48. "Ay ve Yıldız"
Bölüm şarkısı:
Athena, On İki Dev Adam
•🧁•
Eğer onunla şimdiye dek gurur duyduğumu düşünüyorsam şu an yaşadığım duygunun ismi neydi bilmiyordum.
Dorukhan Falay, A milli takım formasıyla birkaç adım ötemde İstiklal Marşı'nı okuyordu ve gür sesi, buraya kadar geliyordu.
Milli daveti aldığı andan beri onu ilk maçında yalnız bırakmamak istiyordum fakat bunun benim için zor olacağını düşünüyordum. Maç nerede oynanırsa oynansın bir çare bulmayı deneyecektim. Onun peşinden dünyanın öbür ucuna giderdim. Hiç bilmediğim bir ülkede, sırf o mutlu olsun diye omzumda bir çantayla sokak sokak dolaşıp bir spor salonu bile arayabilirdim. Fakat bunların hiçbirine gerek kalmamıştı.
Türkiye-İtalya maçı, İtalya deplasmanında oynanacaktı.
Doruk maçtan önce Roma gezimizde birlikte çektiğimiz fotoğraflarımızdan birini hesabından paylaşıp altına İtalya bana deplasman değil, benim evim orada yazmıştı.
Bu gönderiyi az önce soyunma odasındayken paylaştığı için maça saniyeler kala hâlâ deli gibi etkileşim alıyordu ve ben hâlâ Doruk'un üzerine atlayabilmiş değildim.
Maçın bitmesini beklemem gerekmesi ne kötüydü.
İçimden aynı cümleyi bir kez daha tekrarlayıp yaşadığım anın gerçek olduğuna ikna olmaya çalıştım.
Şu anda benim staj yaptığım ülke olan İtalya'dayız ve bu bizim ilk milli maçımız.
Bir kaldırım, bir siyah kedi, bir televizyon fişi ve 15 Ocak'ta kim olduğunu bilmeyen iki kişi... İşte bizi buraya getirmişti.
Milli marşlar bittikten sonra takımlar birbirleriyle el sıkıştılar. Sabırsızca beklemeye başladım. Bana döneceğini biliyordum. Farkında olmadığım şey, elimi kalbimin üzerine koyduğumdu.
Heyecandan gümbürdüyordum.
Gururdan yığılıp kalmak üzereydim.
Bana hissettirdikleri, her seferinde ilk seferki gibiydi fakat bu kez işler biraz daha farklıydı. Koleksiyonundaki o yırtık formayı askıdan çektiğim anı hatırladım. Sonra bunu, Ankara'daki milli takım kampına davet edildiği ama babası yüzünden geceyi hastanede geçirdiği anı takip etti. Özge ablanın titreyen sesi kulaklarımda çınladı. On bir yaşındaki Doruk'un evinin bir köşesinde kanlar içinde yattığı görüntü zihnimde oynadı ve sonra Doruk'un gözleri, gözlerime çarptı.
Göğsünde taşıdığı ay ve yıldıza indirdim bakışlarımı. Ardından yeniden gözleriyle buluştum. Elim hâlâ kalbimin üzerindeydi. Milli takıma girer girmez boştaki 15 Numara'yı almıştı. Ona en yakışan sayı nasıl ki buysa, şimdiye dek ona en çok yakışan forma da buydu.
"Seni seviyorum," dedi dudaklarını oynatarak. Her an ağlamak üzereymişim gibi duruyordum ve bu onu gülümsetti.
"Ben de seni bebeğim," diye karşılık verdim. Çevremdeki İtalyan taraftarların arasında kırmızı formamla dikkat çekiyordum. Doruk, maçta beyaz olan formamızı giyeceği için benim kırmızı olanı giymemi rica etmişti. Böylece galibiyetten sonra sımsıkı sarıldığımızda birbirimizi tamamlayacaktık. Bana aynen böyle söylemişti.
Geride bıraktığımız bir ay boyunca onu deli gibi özlemiştim. Barıştığımızı resmi olarak benden duyduğundan beri Doruk, hâlâ o peşimde sürünen karakterindeydi. Hiçbir şey değişmemişti. Ben çok yoğun olup dönemediğimde bile mesaj atarak ne yaptığını anlatıyor, uyumadan önce ve uyandıktan sonra bana durum bildiriyordu.
Akıllanmıştı.
Bir kez daha aynı hatayı yapacağını düşünmüyordum. Eğer düşünseydim ne kadar seversem seveyim ona gerçekten bir şans daha vermezdim ama o benim için çok çabalamıştı ve ben de ona söz verdiğim gibi, onu izlemek için yine tribündeydim.
Çok uzun zamandır maçına gitmemiştim ve bu atmosferi deli gibi özlediğimi fark ettim.
Artık yalnızca basketbolcumdan değil basketboldan da keyif alıyordum.
Takımlar benchlerine geçerlerken devşirme oyuncumuz olan Shaw, Doruk'un beline dokunmuştu. Sonra onun bakışlarını takip edip beni gördü. Hemen yanlarında Aras da vardı. Bana doğru dönüp el salladıklarında aktif olarak sahadaki en havalı taraftardım. Elimi kaldırıp sallarken İtalyanca fısıldaşmalar duydum. Bunu yaptığımı aklım başındayken düşünsem çok utanırdım ama o an etrafımdaki taraftarlara Dorukhan'ın kız arkadaşı olduğumu söyledim. Onu takip edenler zaten beni tanırdı fakat bilmeyenlerin de bilmesinde fayda vardı. Sevgilim çok yakışıklı görünüyordu ve çevremden onunla ilgili duyacaklarım beni kızdırabilirdi. Bugün kıskanç tarafımdan uyanmıştım. Önlem almakta fayda vardı.
Dikkatimi yeniden takımımıza verdim. Fenerbahçe'nin aşırı yakışıklı 13 numaralı oyuncusu ve Doruk sanırım iyi anlaşıyorlardı. Önceden tanışıp tanışmadıklarını bilmiyordum ama paylaşılan antrenman fotoğraflarında onları çok sık yan yana görmüştüm. Bu takımın sevmediğim tek üyesi olan Okan da tıpkı Doruk gibi ilk beşte değildi. İkisi benchte yan yana oturmak zorunda kaldılar fakat Doruk asla Okan'dan tarafa çevirmedi başını. Kimse onların bir zamanlar çok yakın arkadaş olduklarını düşünmezdi. Okan'ın Doruk'a duyduğu kıskançlık, ilişkilerini tamamen bitirmiş gibi görünüyordu.
Daha önce NBA geçmişi olan oyuncularımızdan biri olan Günay Parlar, birkaç sene önce babamla izlediğim milli maçlarda takımın parlayan genç yıldızıydı fakat bugün bu takıma kaptanlık yapıyordu. Bugün milli takımla ilk maçına çıkacak olan erkek arkadaşımın bir gün onun konumunda olacağına dair içimde tek bir şüphe bile yoktu.
Shaw, Aras, Günay, yakışıklı 13 numara ve takımın yine NBA geçmişli pivotu olan Eray Erdem, ilk beş olarak sahaya çıktılar. Aktif olarak NBA'da oynayan iki oyuncumuz kadroda değildi. Doruk son görüntülü konuşmamız sırasında bana bunun sebebiyle ilgili NBA ve FIBA kelimelerini içeren bir şeyler anlatmıştı. Sanırım kurallardan falan bahsetmişti ama çıplak omuzlarını izlediğim için onu pek dinleyememiştim. Ne zaman beni arasa üzerindekini çıkarmış olmasının altında bir mesaj yatıp yatmadığını sorgulamıyordum artık. Çünkü laf arasında bana doğalgaz faturasının ne kadar geldiğini söylemişti. O faturayı ödeyen birinin şubatın ortasında evde çıplak gezmesi hakkıydı. Kombiyi sonuna kadar açıyor olmalıydı.
Odağımın dağıldığını fark ettiğimde bakışlarımı yüzüne çevirdim. Saçlarına kullandığı şu pahalı krem yüzünden bugün yine merinos koyunu gibi olmuştu. Bukleleri onu tanıdığım haline göre artık çok daha belirgindi. Keşke bu sadece benim hoşuma gitseydi ama maalesef, bütün kızların hoşuna gidiyordu.
Bencthe oturduğu yerden bana gülümseyip izin alır gibi gözlerini sahaya çevirdi. Başımı salladım ve ilgini hava atışıyla başlayan oyuna verdi. Şimdi pürdikkat oyunu izleyecekti. Sonra parkeye adımını attığı an omuzlarını geriye atıp silkelenecek, rakibinin hareketlerini analiz etmiş bir şekilde topun üzerinde hakimiyet kurmaya başlayacaktı.
Diğerlerinden farklı yaptığı şey neydi bilmiyordum. Açıkçası umurumda da değildi. Günün sonunda kendine güvenen Dorukhan Falay'ı izlemek bana yetiyordu.
İkinci çeyreğin başında milli takım koçunun Doruk'a bir işaret yaptığını gördüm ve heyecanla ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırdım.
Tribünde azınlıkta olsalar da Türk taraftarlar vardı ve benimle birlikte onlar da alkış tutarak A milli takım formasıyla ilk kez parkeye çıkan Doruk'a destek verdiler.
Rüya gibiydi.
Oyuna top çalarak başladı.
Turnike bırakmak için yükselen İtalyan oyuncu, henüz adımlama aşamasındayken Doruk elini uzatıp topu ondan öyle hızlı kapmıştı ki İtalyan oyuncu ne olduğunu anlamayıp yine de turnike için son adımı atmıştı.
Yani ellerinde top yokken potaya doğru sıçramıştı.
Bu sırada Dorukhan diğer potaya doğru topu sektirerek koşmaya başlamıştı bile.
Önüne çıkan bir oyuncuya fake atıp üçlük çizgisinin dışından bir şut çıkarttı.
Anadolu Efes'le de siftahını üç sayılık isabet bularak yapmıştı. Milli takımda da aynısıydı. Bazı şeyler değişmiyordu.
O, bu spor için yaratılmıştı.
Her geçen saniye bunu daha çok kavrıyordum. Elbette ki objektif yorumlar yapamazdım ama bence topun onun eline ne kadar yakıştığı nesnel bir görüş olmalıydı. Bir oyuncunun yalnızca iyi oynuyor olması, o kişinin seyir zevki vereceği anlamına gelmiyordu. Örneğin bu işin piri olan ünlü pivotların çoğu bana hantal gelirdi. Basketbolda çevik ve atletik hareketler, Doruk'tan önce de ilgimi daha çok çekerdi. Şimdi Doruk'la bu durum başka boyutlara ulaşmış durumdaydı.
Aras, Doruk ve Shaw üçlüsünü aynı anda yeniden sahada görmek beni biraz üzmüştü ama buna takılmamaya çalıştım.
Oyun içindeki konuşmalarını duyup birbirlerine nasıl destek olduklarını gördüğümdeyse bu giderek zorlaşmaya başladı.
Sadece üçü de değildi mevzu. Bu sene milli takımda gerçek bir aile havası mevcuttu. Eurobasket, gümbür gümbür gelecek gibi duruyordu. Takımımızın ümit vaat ettiğini yalnızca bir çeyrek izleyerek bile kolayca anlayabilirdiniz. Bu çocuklar, desteklenmeyi hak ediyordu.
İçlerinden birinin mücadelesine yakından tanık olduğum için olaya fazla duygusal yaklaşıyor olabilirdim ama altın madalyanın bu adamlara çok yakışacağına emindim.
Doruk ikinci çeyrekte o üçlüğü dışında başka bir şut denemedi. Bunun yerine pas trafiğini sağlamada ve perdeleme yapmada aktif rol aldı. Ben olsam kesin üçlüğüm isabet buldu diye bir tane daha denerdim. Bir şeyi yapabildiğimi gördüğümde o şeyi arka arkaya yapmak gibi bir huyum vardı. Onun aksine sabırsız davranabilirdim. Bazen sabrı, beni şaşırtıyordu.
Daima doğru şeyi yapmaya çalışıyordu.
Ne kadar heyecanlı olduğunu hissedebiliyordum. Mimiklerini bunca zaman öyle çok izlemiştim ki oturup yalnızca bu konuyu içeren bir kitap yazabilirdim. Başarısızlık korkusu ve kendini kanıtlama arzusu içinde güçlü bir biçimde çarpışıyordu. Diğer yandaysa kendisiyle duyduğu gurur dikiliyor ve onları izliyordu. Doruk, başardığını iliklerine kadar hissettiğinde başka bir insana dönüşüyordu.
İtalya hücumu, Doruk'un kenara geldiği ikinci çeyreğin son üç dakikasında bizim hücumumuzdan daha iyi bir haldeydi. Keskin şutörlerini bu maçtan önce çiğ etle beslemiş olmalılardı. Savunmamız sekiz sayılık geriye düşüşün ardından gaflete kapılıp saçmalamaya başladığında koç, İtalya'nın temposunu bir molayla kesti fakat bu ikinci çeyreği aynı farkla kapatmamıza engel olmadı.
Üçüncü çeyreğin ilk saniyelerinde Doruk bir üçlük daha bularak farkı beşe indirdi.
Top, potadan geçer geçmez "Sen nesin ya!" diye bağırırken buldum kendimi.
Sonra kendimden utanıp gülmeye başladım.
Yurt odamda tek başıma bu tepkileri vermek çok kolaydı. İtalyan taraftarların ortasında Türkçe bağırmak, işi biraz tuhaflaştırmıştı.
Ay vallahi hiç umurumda değildi. Benim keyfim inanılmaz yerindeydi.
Muhtemelen Devin'inki de öyleydi. Aras, ortaya öyle bir oyun koyuyordu ki bu maçı kazanırsak MVP'nin kim olacağına dair akıllarda soru işareti bırakmıyordu. Shaw Axel'i, yakışıklı 13 numarayı ve diğer herkesi skor katkısı olarak ikiye üçe katlamış durumdaydı.
Takımda en çok süre alan oyuncu da oydu. İnsanlar bunun sebebini babasına bağlamasın diye bir beşlik atmadığı kalmıştı. Muhtemelen beşlik diye bir şey olsaydı Aras Dinçsoy şu an onu da atardı.
Doruk, onu başka bir asistle besledikten sonra aradaki fark nihayet kapandı ve İtalya koçu bu işbirliğinin ardından bir mola aldı.
Devin yanımda olsaydı acaba önce hangimiz bayılırdık?
Doruk, benche doğru yürümeye başlamadan önce arkasına dönüp bana göz kırptı.
Nasıl sırıttığımı saklamak için ellerimi yüzüme kapatıp başımı omzuma doğru eğdim ve yemin ederim, bu bir refleksti.
Çocuğun tek hareketiyle şekilden şekle giriyordum. Keşke Ferdi enseme bir tane geçirseydi de kendime gelseydim.
Arkadaşlarımı çok özlediğimi fark ettim. Neyse ki oyun yeniden başladı ve dikkatim Doruk rakibine aldırdığı faulden sonra serbest atış çizgisine geçince dağıldı. Havaya kaldırdığı kolları, eşsiz bir manzaraydı.
Dördüncü çeyreğin ortalarında Türkiye aradaki farkı on iki sayıya çıkarmıştı. Bir süre sonra İtalya, yenilgiyi kabullenip direnmeyi bıraktı ve maçın son dakikaları ilk dakikaları kadar nefes nefese geçmedi.
Anaokulu çocukları gibi nasıl da yendik sizi ama falan diye çirkeflik yapasım geliyordu.
Kime neyin çirkefliğini yapacağım meçhuldü. Adamlar, İtalya'yı temsil ediyordu. Neredeyse hepsi de Doruk'tan uzundu. Bu İtalyanları neyle beslediklerini ara ara merak ediyordum.
Doruk, yaptıkları küçük kutlamanın ardından bana doğru koşmaya başladığında yüzünde bir resim yapmış ve bunu annesine göstermeye giden bir çocuğun heyecanı vardı. Takdir bekleyen yüz ifadesi, sahadaki o full konsantre halinden epey farklıydı.
Rakiplerine nefes aldırmayan bu çocuğun bana koşarken takındığı bebek suratı, onu ısırmak istememe sebep oluyordu.
Kendini son hızla dünyaya tanıtmaya devam ediyordu ve bunu yaparken hiç tanınmadığı bir dönemde yanında olan kızın elini sımsıkı tutuyordu.
Önümdeki korkuluğa tutunup aşağı doğru eğildim. Ben ondan daha yüksekte bir tribünün en önündeydim. Bu yüzden başını kaldırabildiği kadar yukarı kaldırdı. Ben de eğilebildiğim kadar öne eğildim. Yüzümü kavrayıp kendine çekti ve tek bir saniye bile beklemedi.
Dudaklarını dudaklarıma bastırırken artık kimseyi umursuyormuş gibi görünmüyordu. Ona karşılık verme şeklimi göz önünde bulundurursak, benim de dünya yansa umurumda olmazdı.
Yanağımdaki avucunu boynumla kulağımın arasına yaslayıp başımı sabit tuttu ve sonra dudaklarıma arka arkaya küçük öpücükler bıraktı. Bu sırada gülüyordu. Alnını alnıma yaslayınca terli tutamları yüzüme çarptı ve bu beni gıdıkladı. İki elimle sanki o kaçacakmış gibi yüzünü tuttuğumun farkına varınca ben de gülmeye başladım.
Dudaklarımı aralamıyordum ama her hareketimle benim diyordum. Benim sevgilim, benim basketbolcum, benim MVP'm.
"Yalvarırım bir sonraki maça da gel," dedi. Bana ilk söylediği şey bu oldu. Bir sonraki maçı iki gün sonra Bursa'daydı ve rakipleri İzlanda olacaktı. Sonra lig maçlarına çıkmaya kaldığı yerden devam edecekti.
"Nasıl geleyim?" diye sordum. Galibiyeti kutlamak yerine o an bunu konuştuğumuza inanamıyordum.
"Ben her şeyi ayarlarım," dedi nefes nefese. Öpüşmemizin etkisinden o da benim gibi henüz sıyrılamamıştı. "Bu gece yola çıksan maça kadar sizin evde kalırsın. Maç günü ve sonra bir gün daha bende kalırsın. Olmaz mı? Dört beş gün kaçamaz mısın?"
Planını çoktan yapmıştı.
Omzunu yavaşça itip "Bana bilet aldın, değil mi?" diye sordum şok içinde.
"Aldım ama seninle gelemeyeceğim. Takımla birlikte uçmam gerekiyor. Bu yüzden yeterince ısrar edemiyorum ama Ferdi'ye teklifimi kabul etme ihtimaline karşılık mesaj atmıştım. Saat geç de olsa seni havaalanından alıp eve bırakabileceğini söyledi."
"Ferdi'ye yazman ne alaka?"
"Biz arada konuşuyoruz biraderimle, karışma sen."
"Ne konuşuyorsunuz be?"
"Aşkım konumuza odaklansana. Soyunma odasına geçmem lazım. Fazla zamanımız yok."
"Acele ettirme. Fabio ile konuşmadım daha."
"Şimdi arayıp sonra yaz bana o zaman. Yirmi yirmi beş dakikaya koridorun orada buluşalım mı?"
"Ne koridoru?" diye sordum. "Burası Sinan Erdem değil. Her köşeyi bilmiyorum ki!"
"Sen takıl, ben seni bulurum," dedi. "Geleceğim hemen. Bu işi bir düşün."
Bu iş, aşırı heveslendiğim bir işti.
Aklımda hiç böyle bir şey yoktu ama bu gece İstanbul'a gidersem Falezlere sürpriz yapmış olacaktım ve bunun heyecanı karnıma kelebekler dizdi. Onlara sımsıkı sarılmayı çok özlemiştim. Maç gününe kadar evde kalır, sonra da maçı izler ve dönerdim. Üç gün bile yeterdi.
Fabio'yu ondan izin almak için aradığımda benimle dalga geçti.
"Deli gibi çalışıyorsun, tabii ki dinlenebilirsin!" cevabı önümüzdeki birkaç günün rotasını belirlemişti.
Giriş kattaki lavaboların önünde Doruk'u beklemeye başladım. Milli formasını çıkarmış, yerine kırmızı kapüşonlu bir hırka giymişti. Onu canlı renkler giyerken pek görmüyordum son zamanlarda. Bu tür renkler ten rengini olduğundan daha açık gösteriyordu ve benim her haline içim gidiyordu.
"Ee?" dedi omzundaki çantasının sapına asılarak. Yüzünde sorgular bir ifade vardı. Söylediği gibi, beni bulmuştu.
"Uçağım ne zaman?" diye sorduğumda Doruk, yumruk yaptığı elini karnına doğru çekip abartılı bir sevinç hareketi yaptı.
"Geliyorsun!"
"Geliyorum. Siz hemen çıkıyor musunuz?"
"Otele geçip hızlıca toparlanacağız," dedi göz ucuyla arkasını kontrol ederek. "Bebeğim, maç gününe kadar pek boşluk bulamayacağım ama istediğin zaman geçersin bana olur mu? Ben biraz annenlerle vakit geçirmek isteyeceğini düşündüm. Direkt maç için Bursa'ya gelip o gece kalırsın bende. Sonrasına bakarız. Ben seni havalimanına bırakırım, dönüşünü problem etme."
"Teşekkür ederim." Parmak uçlarımda yükselip dudaklarımı yanağına bastırdım. "Öyle yaparız. Annemlerin haberi yok değil mi?"
"Sürpriz yapmak istersin diye Ferdi'ye haber verdim sadece," dedi. "Ona yaz, seni alsın. İndiğinde bana haber ver bir de. Aklım kalmasın."
"O uçak inmez öyle hemen derim, şok olursun," dedim birden.
Her şeyin planını yapmış olması beni etkilemişti. Cesur bir misillemeye kalkışacak kadar uçmuştu aklım hatta.
Doruk'un dudakları aralandı. Sonra geri kapandı. Bir anlığına ne diyeceğini bilemeyerek kalakaldı. Utandı! Onu utandırdım. Bunu bu kez ben yaptım. İnanılmaz keyifli bir şeydi.
"Ağzından çıkanlara dikkat et," dediğinde bu sert çocuk tavırları için artık çok geçti. O zehri bir kere damardan almıştım.
"Niye?" dedim sırıtarak. "Lavaboya çekip kapıya yaslayarak öpmek mi istedin beni? Islanırsam sonra kurutucunun altına mı tutarsın?"
"Yok," dedi o pis gülüşü yüzüne yerleşirken. "Islak kalmanı tercih ederim."
Arsızlıkta kendimi geliştiriyordum ama yine de onunla yarışamıyordum. Bu sinirimi bozunca somurtmaya başladım.
"Ne oldu?" dedi daha fazla gülerek. "Ben mi kazandım?"
"Yanlış kelime seçimlerimin kurbanıyım."
"Bana karşı hiç şansın yok."
Kaşlarımı kaldırdım. "Öyle mi dersin?"
"Üzerinde soyadım yazan bir formanın içindeyken bana böyle kafa tutmaya devam etmemeni öneririm." Yüzünü yüzümün dibine kadar getirdikten sonra dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. "Dilim bir kere çözülürse durmam Feza. Dilim de durmaz."
Karnıma giren krampları yok sayarak "Aa ahlaksız," dedim yargılarcasına.
Etrafımızdaki kordan hava dağıldığında gülerek saçlarımı karıştırdı ve şefkatini parmak uçlarıyla saç diplerime dağıttı. Evime duyduğum özlemi azaltıyordu varlığı. İçimdeki annesine sarılmak isteyen sabırsız kıza biraz daha sabır aşılıyordu.
"O zaman birkaç gün sonra görüşürüz?"
"Görüşelim bakalım A milli takımın genç yıldızı Dorukhan Falay."
"Şimdi de spor muhabiri mi oldun başıma?"
"Ne alakası var genç kızların sevgilisi Dorukhan Falay?"
"Genç kızların değil, tek bir kızın sevgilisiyim."
Büyük bir kahkaha attım. "Anlaşıldı bu adam Feza'dan Dorukhan Falay."
🌸
"Lisede pizza tostumu paylaştığım tek insan, İtalya'dan İstanbul'a döndü şu an," dedi Ferdi havalimanında ben onun boynuna atlamadan önce. "Paramızı denkleştirip parkta cips kola yaptığımız günlerden bugünlere. Vay be Feyza Feza Falez, büyüdük galiba..."
Onu o kadar özlemiştim ki mahallemize dönene dek hiç durmadan konuştum. Yaptığım tatlıları, Fabio'yu, kafeye gelen müşterilerin bana yaptığı geri dönüşleri anlatıp durdum. Sonra ibreyi ona çevirdim. "Senin hayatın nasıl gidiyor?" diye sorduğumda alabildiğim tek cevap "Nasıl olsun, yuvarlanıyoruz işte," oldu.
Erkek olmasına rağmen onu sevdiğim için beni tebrik etmeliydi ya.
Hava buz gibiydi. Koluna sımsıkı sarılıp titreyerek adım atıyordum. Bizim mahalleye varmıştık. Bahsettiği parkın yanından geçeceğimiz sırada hiç konuşmamış olsak da aynı anda durduk ve karşıdaki salıncaklara baktık. Üç dört sene kadar önce öğle aralarımızda buraya kaçardık. Her günümüzün beraber geçtiği o dönemin aksine şimdi aylardır onu görmüyordum. Hayat garip bir yerdi. Bir insan bir insanı derinden sevince ne mesafenin ne de araya giren ayların önemi olmuyordu.
Doruk'la aralarındaki muhabbetin detaylarını sorgulamaya başladım ve birader olayının ardında yatanları öğrendiğimde kahkahalarım semtimizi inletmesin diye garip sesler çıkarmaya başladım. Hâlâ bunu yapmayı sürdürüyorlardı. Ferdi bana mesajlaşmalarını açıp gösterdi.
Ferdi.1907: Selam birader, iyi maçtı tebrik ederim
Dorukhanfalay: Eyvallah birader
Diğer hafta yeniden mesajlaşmışlardı.
Ferdi.1907: Sana kaç kere Fener maçında şov yapma dedim birader, ağzına sıçayım senin
Dorukhanfalay: Ağlama birader
Başka bir hafta, bu kez Doruk Ferdi'nin hikâyesine yanıt vererek konuşma başlatmıştı. Ferdi, bir deniz kenarının önünde elinde kahvesiyle dikiliyor ve gülüyordu.
Dorukhanfalay: Sanki Real Madrid'e Okan salağının son saniye kaybettiği top yüzünden yenilmemiş gibi duruyorsun birader
Ferdi.1907: Sen de beddualarımın tuttuğunu unutmuşa benziyorsun birader
Ferdi.1907: Son dört maçtır 10 sayıdan fazla atarak yakaladığın istikrarın yarınki maçınızda bozulmasın dikkat et, birader :)
Bir sonraki akşam Doruk ona tek bir mesaj atmıştı.
Dorukhanfalay: Allah belanı versin Ferdi ❤️
"Sana kırmızı kalp atmış!" Gözlerimden yaş gelmesine sebep olan nokta buydu. "Ya ne kadar nahif bir çocuk, görüyorsun işte."
"Sorma..." diye mırıldandı evimin önüne geldiğimizde. "Eğer yarın boşluğun olursa biraz parkta takılır mıyız?"
"Özlemişsin beni," dedim gülerek.
"Evet," dediğinde şaşırdım. "Bu gece yetmedi."
"O zaman yarın akşam cipsler senden?"
"Anlaştık."
Vedalaşmamızdan sonra zili çaldım ve beklemeye başladım. Bu saatte zili çalmam, evde panik havası yaşanmasına sebep olacaktı ama en azından beni gördüklerinde buna değeceğini düşünmüştüm. Üst taraftan bir camın hışımla açıldığını duyunca görünmeyeyim diye apartmanın girişine doğru kaçtım. Sonra pencere sinirle kapatıldı. Tekrar zile bastım. Pencere yeniden açıldığında babam sövmeye başlayacaktı, biliyordum.
"Ulan çocuklarım uyuyor lan!" Gür sesi, sokağı inletti. "Siktir git bela arama başına gece gece. Karım uyanırsa bulurum oğlum seni."
Birkaç adım geri çıktığımda heyecandan içim titredi. "Uyandırsana ya karını," deyiverdim birden. "Bu çocuğunun da uyutulmaya ihtiyacı var baba."
Babam, yumruk yaptığı eliyle gözünü sertçe ovuşturdu ve sonra gözleri şokla büyüdü. "Feza!"
"Feza tabii ya..."
Pencere şak diye kapandı. Babam kapı otomatiğine bassın diye bekledim fakat bu olmadı. Bir dakika kadar sonra koridordaki sensörlü lamba yandı. Koşan adım sesleri işitiyordum. Babam, şıp şıp terlikleri ve baba mavisi pijamasıyla bana kapıyı açtığında kollarımı vakit kaybeden boynuna doladım.
Ayaklarımı yerden kesip bana sımsıkı sarılırken gözlerim dolmuştu. "Sizi çok özledim," dedim. İlk defa bu kadar ayrı kalmıştım evimden. Öyle garip bir histi ki bu. Hayatımda eve dönmeyi ilk kez deneyimliyordum ve beni karşılayan, dört kat merdiveni birkaç saniyede koşarak inen babamdı.
"Nereden çıktın sen?" diye sordu heyecanla. Yanağımı kocaman öptükten sonra elini yüzüme koydu. "Üşümüşsün. Üşüdün mü babacığım? Nasıl geldin bu saatte? Kıyamam sana ben. Güzel kızım benim."
Hiçbir cevap beklemeden beni bir çöp poşetiymişim gibi omzunun üzerine attı. "Baba!" dedim kısık bir sesle bağırmaya çalışarak. Komşularımızı rahatsız etmemek için uğraşıyordum ama babam kararlı adımlarla yürümeye başlayınca sesimi biraz yükselttim. "Sakatlayacaksın belini ya... İndir beni."
"Yemin ederim kalbimin tamamlandığını hissediyorum şu an," dedi babam. "Hiçbir şey olmaz belime. İlacım gelmiş benim."
Annemi nasıl tavladığını artık daha iyi anlıyordum. Bu adam çok kolay kalp çalabiliyordu.
Dört kat merdiveni tırmanırken bir of bile demedi babam. Ben de bu sırada kıkırdamakla meşguldüm.
"Zilli," dedi babam. "Niye haber vermiyorsun? Karşılardım seni."
"Ferdi aldı beni," dedim endişe etmesin diye.
"Kız daha az önce maçta değil miydin sen?"
"Doruk almış biletimi," diye açıkladım babam ayakkabılarımı ayağımdan çekerek çıkarırken. Beni omzunda evimize soktu ve içime çektiğim koku, göz pınarlarıma yaşlar dizdi. Bu evin duvarlarının rengine bile hasret kalmış olmam, beni de şok etmişti. "Bursa'daki maça gelmemi çok istiyordu. Böyle bir şey düşünmüş. Benim de programıma uyunca kaçtım geldim öyle."
"Çok iyi yaptın." Beni ayaklarımın üzerine indirdi ve gözlerimin içine baktı. "Hoş geldin."
"Hoş bulduk efendim," dedim alayla.
Birlikte gülmeye başladık.
Ona bakarken dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyordum kendimi. Hayatımda bir şeyler ne kadar kötüye giderse gitsin babamın yanı başımda olacağını bilirdim. Bir şeyler iyiye gittiğinde onun benden bile çok mutlu olduğunu hissederdim. Dünyadaki hiçbir sevgi, ona duyduğum sevgiye benzemezdi benim.
Kollarımdan tutup beni çekti ve başımı göğsüne bastırıp kollarını etrafıma sıkıca sardı.
Eve dönmek, işte bu anın tanımıydı.
Birlikte yatak odasına doğru adımladığımız sırada beni arkasına aldı. Ben kapının kenarına saklandım, babam annemin koluna dokundu. "Canan..."
"Hım..." diye mırıldandı annem. Babamın onu önemli bir şey olmasa asla uyandırmayacağını bildiğinden birden kendine gelip doğruldu. "Neden uyanıksın aşkım?" diye sordu gözlerini ona çevirerek. Karanlıkta kaldığım için beni görmüyordu. "İyi değil misin?"
"Çok iyiyim," dedi babam. "Kızımız gelmiş."
"Ay merhabalar ya," diye daldım yatak odasına. "İlk göz ağrınızı özlemişsinizdir diye düşündüm."
"Annem!"
"Annem!"
"Annesi!"
Yatağa dizimi bastırdım ve annemin üzerine atladım.
Yüzüme aynı anda yüz öpücük koymuş olabilirdi.
"Ay seferden dönmüşüm gibi davranıyoruz," diye güldüm. "Alt tarafı İtalya'dan geldim. Bir süredir Milano'da yaşıyorum da ben. Yılbaşını da Roma'da geçirdim falan..."
"Çocukları uyandırdınız mı? Bir şeyler yiyelim. Aç mısın Feyza'm? Feyyaz, çay demleyelim."
"Su koyayım ben," dedi babam. "Sonra da çocukları uyandıralım."
Annemle sımsıkı sarılıp biraz boğulduktan sonra Fırat'la Ferda'nın odasının kapısında dikilirken heyecanım hâlâ aynı düzeydeydi.
Pislik olsun diye avucumla ışık anahtarına vurdum. Bu ranzanın üstünde yatan Fırat'ı her zaman deli ederdi. Gözlerini bir küfürle aralayıp başını uzattığında Ferda da yorganını başının üzerine çekmişti. Kıkırdadığımı duyunca hemen altından başını çıkardı.
"Abla," dediler senkronize bir şekilde.
Eğer paralel evrenlerin birinde ben onların ablası değilsem, o evrendeki versiyonumu öldürebilirdik. Onlarsız yaşadığımı hayal bile edemiyordum.
"Pardon," dedim. "Rahatsız ediyorum ama abur cuburumuz var mı?"
Gözlerim dolu doluydu. Sadece birkaç aylık ayrılık, beni bu hale getirmişti. Ben bu evi nasıl özlemezdim ki?
Fırat, şaşkınlığını bastırmak isteyen cool bir tavırla "Sabah gelsen ölür müydün?" diye sordu. Karmakarışık saçlarının bir tutamı havaya dikilip onu bir kirpi gibi gösteriyordu. Ferda'nın yanına oturduğumda "Parlıyorsun," lafını duydum. "İnanamıyorum. Gençlik dizilerinde yurt dışında hayatını izlediğimiz dertsiz tasasız gençler gibi oldun mu? Her gece partiliyor musun? Çabuk anlat, aramızda kalır."
"Anlat anlat," dedi Fırat. "Nasıl partiliyorsun, duymam gerek. Ne olursun anlat."
"Partilemiyorum," dedim. "Uslu uslu işime gidip geliyorum. Aşağı in de ablana sarıl."
"Hiç özlemedim ki."
"Seni yatağımda ağlarken bulacağımı sanmıştım."
"Ara sıra gizlice yapıyor bence," dedi Ferda kendini kollarımın arasına atarken.
Fırat da aşağı indiğinde sözde ona zorla sarıldım. Koluyla belimi o kadar sıkı sarmıştı ki nefesimi kesmişti. Geri çekilirken başımın üzerine bıraktığı öpücük, istediğimi bana fazlasıyla vermişti.
Sonra gidip Furkan'ı uyandırdık. Beni bir rüya sanan küçük kardeşim, rüya olmadığımı anladığında gözlerini kırpıştırıp "Artık uçağın mı var?" diye sormuştu uyku sersemliğiyle.
Burnumu boynuna yaslayıp ona sarıldığımda bana karşılık vermekten başka çaresi yoktu. "Seni çok özlemiştim," dedi. "Biliyoosun, en çok seni seviyorummm!"
Saat dörde yaklaşırken şiş gözlerimizle mutfaktaydık. Çay içip bir şeyler atıştırdık ve sohbete başladık. Gün doğana, Furkan babamın kucağında uyuyakalana kadar devam ettik konuşmaya.
Yeterince yorulduğumuza ve artık uykuya ihtiyacımız olduğuna karar verip odalarımıza dağıldığımızda gözlerimi kapatmadan önce galerimdeki fotoğraflarımıza baktım.
Mutfak masasında bir selfie çekmiştim. Ferda ve Fırat yanak yanağaydılar. Furkan benim kucağımda yanağıma bir öpücük bırakıyordu. Annem, oturduğu sandalyede babamın koluna girmişti.
Saat altıya çeyrek varken fotoğrafı Doruk'a yolladım.
Feza: Bir gün seninle böyle bir fotoğrafımız olsun istiyorum
Uyuduğunu düşünüyordum ama anında aktif oldu.
Yazıyor, yazısı belirdi ekranda. Sonra kayboldu. Tekrar belirdi. Tekrar kayboldu. En sonunda bir fotoğraf geldi ondan. Yatağındaydı. Yatak başlığına yaslanmıştı. Avucunu yüzünün yarısına kapatmıştı. Dudaklarında utangaç bir gülümseme vardı. Sadece sağ gözü görünüyordu ve karanlık odasında telefonun ışığı yüzünü aydınlatıyordu ama hafif dolu olan gözlerinin içinin parlamasının yemin ederim o ışıkla bir alakası yoktu.
Bana anlık tepkisini çekmişti.
Sevgilim: Bu mesajı yıldızladım
Sevgilim: Bir gün albümümüze böyle bir fotoğraf koyacağız
Sevgilim: En iyi imkanlara sahip olacağız
Sevgilim: Mutlu olacağız, birlikte olacağız
Sevgilim: Dört numaralı bilmiş çocuğumuz, bir numaraya diyecek ki
Sevgilim: Eğer annemi üzersen babam seni çöpe atar
Sevgilim: Sonra bir numara da diyecek ki
Sevgilim: Senin doğduğun yere mi yani? Biz seni çöpte bulmuştuk.
Sevgilim: Hepsi aynı sizin gibi birbirlerinden farklı olacak ama bir ortak noktaları olacak
Sevgilim: Babam anneme çok aşık diyecekler
Sevgilim: Hatta
Sevgilim: Annem babamın hayatını kurtarmış diyecekler Feza
Sevgilim: Her şeyi bilmelerini sağlayacağım
Söyledikleri zihnimin derinliklerine harf harf kazınıyordu. Parmaklarını klavyede gezdirirkenki heyecanını kalbimde hissedebiliyordum. Korkunç bir babanın kurbanı olan çocuk, kendi ailesini kurmanın hayaline iki eliyle tutunuyordu. On beş sene oyunumuzu hatırladım ve bizi böyle bir karenin içinde hayal edebildiğimi fark ettim. Garanti planlar yapıp hayal kırıklığına uğramayacağıma dair kendime verdiğim sözler eriyip gidiyordu. Onu yeniden hayatımın her köşesinde istiyordum.
Feza: Şanslılar bence. Sonuçta ebeveynlerinden biri, dünyanın en ünlü insanı ve her görenin yaptığı işe hayran kaldığı biri olacak.
Feza: Diğeri de basketbolcu falan işte
Sevgilim: :))))
Sevgilim: Seni seviyorum
Sevgilim: Birkaç saat önce yanımdaydın ama resmini öpüp yatacağım
Sevgilim: İyi geceler aşkım
Sevgilim: Önce bizi bir büyütelim, sonra sıra elbet bizimkilere de gelecek
🌸
Bir sonraki akşamı parkta Ferdi'yle oturup sohbet ederek geçirdim. Aynı gece, Naz bize yatıya kalmak için geldi ve böylece ona duyduğum hasretimi de sonlandırdım. Yirmi dört saat içinde bütün hücrelerim yenilenmiş gibi hissediyordum.
Maçın olduğu gün Onur abi, Özge abla, ben ve Devin, birlikte Bursa'ya doğru yola çıktık. Bu kadroyu tahmin edilebileceği üzere ben bir araya getirmiştim.
Babam önceden Fırat'ın o akşamki maçına gitmeye söz verdiği için bizimle değildi. Doruk, ablasına benim maça gideceğimi haber vermişti. Bu yüzden Özge abla, Onur abinin Bursa'ya giderken beni de almasını teklif etmek için beni aramıştı. Bakıcılarının bir işi olduğu için normalde o gelemeyecekti. Esin'i uzun araba yolculukları tutuyordu ve çocukları peşinden günübirlik sürüklemek istemiyordu.
Benim müdahalemle Alican ve Esin, maç günü bizim eve geldi. Annem onlara seve seve bakardı. Hatta Furkan, annemden bile daha çok bakardı çok özlediği arkadaşlarına.
Daha sonra Devin'i aradım. Maça gelmek isteyip istemediğini sordum. Kararı netti. Bildiğim kadarıyla aralarındaki bütün sorunlar çözülmemişti ama sebep her neyse Devin, bu maçı asla kaçıramazmış gibi onaylamıştı sorumu. Onur abi ve Özge ablayla onu evine yakın bir yerden almaya gittik. Devin'in arabası vardı fakat ben ısrar ettiğim için o da bizim ekibe katılmıştı.
Bütün yolu Onur abinin playlistindeki alakasız şarkılara eşlik ederek geçirdik. Özge abla o kadar mutluydu ki kahkahalarını bize de bulaştırdı. İkisinin bana sarılma şeklini aklımdan çıkarabileceğimi sanmıyordum. Artık onlar da ailemin birer üyesiymiş gibi hissettiriyorlardı. Doruk ve ben, birbirimizin hayatını kalabalıklaştırmıştık. Bu çok hoşuma gidiyordu.
Özge abla elbette ki Devin'i köşeye sıkıştırmayı ihmal etmedi. Aras'la aralarındaki ilişkiye dair birkaç soru sordu. Sonra onları Aras'ın dedikodusunu yaparken buldum. Sanki ben tüm detaylara hakim değilmişim gibi Onur abiye ayak uydurup ikisini ayıplamaya başladım. Milli bir oyuncunun arkasından dedikodu yapmalarını birlikte kınadık.
Tribünün en önünde yan yana yerlerimizi aldığımızda saat sekizi çeyrek geçiyordu ve maçın başlamasına otuz dakika vardı. Devin, parmaklarını benimkilerin üzerine koydu. "Isınmaya gelecekler," dedi. "Geleceğimi bilmiyor. Heyecanlandım biraz. Anlaşılıyor mu?"
"Ellerin buz kesmiş," dedim. "Ama yüzün sirke satıyor. Rahat ol aşkım, iyisin."
"Yüzüm sirke satmıyor," dedi. "Babasını görürsem diye gerginim. Kesin burada bir yerlerdedir."
"Burada olsa en ön sırada olmaz mıydı?"
"Locadan izler o. Keyif pezevenkliği, oğluna olan desteğinden daha önemlidir."
"Seni sevmiyor mu?"
"Hiç," dedi Devin. "Zamanında çok tersledim ben o adamı. Hoşlanmaz benden."
"Oğlunun aklını karıştırdığını mı düşünüyor?" diye sordu Özge abla. "Feza da aynısını benim oğluma yaptı."
"Görümcelik mi yapıyorsun bana abla?" diye sordum. "Senin oğlunun üç gram aklı vardı ben onu beşe çıkarttım. Günahımı alma."
"Doğru söylüyor," dedi Onur abi. Ne dersem diyeyim beni destekleyecek gibiydi. Konuyu dinlediğini bile sanmıyordum.
Oyuncular ısınmak için sahaya çıkmaya başladılar. Doruk dördüncü sıradaydı ve elini kaldırıp bize doğru sallarken gözleri parlıyordu. Ablasına ve abisine gülümsedikten sonra bakışları üzerimde durdu. Burası, milli maçın oynanması için seçilebilecek en onun lehine olan şehirdi. Tribünler ismini haykırmaya başlamıştı bile. Bursa taraftarı, Doruk'u gerçekten çok seviyordu.
Adı hep bir ağızdan söylenirken bakışmaya devam ettik. Başardığını en derinlerinde hissettiği anı benimle paylaştı. Parmaklarımı dudaklarıma götürüp ona bir öpücük attım. Gülümsemesi utangaç bir hal alırken Onur abi ve Özge abla onunla dalga geçmeye başladılar. Doruk, gözlerini yanıma kaydırdı. Ardından şut antrenmanına başlamış olan Aras'ın sırtına sertçe vurdu ve eliyle bizi işaret etti.
Aras yalnızca beni göreceğini düşünerek başını çevirdi. Sonra yanımdaki pembe tutamlar dikkatini çekti ve dudaklarına kocaman bir gülümseme yerleşti.
Devin, Aras'ın nasıl güldüğünü görünce bir anlığına put kesildi. Bunu ondan çok fazla etkilenmesine bağladım. Arada bana da oluyordu. Onu en iyi ben anlardım.
Bizim ikili, maçı on ikişer sayı atarak bitirdi.
İzlanda'yı 65-57'lik bir skorla mağlup ettik. Karşı tarafın önemli oyuncularının sakat olması, onlar için büyük dezavantaj oluşturmuştu. Açık söylemem gerekirse bu maç, izlediğim en sıkıcı maçlardan biriydi ama Doruk'un yakışıklılığı bunu fazlasıyla telafi etmişti. Muhtemelen televizyon başındakiler de oradan ayrılmadılarsa sebebi milli takımımızın üst düzey fenotipiydi. Gözlerimize bayram ettiriyorlardı.
Doruk, bizim yanımıza koşarken önce ablasına sarılması için bir adım geri çekildim ama o hız kesmeden kollarını benim etrafıma sardı. Sonra Onur abiye yaklaştı ve abisi onun ensesini yakalayıp gülerek sırtına vurdu. Ardından onu gururla alnından öptü. Sona bıraktığı ablasına sarılırken ikisi arasındaki duygu yoğunluğu öyle güçlüydü ki yine gözlerim dolmuştu. Özge abla onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Geri çekilirken "Seninle çok gurur duyuyorum," dediğini duydum.
"Ben de," diye ekledim hemen.
"Tahmin bile edemezsin," diyense Onur abiydi.
Doruk'un gülümsemesi diğer bütün detayları gibi silinmemek üzere aklıma kazındı. Bütün hayatını bu an için çalışarak geçirmişti. Emeklerinin karşılığını almaya başlamış biri, kendine yeniden güvenmeye başlardı. Doruk o saniye bize bakarken kendiyle barışmaya bir adım daha yaklaşmış gibi duruyordu.
Daha sonra Aras'ın bulunduğumuz yere doğru koşturduğunu gördüm. Doruk'un aksine o, maç içinde bu tarafa neredeyse hiç bakmamıştı. Muhtemelen dikkatini oyunda tutabilmek için öyle yapmıştı ama şimdi, ne dikkate ne de bir gram akla sahip değildi. Devin'in önünde durup başını eğdiğinde Devin de başını kaldırarak ona baktı.
"Geleceğini bilmiyordum," dedi nefes nefese. Maçın son saniyelerinde fazla efor harcadığı için çok yorgun olmalıydı.
"Geldim," dedi Devin. "Baban burada mı?"
"Evet," dedi Aras. "Onu sinir etmeme iznin var mı?"
Devin, başını aşağı yukarı salladı.
Sonra Aras bir anda onun dudaklarına yapıştı.
"Oğlum siz aranızda bir anlaşma falan mı yaptınız?" diye bağırdı Onur abi sitemle. "Sıra sıra manitalarımızı öpüp magazine malzeme vereceğiz mi dediniz? Neyin şovunu yapıyorsunuz lan böyle?"
"Ne şovu ya?" diye sordu Doruk, kaşlarını çatarak. "Sen de öpmedin mi benim alnımı? İnsan sevincini sevdiğiyle kutlamak istiyor işte. Laf söylemesene çocuğa."
"Neresi çocuk lan bunun?" diye sordu Onur abi. "İki metre çocuk mu olur lan?"
Aras, Devin'in kavradığı belini bırakmadan hafifçe geri çekilip "Senin çocuğun 1.91, biz bir şey diyor muyuz?" diye sordu.
Ay bunlar resmen birbirlerini kolluyordu.
Devin, bu sırada ruhani olarak başka bir aleme uçmuştu. Aras'ı öpmeyi nasıl özlediğini dudaklarına yerleşen gülümsemeden anladım. Sonra o gülümseme anında kayboldu çünkü Aras, ilgisini başka bir yere fazla hızlı bir şekilde çevirmişti ve bunun farkında gibi görünmüyordu.
Devin bu öpücüğe pişman olmuş gibi somurtarak kendini onun tutuşundan kurtarmak istedi ama Aras, kavradığı beli daha fazla kendine çekti ve kulağına eğilip bir şeyler söyledi.
Bu sırada Doruk, Onur abinin "Sen hiçbir şey diyemezsin zaten benim çocuğuma," demesine kahkaha atmakla meşguldü.
Gülüşünü izlerken ona yakalandım.
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı hemen yere eğdim. Sanki daha önce hiç münasebetimiz olmamış gibi gözlerimi falan kaçırıyordum bir de. Utanınca ne yaptığımı gerçekten bilmiyordum.
Doruk, gülerek beni kendine çekti ve bir kere daha sımsıkı sarıldı bana. Kendi kendime "Her yerime terini bulaştırdın," diye söylendim.
"Ben gerçekten aşırı masum biriyim," diye fısıldadı kulağıma. "Ama böyle cümleler kurarak hayal gücümü harekete geçirmekte üstüne yok."
Onu omzundan ittim. Bu gece birlikte kalacaktık. O düşünceleri aklından silip yanıma öyle gelmesi lazımdı, yoksa işimiz yaştı.
Takımla birlikte soyunma odasına dönme vakitleri geldiği için alelacele bir vedalaşma yaşadık. Sonrasında Devin'e yanaşıp "Hayırdır?" diye sordum. "Bitti mi küslüğünüz?"
"Senin bana laf söylemeye hakkın var mı?" diye çıkıştı. "Üç günde affettin çocuğu!"
"Üç gün değildi," dedim. "Ayrıca bu ani çıkışını anlamsız buldum. Bilmediğim bir zaman diliminde hamile falan kalmadın inşallah?"
"Ay ne alakası var be?" dedi saçlarını gereğinden fazla hızlı bir şekilde geriye atarak. "Bir tane öpücükle hamile kalınıyorsa senin şu an dokuzuncuyu doğurman gerekiyordu hayatım."
Onur abi elini kalbinin üzerine koyduğunda "Göğsüm sıkışıyor," dedi bana bakarak. "Böyle şeyler konuşmayın."
Bir an alık alık "Nasıl şeyler?" diye sordum.
"Ben babayım," dedi Onur abi. "Yüreğim böyle şeyleri kaldırmaz benim."
"Ay seni kıskanıyor şu an Doruk'tan," dedi Özge abla gülerek. Onur abinin omzuna kolunu yaslayıp yüzüne doğru yaklaştı. "Feza'yı kızın belledin, değil mi? Onu kardeşime üç beş gömlek fazla da görüyorsundur şimdi sen."
"Üç beş mi gömlek?" diye sordu Onur abi. "Sekiz on takım elbise, hayatım. Sekiz on takım elbise..."
Bu manasız muhabbeti dinlerken sırıtıp duruyordum. "Böyle şeyler söyleme," dedim sanki hoşuma gitmiyormuş gibi. "Duyarsa üzülür."
"Hak verir ki."
"Yine de üzülür."
"Sen böyle güldüğün sürece o ona söylenen hiçbir şeye üzülmez Feza."
Dünyada onu en iyi tanıyan insanların birinden duyduğum bu cümle, içi çikolata dolgulu bir sufleye uzatılmış bir kaşık gibiydi. Kalbimdeki bütün sevginin dışarı akmaya başladığını hissettim. Tatlı bir his, dilimi uyuşturdu.
Yarım saat kadar sonra Doruk'u otoparkta bekliyordum. BMW'sine yaslanmış, ellerimi montumun cebine sokmuştum. Onur abi ve Özge abla da buradaydı. Bizimle eve gelmeyeceklerdi. Doruk'la vedalaşıp doğrudan İstanbul'a döneceklerdi. Esin ve Alican annemlere yük olmazdı ama onlar birlikte bir yemek yiyecek zaman bile ayırmadan geri dönme planı yapmışlardı. Belki de bizim baş başa geçireceğimiz vakitten kısmak istemiyorlardı. Devin de onların yanında bekliyordu.
Aras ve Doruk, otoparka birlikte girdiler. Doruk, gri oversize bir eşofman takımı giymiş ve siyah bir kep takmıştı. Arabasına yaslandığımı görünce yanağında gamzesi belirdi. Dudaklarının kenarında kıvrılan çizgiler, aklımı oynatmama sebep oluyordu. Karnımdaki kelebekler yeniden taklalar atmaya başlamıştı.
Birlikte doğru düzgün zaman geçirmeyeli epey olmuştu. Onu ne kadar özlediğimi yeni fark ediyordum.
Öyle ki ona bakarken Aras'ın moralinin ne kadar bozuk olduğunu fark etmemiştim.
"Ne oldu?" diye sordu Devin ona doğru adımlamaya başlarken. "Baban, değil mi? Ne söyledi sana?"
"Önemli değil," dedi Aras. "Sadece, onunla dönmek istemiyorum. Doruk bizi bir yerlere atar, seninle döneriz. Tamam mı?"
"Neden takımla birlikte dönmüyorsun?"
"Babamla döneceğimi sanıyorlar."
"Devin'i İstanbul'dan ben aldım ben geri götüreceğim," dedi Onur abi. "Geleceksen bizimle gel. Başka türlü olmaz."
"Sorun değil Onur abi," dedi Devin, ona dönerek. Onur abinin bugün bize kız babalığı taslaması beni içten içe kahkahalara sürüklüyordu. "Çok teşekkür ederim her şey için. Biz size yük olmayalım."
"Ne yükü?" diye sordu Onur abi. "Otobüsle mi dönmeyi düşünüyorsunuz? Herifin babası Uraz Dinçsoy, senin kapının önünde Mini Cooper'in var. Ne yapacaksınız, terminale gidip Balıkesir Uludağ firmasından bilet mi alacaksınız?"
"Kalın bende," dedi Doruk, ağzının ucuyla.
"Ne?" dedi Aras.
"Babana onunla neden gitmediğine dair saçma bir bahane uyduracağına bende kalacağını söylersin."
"Sen şu an ciddi misin?"
"He," dedi Doruk. Ben de en az Aras kadar bu teklife şaşırmış durumdaydım. Ben buraya geleyim, birkaç gün birlikte kalalım diye kendini yırtmıştı ve şimdi Aras'la Devin'i onda kalmaları için davet ediyordu.
"Saçmalama, biz ayarlarız bir otel," dedi Aras.
"Asıl sen saçmalama," diyen Devin'di. "Biz o kadar da barışmadık."
"Öptün lan beni."
"Sen beni öptün!"
"Ben bu filmi izlemiştim," dedi Doruk, arabasının anahtarını cebinden çıkarırken. "Sonu güzel bitiyor." Daha sonra rahat bir tavırla abisine dönüp "Siz gelmiyor musunuz?" diye sordu.
"Kıza sormadın," dedi Onur abi. "Sen adam olacaksın da ben göreceğim Dorukhan..."
"Neyi sormadım?" dedi Doruk, kafası karışmış bir şekilde.
"On dokuz yirmi takım elbise..." diye mırıldandı Onur abi.
Doruk hiçbir şey anlamadı ama ben kahkaha attım. "Sorun değil," dedim gülmeye devam ederek. "Tabii ki bizimle kalabilirler. Ben Devin'le sarılarak uyurum, sen de Aras'la yatarsın."
Aras ve Doruk aynı anda birbirlerinden birer adım uzaklaştılar.
Biz de bunun üzerine Devin'le birbirimize birer adım yaklaşıp daha çok güldük.
Onur abi ve Özge ablayı yolcu ettikten sonra BMW'nin çevresine toplandık. Doruk, şoför koltuğuna geçmeden önce benim kapımı açarken Aras ona "Hanımköylü," diye takıldı.
"Ölümüne." Ben arabaya geçince kapımı nazikçe kapattı. "Benim en azından elini tutabildiğim bir kız arkadaşım var, canım. Sen kendi haline yan."
"Ben de tutabilirim," dedi Aras.
"Nah tutarsın," dedi Devin. Arka koltuğa kendini bir hışım attı. Ardından kapıyı sertçe çekerek kapattı.
Doruk, telaşla arkasına dönüp sanki bu şekilde anlayabilecekmiş gibi arka kapıya bakarak arabasının iyi olup olmadığını kontrol etti.
"Ay çok özür dilerim," dedi Devin. "Görmemişin arabası olmuş. Hasar olursa ben karşılarım, faturayı yolla."
İkisi arasında bildiğim kadarıyla şimdiye dek fazla bir konuşma geçmemişti ama Doruk, Aras'ın karakterine fazla aşina olduğu için Devin'i hiç yadırgamıyordu. "Baba parası değil, alın teri," diye karşılık verdi ona.
"Kalın bir fontla arka cama yazdırmanı bekliyordum böyle bir şeyi," dedi Aras, kendi yerine geçip kapıyı Devin'den daha sert bir şekilde çektikten sonra. "Meğer sen direkt kamyon olmayı seçmişsin."
"Lan kapımı neden çarpıyorsun?" diye bağırdı Doruk.
"Keyfimden," dedi Aras. "Faturayı Devin'e yollarsın."
"Faturayı sokacağım şimdi bir tarafına. İyi davran lan arabama!"
"Görmemişin arabası olmuş," diye mırıldandım gülerek.
Gözleri sende mi diye sorgular gibi beni buldu. "Hayır şu arabayı aldığımda benden çok sevindiğini bilmesem inanacağım şu tavrına," dediğinde sesinde tatlı bir muziplik vardı.
Arabayı gördüğümde yaptığım bir sonraki şey, kucağına çıkmak olmuştu vakti zamanında.
"Abonmana para vermeyeceğim için sevinmiştim sadece," dedim tavrımı sürdürerek. "Ama gerek yokmuş. İtalya'dayım da ben artık."
"Şaka maka çok tebrik ederim," dedi Aras. Lafa böyle girdiği için arkamı dönüp ona baktım. Bacaklarını koltuğumun arkasına yaslamış durumdaydı. Dizleri oraya zor sığıyordu. Bana alaysız bir şekilde gülümsedi. "Bu malı ortada bırakıp gitmeni çok takdir ediyorum ama ondan bile çok, istediğin bir şeyin peşinden böyle koşmanı takdir ediyorum."
"Teşekkür ederim, sanırım?"
"İltifat etmeye çalışıyorum," dedi Aras. "Ters bir şey söylemiyorum."
"Paslanmışsın," dedi Devin. "İltifat için seçilebilecek en kötü yolu seçtin."
"Bana laf sokmadan duramıyor pezevenk," dedi Doruk.
"Dert ortağı olarak onu seçerken ne düşünüyordun merak ediyorum," dedi Devin. Gözlerini aynadan Doruk'a dikmişti. "Ondan bir tavsiye aldıysan uygulamamışsındır inşallah. İlişkileri düzeltmeye çalışmak konusunda gerçekten berbattır."
"Ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama Aras'la öyle bir arkadaşlığımız yok bizim," dedi Doruk. "Çareyi de dışarıda arama huyum yoktur. Feza varsa derdimin çaresi odur. Yoksa da yanına giderim, yine o olur. Öyle oturup geceler boyu Aras'la ağlamadım yani."
"Aras'la ağlamadın ama ağladın yani?" diye sordu Devin, bir kaşını kaldırarak.
Doruk, başını aşağı yukarı sallarken bunu itiraf etmekten rahatsızlık duyuyor gibi görünmüyordu. "Tabii ki ağladım. Onu sonsuza dek kaybettiğimi düşünmek, bacağımın kopması gibi bir şeydi. Fiziksel olarak canım yanıyordu ve hayatımın amacını yitirmiş gibi dolanıyordum ortalıkta."
Dudaklarımı birbirine bastırıp onu izledim. Arkadaşlarına benden bahsederken birkaç karış ötesindeydim ama yüzü, uzakta olduğum zamanların acısıyla kasılmıştı.
Duygusallığı dağıtmak amacıyla söze girdim. "Valla ben o sırada Milano'daydım."
"Hayatının amacını yeni bulduğunu hissediyordun ama keşke Doruk da orada olsa diye düşünüyordun."
"Senin ağzın ne kadar sıkı böyle Devin!"
"Öyledir," dedi gerinerek. "Mesajlaşmalarımızı eski erkek arkadaşlarımızın yanında ulu orta dile getirecek değilim. Aa, getirmişim."
"Eski erkek arkadaş mı?" diye sordu Aras. "Eski erkek arkadaşlarınızla hep böyle takılır mısınız kızlar ya?"
"Toksik ilişkinizin hangi evresinde olduğunuz umurumda değil," dedi Doruk, direksiyonu tek eliyle kontrol edip sağa doğru dönüş yaptığı sırada. "Önümdeki eski sıfatını kaldırmak için kaldırımlarda süründüm. Bir daha sakın onu oraya ekleme benden bahsederken."
"Nispet mi yapıyorsun anlamadım," dedi Aras, dilini damağına vurarak. "Hayır, az önce de Aras'la o şekil bir arkadaşlığımız yok falan diye konuştun. Alınıyorum harbiden. Ben ne yaptım lan sana da sen böyle her fırsatta satıyorsun beni?"
"Kafan dağılsın diye seni evime götürüyorum mal. Oradan bakınca seni satıyor gibi mi görünüyorum?"
"Birbirinize duyduğunuz sevgiyi güzel sözcüklerle ifade edebilirsiniz beyler," dedi Devin. "Biz mesela Feyza'yla aşkımlı bebeğimli konuşuruz. Hiç, öylesine tavsiye veriyorum."
"Sen ne olsun istiyorsun?" diye sordu Aras, sesi kalınlaşmıştı bunu söylerken.
"Ay ne bileyim? Gözüme tatlı geldiğiniz için uğraşasım var sizinle."
"Tatlılar, değil mi ya?" diye tasdikledim ben de. "Birbirlerini hiç sevmiyorlardı sözde."
"Çok da bir şey değişmedi," dedi Aras.
"Hadi oradan," diyen Devin'di. "Maçın içinde bir alnından öpmediğin kaldı Doruk'u."
"Soyunma odasında öptü bu arada İtalya'daki maçta."
Benim attığım kahkaha, Devin'inkinden daha güçlüydü. "İnanamıyorum, arkamı dönmeye gelmiyor."
"O öyledir," dedi Devin. "Kameralar kapansın, kuytu köşede öper böyle birilerini."
"Ben o imanın varacağı yeri anladım ama seni hiçbir zaman aldatmadım Devin," dedi Aras birden, ciddi bir şekilde. "Şakalaşıyoruz, gülüyoruz Eyvallah. Ama dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyorsun. Sonra da bana kendi kendine kuruluyorsun. Üzerinden o kadar çok zaman geçti ki olayları çarpıtmaya başladın çünkü ne zaman beni affetmeye yaklaşsan, bunu yapmayı istemediğin için beni senden uzaklaştıracak bir sebep bulmak istiyorsun. Sonra da konuyu hep aynı yere getiriyorsun."
Ani konu değişimi beni afallatırken Doruk'la göz göze geldik ve arabanın içinde yükselen gerilimi seyretmeye başladık.
"Şu an seninle tartışmayacağım," dedi Devin. "Moralin yeterince bozulmuş bir şeylere."
"Moralim bozuk falan değil benim," dedi Aras. "Milli takımla ikide iki yaptık. Yeni jenerasyon olarak gümbür gümbür geliyoruz. Niye bozuk olsun moralim?"
"Eski jenerasyonun efsanesinin gölgesinden kendini bir türlü kurtaramadığın için olabilir mi?"
"Sikeyim ya!" diye yükseldi Aras, Doruk'un sorusu üzerine. "Herif röportaja alıyor beni. Maç hakkında tek kelime etmeden önce baban da tribündeydi diyor. On iki sayı attım lan on iki! İki maçtır kıçımı yırtıyorum lan. Yemin ederim Doruk, ben bu takımın yıldız oyuncusuyum ve çok gencim daha. Nasıl çabalıyorum, sen görüyorsun. Pas trafiğinin kilit noktası oluyorum. Adıma bir gram övgü alamazken soyadıma yağdırılanlardan gına geldi artık. Sonra millet arkamdan torpilli diyor. Derler lan tabii. Sen de diyordun."
"Kral, torpilli olduğun noktalar yok değil şimdi."
Aras, Doruk'un koluna uzanıp sertçe onu itince Doruk kapıya doğru yapıştı ama direksiyonu sıkıca kavramaya devam etti. Bu sırada deli gibi gülüyordu.
"Birader, Dinçsoy soyadını taşımak kolay değil. Markasınız siz sonuçta."
Doruk dalga geçtikçe Aras kızarıyordu. "Boğarım lan seni."
"Kimin sevgilisini boğuyorsun ya sen?" diye sordum, ben de Doruk'un sinir bozucu oyununa eşlik etmeye başlayarak. "İkinci milli maçına çıktı o bugün. Abisi olarak ona hediye falan vermen gereken yerde şu dediğine bak."
"Abisi mi?" dedi Doruk. "Hemen abart sende."
"Kız haklı," dedi Devin. "Abi kardeş gibi didişiyorsunuz."
Doruk arabayı durdurduğunda evinin önüne geldiğimizi yeni fark ediyordum. Yolun nasıl akıp gittiğini anlamamıştım bile. Kendimi uzun zaman sonra resetlenmiş hissediyordum. İtalya'da da mutluydum ama ailemle geçirdiğim zamanın ardından kendi seçtiğim ailem olan arkadaşlarımla ve şimdi de Doruk'la yan yana olduğum saniyeler, yalnız olduğum günlerin üzerini tek tek karalıyordu.
"Küçülsün de cebime girsin," dedi Aras. "Allah'ın Bursasporlusu. Milli takımdayız ve o yeni diye ben sahip çıkıyorum ona, yoksa biliyorsunuz sahada rekabete devam."
"İzlemesem inanacağım," dedim gülerek. "Doruk Efes maçında tebessüm bile etmeden oynuyordu, sana gelince kahkaha atmaya başladı. İtirafınız aramızda kalır, birbirinizi sevdiğinizi biliyoruz."
"30 sayı yedik amına koyayım ya," dedi Aras. "Abart. Ben çocuğu güldürüyorum, çocuk benim yüzüme tükürüyor."
"Ağlayacaksan oynamayalım," dedi Doruk, ona çok yakışan egoist bir ifadeyle. Aras, ona bir kez daha vurmaya yeltenecekti ama kaşla göz arası emniyet kemerini çözüp kendini dışarı attı. Kapımı açıp centilmen bir tavırla elini uzattığında yanaklarımın ısındığını hissettim.
Bizim artık bir arabamız vardı ve o benim kapımı açıyordu.
Zamanında en güzel kapılar ona açılsın diye etmediğim dua kalmamıştı. Eline geçen her fırsatta bana karşılığını sunuyordu.
"Ben de seni indireyim mi?" diye sordu Aras, kendi kapısını açarken. Sesi tamamen alay tonundaydı. "Kendin inemezsin şimdi sen."
"İstemez," dedi Devin. "Uzak ol benden."
"Merhaba Feza," dedi Doruk, Devin'e bakarak. "Aynısını söyleyen kızın yurt odasında sabahladım. Beni yerde yatırttı bu arada, denemek istersen diye söylüyorum."
"Tek koltuğun yok lan," dedi Aras. "Karşılıklı kıvrılırız, niye yerde yatıyorum?"
"Seninle aynı odada kalmam bu arada ben," dedi Devin. Bal gibi kalırdı. Boş yapıyordu. Gözlerimi devirecek gibi oldum ama kız tarafı olduğumu hatırlayınca durdum. "Ben Feza'yla uyurum, ne olmuş?"
"Öyle bir şey yok," dedi Doruk. "Evimi açıyorum diye abartmayalım yani. Buraya gelsin diye ayaklarına kapandığım kızı rüyanda bile göremezsin bu gece sen."
"Tamam," dedim. "Birlikte uyuruz. Sakin ol."
O kadar eğleniyordum ki kaşlarını çattı. Bu anı bölen, Aras'ın telefon melodisiydi. Elini neredeyse telaşlı bir şekilde cebine sokup ekrandaki isme baktı ve sonra bizden birkaç adım uzaklaştı. Telefonu kulağına götürürken yüzü gerilmişti.
"Babasını hiç mi sevmiyor?" diye sordum kendi kendime. Onunla telefonda konuşurken yüzü öyle rahatsız bir hal almıştı ki onu daha önce böyle görmediğime emindim.
"Babasını çok seviyor," dedi Doruk ve Devin aynı anda. Dönüp birbirlerine baktılar. Belli ki dinlediğim şey, bir yalandı. Doruk ve Aras geceleri ciddi ciddi dertleşiyorlardı.
"Benim kaçışım, onun da yarışı doğduğu zaman başlamış," diye devam etti Doruk. "Biz baba sorunları olan milli takım oyuncularıyız. Ben milli takımdayım da bu arada..."
"Bu çocuk giderek sana benziyor," dedi Devin gülerek. "Seven sevdiğine benzer derlerdi de inanmazdım."
"Aras, babasına benziyor mu?" Bunu oyun stili olarak sormuştum. Babasını insanlar bir efsane olarak nitelendiriyordu. Belki bir gün insanlar Aras hakkında da böyle konuşacaklardı fakat bugünlerde yalnızca onun kimin oğlu olduğuyla ilgileniyorlardı.
"Oldukça," dedi Devin. "Normal bulmadığım derecede bir hayranlıkla büyümüş. Kendini unutana kadar onu izlemiş, sonra da her şeyini ezberlemiş."
Doruk, sesini gereğinden fazla bir şekilde yükselterek "Aras," dedi. "İçeri geçmeyecek miyiz?"
Sanırım babasına uydurduğu bahane için bir kanıt sunmak ve onu içine düştüğü durumdan kurtarmak istemişti.
"Geliyorum," dedi Aras. "Yarın dönerim. Tamam baba. Evet, Devin de benimle. Hayır." Kısa bir anlığına güldü ve bahsettikleri sevgiyi o bir saniye içinde gördüm. "Aynen öyle. Görüşürüz."
"Babandan izin aldıysan gel hadi top oynayalım," dedi Doruk.
Bu aralar çok mu komikti yoksa milli forma yüzünden ona olan duygularım mı kabarmıştı bilmiyordum ama bu şaka beni aşırı güldürdü.
Elimi koluna koyup gülmeye devam ettim. Bana garip garip baktı. Saat biraz geç olmuştu. Kahkahalarımın sitede yankılanması sakıncalı bir durumdu. Susmayı denedim. Denedikçe daha çok gülesim geldi.
"Alık aşık," dedi Aras. "Seni ilk gördüğümde teşhisini koymuştum."
"Beni ilk gördüğünde bana kaçıp gitmemi söylemiştin." Doruk, evin kapı şifresini tuşlarken şubat soğuğu yüzüme işliyordu. Ellerimi montumun cebine soktum ve başımı kaldırıp Aras'a baktım. "Neyse ki sarhoşken bile aklım başımdaydı da dinlemedim seni."
"Sana kendi tecrübemi aktarmıştım," diyerek kendini savunmayı denedi.
"Siktir oradan," dedi Doruk. "Kızı korkutup aklını karıştırmıştın. O günlerde harbiden dövmek istiyordum seni."
"Düzgün konuş kızların yanında, terbiyesiz."
"Lukas sizi böyle görse kendini yerlerde yuvarlardı," dedim onlar bizi arkada unutup içeri birlikte geçerlerken. Birkaç büyük adım atıp başımı aralarına uzattım. "Ben de Türk olmak istiyorum diye bir köşede ağlıyor olabilir."
"Özledin değil mi bizim ortamı?" diye sordu Aras. Dördümüz birlikte asansöre bindikten sonra Doruk'un ensesini kavradı. "Bu da özledi ama itiraf edemiyor."
"Güle oynaya ayrılmadım takımdan," dedi Doruk, aniden sertleşen sesiyle. "Beni gönderdiler. Bize karşı oynamadığınız her maçta sizi desteklerim ama sizin kazanmanız onların işine yaradığı için açıp maçları takip edesim bile gelmiyor birader."
"Sana bir şey diyeyim mi? Başkan da aynı fikirde gibi hissediyorum."
"Umurumda değil," dedi Doruk. "Öğrenmek istemiyorum. Beni ilgilendirmiyor."
"Ben yine söylemiş olayım," dedi Aras. "Muhtemelen kökten bir değişim bekliyor Efes'i."
"Niye biz diye bahsetmedin?" diye sordu Devin. "Bir yere gitme planın mı var?"
"Yunanlılar peşimde." Aras, Devin'in beline parmaklarının ucuyla dokundu. Tepki vermediğini görünce avucunu beline yerleştirdi ve asansör kapıları geldiğimizi belli eden minik bir sesin ardından açıldığında onu belinden hafifçe iterek dışarı çıkarttı. Sonra da temasını kesmedi. "Ama pas vermiyorum."
"Niye?" diye sordu Doruk, bilerek.
"İstanbul'da kalmam için sebeplerim var," dedi Aras, laf sokar gibi.
"Ay bunu biliyor musun?" diye lafa atladım gülerek. "Bursa'ya geliyor diye ayrılıyordu benden. Vurdum kafasına, nereye ayrılıyorsun ya dedim."
"Olay aynen böyle gerçekleşti," dedi Doruk başını aşağı yukarı sallayarak.
"Altına çektiğin arabadan utan," dedi Aras.
Bu mantıklı bir gerekçeymiş gibi "O zaman arabam yoktu," dedi Doruk. Zamanında beni çıldırtmış olaylara böyle gülüp geçebilme işine bayılıyordum. Gelecekte yaşayacağım olaylara nasıl yaklaşmam gerektiğine dair bir ders gibiydi bunlar. Her yaşadığımdan bir tecrübe kazandığımı geç olmadan fark eder olmuştum ve bu büyümek gibi hissettiriyordu.
Doruk, kapıyı anahtarıyla açarken Devin bize bakıp "Siz gerçekten birlikte sıfırdan başladınız, değil mi?" diye sordu. Yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. "Çok güzelsiniz, her şeye rağmen."
"Size kibarca fakir olduğunuza inanamadığını söyledi," dedi Aras, içine içine gülerken. "Biz başlamadık mesela sıfırdan. Ben arabayla doğdum. Hiç ilk arabamı kutlayamadık Devin'le."
"Benim ehliyetimi kutlamıştık," dedi Devin.
"Doğru." Aras'ın bir saniyeliğine gözü daldı. "Güzel bir gündü."
"Bizim ilk kutlamamız, formayı aldığım gündü," dedi Doruk. "Yeni tanışmıştık. İlk o zaman sarıldık."
"Peki o an anlamış mıydın işlerin buraya geleceğini?"
Devin'in sorusunu Aras yanıtladı. "Bu mal başına iyi şeylerin geleceğine inanmaz. Feza'yla mutlu bir ilişkinin hayalini kurması şöyle dursun, kızı bir daha göreceğini bile düşünmemiştir."
"Görmek için Visal'e gidip duruyordum," dedi Doruk. "O an anlamamıştım ama dediği gibi, böyle bir ihtimalin başıma geleceğini düşünmediğim içindi."
"İhtimal diyerek neyi kastediyorsun?"
"Feza tarafından sevilmek, bir insanın başına gelebilecek en büyük şanstır diye düşünüyorum," dedi Doruk. "Hele ki bir gram sevgiye muhtaç büyüdüysen onun kalbiyle tanışmak, ilahi bir güç gibi geliyor insana. Sıra dışı bir ihtimal..."
Beni başkalarına anlatış şeklini duymak, kalbimde tatlı bir kaşıntının oluşmasına yol açtı. Hayranlığı, sesinin tonunu farklılaştırıyordu. Az önce dünyanın en güzel hissettiren cümlelerinden birini kurmamış gibi bana dönüp "Bir şeyler sipariş edelim mi?" diye sordu. "Hepimiz açızdır. Pizza size uyar mı?"
Eğer çok yorgun olmasaydım yemek yapmayı teklif edebilirdim ama şu an hazıra konmayı seve seve kabul edebilecek durumdaydım. Devin başını sallarken Aras, "Sen sipariş verirken üzerimi değiştirsem olur mu?" diye sordu. Doruk, telefonunu kulağına yerleştirirken onu başıyla onaylamıştı. Aras'ın direkt Doruk'un odasına yürümesini beklemiyordum. Üzerini ne şekilde değiştireceğine kafa yormamıştım. Doruk'un kıyafetlerini giymekten bahsediyordu.
Devin buraya ilk kez geliyor olduğu için elimle ona salonu gösterdim. Önümden yürüdü ve kendini koltuğa bıraktı. En az benim kadar yorulmuş görünüyordu. Sanki bu gece maça çıkan bizdik. Resmen tükenmiştik.
Doruk siparişi verdikten sonra "Bulabildin mi bir şeyler?" diyerek Aras'ın peşinden gitti.
"Gerçekten çok yakın olmuşlar," dedi Devin. "Bu kadarının farkında değildim."
Aslında ben hissetmiştim. "Onu bunu boş ver de o öpücük neydi?" Koluna yapışıp onu utandırmaya başladım. "Bu anı beklediğini biraz fazla belli ettin."
"Çok özlemişim," dedi Devin. "Ve bu artık sinirimi bozuyor."
"Barışmayı düşünüyorsun."
"Kendime saygısızlık mı yapıyorum?" Birkaç saniye duraksadı. "Bu bayağı kötü bir düşünce bence. İnsan aşık olduğu için böyle hisseder mi Feza?"
"Hisseder," dedim başımı sallayarak. "Kendimle ilgilenmeye yeni başladığım bir dönemde Doruk tarafından unutulduğumu hissetmiştim ama kendimi çok değersiz hissettiğim bir dönemde bana değerimi fark ettiren de oydu. Herkesin hikâyesi kendine. Sizin ilişkinizde söz hakkına sahip tek kişi sensin. Benimkinde de bendim ve bizi bu noktaya getirdim."
"Ama çok yoruldun," dedi Devin. "Çok yıprandın."
"Bunun çetelesini tutamayız ki ama," dedim gülümseyerek. "Bilmiyorum, benim dünyamda sevgi böyle bir şey değil."
"Ne demek istiyorsun?"
"Ben daima etrafımdaki insanlar iyi olsun diye uğraşırım," dedim. "Benden bunu beklemeseler de uğraşırım. Böyle biriyim çünkü. Sen üzüldüysen bunu hissederim ve yanında beni görürsün. Ülkeler ötedeki arkadaşım yalnız hissetmesin diye yorgunluktan ölsem bile arayıp sesini duymak isterim. Doruk'un en çok aptallık yaptığı dönemde bile onun ellerini tutmaya çalışırım çünkü sevdiğim insanların sorumluluklarını üzerime almaya çok meyilliyim. Senin hislerinin bile sorumluluğunu hissederim. Bu kadarı gereksiz saflık, bunu kabullendim ama yapmaktan vazgeçebildiğim bir şey değildi eskiden. Doruk bunu çok iyi biliyor. Bir kere ayarlarımla oynadı, bir kere kullanıldığımı düşündüm ve sonra karakterimin derinden sarsıldığını hissettim. Ama sonra büyüdüğümü fark ettim. Kalbim kırılmadı mı? Çok kırıldı Devin. Ama sonra beni kazanabilmek için o kadar uğraştı ki... Gerçekten düşündüğümde beni kimsenin Doruk kadar desteklemediğini fark ediyorum çünkü ne istediğime önem vermeye o hayatıma girdikten sonra başladım. Önümü açtı, gözümü açtı. Tek kalemde silebilir misin? Ben silemem."
"Birine böyle bağlanmak seni korkutmuyor mu?" diye sordu.
"Bizde korkan taraf Doruk. Ben birilerine bağlanmak için dünyaya gelen tarafım."
"Ve?"
"Bağımsız da yaşayabileceğimi onu izleyerek öğrendim," dedim. "Tek başına mücadele edebildiği şeylere şaşırırdım. Benim de tek başıma yapabildiğimi gördüm. Şimdi birlikte iki kişilik yaşamayı deneyimliyoruz. Günden güne de iyiye gidiyoruz. Bu benim hayatım. Onu affettiğim için kimseye açıklama yapmak zorunda değilim, kendimden başka."
Çünkü asıl sorununun bu olduğunu biliyordum. Kendine yaptığı açıklamaları yutuyordu. Gururu incinmişti. Durumu, bzimkinden farklıydı. Ama en büyük korkularından biri, eleştirilmekti sanki. Kendi kendini o kadar çok eleştirmişti ki kafasının içinde kendi yargıçlarını yaratmıştı. Halbuki bizi yargılamasından korktuğumuz o insanlar bir gün konuşurdu, iki gün konuşurdu. O ise seçtiği kişiyle yaşlanacaktı. Elalem, neden bizim için bu kadar sorundu?
"Onu sevmemem gerektiğini biliyorum," dediğinde başımı iki yana salladım.
"Birini sevmemek için kendini zorlayamazsın. Zorlasan da başarılı olamazsın."
"Beni çok üzmüş olsa bile mi?"
"Bunu bir suçmuş gibi söylüyorsun aşkım."
Yüzüne baktığımda gözlerinin dolmak üzere olduğunu gördüm. "Ama kalbim kırıldı."
"Ama kalbinin kırılması, senin suçun mu?"
"Onu sevmeye devam etmesem böyle olmazdı."
"O, doğru sevmeyi bilseydi böyle olmazdı," dedim. "Biri seni bıçaklasa kanadım diye kendini mi suçlayacaksın? Aynı şey."
"Ama yine aynı kapıya çıktık," dedi kafası karman çorman haldeyken. "Bir insanın elinde bir bıçak olduğunu görüyorsan, yüzü ne kadar güzel diye düşünmemelisin. Bir kere kalbini kıran hep kırmaz mı?"
"Bilmem," dedim. "Belki de kırar. Ben sana ona geri dönmeni söyleyemem ki. Hislerin seni ezmesin istiyorum sadece."
"Bir şey diyeceğim," dedi birden. "İnsanlar için ne kadar önemli biri olduğunun farkında mısın? O çocuk, şu konuda çok haklı. Senin tarafından sevilmek gerçekten sıra dışı bir his."
Böyle söylemesi beni utandırdı. "Teşekkür ederim," dedim.
Sonra gözlerim, kapıda dikilen Aras'ı buldu. Olduğu yere saplanıp kalmış gibi duruyordu. "Yukarıda," dedi ve kaldı. "Bir teras varmış." Yeniden durdu. "Doruk, Feza'ya birkaç şey almış. İstersen onları giyebilirmişsin. Doruk, ona kendi dolabından bir şeyler ayarlayabileceğini söyledi."
"Bunun terasla bağlantısı nedir?" diye sordu Devin.
"Çıkarsak diye... Soğuk gerçi ama. Öyle."
Kekeliyordu.
Omuzlarını düşürdü. "Seni çok üzdüğümü biliyorum," dediğinde kesik bir nefes verdi. "Ama bir kere kalp kıran belki akıllanmıştır, yeniden yapmaz aynı hatayı."
"Aras..."
"Konuşalım mı biraz?"
Devin, bana baktı onay ister gibi. Kendi hayatımızın dönüm noktalarında cesaret aradığımız yerler ne tuhaftı.
Hiçbir tepki vermediğimde ayağa kalktı ve koridora çıktığında ikisi de montlarını almak için askılığa doğru yürüdüler. Kısa bir süre sonra kapının kapandığını duydum. Salondan çıkıp Doruk'un odasına adımlarken ne hissedeceğimi bilemiyordum.
Doruk, odasında değildi ama telefonu yatağın üzerinde duruyordu. Ekranı bir bildirimle aydınlandı. Gelen bildirim Instagram'dandı ama benim ilgimi çeken, altındaki mesajdı. O mesaj, beni telefonunu elime almaya itti.
Zerrin Hanım isminin yanında parantez içinde psikolog kelimesi yazıyordu. Maç için kısa bir tebrik mesajı atmıştı ama beni içerik değildi ilgilendiren. O parantezin içindeki kısımdı.
"Güzelim," diye seslendi Doruk arkamdan. Hazırlıklı olmadığım için irkildim ve elimdeki telefonuyla birlikte ona döndüm. Bu an bana bir çizgiyi fazlasıyla geçtiğimi hissettirdi. Mahremiyetini ihlal etmiştim. Kalbim suçüstü yakalanmış olmam sebebiyle hızlı hızlı çarpıyordu. Doruk'un bakışları elimdeki telefona indi. Sonra yüzümdeki ifadede gezindi. Kızmış görünmüyordu. "Ne yapıyorsun?" diye sordu sadece. "Biri mi aradı?"
"Hayır. Ben..."
"Şifremi biliyorsun," dedi rahat bir tavırla. "Ama ne aradığını söylersen sana ben de yardımcı olabilirim."
"Telefonunu karıştırmıyordum," dedim telaşla. Bir açıklama yapamayacağımı fark ettim ama hiçbir şey görmemiş gibi de davranamadım. Merakım, aklımın önüne geçti. "Bir psikologla mı görüşüyorsun?" diye sordum doğrudan.
"Evet," dedi burada neler döndüğünü anladığında.
"Ne zamandır?"
"Neredeyse yılın başından beri."
Yüzüne baktığımda rahat tavrını koruyor olması, beni şaşırttı. "Bana neden söylemedin?"
"Çünkü bunu bir kanıt sunar gibi kullanmak istemedim," dedi. "Bana biz ayrıyken desteğe ihtiyacım olduğunu düşündüğünü ama bunu kendim için yapmam gerektiğini söylemiştin. Barışmak için yapmadım. Bak ben düzelmeyi deniyorum diye sana söyleyip kararını etkilemek istemedim. Sadece düzelmek istedim."
Gözlerim şaşkınlıkla aralandı çünkü onun yardım almayı kabul etmesi, kendisi için inanılmaz büyük bir adımdı. "Senden özellikle gizlemiyordum," dedi hızlıca. "Anladın beni, değil mi?"
"Hıhı."
"Ne oldu?"
"Şaşırdım sadece."
"Kimse bilmiyor," dedi. "Utandığımdan değil ama... Belki de utandığımdan. Bilmiyorum."
Elini ensesine attı ve bu kez o kendini yakalanmış gibi hissetmeye başladı.
"Nasıl?" diye sordum.
"Ne nasıl?"
"Nasıl gidiyor?" Telefonu bırakıp yatağın ucuna oturdum ve başımı kaldırıp ona baktım. "Benim ilk seansım beni çok zorlamıştı."
"Bu benim ilk seansım değildi," dedi Doruk. "Biliyorsun, öncesinde de destek almıştım. Aynı kişiden değil ama... Neyse ne."
"Nasıldı?" diye yineledim sorumu, kaçtığını fark ettiğimde.
"Yerimde saymak gibi hissettirdi," dedi Doruk. "Dönüp dolaşıp aynı noktalara varmaktan çok sıkıldığımı düşündüm o koltukta. İlk seansımdan çıkarken kadına bir daha gelmeyeceğimi söyledim."
"Peki devam etmeye nasıl karar verdin?"
"Ben on kez vazgeçmek istediğimi söylesem on bir kez devam ederim Feza. Düşüncelerim, huylarımdan daha kirlidir benim."
Bir süre duraksadı ve yüz ifademi tarttı. "Ama temizlemeye çalışıyorum," dedi. "Kafamın içini yani."
Beni bu defa gerçekten beklemediğim bir yerden yakalamıştı. Ona destek almasını tavsiye ettiğimde düzelmem ki diye cevap verişi dün gibi aklımdaydı fakat muhtemelen Türkiye'ye döner dönmez bunun arayışına girmişti. "Seninle o kadar gurur duyuyorum ki."
"Biliyor musun, ben de," diye karşılık verdi. "Çevremdekilerden alkış duyma isteğime o kadar odaklanmışım ki benim de bu sesi çıkarabileceğimi unutmuşum."
"Özür dilerim," dedim. "Sana bakmak için odana gelmiştim. Telefonunu karıştırmak niyetinde değildim, mesaj gözüme çarptı. Bu şekilde öğrendiğim için kendini rahatsız hissetmeni istemiyorum."
"Bebeğim, sorun değil," dedi bana yaklaşarak. "Ama üzerine konuşmayız olur mu?"
"Tabii ki. Sen nasıl istersen." Kendimi kötü hissettim. "Özür dilerim gerçekten."
Başımın üzerine dudaklarını bastırıp beni göğsüne çekerken "Ne özrü?" diye sordu. "Sen bana bu dünyadaki her şeyden daha iyi geliyorsun."
"Ben de diyorum bu çocuk Aras'ın derdini niye umursuyor? Meğer bir psikologla görüşürken psikolog olma yolunda da ilerliyormuşsun."
Rahatsız hissettiğim için elbette ki şakaya vurmayı deneyecektim.
"Hırs, onu delirtiyor," dedi. "Hırs, beni de delirtti. Bizim onunla en yakın olduğumuz nokta bu. İkimiz de hayatımızı kendimizi kanıtlama çabasıyla geçiriyoruz ve bulunduğumuz nokta asla yeterli gelmiyor. Biriyle yarışmak dünyanın en kolay şeyi. Kazanırsın ya da kaybedersin. Rakibin kendin olunca o iş öyle olmuyor. İnsan kendisiyle yarışmaya başlayınca durmayı bilmiyor, Feza."
"Ama bu, kaybedebileceğin bir şey değil," dedim. "Öyle ya da böyle kendiyle yarış halindeki insan, bir başkasıyla yarışırken asla gelişemeyeceği kadar gelişiyor bence."
"Tabii," dedi. "Sonra kızın biri geliyor. Kulağına ne olursa olsun yanındayım diye fısıldıyor. Yetmiyor, bunu sana kanıtlıyor. Düşersen sevilmeyeceğine inanmışsın ama dizlerinin üzerindeki haline bakıp olsun en azından göz göze geldik diye gülebilecek birini bulmuşsun. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Bu yüzden devamlı sana aşığım diyorum ve anlamanı bekliyorum."
Yanına yanaşıp parmak uçlarımda yükseldim. Zil çalmamış olsaydı dudaklarım dudaklarının üzerinde olacaktı. Doruk, sinirle bir nefes vererek geri çekildi. "Pizza," dedi. "Misafirlerim aç kalmasın diye söylemiştim ama misafirlerim evi terk etti. Hepsini ben yemek zorunda kalacağım, tüh."
Cüzdanını alıp kapıya yürürken peşinden koşturdum. Bu sırada gülüyordum. "Alt tarafı terasa çıktılar. Ayrıca, bir dilim de ben yiyebilir miyim iznin olursa? Ben de senin misafirinim ve hâlâ buradayım."
"Sen misafir değilsin," dedi. "Ev senin. İki dakika dur şimdi, şunu ödeyip geleyim."
Bazı küçük anlarda evli bir çiftmişiz gibi hissediyordum. Pizza siparişimizi alması, bu anlardan biriydi. İçecekler için bardak çıkaracağım sırada bu his giderek arttı. İstanbul'daki evinin geniş mutfağını sevdiğimi düşünüyordum. Sevdiğim şeyin doğrudan onun mutfağında dolaşmak olduğunu fark ettim. İçecekler için bardak çıkarmak niyetiyle rafa uzandığımda gözüm, köşedeki Visal bardağına takıldı. Karton bardak eskimiş ve yıpranmıştı. Bir seneden uzun süredir onu saklıyordu. Bu, içtiğimiz ilk kahveydi. Aynı zamanda onun için daima en özeliydi.
"Aldım pizzaları," diye seslendi Doruk. "Aras'ı arasam mı? Soğumadan gelsinler."
"Bence bölme," dedim. "Biz yiyelim. Baktık gelmiyorlar, odana geçeriz."
"Bu ahlaksız bir teklif mi Feza Falez?" diye sordu kendini beğenmiş bir gülümsemeyle.
"Hayır," dedim. "Ama ev boş olsaydı ahlaksız tekliflerim olabilirdi. Gittin misafir çağırdın."
"Kapıyı kilitlersem içeri giremezler," dedi ciddi ciddi.
"Terasta donarak ölsünler mi? Sonra kim seni soyunma odasında alnından öpecek?"
"Salak çocuk," dedi Doruk. "Bir Shaw bir o... Milli takımı ilk günden ev yaptılar bana. Üstüme düşülmesine o kadar alışık değilim ki Feza. Karşılığını veremezsem diye ödüm kopuyor."
"Birkaç saat önce ay yıldızlı formaylaydın," dedim. "Bunu yeterince abartamadık."
"Maçım var diye kalkıp Milano'dan geldin lan, daha ne kadar abartacaksın?"
"Ne bileyim."
"Fırat'ın maçı nasıl geçti acaba?" diye sordu birden. "Arasam açar mı? Uyumamıştır daha."
"Umarım büyük takımlardan tanıdıkların vardır," dedim. "Bize ileride bir futbol tribününden VIP bilet ayarlaman gerekecek."
"O iş bana kalır mı deli?" diye sordu Doruk, pizza kutusunu açarken. "Kardeşim o seviyeye geldiğinde cebimden beş kuruş bile çıkarttırmaz."
Böyle düşünmesi beni güldürdü. Onu tanıyordu. "Aranızı düzelttiniz mi?"
"Naz yapıyor," dedi. "Ama bana iki laf söyledi diye desteğimi üzerinden çekmeyeceğimi biliyor."
"Ailem seni o kadar çok seviyor ki. Fırat bile."
"Sağ olsunlar," dedi. "Ben de ailemi çok seviyorum." İki yana kıvrılan dudaklarıma baktı ve gülümsediğinde gözleri kısıldı. "Nasıl hoşuna gidiyor ama... Utanmasan soyadımı Falez yapmayı teklif edeceksin."
"Falay soyadını yavaştan alayım diyorum ya," diye takıldım. "Sosyal medyada gereğinden fazla beğenilmeye başladın. Yerim belli olsun."
"Ben senin yerini daha ne kadar belli edeyim sevgilim, söyler misin bana?" diye sordu. "Sol koluma portreni mi yaptırayım?" Bir an bu söylediği ona mantıklı gelmiş gibi durdu. "Yaptırayım mı?"
"Oraya Feyyaz Falez yazdıracağını sanıyordum."
"Onu da hallederiz, kolum geniş."
"Bugün uyurken test edeceğim."
Gülümsedi. "Edersin."
Birbirimizi izleyerek pizzalarımızı yerken sessizliği paylaştık. Belki yarım saat geçti, belki daha fazla. Ben esnemeye başladım. Doruk, bizim artıklarımızı toparladı ama Aras ve Devin, terastan inmediler. En sonunda onu salona battaniye ve yastık çıkarırken gördüm. Bir tane de paketi açılmamış bir pijama takımı bıraktı koltuğun üzerine. "Sana almıştım," dedi. "Devin'in kısmetiymiş. Bir tane daha var. İstersen onu giyersin, istersen dolabımdan takılırsın."
"İnmeyecekler galiba," dedim. "Bayağı uykum geldi benim. Yatağa geçsem ayıp olur mu?"
"Anahtarı ayakkabılığa bırakacağım," dedi Doruk. "Aras'a mesaj yollarım. Takılsınlar. Yiyecekleri de yatacakları yer de hazır. Ben daha ne yapayım? Müthiş bir ev sahibiyim bence."
"Şüphesiz," dedim. "Hadi şimdi uyut beni müthiş ev sahibi Dorukhan Falay."
"Emriniz olur," dedi gülerek. Eğilip beni belimden kavradığı gibi omzuna attı. Buna alışmıştım galiba. Şaşkın bir tepki vermek yerine ona uyum sağladım. Beni odasına taşıdı ve kapıyı arkamızdan kapattı. Kilitlemesini beklemiyordum. Beni ayaklarımın üzerine indirip dolabının kapağını açtı. "Formamı artık çıkar," dedi. "Aklım dağılmaya başladı."
"Hım..." dedim. "Nasıl bir dağılmak?"
Kapüşonlusunun ense kısmından tutarak bir çırpıda kendi üzerini çıkarttı. Ardından rafın içine doğru eğildi ve sırt kasları gerildi. Kendine bir tişört çekerken beni duymazdan geliyordu. Ona yaklaşıp tırnaklarımı sırtına sürttüm. "Spor salonundan story atma işine ve üstsüz reklam çekimlerine ara veriyoruz."
Yavaşça arkasını dönüp gözlerimin içine baktı. "Öyle mi yapıyoruz?"
"Kesinlikle öyle yapıyoruz," diye mırıldandım gözlerimi alenen karnına dikerek.
Dudaklarına yaklaşıp ateşi aramıza taşıdım. Parmakları, üzerimdeki formaya tutundu ve onu hafifçe yukarı çekti. Formanın eteklerini pantolonumun içine sıkıştırmıştım. Doruk, formayı kurtardığında onun dizlerime doğru salınmasını izledi. Ardından yeniden formayı kavradı ve onu yukarı sıyırdı. Kollarımı kaldırıp formasını başımdan çıkarmasına izin verdim. Altında bir kat bluz vardı. Tenime ulaşmak istiyorsa onu da çıkarması gerekiyordu.
"Bir daha ne zaman buraya geleceksin?" diye sordu, sanki sıradan bir anın içindeymişiz gibi.
"Bilmiyorum," dedim. "Belki sen İtalya'ya gelirsin."
"Mart biraz yoğun olacak." Parmakları bluzumu yavaşça çekip bıraktı. Kumaş, tenimi kaşındırmaya başlamıştı. "Kaçmaya çalışırım ama görüşemeyebiliriz."
"Bir buçuk ay, çok uzun bir zaman ama," diye dudak büzdüm.
"Buluruz bir yol." Uzanıp dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. Devamını beklerken yerimde durmak çok zordu. Gözlerini kısıp işaret parmağını boynumdaki kolyeye geçirdi. Zinciri hafifçe çektiğinde başım ona doğru yaklaştı. "Ne zaman bitecek bu mesafeler?"
"Sanırım mayısta dönüyorum." Nefesim kesiliyordu. Yakınlığı yüzünden gözlerim kapanmak üzereydi. Kastettiği şeyin zaman olduğu konusundaki şüphelerim, gözlerinin dudaklarıma düşmesiyle birlikte netleşti.
"Sonra?"
"Sonra," dedim. "Mezuniyetime gelirsin."
"Sonra?" diye yineledi, beklediği cevap bu değilmiş gibi.
"Sonra bir süre nereden ilerlemek istediğimi netleştiririm. Muhtemelen sen de o sırada Eurobasket'te ortalığı darmaduman ediyor olursun."
Avucunu bluzumun altından belime yerleştirdiğinde tüylerimin ürperdiğini hissettim. Bana doğru eğilip dudaklarını çenemin altına bastırdı. "Peki sonra?"
Dudaklarım iki yana kıvrıldı. "Ne duymak istiyorsun?"
"Ne zaman evleneceğimizi."
"Var ona daha," dedim saçlarını okşarken. Dudaklarını arka arkaya boynuma bastırmaya başladığında huylandım. "Değiştirecek misin üstümü?"
Başını yavaşça salladığında saçları çeneme sürttü. O, bluzumu yukarı çekerken kollarımı kaldırarak işini kolaylaştırdım. Karşısında sütyenimle kalmama aldırış etmedi. Gözlerime bakıyordu. Dolaptan aldığı siyah bir kapüşonluyu üzerime geçirdi. Ben pantolonumun düğmesini açarken o arkasını dönüp siyah bir şort çıkarttı. Bana uzattığı şortu alıp altıma geçirdim. Dizlerimin altına kadar salınması çok komik görünüyor olmalıydı. Az önceki yarı çıplak olan halime bakmayan Doruk, üzerime büyük gelen siyah kıyafetlerin içindeki halime içi gider gibi bakıp gülümsedi.
Kapüşonlunun kolları, ellerimi kapatıyordu. Kollarımı öne uzatıp hayalet gibi ellerimi salladım. Doruk, başını geriye yatırıp bir kahkaha attı. "Hayatımın merkezine bak. Üç yaşında."
Kollarımı boynuna sarıp ona bir koala gibi yapıştım. Onun üzerinde yalnızca gri eşofmanı vardı. Kendisi istemeseydi asla devrilmezdi ama onu yatağa devirmeme izin verdi. Belimi kavrayıp beni kendiyle birlikte yukarı çekti. Kıkırdıyordum. Üstün çabası sonucu yastığa başını yaslayacak kadar yukarı gidebildik. Hâlâ yarı çıplak bedeninin üzerindeydim.
"Böyle yatayım mı?" diye sordu. "Üstüme bir şey geçirmesem olur mu?"
"Dalga mı geçiyorsun? Tabii ki olur. Bir de sıcacıksın. Göğsüne sokulup uyurum, soba gibi."
Belimi iyice sarıp beni yatağın ucundan sarkıtacak kadar sağa çekti bedenini. Beni sıkıca tutarken diğer eliyle altımızdaki battaniyeyi çekiştirerek kendinden kurtardı. Sonra onu üzerimize savurup bizi yeniden yatağın ortasına çekti. Böylece beni yerimden ayırmadan üzerimizi örtmüş olmuştu.
Ellerimi göğsünün üzerinde birleştirip çenemi ellerime yasladım ve ona bakmaya başladım. "İlk milli maçının İtalya'da olması sence de birbirimiz için yaratıldığımız anlamına gelmiyor mu?" diye sorduğumda göğsünü hareket ettiren kahkahasını avucumun içinde hissettim.
"Yorgunluktan bayılmak üzereyim ama sabaha kadar böyle konuş, bacaklarımın ağrısını bile hissetmem."
Bir konudan bambaşka bir konuya atlarken gülümsüyordum. "Fabio bana İstanbul'da bir İtalyan restoranında şef olan arkadaşından bahsetti," dediğimde Doruk'un yüzü ciddileşti ve tamamen anlattıklarıma odaklanmaya başladı. "İstersem benim için bir iş ayarlayacağından eminim ama bir süreliğine kendi işimi kurmayı denemek istiyorum. Sence bu nasıl bir fikir?"
Yeniden belimi kavrayarak beni yanına yatırdı ve aynı yastıkta burunlarımız birbirine değerken göğsüne yayılan saçlarımla oynamaya başladı. "Süper bir fikir."
"Boşa bir çaba mı?" diye sordum. "Doğrudan bir mekân açma telaşına girmek için erken. Bir süre online olarak ilerleyip Four Quarter'i geliştirmek istiyorum. Şehir içi siparişlerle başlarım belki. Belki siparişler o kadar çok artar ki birkaç firma ile anlaşma yapmam gerekir paket servisler için."
"Bunu sevdim," dedi. "Ama insanlarla birebir iletişimde olmayı çok seviyorsun. Neden onlineda kalmayı düşünüyorsun? Somut bir ortamın seni daha mutlu edeceğine inanıyorum çünkü yaptığın işlere geri bildirim almaktan çok keyif alıyorsun."
"Adımı biraz duyurduktan sonra içerisinin daima tıklım tıklım olacağından emin olduğum bir işletme istiyorum," dedim. "Ama bir süreliğine koşuşturmaca istemiyorum. Üreteceğim, deneyeceğim, kendi reçetelerimi çıkaracağım. Tatlılarıma isimler uyduracağım, bana ait konseptler oluşturacağım. Öyle..."
"Herhangi bir konuda yardıma ihtiyacın olduğunda bana geleceksin," dedi. "Ve halledeceğiz."
"Halledebileceğimizi biliyorum," dedim emin bir şekilde. "Mayıstan sonra sen ne yapmayı planlıyorsun? Kalacak mısın Bursa'da?"
Parmaklarını yanağıma sürtmeye başladığında gözlerim kapandı. Doruk, yüzümü yeniden çizer gibi işaret parmağını yavaşça yüzümde gezdirirken bir yandan da alçak bir sesle konuşmaya başladı. "Belirsiz. Sadece Eurocup'a odaklanmış durumdayım, sonrasını düşünmedim. Fena bir istatistikle gitmiyoruz. Kimsenin beklemediği, sürpriz bir şeyler yapabilir Bursaspor bu sene. Mazhar Hoca inanılmaz bir koç."
"Burada gerçekten çok parladın."
"Takım ortamından nefret ederken bu kadar iyi olmam bana da sürpriz oldu," dedi gülerek. "Yeni bir şey öğrendim. Nerede olduğumun pek bir önemi yok, basketbol topum olduğu sürece iyiyim."
Burnumun ucuna dokunup "Benim terli formalarım," dedi. "Ve senin kirli önlüklerin... Biz, böyle iyiyiz. Gerisini zaman belirlesin."
"Bugünü hayal edemezdik," dedim. "Yarınlar da hayal edemeyeceğimiz kadar güzel olur belki."
"Tabii ki." Gözlerinin içi parlıyordu. "Keşke hiç gitmesen. Hep birlikte uyusak."
"Olmaz, bitirmem gereken bir stajım var."
"Bitirmek demesene, tetiklendim durduk yere."
Gülmeye başladığımda gözlerini kısarak beni izledi. Sonra aniden durdu. Aklına bir şey gelmiş olmalıydı. "Bir şey soracağım."
"Hım?"
"Dribbling yapmayı nereden öğrendin?"
"Ne?"
"Mektupta dribbling yapmayı öğrendiğini yazmıştın. Nasıl öğrendin?"
"Nereden öğreneceğim be? Seni kızdırmak için öyle yazdım."
"Sen ciddi misin?" Sesli kahkahası yüzünden elimi ağzının üzerine bastırmak zorunda kaldım. Parmaklarımı öpüp elimi yanağına doğru sürükledi. "Ne zamandır aklıma takılıyordu. Cidden öğrenmedin mi?"
"Kaç tane basketbolcu var benim etrafımda? Ayrıca top sektirmeyi becerdim de bacaklarımın arasından geçirerek yürümesi kaldı. Kobe mi olacağım büyüyünce? Niye öğreneyim yani?"
"Sana ben öğreteceğim," dedi keyifle.
"Rakipsiz biri olduğun için kendi rakibini yaratmayı mı deneyeceksin?" Gözlerimi kırpıştırdım. "Yalnız ayağını denk al, efsane bir potansiyele sahibimdir."
"Sana karşı hiç şansım yok." Dudaklarını alnıma bastırıp geri çekildi. "Hiç... Hiç şansım yok."
🏀🧁🏀
Merhabalar efendim, hoş bulduk. Sizi çok özledim!!!
Milli takım dfalay'ı hanemize hayırlı uğurlu olsun.
Birlikte kurdukları hayallere ve ne kadar büyüdüklerine bakın 😭🤍
Upuzun bir bölümdü. Nasıl hissediyorsunuz? En çok hangi kısmı sevdiniz?
#DörtÇeyrek etiketinin altında sizi bekliyor olacağım. Kendinize çok çok iyi bakın.
Teşekkürler ve tatlı günler ❤️
Feza da doruk da benden küçük olmalarına rağmen o kadar fazla şey öğrettiler ki bana. Her yeni bölümü tekrar tekrar okuyorum eline emeğine kalemine sağlık ♡
YanıtlaSilAllah'ım böyle güzel bir ilişki olmuycaksa hiç olmasın
YanıtlaSil❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️
YanıtlaSilBAYILIYORUM BUNLARA
YanıtlaSilAYY BENDEE🌼🏀🤍
SilAllahım ya iyi ki DörtÇeyrek var, derslerin arasında nefes alıp mutlu olacak alanımız oluyor. DörtÇeyrek benim güvenli alanım ya, çokça güven çokça sevgi ve çokça mutluluk içeren bir hale bürünüyorum bu kitabı her okuduğumda.
YanıtlaSilKitaba olan aşkımı dillendirdi kten sonra bölüme geleyim:) Bir kitap karakterine fan club açacak olsam o karakter kesin Feyyaz Falez olurdu, o ve Falez ailesinin sıcaklığı öyle bir sardı ki etrafımı iliklerine kadar ısındım. Doruk'a birkaç bölüm öncesine kadar çok kırgın ve kızgındım ama onun başarısına tanık olduk bütün kızgınlığım ve kırgınlığım gidiyır aynı Feza gibi. Feza kuşumu zaten çok seviyorum,ok ama çok güzel bir bölümdü, sayesinde çok mutluyum.
YanıtlaSilÇok güzel bir bölümdü eline emeğine sağlık
YanıtlaSilSüper bi bölümdü yaaa
YanıtlaSilAras ve devin cephesinden de bi bölüm gelir mi acabaaa yazarcımm
YanıtlaSilYa çok uzun değilmişşş öbür bölüm hızlıca gelsinn çok iyiydiiii
YanıtlaSilFezanin evine gidip ailesine sarıldığı yerde agladım ya gerçekten çok gurur duyduğumdan agladım ne bileyim bizlerde yeni yollar için evlerimizde ayrılıyoruz sonuçta belki feza kadar değil ama yinede ayrılıyoruz 1 ayda tüm hayatını değiştirdi ve bunu korumasına rağmen yaptı belki bir gün bende yaparım umarımmm
YanıtlaSilo kadar soft bir bölümdü ki hem aile ilişkileri hem arkadaşlıklar olsun mükemmeldi ama ben eren ve naz ayrıca devin ve aras ın çatı sahnesini görmek istiyorum eline sağlık yazarcımm
YanıtlaSilKeşke diğer bölüme geçerken atlamalar olmasa biraz kaldıkları yerden devamını da görsek mesela dorukun fezanın yanında kaldığı zamanlarida görseydi
YanıtlaSilŞu kitap ruh halime o kadar iyi geliyor ki anlatamam yani nasıl desem aynı bir ilaç gibi geliyor. Feza ve Doruk kendilerine çok ayrı bir dünya yaratmışlar ve orada yaşıyolarmış gibi hissediyorum. Ve bende o dünyanın içinde bir yerlerde dolaşıyorum gibi . Canım yazarcım Azra sana çok teşekkür ederim beni Doruk ve Feza ile tanıştırdın için. Acilen yeni bölüm için gün saymaya başlayacağım.
YanıtlaSil🦋
İki ayrı dünyanın tek olma yolunda ilerlemeleri okurken aileleri , dostları ve kendi içindeki sorunlar ve sevinçlerini okumak çok keyifli. Kendi büyürken farkında olmadan etrafındakileri de büyütüyorlsr. Feyyaz falez ve ailesi sıcacık bir aile. Aras ve babası Feyyaz Falezle tanışmalı bence onlarında hayatına daha da olumlu yönde dokunarak bir adam o
YanıtlaSilbugun bir tane daha mi bolum atilacak
YanıtlaSilNaz ve eren puf oldu kitaptan ya
YanıtlaSilbekir nerelerde yaa onu unuttuk mu
YanıtlaSil