bende ondan yeterince vardı. Ozan, ne yazık ki umurumdaydı. Benim için bir başarısızlıktı. Başarı göbek adı olunca tersiyle yüzleşme fikri insanı sinir ediyordu. Konuyu değiştirmek için aklıma takılanı sormaya karar verdim. "Sen beni kapıma geliyorsun diye mi aramıştın az önce?"
"Ben seni aramadım ki."
O olduğuna emindim, bu yüzden anlık olarak afalladım. Ardından az önce yüz çevirdiğim telefonuma uzanıp ekrandaki bildirime baktım. O bildirimin oraya düşmesini kaç ay beklediğimi bir tek ben biliyordum.
Özgür Ozan Özaltan.
Onu rehberime adı ve soyadıyla kaydedeceğim hale gelecek kadar bitmiş olmamız, itiraf etmekten kaçınsam da acıtıyordu canımı. Dışarıdan bir göz olarak o zamanki bize baksaydım, bugünümüze ihtimal bile vermezdim. Aramızdaki bağ her zaman gergin bir ip şeklinde olsa da o ip asla kopmazdı. Kavga ederdik, gevşerdik, kopacak raddeye gelirdik ama birkaç düğüm atıp devam ederdik. Bağır çağır birbirimize girdikten sonra yatağa yine birlikte giderdik.
Dilimden özürler yerine dudaklarımdan öpücükler dökülürdü. Ozan da bir sigara yakar, ona sırnaşmamı izlerken dünyanın en huzurlu adamı gibi görünürdü. Eğer daha çok kızan bensem genelde fena sürünürdü. Aramızdaki mevzuyu çiçekle böcekle çözmezdi. Pikabına bir plak koyar, bizim için bir kahvaltı hazırlardı. Zaafımın ilgi görmek olduğunu bildiğinden üzerime titremeye başlardı ve o ağzımın içine düşecekmiş gibi davrandığında onu affetmekten başka şansım kalmazdı.
Hepsi geride kalmıştı.
Çisem, "Ozan mı?" diye sorarak araya girdiğinde dünyaya döndüm ve başımı salladım. "Çabuk geri ara," dedi. "Görmediğini de açıkla. Bilerek açmamışsın gibi olmasın. O senin yeni partnerin olacak. Buzları yavaş yavaş eritmek lazım."
Ona ters bir bakış attığımda aceleyle ayağa kalkıp "Makyajımı temizlemeyi unutmuşum," dedi. "Banyoda çıkarıp geleyim. İşim çok uzun sürer, sen konuş rahat rahat."
Kalıp dinlemek konusunda ısrarcı olmak yerine bana istediğim alanı vermesinden memnundum ama Ozan'ı arayıp bir telefon konuşması yapacak olmaktan memnun değildim. Şarabımı keyifle yudumlamaya devam etmektense onunla iletişim kurup keyfimi kaçırma fikri cazip gelmiyordu. Yine de kaçan ben olmayacaktım. Numarasına tıkladım ve gerçekten de onu aradım.
"Alo?" dedim telefonu açtığını fark ettiğimde.
"Kabul edecek misin?"
Haspam. Hal hatır sormak için bile vakit ayırmak istemiyordu bana.
"Sen söyle önce," dedim soğuk bir sesle. Ne beklediğimi bilmiyordum fakat her geçen saniye kalbimin üşüdüğünü hissediyordum.
"Gökhan bana senin hazır olduğunu söyledi. Pezevenk blöf mü yapıyor anlamaya çalışıyorum."
"Yüzüne de söylediğim gibi." O lafı uzatmıyorsa ben hiçten uzatmayacaktım. "Ben varım."
"İyi."
"İyi mi?"
"Ben de varım."
Telefon yüzüme kapandı.
🎬
Özgür Ozan Özaltan
"Abi hayal ettiğin kadar kötü olma ihtimali yok ya, bir dinlesen beni..."
Karşı taraf Ada'ydı. Hayal ettiğimden daha beter olmaya müsaitti her şey.
En başta o ve hayal kelimeleri bir daha asla yan yana gelmemeliydi. Bu kesinlikle çok tehlikeliydi. Hayatımın bir döneminde bütün hayallerimi tek bir kadının üzerine kurduktan sonra ağzımın payını acı bir şekilde almıştım. O olmadan da yaşayabileceğime ikna olmam fazla uzun sürmüştü. Öyle ya da böyle bunu başarmıştım ama hayal kırıklıklarım, ne kadar uğraşırsam uğraşayım benimle kalmıştı. Her birinin ayrı yarası vardı içimde.
"Bir sussaydın da düşünebilseydim sakin kafayla." Gökhan'dan nefret ediyordum. "Geldin sabahtan beri dırdır ediyorsun başımda."
"Siz oyuncuların triplerini hiç çekemiyorum ben," dedi bunun için para alan menajerim. "Çuval çuval para gelecek eline, geçmişin rafında tozlanmış mevzu için değer mi harbiden bir kenara itmene?"
Geçmişin rafında tozlanmış bir mevzu yoktu ortada. Tekrar üzerine mürekkep damlamak üzere olan yarım sayfalar vardı. Hepimiz bu durumun basit bir şey olmadığının farkındaydık. "Bana psikiyatrist de ayarladın mı bari?" diye sordum ciddi bir şekilde. "Ada hayatındaysa mutlaka lazım olur çünkü insana."
"Yokluğunda da lazım olmuştu abi." Elimdeki kadehi parçalamak ister gibi sıktığımda Gökhan patavatsızlığının farkına varıp hızla toparladı kendini. "Aman be abi," dedi sonra. "Ne sular aktı o köprünün altından. Kimler geldi geçti."
Sustum.
"Abi?" dedi sesine şaşkınlık yerleşirken. "Ne hatunlar abi, öyle değil mi abi?"
Cevap vermedim.
"Nasıl yani?" Tamamen şoka girmişti çünkü o da herkes gibi devamlı kadınlar görmüştü yanımda, magazinlere böyle yansımakta üstüme yoktu. "Nasıl ya?" diye sordu tekrar. Çenesi yere değecek diye korktum. "Sen... Nasıl yani ya? Hiç mi?"
"Seninle ne zamandan beri böyle şeyleri konuşuyoruz biz?" Onu kapıdan içeri girdiği andan bu yana beş kez kovmuştum ama arsızdı, uslanmazdı, gitmiyordu. Yaka paça dışarı atılmasına ramak kaldığını bilsin istedim. "Özel hayatımdan burnunu çek, hoşlanmadığımı biliyorsun."
"Kaç kişi?" dedi. Takılı kalmış bir plak gibiydi. "Kaç kişi oldu abi Ada'dan beri?"
"Sana ne gevşek?"
"Abi nasıl durabildin?"
"Lan ben sana durdum mu dedim?"
"Durmadım da diyemiyorsun abi."
"Abin kadar taş düşsün başına." Gerçekten öfkelendiğime artık ikna olmuştu. Zorlukla çenesini kapatıp yutkundu. Bir süre sessiz kaldı. Onu yok sayarsam yok olabileceğine inanıp ben de ses çıkartmadım ama ondan hiç beklemeyeceğim kadar uzun süre tek kelime etmeyince göz ucuyla kontrol ettim yüz ifadesini. Dünyanın en karışık matematik işlemiyle karşı karşıya kalmış gibiydi. Yeniden dudaklarını aralayıp "Nasıl," diyeceği sırada "Sus Gökhan!" diye bağırdım. Sesim etrafımızda yankı yaptı.
"Ne hissettin onu görünce?"
Sustan da anlamıyordu. Laf da dinlemiyordu. Onu pataklamamak için tek bir sebebim bile yoktu. Benimle geçirdiği yılların hatrına kendime hakim oluyordum. "Senin kafanı kopartma hissiyle doldum taştım." Yalan değildi. "Bu herif böyle bir şeyi bana sormadan nasıl ayarlar diye düşündüm Gökhan."
"Yemin ederim ki seni hâlâ bu kadar etkileyebileceğini düşünmemiştim."
Bu cümlesi iyi niyetindendi ama yumruğumu sıkmaktan başka bir işe yaramadı. "Beni etkilemedi," dedim sertçe. "Sadece öfkelendirdi."
"Öfken bana değil ama." Tersini iddia ederek zamanımı harcamak istemedim, bana inanmayacaktı. "İçinde ona dair hiçbir his kalmamışsa onu yeniden gördüğünde bu kadar öfke duyabilmen normal mi gerçekten?"
"Fikrin olmayan şeylere karışıp durmasan mı artık? Gerçekten asabımı bozuyorsun."
"Hiç heyecanlandın mı?" Ona doğru yaklaştığımda benden kaçarak koltuğun kolçak kısmına yasladı sırtını. "Eğer heyecanlandıysan bile inan ki hiç belli etmedin, muazzam bir oyunculuğun olduğunu hep söylerim zaten."
"Saçma sapan konuşuyorsun."
"Nasıl yani ya? Bir buçuk seneden sonra bile körkütük aşık mısın amına koyayım?" Eğer gözlerle bir insanı öldürmek mümkün olsaydı muhtemelen Gökhan tam ortadan ikiye ayrılırdı şu an. "Değilsen ararsın," dedi meydan okuyarak. "Adamsan ararsın lan, senden haber bekleyen taraf onlar çünkü. Ada bu işi kabul edecek abi, son karar sana kalacak."
Blöf yaptığını düşündüm. Blöf yaptığına emindim. Ada da dünden razı değildi elbette benimle oynamaya. O da istemiyordu ama dibine kadar inat edecek, benim kaçmamı bekleyecekti. Bunu yapmayacaktım. Kariyerim, hislerimin ötesindeydi ve bu fırsat çok uzun zamandır hak ettiğim fırsattı.
"Onu sebepsiz arayamam," dedim.
Bir zamanlar sesini özlediğim için bile arayabiliyordum halbuki.
"Sebepsiz arama, verdiğin kararı söylemek için ara."
"Bir karar veremedim ki senin yüzünden."
Gözlerimin içine hâlâ o şaşkınlıkla bakıyordu. Jetonu yeni düştüğünde, bir şeylerin yeni farkına vardığında asılırdı o ifade bakışlarına. Ciğerini biliyordum karşımdaki herifin. Kesinlikle buna son vermesi gerekiyordu. Tek bir ima bile istemiyordum bu konu hakkında.
"Ada'ya bir mesaj attım ama bana dönmedi," dedi. "İstersen gidip bizzat öğrenebilirim kararını."
"Bu saatte?"
"Benim işimde saatlerin önemi yoktur abi," diye takıldı gün, gece yarısına doğru yuvarlanırken. Akan zamanın farkında olmadığını düşünüp yeniden "Bu saatte?" dediğimde başını sallayıp "He," dedi. "Dayanırım kapısına, ne olacak ki? Önemli bir iş söz konusu."
"Bu saatte Ada'nın kapısına gidersen ecdadını sikerim senin."
Ses tonum onu ürpertmiş olmalıydı. Gözleri kocaman oldu. Ardından sertçe yutkunup bir elini alnına vurdu. "Çok kötü bir şey yaptım," diye mırıldandı. "Ben çok kötü bir şey yaptım galiba."
"Ne yaptın lan?"
"Bu teklifi getirdim koydum önüne." Jetonu dokuz köşeliymiş gibi davranıyordu. Bu teklifin bizi berbat ötesi bir duruma soktuğunu ajanstayken çoktan fark etmiş olmalıydı. Gözlerimin içine benim için endişelenir gibi bakıp "Mahvolacaksın," dedi. "Hisler bitmemiş işte. Canın yanacak abi."
Ada da mı buna inanıyordu?
"Ben dizi çekmek istiyorum Gökhan," diyerek uyardım onu. "İzdivaç programı değil. Partner elbette önemlidir, seyirciye duyguların geçmesi zor oluyor o uyumu yakalayamayınca. Benim sorunum Ada'yla başrolleri paylaşmak değil, onu yeniden her gün görecek olmak. Biz birbirimizi mahvederiz oğlum, burnumuzdan getirmeyi deneriz sürekli. Sonu gelmez inatlaşmalarımızın. Yarım saatte sahneyi halletsek üç saat didişiriz kamera arkasında."
"Bayağı da düşünmüşsün üzerine." Elini saçlarının arasından geçirdi. "Biz kökten yandık ya, komple yandık. Bittik biz."
"Ne oldu?" diye sordum. "Beni ikna etmek için gelmemiş miydin? Ben mi seni ikna ettim bizden olmayacağına?"
"Sen kendini ikna et önce, sizden olmayacağına."
Söylediğinin konumuzla alakasını düşünürken kaşlarımı çattım. Karşımda bu kadar pervasızca konuşabiliyor oluşu sinirimi bozuyordu. Hiç basmıyordu frene, ona tanıdığım ayrıcalığın her seferinde bokunu çıkarıyordu.
"Geçmişe yönelik tek bir imada daha bulunursan yemin ederim ilk fırsatta Çisem'e benimle çalışmak ister mi diye sorar, seni de anında kovarım."
"İstemez," diyerek Çisem yerine cevap verdi. "Birbirimize paslamadığımız sürece birbirimizden müşteri çalmayacağımıza dair sözleşme imzaladık. Kağıt bulamayınca o an Çisem'in Hello Kitty'li postitini kullandık bunun için ama bence gayet sadık kalacaktır bu kuralımıza."
"Müşterin miyim ben senin?"
"Abimsin." Yumruğunu göğsüne vurdu sertçe. "Dünyada, ahirette. Ada da bacım, sonsuza kadar. Bizde yamuk olmaz."
"Ağzını yamultursam yamuğun olur. Yamuk ağızlı olursun Gökhan."
"Gerçekten kıskanıyor musun kıskanıyor gibi mi yapıyorsun? Hayır, bu konudaki kuduzluğunu çok iyi biliyorum ama hani benim ya bu... Ben yani. Ben ıssız bir ada'ya bile düşmem, senin delireceğini bildiğim için. Hiç gerek yok böyle tatsız mevzular açmana. Beni kırıyorsun."
"Koymuşsun kafana, yüzünü gözünü dağıttırmadan rahat etmeyeceksin. Biraz sus, tamam mı? Azıcık sus Allah rızası için."
"Ara Ada'yı, gıkımı çıkartmayacağım sonra. Rahat bırakacağım seni."
"Ne diyeceğim arayıp?"
"Onunla birlikte oynamayı kabul ettiğini."
"Kabul ettim mi ki?"
"Ettin ettin," dedi ve telefonumu masadan alıp elime tutuşturdu. "Bu arada ne diye kayıtlı, karım falan mı?"
Arkamdaki yastık, saliseler içinde yüzünün tam ortasına çarptığında fermuar çenesine denk gelmişti. Canı yandı sanıp yüzümü buruşturdum ama o kahkahalarla gülüyordu.
İlgimi ondan çekip yeniden telefonuma çevirdim ve rehberde aşağılara doğru inip numarasının üzerinde durdum.
Gök.
Soyadı Göktan diyeydi. Göz rengiyle bir alakası yoktu.
Oynayacağı karakterin adının Göksel olması bile sinirimi bozuyordu. Gök ve sel... Ona deli gibi aşık versiyonum, onun hissettirdiklerini anlatmak için genellikle gökyüzüne ve felaketlere sarılırdı. Bir zamanlar kendimi ifade etme şeklim buydu.
Gökyüzü, yıldızlar, güneş... Sel, fırtına, kıyamet... Eskiden tüm bunlar benim için Ada Göktan demekti.
Aradım, aradım, aradım... Onu sonuna kadar çaldırdım ve sonra sesli mesaj bırakabileceğimi söyleyen telesekreterin sesini duyup telefonu kapattım.
Açma zahmetine bile girmemişti.
Aradığımı görüp benimle alay ettiğine, egosunun tatmin olduğuna, hatta Çisem'e anlatıp bununla dalga geçeceğine emindim.
Bir buçuk sene sonra onu iş için aramanın bana ne kadar koyduğunu ise düşünmek bile istemiyordum. Gökhan da böyle bir fikre kapılmasın diye "Al işte," dedim sinirle. "Bu iş olmayacak belli ki. Hanımefendi sözünün eri değildir zaten, ben farkındayım bunun. Ajansta atıp tuttu ama vazgeçti belli ki. İkimizi de koyacaklar kapının önüne."
"Abartma hemen, uyuyordur belki."
"Uyumaz bu saatte," dedim ezberden.
"Yaa..." dedi Gökhan. "Kaç gibi uyur?"
"Gün içinde onu delirttiysem ikiden sonra genellikle."
Keşke Ada'ya hafızamda kapladığı gereksiz alan yüzünden tazminat davası açabilme şansım olsaydı.
Gökhan sırıttı. "Yani seni mi düşünüyordur?"
"Efsane Milan kadrosunu düşünecek hali yok," dedim. "Bir buçuk sene sonra yeniden birbirimize tahammül etmek zorunda kalışımızı düşünmesi çok daha olası bence, sence?"
"Telefonunu açmadı diye çok sinirlendin." Çok büyük bir tespit yapmış gibi dikkatle yüzüme baktı. "İlişkiniz tam olarak nasıl bitmişti sizin?"
Bilmiyormuş gibi pişkin pişkin soruyordu bir de!
"Çocukluğuma da inecek misin? Küçükken karıncaların tünellerine çekirdek kabuğu sokardım, sence bu şimdiki hayatımda nasıl bir travmaya sebep olmuştur?"
"Konuyu öyle güzel çevirip kapatıyorsun ki..." Ukala bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına. "Ada'nın sana postayı koyuşuna şaşmamak gerek."
Canına susamış olmalıydı. "Git," dedim. "Ciddiyim git."
Hedefine ulaşmış gibi görünüyordu. Belli ki hedefi beni sinir hastalıkları merkezine kapatılacak kıvama getirmekti. "Gidiyorum," dedi. "Bu gece yapabileceğim başka bir şey kalmadı zaten."
"Hiçbir işe yaramadın ki mal."
"Sen öyle san," dedi. "Hadi bana Eyvallah."
Evimden defolup gittiğinde boşalan kadehimi yenisiyle doldurdum. Gözüm sürekli telefon ekranına gidip geliyordu. Aramak zorundaydı. Geri dönmek zorundaydı. Uyuyor olamazdı, bir ihtimal görmemiş olabilirdi. Umurumda değildi. Çağrıma bir karşılık vermeliydi. Gökhan'ın gazına gelip yaptığım şeyle kalakalmak istemiyordum.
Hiçbir zaman bitmek bilmeyen egosunu düşündüm. Gözlerimin içine sinirle bakıp o olmasa hiçbir değerimin olmadığını ifade etme şeklini, birimizi seçseler bunun kendisi olacağını söylediği anı ve başka şeyleri düşündüm.
Hayır, onu gördüğümde ne hissettiğimi düşünemezdim.
Gökhan'ın sesi kulaklarımda çınladı.
Ajanstaki odaya girdiğimde içeride yalnızca Ada vardı. Beklenmedik şeylerden nefret ederdim, sürprizleri hiç sevmezdim ve o, orada öylece oturup önündeki kağıda bakarken benim ilk düşündüğüm bunun bir rüya olması gerektiğiydi.
Onu gördüğüm yer rüyalarımdı çok uzun zamandır.
Kâbus demeliydim adlarına. Ne yaptığını, nasıl olduğunu kontrol etmek istememe sebep olan kâbuslar. Onu unutmayı denerken ısıtıp ısıtıp önüme koyan bilinçaltım yüzünden uyumak istemediğim geceleri hatırlamak hoşuma gitmiyordu.
Rüyalarıma gelmesin diye tavanı izleyip durduğum bir dönemim vardı. Bir badana ustası bile hayatı boyunca bir duvarı benim kadar izlememiştir.
Bir buçuk sene sonra aynı odanın içinde olduğumuzu ve bunun bir rüya olmadığını idrak ettiğim anda Ada'nın parmakları elinde tuttuğu kağıdın köşelerini kıvırıyor, sonra düzeltiyordu. Bir şeye çok fazla odaklandığı zaman mutlaka böyle küçük hareketler yapardı. Kitap okurken dudaklarını çekiştirirdi mesela, çoğu zaman farkında bile olmazdı ama ben gözümü kırpmadan izlerdim her hareketini. Öperdim sonra, istediğim kadar.
Artık hiçbir şey istediğim gibi değildi. Onu gördüğümde ilk düşündüğüm buydu fakat Ada'ya sorsalar bu hale gelmemizi benim istediğimi savunurdu.
Sarı saçlarını salık bırakmıştı. Perçemleri ona son projesinden yadigardı. Mavi gözleri bunalmış gibi gezip duruyordu o kağıtta. Bir satıra takılıp kaldığını düşündürdü bu bana. Bir replik içine sinmemiş olmalıydı. Gözlerini kaldırıp bana baktı ve sanki göğsüme bir namluyu yasladı aynı anda. Nefret. Bundan ibarettik.
Yüzüne bakmamaya çalıştım. Gözlerimi kaçırıp ona en uzak yere otururken soğuk kahvemi kavradım avucumla. Beni canlı hissettirecek bir şeylere ihtiyacım vardı, o eskiden bu ihtiyacı tek başına karşılardı.
Düşürüldüğüm tuzak sinirlendirmişti beni. Onun da biliyor olduğuna inanmıştım. Belki de inanmak istemiştim. Geliyor olacağımı bilmesi, birçok şeyi değiştirebilirdi. Beni görmek istediği anlamına gelirdi ama haberi yoktu, o da benim gibi bir kurbandı sadece.
Sanki biraz zayıflamış mıydı?
Bunu sağlıklı yollardan yapmış olmasını diledim.
Hiçbir zaman çok kilolu olmamıştı. Formunu korumaya daima özen gösterirdi. Hatta bu, çoğu zaman onun için bir takıntı seviyesindeydi. İnce belini kavramak hoşuma giderdi ama nispeten daha kilolu hali için de kurşun atar kurşun yerdim. Minik ayva göbeği küçülse bile yanakları neredeyse hiç değişmezdi bu kilo değişimleri esnasında.
Ada'nın ince bir yüzü yoktu çünkü yanakları, buna izin vermiyordu. İnanılmaz derecede öpülesi yanakları vardı. Yüzü sektördeki diğer yüzlerden direkt ayrılıyordu bu sayede. Buna bayılırdım. Onu güldürdüğümde yüzünde beliren çizgilerin köpeği olurdum.
Bir zamanlar.
Pencerenin önünde duruyordu. Arkasındaki stor perdenin arasından yansıyan Güneş ışığı yamuk bir çizgi şeklinde iki ucunda bulunduğumuz masadan geçiyordu. Dikkatimi o kısma vermeyi seçtim. Onunla karşılaşmaya hazırlanma fırsatım olsaydı hareketlerim daha kontrollü olurdu ama dediğim gibi, benim için beklenmedikti.
Bir anda parfümünün kokusuyla dolu bir odada baş başa kalacağımızı bana kimse söylememişti.
Derin nefesler almamaya çalıştım, alırsam düşüncelerimin kayacağı yer hiç fayda etmezdi sağlam kalma çabama.
O anı düşünmeyi bırakıp boş evimin duvarına çevirdim yüzümü. Sessizlik, bunun gibi gecelerde çok gürültülü oluyordu. Karşımdaki kanepeye baktığımda dudaklarım düz bir çizgi haline geldi. Orada sarılıp film izlemeyeli çok zaman olmuştu. Her sıkıldığında ilgimi çekmeyi başarmanın bir yolunu bulurdu ve sonra o kanepede kendi filmimizi çekmeye başlardık.
Başımı iki yana salladım. Bir savaşa girmeye hazırlanıyorsam gardımı almam gerekiyordu çünkü karşı taraf, her bir zayıf noktamı biliyordu. Açık veremezdim, böyle şeyler düşünemezdim, tutunmam gereken tek duygu nefretimdi.
Dakikalar sonra telefonum çalmaya başladı. Ekranda gördüğüm isimle birlikte derin bir nefes almaya çalıştım ve telefonu kulağıma götürdüm.
"Kabul edecek misin?" diye sordum lafı uzatmadan.
Sert bir nefes verdi. Gözlerimi kapattım ve perçemlerini kulağının arkasına ittiğini hayal ettim.
"Sen söyle önce." Bana huysuz, yaşlı bir teyze gibi cevap vermişti. Topumu kesmekle tehdit etmek üzereydi sanki beni.
"Gökhan bana senin hazır olduğunu söyledi." Onu kendi irademle değil, Gökhan'ın zoruyla aradığımı bilsin istemiştim. "Pezevenk blöf mü yapıyor anlamaya çalışıyorum."
"Yüzüne de söylediğim gibi, ben varım."
Yüzüme söyleyip de geri alamayacakları geldi aklıma ve bunun ajanstaki görüşmemizle alakası bile yoktu.
"İyi."
"İyi mi?"
"Ben de varım."
Telefonu yüzüne kapattım, onun yüzüme çarptığı her kapı gibi.
🎬
Selam selam selam. Ada'dan sonra Ozan'ın kafasının içine de girdiniz. Nasılsınız?
#bizimiçinyazılmış etiketinin altında sizi bekliyor olacağım. Paylaşımlarınıza beni etiketlemeyi unutmayın olur mu? Hesabım azraizguner.
Görüşmek üzere 🤍
yine mükemmel bölüm ama fazla birşey olmadı biraz olabilirdi sanki
YanıtlaSilBölüm kısacıkk hiç doyamıyoruz biz bu kaleme...
YanıtlaSilAbiii neden ayrıldılar acabaa
YanıtlaSilYeni bölüm plssssssss
YanıtlaSilAşık oldummm😍
YanıtlaSilben bu kafaların içine girmek değil kafa göz girişmek istiyorum ya öyle belli ki hala birbirinizi deli gibi sevdiğiniz gökhan ve çisem sonuna kadar haklı hala katır inadı sürdürmekten gerçeklrei göremiyorsunuz
YanıtlaSilYeni bölüm yeni bölüm yeni bölüm yeni bölümmmmm
YanıtlaSilYeni bölüm yeni bölüm yeni bölüm yeni bölüm yeni bölüm yeni bölüm
YanıtlaSil1 haftadır bölüm bekliyorumm
YanıtlaSilne zaman gelecek ya bölüm 2 haftadır bekliyorum
YanıtlaSildktt - bizi bırakma
YanıtlaSildktt - bizi bırakma
YanıtlaSil''Ne hatunlar abi, öyle değil mi abi?'' en çok güldüğüm yer burasıydı. Yanıyoruz Fuat abiiiiii :D :D
YanıtlaSil