61. "Yirmi Bir Sigara"

Bölüm şarkıları:

Surf Curse, Freaks
Can Kazaz, Sürekli Dert
Rody Dünyada, Yok Sana Tamam
The Neighbourhood, Afraid
Gigi Perez, Sailor Song
The Weeknd, After Hours
Nicholas Bonnin & Angelica, Shut Up and Listen

🗒️

Bir kadının zehri
bulaştı parmaklarına
Ve sızlıyor zihnin,
gözünü her kırptığında.
Dön deseler dönemeyecek,
öl deseler ölemeyeceksin.
Sıkıştın kaldın kendi arafında.

•⚓•

Ambulansın sirenleri duyulduğunda önümde iki ölü vardı ve biz de beş yaralıydık.

Çatışmadan çıkan diğer ekipler ne durumdaydı bilmiyordum ama muhtemelen bir hastanenin acilini kendi başımıza dolduracaktık.

"Sedye lazım," dedi Görkem, Arda için. Elimi hâlâ sımsıkı tutuyordu. Yerde yatan Milat ve Mahşer'in cesedinin birkaç adım kadar uzağındaydık. Kaya solumdaydı. Can ve Arda ise karşılıklı olarak çöktükleri yerdelerdi. Arda, başını dik tutmakta zorlandığı için Can'ın omzuna yaslamıştı alnını. Bu, yalnızca destek talebi değildi. Aynı zamanda büyük bir özürdü de. Eylül'ün başında Hande ve birisi daha vardı. Algılarım zayıflamış durumdaydı. Sedye tekerleklerinin seslerini duydum. Bu arazi o büyük çatışmadan sonra fazla sessiz kalmıştı ve tekerlekler bata çıka ilerlerken sanki kafamın içinde dönüyorlardı.

Ambulans, buraya giremeyebilirdi. Bizim biraz hareket etmemiz gerekecekti ama hiçbirimiz bunu yapabilecek durumda değildik.

Arda'yı ve Eylül'ü sedyeye aldıklarını hayal meyal hatırlıyorum. Görkem Duman yaralı omzunu bırakmış, tek bir noktaya bakmaya başlamıştı ve benim de bakışlarım çok geçmeden o noktaya odaklanmıştı.

Can Günay, artık omzunda Arda olmamasına rağmen hâlâ dizlerinin üzerinde duruyor ve kıpırdamıyordu. Daima üzerindeki gözleri hissederdi fakat bu kez izleniyor olduğunu ruhu bile duymuyordu.

Omuzlarıma çöken sis, sanki onun ruhuydu.

Görkem, "Biz arabayla ambulansı takip edelim," dedi.

Bu sırada Kaya, "Ben sürerim," diye ekledi. Analizcilerde arabayı sürebilecek tek kişiydi.

Can bir şey desin diye ona baktım ama kafasını kaldırıp da bana bakmayacağının farkındaydım. Sonunda Görkem'in elini bıraktım. Bir saniyeliğine sorgularcasına bana döndü ama ona bir karşılık vermedim. Kaya'nın önünden geçtim ve Can'ın yanına ilerledim.

Can, üzgün durmuyordu.

Mutlu olmadığı da kesindi.

O, bana bir daha asla görmek istemediğim o hissiz kadını hatırlatıyordu.

Sanki aynalardan kaçan, hayattan hiçbir beklentisi kalmayan, lalelere bakıp gözyaşlarını içine akıtan kadın, bir erkek bedeninde can bulmuş ve önümde diz çökmüştü.

"Can," dedim yanına varınca. Başını yukarı kaldırdığında kafası, karnımın biraz alt hizasında duruyordu. Aramızda birkaç adımlık boşluk olduğu için çenesini hafifçe kaldırması, göz teması kurmamıza yetmişti. Onunla Milat'ın arasında bir bariyer görevi görüyordum. Uzanıp saçlarına dokundum. "Senin de hastaneye gitmen gerek."

Ne kadar aç ve susuz olduğunu tahmin bile edemiyordum. Mosmor dudaklar, yüzündeki yeşil-sarı çürükler, burnuyla dudağının kenarından sızan kurumuş kan, sızlayan eklemler, çatlak kaburgalar ve kangren bir kalp...

Doktorlar onu gördüklerinde tedaviye nereden başlamaları gerektiğini bulabilecekler miydi emin değildim.

"Asya," dedi. Sesi buz gibiydi. "Size asla ihanet etmeyeceğimi söylemiştim."

"Evet Can," dedim başımı anlayışla sallayarak.

"Asya," dedi yeniden. "Bana bu işin sonunda tetiği çekebilir misin diye sormuştun, hatırlıyor musun?"

Başımı tekrar salladım ama gözlerim dolmak üzereydi. "Evet, hatırlıyorum."

"Çektim."

"Evet Can. Hadi, gidelim buradan." Ona elimi uzattım. Beni şaşırttı ve tuttu. Avuçlarındaki kan hâlâ ıslaktı. Sanırım elleri, Arda'nın yüzüne sıçrayan Milat'ın kanını temizlerken lekelenmişti. Ayağa kalktığında üzerime doğru sendeledi. Onu kollarının altından tuttum. Yüzü yüzüme dönüktü. Kaya'nın refleksle bize doğru hareket ettiğini gördüm ama Can'ı düşmeden yakalayınca başımı bir kez sallayarak onun bende olduğunu belirttim. Midem yeniden bulanmaya başladı, gözlerim bir kez daha karardı ama Can için dik durdum.

"Onu ben öldürdüm."

"Bakma artık."

"Şokta değilim."

"Evet, hadi bana yaslan da yürüyelim."

"Biraz daha kalabilir miyim?"

"Hayır," dedi Görkem. Bedenini arkamda hissettim. Artık Milat'ın önünde iki kişiydik. "Yürümelisin."

"Ama onu bir daha göremeyeceğim."

Nefesim artık iyi taklidi yapamayacağım kadar çok sıkışıyordu.

"Hadi," dedim.

"Ama Asya, sadece biraz daha bakmak istiyorum. Kötü değilim. Kötü olsam söylerim. Sadece... Biraz daha."

Beyni dağılan Vega'ydı ama aklını kaybeden Can'dı. Üstelik bu öyle soğuk bir silinişti ki farkına vardığında her şey için çok geç olacaktı.

"Can," dedim yeniden. Bu kez kolunu sıkıca kavramıştım.

"Bari yüzüğümü alayım." Tüylerimin ürperdiğini hissettim. "Bırak," diyerek çekti kolunu, avucumun içinden. "Yüzüğüm onda kaldı."

Can'ı bıraktım.

Görkem tutacaktı ama elimi göğsüne bastırarak ona engel oldum.

Can, yeniden dizlerinin üzerine çöküp Vega'ya yaklaştı. Elini tuttu, gökyüzüne doğru çevrili olan avucunu teğet geçen parmakları bileğindeki dikiş izinin üzerinde dolaştı. Ardından yeniden Vega'nın bileğini nazikçe kavradı ve parmağından kendi yüzüğünü çekti.

Bir şey, belki de bir anı, onu duraksattı.

Hermes'e bir kez bile dönüp bakmadı. Bakışlarını Vega'nın yüzünde de öyle çok dolaştırmadı fakat gözleri, dikişli bileklerinde çok fazla oyalandı. En sonunda kendi kendine ayağa kalktı. "Gidebiliriz."

"Muhip," dedi Görkem. "Ambulansta bizimkilere sen eşlik et."

"Bende," dediğini duydum Muhip'in.

Bu sırada "Hermes," dedi Ros'un şok içindeki sesi. O burada olduğuna göre Barış da burada bir yerlerde olmalıydı. Bunu Görkem'in sesi teyit etmemi sağladı.

"Barış, Can'ı bizim arabaya kadar taşımamız lazım. Omzum çok iyi değil, buraya bir el atabilir misin? Ceyhun'u da al."

Daha fazlasına katlanamayacaktım.

"Kaya," dedim gözlerim, onun yeşil gözlerini bulduğunda. Işıklar sönmek üzereydi. İçimde çalkalanan hisler, yeniden patlama raddesindeydi. Can'ın bu donukluğu beni o güne götürmüştü. Ellerim, Mete'nin kanından görülmüyordu. "Ben iyi değilim."

Fısıldıyordum ama bu onun için çığlık demekti, biliyordum. Kaya telaşla bana baktı. Asıl sorunun kolumdaki yara olmadığını çoktan anlamıştı.

"Gel," dedi. "Gel arabaya gidelim."

Dönüp Hermes'e ve Vega'ya baktım ve onların öldüğünü kendime hatırlattım.

Bitmişti.

Ama biz de bitmiştik.

Kaya kolunu belime sardıktan sonra çenemi tutup bakışlarımı ona çevirmemi sağladı. "Arkana bakma," dedi bana adım atmam için destek olurken. "Artık arkana bakma."

"Hermes'i ben öldürdüm," dedim. Ben, bunu Can gibi söylemedim. Aksine ondan bir onay almak, bana bir şeyler hissettirsin diye bekledim.

"Ellerine sağlık," dedi Kaya. Bu sırada birlikte uzaklaşıyorduk. Hiç kimseye dönüp tek kelime etmemiştim. Olay yerini öylece geride bırakmıştım. Mete'nin hayaleti başımın üzerine tünemiş durumdaydı. Daha fazla kan kokusuna maruz kalmak istemiyordum ama kanayan kolum yüzünden bundan kaçamıyordum. "Aferin sana."

Peşimden yaklaşan ayak sesleri duydum. Görkem, Can'ın birkaç adım arkasından geliyordu. Can'ın iki yanında Barış ve Ceyhun vardı. Aslında kendi başına adım atabiliyordu ama gözleri parmağına geçirdiği yüzüğün üzerindeydi. Diğerleri onun adımlarını yönlendirme görevini üstlenmişlerdi.

Bir arabanın yanına varabilmemiz için biraz fazla yürümemiz gerekti ya da belki bana öyle geldi. Birkaç kilometre yürümüşüm gibi hissetmiştim. Görkem'in nerede olduğunu kontrol etmek için başımı arkaya çevirdiğimde sessiz bir şekilde hepimizin arkasında olduğunu gördüm. Savaş alanından çıkmıştık ama yine de savaş alanına en yakın kişi oydu, bizi korumak ister gibi.

Arabaya yaklaşmadan önce son bir kez dönüp arkasında bıraktığı curcunaya baktı.

Yerle bir ettiği krallığın yıkıntılarında gezindi gözleri.

Yaralı olsa da gururla gülümsedi. Hatta o gülümseme, çok daha fazlasını içeriyordu. Kibir bile diyebilirdim bu duyguya. Kaya bile ne hissedeceğini şaşırmış durumdaydı. Hepimizin midesi muhtemelen en az benimki kadar bulanıyordu ve hepimiz bir tırın altında kalmışız gibi hissediyorduk ama Görkem, bir başka dünyada tek başına galibiyetini kutluyordu.

En çok yarayı alan, genellikle en dirayetli olandı.

Bu mevzunun Görkem için bir süre önce fazlasıyla kişisel hale geldiğini biliyordum fakat bugün gördüklerim, kafamın içini uğultularla dolduruyordu.

Bu bir intikamdı. Onun intikamı.

Kim bilir benim ruhumun duymadığı zamanlarda bu sahnenin sonunu kaç kez hayal etmişti?

Peki tahminleri gerçeğe yaklaşabilmiş miydi?

Elbet öğrenecektim.

Arabanın yanına vardığımızda Kaya, arka kapıyı benim için açtı. Barış'ın bana seslendiğini kapıyı çekerken fark edip duraksadım. Gerçekten seslere karşı duyarsızlaşmıştım. Kafamın gürültüsü bambaşka bir boyuta ulaşmış durumdaydı ve etraftaki uyaranlara kendimi kapatmıştım.

Bizi takip edeceğini söyledi. Ve bir şeyler daha... Başımı salladım. Dinleyemiyordum. Arabanın kapısını çektim ve yalnızca birkaç saniyeliğine tek başıma kaldım içeride. Başımı geriye yatırıp bakışlarımı tavana diktim. Dudaklarımın arasından bir "Huh," sesi çıktı. İçimdeki nefesi dışarı üfledim.

Aynı anda üç kapı birden açıldığında Analizciler yerlerine yerleştiler. Kaya şoför koltuğundayken omzunu tutan Görkem yolcu koltuğundaydı. Can, Görkem'in arkasındaki koltukta kalıyordu. Hiçbir şey söylemeden başını camdan dışarıya çevirdi. Kaya kapıları kilitlediğinde aslında bunu yapmasına gerek yoktu fakat bunun sebebinin bizi koruma içgüdüsü olduğunu düşündüm. Aramızda en az ciddi yarası bulunan kişi oydu ama o da sapasağlam değildi. Yalnızca bizden daha iyi durumda görünüyordu.

"Kurşun omzunda mı?" diye sordu Kaya, Görkem'e. Halbuki bunu benim sormam gerekirdi. Hatta dakikalar önce onu görür görmez sorduğumuz soru bu olmalıydı fakat kendimizi öyle bir sahnenin parçası olarak bulmuştuk ki o an kimse mantıklı bir şekilde hareket edememişti.

"Hayır. Yara, omzumun tepesinde," dedi Görkem. "Yapabilseydi muhtemelen beni başımdan vurmayı deneyecekti ama silahı o kadar çevirmeyi beceremedi. Aramızda beş altı santim varken ıskalayacak kadar mal bir adamdı rahmetli."

"Çok kan kaybettin." Bunu söylerken ben de aynı haldeydim.

"Sen de," diyen Kaya'ydı. "Seninki nasıl oldu?"

"Bir bıçak yarası," dedim. "Dalgınlığıma geldi."

Normal konuşmalar yapmak için kendimi hazır hissettiğim söylenemezdi. Gerçi bu konuşmalar da pek normal değildi.

"Başı dönen, bayılmayı düşünen ya da kusmaya meyili olan falan var mı? Arda ambulansta olduğu için ne yazık ki müdahale yeteneğim size su vermekle sınırlı. O zaten böyle şeyleri biliyor diye ben sallamıyorum pek. O yüzden olur da kendinizden geçerseniz bir şey yapamam gibi hissediyorum. Hastaneye kadar dayanın yani. Ben baştan uyarımı yapayım."

Bu kadar uzun konuşmalar yapmazdı pek.

Her şey o kadar boktandı ki ortamı neşelendirmeye çalışmak Kaya'ya kalmıştı.

Kimseden çıt çıkmayınca Kaya bu rolü oynamaya devam etmekten vazgeçti ve yüz ifadesi ciddileşirken direksiyonu sıkıca kavradı. "Sizi hızlıca hastaneye götüreceğim."

"Hızlanma," dedi Görkem.

Göz ucuyla Can'a baktığımda sebebini anladım.

Can'ın yüzünde saatler sonra bir his belirtisi vardı. Emniyet kemerini taktıktan sonra başını yeniden dışarı çevirdi.

Kaya gaza basıp bizi toprak yoldan çıkarırken arabanın her sarsıntısı kolumu sızlatıyordu. Ben bu haldeysem Görkem'in ne durumda olduğunu düşünemiyordum. Torpidoyu açıp içini karıştırdı. Sanırım kolunu saracak bir şeyler arıyordu.

Ön camı silmek için kullanılan türden büyük bir el bezi bulunca onu kullanmaya karar verdi. Bu sırada Can, kafasını camdan çevirmişti. "Hâlâ sis var," dedi durağan bir sesle. "Önünü iyi görebiliyor musun Kaya?"

"Evet oğlum," dedi Kaya. Ardından birkaç saniye duraksadı. Parmaklarının direksiyonu daha sıkı kavradığını gördüm. Aklındaki şeyi değerlendirdi ve bir sonuca vardığında "Can," dedi. "Hızlı gitmem gerekiyor."

"Hayır," dedi Görkem, dişlerini sıkarak yarasına bastırırken. Göz ucuyla beni kontrol etti. Başımı dik tutmakta zorlanmaya başlamıştım ama yüzüme yansımasına izin vermedim. Zaten yüzümden bir renk yakalayamazdı çünkü bembeyaz olmalıydım. Hem kan hem de kusma yoluyla sıvı kaybım vardı. Hafif bir uyuşukluk da sol elimin parmak uçlarında başlamıştı ama önemli değildi.

Can başını aşağı yukarı salladı. "Tamam." Kaya aynadan ona bir bakış attığında Can "Yola bak," dedi gergin bir şekilde. "Hastaneye yetiştirmemiz gerek onları."

"Ve seni," dedim.

"Çok fazla şiddet gördüm," dedi birden. Bu bir çocuğun normal bir sohbetin içindeyken en büyük travmalarını ortaya dökmesine benziyordu. O bilinçli değildi ama karşı tarafın ağzını açıkta bırakıyordu. "Çok fazlaydı. Canım çok yandı."

"Hepsini geberttik," dedi Görkem. "Bir daha aynısı yaşanmayacak." Omzunun gerisine bir bakış atıp canını acıtmak pahasına onunla göz göze geldi. "Bir daha olmayacak Can. Kurtulduk."

"Benim için endişelenmeyin. Acı hissetmiyorum şu an. Eşiğim düşük sanıyordum ama duyarsızlaştım galiba."

Onu göğsüme bastırıp birkaç saat ağlamak istiyordum.

"Hâlâ şokta mısın Can?" diye sordu Görkem, ciddi bir şekilde. Bunu ona sorması, bunu ona düşündürmek içindi. Can'ı geri kazanabilmek için çırpınıyordu ama bu girişimin başarısız olacağı barizdi.

"Hayır," dedi Can. "Ama daha fazla konuşmamı inan istemezsin Görkem."

"Kaldıramayacağımızı ya da bizi üzeceğini düşündüğün için yaşadıklarını paylaşmamayı düşünüyorsan..."

"Hayır," dedi yine. "Eğer ağzımı açarsam onu öldürmemi istediğin için parmağını kıpırdatmamandan bahsederim."

Ses tonu içimi üşütürken Görkem'in bu ani suçlama karşısında yüzünde bir değişiklik olur sandım ama öyle katı duruyordu ki Can'ın bir aynası gibiydi. "Güzel," dedi. "Bahsedebilirsin."

"İnkâr etmeyecek misin?"

"Milat'ı suçlamak yerine suçu bana yıkmaya çalışmak senin içini rahatlatacaksa sorun değil. Anlaşılabilir bir tepki bu."

"Tetiği çekeyim diye bekledin."

"Ben seni Arda'ya emanet ettim. Başınıza ne geldiğinden haberim bile yoktu. Hermes'le boğuşmakla ve omzuma bir kurşun yemekle meşguldüm o sırada."

"Sıyırdı dedin."

"Bu acıttığı gerçeğini değiştirmiyor Can."

"Bir şeyler hissetmek istiyorum," dedi Can, başını Görkem'in koltuğunun arkasına yaslayarak. Sonra oraya alnını bir kez daha sertçe vurdu. "Öfke bile olsa, beni anlıyor musun?"

"Yemin ederim anlıyorum," dedi Görkem. "Sorun değil."

Sorundu.

Bu bir galibiyetti. Galibiyetin ardından kutlama gelirdi. Bu, bir kutlamaya en uzak şeydi.

Kaya, hızı biraz arttırınca Can tedirgin oldu. "Ben düzgün sürüyordum, gerçekten," dedi. Sonra başını bana çevirdi. "Seninle konuşmuştuk. Dikkatim dağınık değildi. Karşıdan geldi. Bir anda. Sadece yüzünü görebildim. Altair kullanıyordu tırı. Beni öldürmek isteyen oydu. Arabayı buldunuz mu?"

"Arabayı bulduğumuzda hepimiz ruhumuzu teslim ettik," dedim. "Arabayı bulduğumuzda kalbimiz durdu. O arabayı bulduk Can. Ve o an, bu senaryo kuruldu. Sen yapmasan ben yapacaktım, ben yapmasam başkası. Onları buradan sağ çıkartmayacaktık."

"Yalan söylüyorsun," dedi Can.

Yalan söylüyordum.

Görkem defalarca kez herkesi öldüreceğim minvalinde konuşmalar yapmıştı ama ben, Vega'nın ölümünün şokunu henüz atlatabilmiş değildim.

"Seni kendine getirmeye çalışırken gözleri kayıyor," dedi Kaya. Araba iyice hızlandı. Artık Can'ın psikolojik sağlığını değil, hepimizin fiziksel iyiliğini düşünüyordu.

"Kaya..." dedi Can.

"Özür dilerim," dedi Kaya. "Güven bana."

Elimi dizime vurdum. "Yasla başını, dışarı bakma."

Can bir yüzüme bir dizime baktı. Beklemiyordum ama bir anda başını dizime yaslayıp koltuğa uzanabildiği kadar uzandı ve bakışlarını tavana dikti. "Uyumadın hiç, değil mi?" diye sordu.

"Sana sen dönmeden uyumayacağımı söylemiştim," dedim.

"Evet," dedi yorgun bir gülümsemeyle. "Bu yalan değil."

Elimi keçe gibi olan saçlarının arasına koydum. Ter ve kan, parmak uçlarımdaydı. Biraz daha derine inebilsem sanki parçalanmış zihnine ulaşacaktım.

"İyiyim." Parmaklarımla gözlerini kapatmasını sağladım ama o çok geçmeden yine açtı. "Öyle bakma," dedi. Görkem'e pençelerini çıkarmaya hazırken bana karşı bir kedi gibiydi. "Benim için üzülme."

Saçlarını sessizce okşamaya devam ettim. Dudaklarım titremesin diye çenemi sıkıyordum. İçimde bir şeylerin geri dönüşsüz şekilde yıkıldığına dair bir his vardı. Kan kokusu burnumda, korkunç fısıltılar kulaklarımdaydı. "Biraz sonra Güneş doğacak."

Can, cümlemi dudaklarımdan çıktığı şekilde tekrar edip başını salladı. "Ve Arda iyi olacak."

Onu düşünüyor olması iyiye işaretti.

Kendimi avutacak en ufak şeye bile muhtaçtım.

"Tabii ki."

Başım geriye doğru düştü. Parmaklarım, Can'ın saçlarının arasında usulca gezmeye devam ediyordu. Kaya'nın "Asya!" diye bağırmasıyla birlikte gözlerimi açtım. Gözlerimi kapattığımı fark etmemiştim.

Görkem de başını geriye yaslamış, sık nefesler alıp veriyordu ama yine de endişeyle bana doğru döndü. Can, yattığı yerden doğrulmaya çalışırken onu yeniden yatırdım. "Sorun yok."

"Bayılacaksın."

Biliyordum. Son demlerimdeydim. Görkem'in zorlukla açık tuttuğu göz kapakları titredi bana bakarken. O da gidici gibiydi.

Kaya, arabayı öyle bir sürüyordu ki hız ibresini kırmayı deniyor olabilirdi.

Can titreyen elleriyle bana uzandı. "Burada kal," dediğinde "Sakin ol," diye karşılık verdim.

"Geldik hastaneye," dedi Kaya, soğukkanlılıkla. "Görkem, yürüyebilecek misin yoksa sedyeye ihtiyacın olacak mı?"

"O," diyebildi Görkem sadece.

"Onu ben alırım," dedi Kaya.

"Yürürüm," diye karşılık verdi Görkem.

"Ben de yürürüm," dedim. "Işıklar yanıp sönüyor sadece. Yürümek için ışığa ihtiyacım olmadı benim hiç."

Başımı acilin girişindeki kargaşaya çevirdim. Bizden önce ulaşan yaralılarımız da vardı. Arda ve Eylül de çoktan gelmiş olmalıydı.

Kaya, arabayı durdurup hızla aşağı indi ve benim kapımı açtı. Elinden destek alarak indim. Bir savaştan çıkmıştım ama beni kucaklamasına ihtiyaç duyacağım bir durumda değildim. Kolumu Görkem sarmıştı. O sargının üzerine baskı yaparak yürümeye başladım. Görkem de aynı durumda, hemen yanımdaydı.

İkimizi izleyen biri halimize gülebilirdi çünkü birer yansıma gibi görünüyorduk.

Kaya birimiz devrilirse tutmak için diken üzerinde bir şekilde arkamızdan yürürken Can da hemen yanındaydı.

İçeri girip triaj kısmına geçtik ve sarı alana yönlendirildik. Kaya bizi peşinden bir sürü gibi sürüklerken Görkem gözlerini üzerimden hiç ayırmıyordu. "İyiyim," dedim rahatlasın diye. "Sen benden daha kötü haldesin."

"Olsun," dedi. "Sen daha önemlisin."

Bizi yan yana üç sedyeye oturttular. Bir doktor, Can'a ona ne olduğunu sorup hikâyesini öğrenmek istedi. İkisi de nereden başlayacağını bilememiş gibi görünüyordu.

"Kanamam yok," dedi Can. "Ellerime öyle bakmayın. Burnum kanadı biraz. Bir de kan tükürdüm. O önemli mi?"

Doktor, başını salladı ve duyamadığım birkaç şey daha sordu. "Yemek yemedim," dedi Can. "Su da içmedim. Birkaç gün oldu galiba. Zamandan emin değilim. Kaburgalarımda kırıklar olabilir. Bir trafik kazası geçirdim, sonra kaçırıldım ve işkence gördüm. Bana birkaç ilaç da verdiler bu arada ama isimlerini bilmiyorum. Üç tekme yedim bir de. Aklıma bunlar geliyor doktor bey."

Doktor, onun yakınları biz olduğumuz için teyit etmek amacıyla bize döndü. Dehşete uğramış suratına bakılacak olursa muhtemelen adli vaka bildirimi yapmayı düşünüyordu. "İsmim Görkem," dedi yan sedyemde yatan adam. "Onun amiriyim. Öğrenmek istediğiniz ya da yapılacak ekstra bir şey varsa benimle iletişime geçebilirsiniz. Burada bizimle birlikte veya bizden sonra gelen bütün polisler benim ekibimden. Bir yetkiliye ihtiyacınız varsa burada olduğumu söylersin diğerlerine de, olur mu?"

"Bir çatışma olduğu haberini aldık," dedi doktor. Sanırım asistan hekimlerden biriydi. Yaşı bizden genç duruyordu. "Bizim şu an bir yetkiliye ihtiyacımız yok ama sizin tıbbi müdahaleye ihtiyacınız var."

"Kurşun yarası," dedi Görkem.

"Benimki bıçak," dedim hemen.

Kaya kollarını göğsünde bağladı. "Ben sağlamım."

Hafifçe güldüm. Gülmek, bütün kaslarımı ağrıttı sanki. Kolumdaki kumaş parçasını çözerken parmaklarım titredi. Eldivenlerini giymiş başka bir doktor, yarama doğru eğilirken diğerlerinin konuşmalarına kendimi kapatmıştım. Doktor, kolumu kavrayabilmek için beklemediğim bir anda omzuma dokununca irkilerek kendimi geri çektim.

"Orada da bir yara mı var?" diye sordu adam, gözlerime bakarak.

"Hayır," dedim. "Omzuma dokunmayın lütfen. Dirseğimden kavrasanız olur mu?"

Başını salladı ve dirseğimi kavradı. "Dikiş gerektirecek gibi duruyor."

"Başka bir yolu yok mu?" Başımı sanki bu sorunu çözebilirmiş gibi Görkem'e çevirdim. Omzuna müdahale edildiği için doktorun bedeninin kenarından yüzünü zar zor görebiliyordum. "Dikiş istemiyorum."

"Biraz derin bir kesik."

"Olsun," dedi Kaya, anında yanımda biterek. "Bana nasıl pansuman yapacağımı gösterirseniz ben sürekli kapatırım, ne kadar sürede iyileşir?"

"Dikiş istemediğiniz konusunda emin misiniz?" diye sordu doktor. "Bu enfeksiyon riski oluşturur. Diğer türlü yara daha hızlı iyileşir."

"Hızlı iyileşmesi önemli değil," dedim. "İz kalmasın istiyorum. Düzenli pansuman yaparız. Sorun değil."

"Peki o halde," dedi ve yarayı temizlerken bir yandan da bize en basit işlemi bile nasıl yaptığını anlatmaya başladı. Bu bilgilerin Arda'nın hafızasında kayıtlı olduğuna emin olduğum için kendimi onu dinleyerek yormadım. Görüş açıma Barış girdiğinde onu görmeyi beklemiyordum. Bana el sallayıp gülümsedi. Muhip, Arda'nın oturduğu tekerlekli sandalyeyi sürüklüyerek yanımıza gelirken Eylül de bir adım arkalarındaydı. Ve sonra birden en arkada Ros belirdi. Ağzı bir karış açıktı.

Biz Görkem'le pansumanlarımızı olurken ve Can sedyede boylu boyunca uzanıp doktor kontrolünden geçerken "Lan," dedi Ros. "Benim herifi öldürmüşsünüz. Üç çocuğumla ortada kalmış gibi hissediyorum amına koyayım."

"Oğlum, yeri mi lan?" diye sordu Kaya. Ona bakmak için başını çevirince Arda'yı fark etti ve yanımdan uzaklaşıp hemen onun yanına gitti. "İyi misiniz?"

"Çıkarttılar kurşunu," dedi Arda, elini bacağının üzerine koyarak. Kucağında tortop edilmiş bir ceket vardı. Muhtemelen pantolonunu kurşunu çıkarmak için kesmeleri gerekmişti ve bu yüzden ceketini bacaklarına örtmüştü. "Senin kurşun ne durumda?"

"Sıyırmış," dedi Görkem. "Önemli değil."

Gözlerimi arka tarafa çevirdim ve doktorun elindeki iğneyi görünce elimi sertçe sedyeye bastırdım. "Şu an sana dikiş mi atılıyor?" diye sordum dehşet içinde. "Ve sen millete laf mı yetiştiriyorsun?"

"Rol çalmak istemiyorum ama ne zaman Hermes'in bana abayı yakması hakkında konuşacağız?" diye sordu Ros. "Bunu ne kadar zamandır biliyorsunuz siz harbi merak ediyorum ya!"

"Lan bir sus," dedi Barış, ona sert sert bakarak. "İnsanlar birbirinin iyi olup olmadığını çözmeye çalışıyor şurada."

"Ben iyiyim sen rahat ol," dedim ona gülümseyerek. Barış, yanıma yanaşıp sedyenin ucuna oturdu. Ardından başını Görkem'e çevirdi. "Kıza yaranacağım diye sol omzuna dikiş attırman şaka mı birader? Evlendiniz zaten, hâlâ neyin şovu bu?"

"Hiç böyle düşünmemiştim," dedi Kaya. "Bu şakayı ben yapmadığım için çok üzgünüm şu anda."

"Yap hadi," dedi Barış. "Ben sen yapmışsın gibi davranırım."

Kaya hiç duraksamadan Görkem'e dönüp "Asya'ya yaranacağım diye sol omzuna dikiş mi attırıyorsun lan?" diye sordu. "Evlendiniz zaten, bu neyin şovu?"

Görkem başını onunla arkadaş olmaktan utanır gibi önüne eğerken omzuna dikiş atan doktor ve benim başımdaki doktor gülmeye başlamıştı. Arda, dişlerini sıkarak gülerken Eylül de elini onun omzuna koyup gülmeye başladı. Kaşının kenarındaki alanı kaplayan beyaz bir bandajı vardı. Yüzü toprak içindeydi ama bu bile güzelliğini gölgeleyemiyordu. Ona hayran hayran baktığımı fark edince "Sen benden daha güzelsin," dedi anında. "Gösteriyi kaçırdığıma inanamıyorum ama canavarı sen öldürmüşsün, aldım haberini."

"Kocam hakkında düzgün konuş!" dedi Ros bir anda.

Can'ın kahkahası, etrafımızdaki tüm sesler arasında tek odaklanabildiğim şeydi.

Bu bozulmuş sinirleri sonucu gelişen bir kahkahaydı ama onu izlerken içimde bir umut belirdi.

Onu geri kazanabileceğimizi umdum.

Arda, şiş gözleriyle Eylül kadar güzel görünmüyordu. Hatta aramızda en dağınık görünenimiz o olabilirdi. Can'a baktığında bir karşılık görmeyi bekledi. Bir hemşire, Can'dan kan almıştı. Sanırım aldığı ve adını bilmediği ilaçlara falan bakacaklardı. Aynı anda o kadar çok şey oluyordu ki hepsini takip edemiyordum. Başımdaki doktorun benimle işi ne ara bitmişti onu bile anlamamıştım. Barış'ın omzuna başımı yasladım ve Arda'ya baktım. Arda, gözlerini Can'dan ayırmıyordu.

"Nasılsın?"

"Beş tüp kan vermiş gibi," dedi Can. "Bir tane meyve suyu alabilir miyim?"

"Sen iste Keban Barajını... Ha yok, bu o değil."

Görkem'in şakasının ardından sarı alana bu kez benim kahkaham yayıldı. "Lütfen selfie melfie bir şey alalım," dedi Muhip. "Sizi fotoğraflamak istiyorum şu an."

"Önce bir tane meyve suyu, lütfen," dedi Can.

"Şu çocuğa tost most bir şey yaptırın," dedi Görkem. Sesi birden otoriter tonuna geçmişti. "Aç bayağı. Ne bulursanız Muhip. Sonra devam ederiz goygoyumuza."

"Ben hallederim," dedi Barış. Başımı omzundan kaldırdığımda saçlarımı karıştırıp ayağa kalktı. "Döneceğim hemen," dedi. "Sen biraz dinlen ve iste, bir serum taksınlar sana."

"Teşekkürler doktor," dedi Arda. "Eminim burada altı senelik eğitim alanlar bunu akıl edememişlerdir. Giderken söyle birilerine."

"Sen niye kuruldun şimdi bana durduk yere, ayakta durabiliyorum diye mi?" Barış, omuzlarını kaldırıp indirerek uyuz bir hareket yaptı Arda'ya. "Hepimiz görevin orta yerinde bacağımızdan vurulmuyoruz, feyzal benden biraz."

"Yuh," dedi Eylül. "Bana da laf söyleyecek misin kafamı dağlara taşlara vurup bayıldığım için?"

"Sen kendi haline yan," dedi Barış. "Bütün şovu kaçırdın. Ben olsam üç gün kendime gelemezdim."

"Ben kendime birkaç sene gelemeyecek gibiyim," dedi Ros. "Yakın arkadaş olduğunuzu sandığınız birinin size bakarken sizi çıplak hayal ettiğini düşünün." Ellerini yüzüne kapattı Ros. "Düşündükçe başka detaylar aklıma geliyor. Sıfırdan bir aydınlanma yaşıyorum Piramit'te kurduğum tüm diyaloglara dair. Korkunç. Düşünsenize, tam şu an Arda'nın gey olduğunu öğrenseniz ne yaparsınız?"

"Aramızda en düşünülmeyecek insanı seçmen harika," dedi Can, düz bir sesle. "Üç senedir rüyasında bile onun bir kadının ihtimaline iç geçirmesini dinliyoruz. Seni bu zekâ ile iyi öldürmediler Piramit'te. Ayrıca Hermes gey değil, biseksüeldi. Önemli bir detay değil ama belirtmek istedim."

"Tamamdır komutanım," dedi Ros. "Bu adamın benden hoşlandığı gerçeğini değiştirmiyor ama sen gidip yaptığım benzetmeye takıl. Sana giren çıkan yok tabii!"

"Şu olayda kullanabileceğin en aptalca tabiri seçtin," dedi Muhip. "Bilinçaltında karşılaşabileceklerimiz beni korkuttu şu an."

"Bana giren çıkan mı yok?" diye sordu Can, farklı bir noktaya takılarak. "Hem yanlış tabirler seçiyorsun hem korkunç teşhisler yapıyorsun Ros."

"Neyin varmış?" diye sordum çenemi kaldırarak. "Dünyanın en yakışıklı adamısın gayet de. Ayakkabılarının olmayışı karizmanı biraz çiziyor ama olsun. Gerçek kahramanlar ayakkabı giymez."

"O lafın pelerin takmaz diye bittiğini iddia ediyorum," dedi Arda.

"Reddedildi," dedi Kaya. "Asya ne diyorsa doğrusu odur."

"Kabul edildi," diyen Muhip'ti. "Kaya'yı taramalı tüfekle millete dalarken gördük, insanlar onu konuşuyor. Şu saatten sonra ne derse kabulümüzdür."

"Taramalı tüfekle birilerine sıkmakta ne var?" diye sordu Görkem. "Ben ellerim kelepçeliyken Altair, Vega ve Hermes'in olduğu bir odaya girdim silahsız."

"Silahın bendim canım," dedim gülerek. "Ben de oradaydım. İki kişiyi kroşelerimle indirdim. Görmediysen..."

"Ben yattığım yerden izledim," dedi Can. "Hoş bir manzaraydı."

Altair'in Can'ın başını ayağıyla yere bastırdığı an gözlerimin önünde bir şimşek gibi çakınca gülümsemem soldu. Can, benim aksime sırıtmaya devam ediyordu. Sahte dedi içimdeki ses. Sahte. O burada bile değil. O hâlâ Milat'ın öldüğü yerde.

Hiç belli etmiyordu.

Şu ortamda acı çekse onu yargılayacak bir kişi bile yoktu ama duygularını öyle bir bastırıyordu ki herkesi acı çekmediğine inandırıyordu.

Barış, Can'a bir şeyler almak için aramızdan ayrılırken bir hemşire bana damar yolu açmak için yanıma geldi. Sağ koluma turnikeyi bağladığında yemyeşil damarlar, beyaz tenimin altında kabarmaya başladı. Kir pas içindeydim ama damarlarım ona kolaylık sağlayacak kadar belirgindi. Yirmili yaşlarında görünen kız, "Şimdi derin bir nefes alın," dedi kibarca intraketi açarken. "Çok az acıyacak, hiç gerilmeyin."

Dalga mı geçiyor diye yüzüne baktım.

Keşke canım, bir iğne damarıma girdi diye yüzümü buruşturacağım kadar tatlı olsaydı.

Kızın eli hafifçe titreyince onun bir stajyer olabileceğini düşündüm. Yanlış bir şey yapmak istemiyormuş gibi yeniden damarıma dokundu. Alkollü pamukla bir kez daha silerken ses çıkarmayışımız ve bu kadar insan tarafından izlenmek onu germişe benziyordu. "Aşkım ben geçen gün karnıma kurşun yedim," dedim kendime engel olamadan. "O iğne ucundan hiçbir şey olmaz. Takıl kafana göre. Sakin ol."

"Az önce bir damar yolunu açamadım ve hasta bağırıp durdu," dedi kız. "Ona gerildim biraz. Kusura bakmayın. Siz derin bir nefes alın."

"Sen nefes al," dedi Görkem, arka tarafımızdan. "Bir tane hasta bağırdı diye panik atak geçirmene gerek yok."

"Ciddi bir kargaşaydı," dedi kız. "Ben bağırıp durdu diyorum ama güvenlik müdahale etmek zorunda kaldı. Öyle düşünün."

"Kimmiş o ya?" diye sordu Kaya. "Göstersene, bir de biz müdahale edelim."

"Sorması ayıp olacak ama siz kimsiniz?" diye sordu kız. Bu sırada kolumun iç tarafında ufak bir acı hissettim. Kız, damarımı tekte buldu. Beceriksiz değildi, sanırım sadece yaşadığı olaylardan çok çabuk etkilenen biriydi. Hayatın onu hiç hissizleştirmemesini diledim. İntraketi koluma sabitlerken gözlerini Kaya'ya çevirdi. Anladığım kadarıyla onun yakışıklı bir adam olduğunu düşündü. Sonra yeniden kendini konuya odaklanmaya zorladı.

"Polis," dedi Kaya. "Lazım mıyız abiciğim?"

Kendimi Kaya'ya dik dik bakarken buldum.

Kıza abiciğim demesini kıskanmış olamazdım.

Olabilir miydim?

Ay kız da çok kendi halinde biri gibi duruyordu.

"Ben hırsızım," dedi Ros. "Cüzdanını müzdanını çalıp herifin sinirini bozabilirim istersen. Göstermen yeterli."

"Bir şeyler yapmanıza gerek yok, teşekkür ederim. Hanımefendinin serumunu takacağım ama çok kalabalıksınız. Biraz alan açarsanız hastalarımız nefes alabilir diye düşünüyorum."

"Hepimiz hastayız," dedi Eylül, başındaki bandajı tutarak. "Bize de şurada müdahale ettiler, uzaktan gelmiyoruz."

Kız, anlamsız bakışlar attı bize. "Siz?" diye sordu Arda'ya bakarak. "He vuruldum ben ya," dedi Arda. "Çıkardılar kurşunu, önemli bir şey değil."

"Gerçek kahramanlar kurşun geçirmezdir," dedi Görkem, kurşun onun omzunu sıyırdığı için. Güya Arda'ya takılıyordu. Ona attığım bakışla adama kal geldi. "Karım hariç," dedi Görkem. "Karım kurşun geçirir ama düşmanına daha fena geçirir. Öyle de bir kadındır."

"Döndürdüğünüz muhabbete inanamıyorum," dedi Muhip. "Sakın bu ekibi dağıtmayın. Bir gün başkalarına falan denk gelirsiniz, Mazallah."

Kız lafa "Şu serum direği-" diye girdiğinde Ros çok anlamsız bir şekilde "Götüme mi girsin?" dedi. Sonra birden bunu yapmış olmanın yersizliği yüzünden yerin dibine girdi. "Çok özür dilerim," dedi kumral kıza. "Heyecanlanınca saçmalarım. Çok affedersin gerçekten."

"Serum direğini böyle alalım diyecektim," dedi kız şaşkınlıkla.

"Alalım," dedi Ros. "Bekar mısın bu arada?"

"Ay yok artık," dedim gözlerim utançla açılırken.

"Başka cinsiyette biri ondan hoşlanınca onun götün şaha kalkış..." diye mırıldandı Kaya. Sonra birden kıza bakıp "Çok ayıp oluyor sana," dedi. "Öküzlüğümüzün kusuruna bakma. Hepimizin sinirleri çok gerilmiş durumda. Zor bir geceydi de."

"Estağfurullah," dedi kız. "Yalnız şu serum direğini alabilirsem gerçekten çok makbule geçecek. Hanımefendi Hürrem Sultan gibi kollarıma bayılmadan önce tedavisini yapmak niyetindeyim de."

"Ne olmuş ki kollarına bayılsam?" dedim dramatik bir tavırla. "Tutmaz mısın beni?"

"Sımsıkı tutarım."

"Gerçekten mi?"

"Tahmin bile edemezsin," dedi kız. "Hayatımda daha önce kimse bana sarılmamış dersin."

"Vay be," dedim. "Ne kadar da işini layığıyla yapan bir hemşire."

"Vay be," dedi Görkem. "Ne kadar da gözümün önünde eşime yürüyen bir hemşire."

"Eşiniz inanılmaz güzel bu arada," dedi kız, Görkem'e dönerek. "Size de bir damar yolu açayım gelmişken."

"Yok, ben stajyer istemem." Hepimiz aynı anda bu tavrına kaşlarımızı kaldırdık. "Şaka kız, gel," dedi Görkem kolunu uzatarak. "Tak karımın serumunu, sonra kafana göre delersin kolumu. Ben karnıma kurşun yemedim ama sırtımı kızgın demirle yakmışlardı. Acıya dayanıklıyımdır."

Kız neyin içine düştüğünü daha fazla sorgular sanmıştım ama sanki her gün bizimle takılıyormuş gibi normal karşıladı ağzımızdan çıkanları.

"Benim bir şeyim yok ama bana da mı bir açsan?" diye sordu Ros. "Elin alışır diye diyorum."

"Hayatının travmasını yaşadıktan sonra bile önüne çıkan ilk karşı cinse yürümene inanamıyorum," dedi Arda.

"Hayatının travmasını yaşadığı için böyle aşırı tepkiler veriyor," dedi Can.

Ros gülerek "Ne ilgisi var ya?" dedi. Can, ciddi bir şekilde onu "Sus," diye uyardığında ise dudaklarının üzerine fermuar çekip bir adım geri çekildi.

Barış, Can'a meyve suyu ve büyük bir ekmek arası getirdi. Bana arka arkaya iki serum verildi. Doktor, yeniden Can'la konuştu. Az önceki kız, Kaya'nın yediği birkaç darbeden sonra küçük yaralarla kaplanan yüzünü toparladı. Ardından Görkem ayağa kalkıp Eylül'le birlikte bir acili dolaştı. Arda, tekerlekli sandalyesini süre süre ilerleyip diğer yaralıları ziyaret ederken Görkem'in fotoğraflarını çekti. Bunu Piramit'in son akıbeti için yapacağımız kutlama toplantısında hazırlayacağı slayta koymayı planladığını söyledi.

Herkesin bir anda fazla normale döndüğünü hissettiğimde Can ve ben, iki sedyede yan yana uzanmaya devam ediyorduk. "Kilyos'a gitmem gerek," dediğinde gözlerimi onunkilere çevirdim. Başını geriye yaslamış, tavana bakıyordu. "MR'ı falan sonra çektirsem olmaz mı? Kilyos'a gitmeliyim."

"Neden?" diye sordum.

"Gitmeliyim," diye yineledi.

Bu sorudan bir cevap alamayacağımı fark edince hayretle "Acil mi?" diye sordum.

"Çok acil," dedi.

"Sabahın köründe, böyle bir geceden sonra Kilyos'ta bu kadar acil olan ne Can?"

"Bir kedi."

"Kedi mi?"

"Bir kedi."




Can Günay


"Teşekkür ederim, Can. Bir şeyler hissetmek güzeldi."

Tetiği ben çektim.

Gözlerinin içine baka baka onun istediğini yaptım. Herkesin istediği şeyi yaptım. Onu ben öldürdüm.

Birini öldürdüm ve onu seviyordum.

Kafamın içinde kendimi asla aklayamayacağım bir şekilde ona aşık olmuştum. O silah, o sahnede benim elimdeyken her şeyin biteceğini hissediyordum. Şimdi parmağımdaki gümüş yüzükle oynarken, onun soğuk parmaklarına değdiğim son anı hatırlıyordum. Kaya, arabayı benim ona verdiğim adrese sürerken hiç ses çıkartmıyordu ve bu sayede düşünmeye zaman ayırabiliyordum.

Düşüncelerimin kimseye hiçbir faydası yoktu. İçimdeki berrak tuttuğum suya bir damla siyah mürekkep damlamıştı. Onu oradan almak isterken içimi daha çok karıştırmış, suyu daha çok bulandırmıştım. Elde ettiğim manzaranın güzellenebilecek hiçbir tarafı yoktu. Arkasından aşk acısı çekersem, bu iğrenç olurdu.

Öldüğüne üzülmüyordum ki.

Böyle olacağını en başından beri biliyordum. Yaptığımız her konuşma, son kelimelerini içeriyordu. Sonunda gerçekten istediği olmuştu.

O silahı Arda'ya çeviren kişi kim olursa olsun tetiği çekeceğimi biliyordum.

Tıpkı Vega'nın Arda'yı vurmayacağını da bildiğim gibi. Blöf yapmıştı. Sadece elime beni tetikleyecek bir şey vermişti. Riske atamazdım. Sevdiklerimin hayatı, hiçbir zaman üzerine kumar oynayacağım bir şey olmamıştı. Ben hain değildim. Ben, bana ima edilenin aksine karşı tarafta değildim. Aklımı kaybetmiştim ama onları ailem sayan yanımı hiçbir zaman kaybetmemiştim.

Bunu kanıtlamıştım.

Neden bunu kanıtlamak zorundaydım?

Orada durmuş ve izlemişlerdi.

O adam, o sahneyi belki de bin kez kafasında oynamış olmalıydı. Biz ilk defa yaşıyorduk fakat onun kesinlikle ilk tecrübesi değildi. En beklenmedik şey bile, onun için ufak bir aksilikti. Atacağı her adımı defalarca kez planlamıştı.

O adam, istese bir satranç tahtasını alıp yere çalabilir ve kendi oluşturduğu taşlarla yeni bir oyun yaratabilirdi ama benim ana karakteri olduğum sahneyi yalnızca izlemekle yetinmişti.

Daima saklandığım gölgeden çıkayım ve ipleri elime alayım diye beklerdi.

Elime aldığım ipi kendi boynuma doladığımı göre göre bana müdahale etmemişti.

Biri gözlerimin içine bakıp "Başka şansı yoktu," derse ona edecek iki çift sözüm olurdu. Görkem Duman'ın hiçbir zaman tek bir şansı olmazdı. Görkem Duman, tekten hoşlanmazdı.

Yol akıp giderken gözümün önüne çizilen bir diğer kare, Arda'nın omzuma yaslanıp benden af dilemesi oldu. Sonumun kötü olacağını yüz kez söylemişti. Ona kendimi kaptırmamam için çırpınmış ve herkese direnmişti. Benim iş son noktaya geldiğinde o noktayı asla koyamayacak olmamdan korkmuştu ve sınırı epey aşıp beni bir hain olma yolunda ilerlemekle suçlamıştı.

Peki ya sonunda ne olmuştu?

Neden kendimi aileme kanıtlamam gerekiyordu?

Benim seçtiklerim, bana inanmamıştı.

Seçim şansı olmadan bana sahip olanlar ise bende bir bozukluk olduğunu henüz çocukluk çağımda anlamışlardı.

Artık kendime dair hiçbir kanıtım yoktu.

Onlar haklıydı. Bende bir şeyler yanlıştı.

Ama yine de güzel idare ediyordum.

Ediyordum.

"Biraz daha hastanede kalmalıydık," dedi Kaya. "İstirahat etmen gerekiyor senin."

"Sonra ederim, işimiz yok. Beni götürmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim."

"Can..."

"Öyle bakma," dedim. "Öyle bakma. Kaya, küçük bir çocuğa bakar gibi bakıyorsun. Kendimi zaten savunmasız hissediyorum. Ne olur yapma."

Asya'nın dizinde acile yol alırken de kendimi savunmasız hissetmiştim ama o anki hislerim rahatsızlık değildi.

"Dünyanın en mantıksız şeyini yapıyoruz," dedi. "Onun evine girmen, dünyanın kesinlikle en mantıksız şeyi."

"Kapıyı benim için aç ve sonrasına karışma."

"Can..."

"Bu konuşma bitti," dedim. "Kilyos'a kadar getirdiğin adamı varacağımız yere beş dakika kalmışken bu çok mantıksız diye uyarman vicdanını rahatlatmak istemenden başka bir şey değil. Bu yoldan dönüş olmadığını biliyorsun."

"Herkese çatmaya yer arıyorsun," dedi ve bir süre duraksadı. "Ağlamamak için böyle yapıyorsun." Hiçbir şey söylemedim. "O dizini daha ne kadar sallayacaksın?" diye sorduğunda gözlerimi sağ dizime indirdim. "Can," dedi Kaya ciddiyetle. "Sıkma kendini. Ben seni yargılamam."

"Ne saçmalıyorsun?" diye sordum.

"Arabada olmaktan mı korkuyorsun? Kork oğlum. Üzülüyor musun öldüğü için? Üzül lan. Ne olur böyle yapma. Bak, çok ciddi söylüyorum. Yalvarıyorum Can, böyle yapma."

"Sadece içeri girmek istiyorum," dedim. "Emanetimi alıp çıkacağım. Beş dakika sürecek."

"Yaşadığı yere gireceksin."

O yaşamıyordu ki. Yaşadığı yer tabiri fazla canlıydı. Ölü birinin ölmeden önceki tabutuna bakacaktım ve muhtemelen orada kendime ait bir şeylerle karşılaşacaktım.

"Evlerinden biri," dedim. "Devamlı burada konakladığını düşünmüyorum. En güvenli alanı olarak gördüğünü düşünüyorum sadece. Gözden uzak, belki Hermes ve Altair'den bile uzak bir köşe. Bana kapıyı açsan yeter."

"Görkem'in buna nasıl karşı çıkmadığını anlayamıyorum," dediğinde kaşlarımı kaldırdım. O da gözlerini kapatıp açtı ve "Haklısın," dedi. "Asya öyle baktığı için hiçbir şey söylemedi." Gözlerini bir saniyeliğine yoldan ayırıp bana döndü. "Bir tek ona kızgın değilsin, değil mi?"

"Kimseyi kırmak istemiyorum ama beni zorluyorsunuz," dedim düz bir ifadeyle.

"Söyle hadi," dedi Kaya.

"Üçünüzü toplasam Asya'nın çeyreği etmezsiniz." Bir gün ağzımı açıp gözümü yumarsam etrafımdakileri çok fena kırıp dökecektim. O günün asla gelmemesini sağlamalıydım. "O karnından vurulduktan sonra bile... Kaya, o gün bile beni dinledi. Beni bir süre insan yerine koyan tek kişiydi. Asya'ya kızgın olmak mı? Asya'ya borçluyum ben."

"Ne desem boş gelecek ama sık dile getirmediğim için bunun bir anlam ifade edeceğini umuyorum. Benim için bambaşka bir yerdesin, Can. Seni insan yerine koymadığımı düşündüğünde bile öyleydin. Bunu hiçbir kadın ya da hiçbir hata değiştiremez."

Yaşadığım günlerin ardından beni eve dahi geçmeden buraya getirmeyi kabul eden tek kişiydi. Vardır bir bildiği düşüncesiyle hareket etmişti. Hakkını yiyemezdim. Onun için değerli olduğumu biliyordum. Size değer veren biri tarafından da bazen değersiz hissettirilebilirdiniz, bu normaldi. Can yakıyordu ama normaldi.

Belki de bahaneler, açıklamalar ya da boş argümanlar üretmeyi bırakmalıydım. Kimin bana ne yaptığı önemli değildi. Benim herkese arkamı dönesim vardı.

Kaya, arabadan benden önce inip etrafı kolaçan etti. Ardından kapıya ilerledi ve oturduğum yerden kilitle uğraşmasını izledim. Çok uzun sürmedi. İşi bittiğinde arabadan indim ve kapıya yürüdüm. Varlığından kısa bir süre öncesine dek haberim olmayan bir evin önündeydim. Onunla ilgili bilmediğim ne kadar çok şeyin olduğunu merak ettim.

Beni zaten bu meraklarım bitirmişti.

"Burada kal," dedim. "Yukarıda işin yok."

"Can..."

"Lütfen. Bırak kendi başıma vedalaşayım. Bitsin gitsin."

"Ya vedalaşmak yerine yeniden tanışmış gibi hissedersen?" diye sordu Kaya.

Nefesimin bir zamk gibi akciğerlerime yapıştığını hissettim. "Sen ne olsun istiyorsun?"

"İyi ol istiyorum Can."

Tek kelime etmeden kapıyı ittim ve içeri bir adım attığımda gözlerimi son kez ona çevirdim. "Yukarı gelme. Hızlıca ineceğim."

Başını emin olamayarak bir kez salladı. Bana saygı duymak için kendini zorluyordu. Umursamadım ve kapıyı arkamdan iterek içeri girdim. Dudaklarımdan "Pisi pisi," sesleri çıkararak merdivenleri bir bir çıkarken binanın soğuğu iliklerime işlemeye başlamıştı. "Yıldız, neredesin? Seni almak için geldim."

Ya da kendimi kaybetmek için.

Attığım adımlarla birlikte soluduğum koku, zihnimin içinde dönüp duran görüntüleri en başa sardı. O pencere kenarını hatırladım. Hiç konuşmayan bir kadını konuşturmayı kendime amaç edinmiştim. Onun masum yüzüne aldanıp onun için çabalamıştım. Hakkında hiçbir şey bilmiyorken ona çekilmiştim ve çekildiğim yerin bir bataklık olduğunu çıkamayacağım seviyede batana kadar anlamamıştım.

Bir miyavlama, beynimi tırmalama hissi uyandırdı ve irkilerek omuzlarımı kaldırdım. Saatlerdir içimde bir his arıyordum. Bir kedinin çıkardığı ufacık ses, bir his oluşturmaya en yakın şey olmuştu.

Kenarda taşmış mama kabını ve yanına açık bir şekilde bırakılan büyük mama poşetini gördüğümde ayaklarımın altındaki zeminin kaymaya başladığını hissettim.

Birden çok su dolu kap, yan yana sıralanmıştı.

Bu evden buraya geri dönmeme ihtimalinin farkında olarak çıkmıştı.

Ve Yıldız'ı ben onu gelip alıncaya kadar kendi kendini idare edebileceği şekilde bırakmıştı.

Avucumla arkamdaki duvara tutundum ve gözlerim yere dökülen mamaların üzerinde kilitlenip kaldı.

Öleceğini biliyordu, diye bağırdı zihnim. Bu onun intiharıydı ama katili sensin. İntiharların katili olmaz. Hayır, vardı. İntiharların katili Vega'ydı. Hayır, onun adı Milat'tı. Şimdi katil kim? Bu intiharın katili sensin.

Aynı hamurdanız, deyişini hatırladım. Cümlesi arka arkaya kulaklarımda yankılandı. İkimizi bir saydığı her saniye gözlerimin önünde belirdi. Onun zihnini anlamak için verdiğim çaba yüzünden zihnim onunkinin bir aynasına dönüşmüştü. Bunu sorguladığım herkes için yapar ve sorgu odasından çıktığımda hayatıma devam ederdim. Fakat onun sorgusunu en başından beri bir tabutta yapmıştık ve ölmeden önce tabutun kapağını üzerime kapatmıştı.

Onunla birlikte çürümeye başlamıştım.

Yıldız, saklandığı yerden çıkıp bana doğru yaklaşırken miyavlamaya başladı.

Senelerce kedilerden kaçmıştım. Vega'nın kliniğin önünde Yıldız'ın tüylerini okşadığı anın içine ışınlandım.

Merkezin kapısında görmüştüm onu bir gün. Benim genelde oraya uğradığım saatler aynıydı ve o sanki kasıtlı olarak sokağa çıkmıştı tam da o saatte. Nedense beni beklediğini hissetmiştim. Sokağın köşesinde, yere eğilmiş haldeydi ben diğer uçtan sokağa girdiğimde. İfadesiz görmeye alışkın olduğum yüzündeki kocaman gülümseme beni şaşkına çevirirken, elini bir kedinin sırtında gezdirdiğini fark ettim. O beni fark etmemişti henüz.

Bir çocukluk travmasının izini taşıyordum ve hâlâ kedilerden uzak durmam gerektiğini çünkü onlara zarar verebileceğimi düşünüyordum.

Hızlı adımlarım yanına vardığında simsiyah kedinin tüylerini okşamakla meşguldü. Üzerlerine gölgem düştü, kadın başını kaldırıp bana baktı alttan alttan. Gülümsemesi beni görünce silinmek yerine daha da büyüdü. Yaralı biri gibi değil, normal biri gibi göründüğü ilk andı bu.

"Korkar mısın hayvanlardan?" diye sordu. "İnsanlar bana çok daha korkutucu geliyor."

"Kedileri severim," dedim. "Ama uzaktan."

"Ama şuna bak," dedi avuçlarının arasına aldığı küçük kediyi hafifçe bana doğru kaldırarak. "Bana benzemiyor mu?" Önce kedinin, sonra onun yeşil gözlerine baktım. Daha sonra kedinin siyah tüylerine ve onun saçlarının rengine baktım.

Güldüm. "İkiz gibisiniz."

Birkaç saniye sessiz kaldı. Kimseyle tek kelime etmeyen kadının benimle gevezelik etmesi, hatta bana gülümsemesi tuhaf geliyordu. Bir kediyi severken o ruhsuz halinden eser yoktu ama merkezin duvarları arasındaki kısa muhabbetlerimizde bir ölüyü andırıyordu.

"Sevmeyecek misin?" diye sordu. "Öyle ya da böyle seveceksin bence. İnanıyorum ben."

"Canını yakarım," dedim.

"Bir şey olmaz," dedi. Durdu. "Yani, yakmazsın."

Yanında diz çöktüğümde hâlâ kediye dokunmaya yeltenmemiştim. "Niye dışarıdasın?" diye sordum ona. Adını bilmek, adıyla hitap etmek istiyordum ama belki de bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktı.

"Pencereden gökyüzünü izlemekle gökyüzünün altında olmak aynı şey değil," dedi. "Konuyu çevirme, kedimi sev."

"Senin kedin mi oldu şimdi de?" diye sordum ve parmaklarım kucağında oldukça huzurlu görünen kedinin tüyleri arasına daldı. Yıllar önce bir kediye sarılıp uyumuşluğum bile vardı ama ona dokunmam yasaklandığından beri hayvanlara pek yaklaşmıyordum.

"Evet," dedi. "Kedim isimsiz ama. Benim gibi."

Artık bir ismi vardı. Ona bir isim verdi. Yıldız. Kendisininki gibi.

Vega. Uzun tartışmalar sonucu gök bilimcilerin Güneş'ten sonra en önemli saydığı ikinci yıldız. Yaz üçgeninin en tepesindeki yıldız.

İnsanlar yıldız kayarken dilek tutar. Bende tersi oldu. Ben bir yıldızı tutarken hayatım kayıyordu.

Kedi, kafasını bacaklarıma sürttüğünde yeşil gözleri hüzün diye adlandırabileceğim bir duyguyla parlıyordu. Sahibini bekliyordu ama sahibinin gelmeyeceğini biliyordu.

Onu Nova'da Vega'ya verdiğimde hayatta kalmak için üçüncü bir sebebinin olmasını istediğimi söylemiştim. Nova. Yine yıldız.

Şimdi onu hayatta tutacak olan bendim ve o, benim için de üçüncü sebep olacaktı.

Mila, Tesla ve Yıldız.

O gitmişti ama düğümler gitmiyordu.

O gitmişti ama kafamın içindeki kördüğüm yine de çözülmüyordu.

"Annen geri gelmeyecek," dedim dizlerimin üzerine çöküp başına avucumu koyarken. Seneler sonra dokunabildiğim ilk kedi oydu ve bunu yapabilmem için beni cesaretlendiren kişi Milat'tı. Şimdi yeniden onu seviyordum fakat bu kez ellerim kanlıydı. "Benimle kalacaksın, tamam mı? Seni evime götüreceğim."

Evim değil. Ev. Evimiz. Bilmiyorum. Ama benim değil. Bu hayatta bana ait olan hiçbir şey yok. Artık ben bile bana ait değilim.

Kuyruğunu sallayarak benden uzaklaşmaya başladığında mama kabına doğru yürüdü. Bu sırada etraftaki nesneler yeni yeni oluşmaya başladı aklımdaki resimde. Buradaydım ama onlara hiç dikkat etmiştim. Bu dağınık evle o zaman ilgilenmeye başladım. Tek odalı bu evin yatak odasından yere sarkan mor yorganı o an görebildim. Yatağın ucundaki parlak beyaz masanın üzerinde bir defterin durduğunu da o an idrak ettim.

Günlük olmasın dedim içimden. Boş bir defter olsun. Oraya gitme Can. Ne bulacağını biliyorsun.

Odaya girdim.

Kahverengi deri kapaklı bir defter, masanın üzerinde çarpraz bir şekilde duruyordu.

Bu defter, benim defterime benziyordu.

Korkunç bir takıntı. Akıl almaz bir saplantı. Gelip aklını aldı. Önce onun, sonra senin. Sen çok mu farklısın? Mümkün olsaydı, sana yazdığı her mesajı saklardın.

Yarısı açıldığı için kısalmış siyah bir kurşun kalemin kenarında iki paket sigara üst üste konulmuştu. Üsttekini aldım ve içine baktım. İki sigara. Alttakini aldım ve ona baktım. On dokuz sigara.

İkisi de açılmış, ikisi de yarım kalmış iki paket sigara. Yirmi bir sigara.

21.21.

Dağınık yatağın üzerindeki mor çakmağı aldım ve sandalyeyi çekip oturdum.

Dolu olan paketten bir dal çekip onu dudaklarımın arasına koydum.

Çakmağıyla sigarasını yaktım ve defterin ilk sayfasını açtım.

İçime bir nefes çektim ve öleceğimi hissettim.

Peşimde bir adam var.
Ne yaptığımı biliyor.
Benim yaptığımı bilmiyor ama beni görüyor.
Beni görüyor.
Yok edilmeli.
Ama var olduğumu hissettiriyor.

Kokusundan nefret ettiğim duman ciğerlerime ulaşırken öksürmeye başladım. Yine de sayfayı çevirmeyi başardım.

Onunla tanışacağım.
Ona yaklaşacağım.
Geçmişimi unutacağım.
Evet, bunu yapacağım.
Olmak istediğim insana dönüşeceğim ve hafızamı kaybedeceğim.
Konuşmayacağım, anlamasını bekleyeceğim.
Anlar mı?
Anlarsa bir sorunum var demektir.

O kliniğe insanlara yardım etmek için gidiyordum. Anlamak, benim işimdi. Bunun için var olmuştum. Kendimi anlatamadığımdan, insanları anlamanın peşinden koşmuştum.

Onun sorunu olmuştum.

Yeşil gözlerini kaldırıp o köşede beni beklediği anları hatırladım. Bana ihtiyacı var sanmıştım. Avıyla oynuyordu. Pençelerini tenime geçirmeden önce zayıf noktaları bulmayı deniyordu.

Boğazım sanki ateşle cayır cayır yakılıyordu. Sigaranın gri dumanını okunaklı el yazısının üzerine üfledim. Kelimeler, dumanın altında kaldı. Bir sayfa daha çevirdim.

Bileklerimi kestim.
Yüz kez ölmek istedim, hiçbirinde cesaret edemedim.
Ama o gelsin diye bileklerimi kestim.
Bu bir tuzaktı.
Nasıl ölünmeyeceğini biliyorum.
İşe yaradı.
Tenime dokundu.
Dikişlerin üzerine.
Şimdi onu nasıl sileceğim?
Beni nasıl öldüreceğini bilmiyorum.

Yak, dedi içimden bir ses. Devam etme. Yak oğlum. Yak. Elinde bir çakmak var. Durma. Sigaranın ucunu sayfaya değdir. Külü dök. Bir şeyler yap!

Okumaya devam ettim ve zehrin damarlarıma yayılışını hissettim.

Bir daha görüşmeyeceğimizi ima etti.
Hayatımdan çıkabileceğini mi sanıyor?
Hayatım olmuşken.

Başka bir sayfa.

Lir'i buldu.

Başka bir sayfa.

S'ona aşık oldum.
Belki yeniden doğarım.
Belki yok eder beni.
İlk kez bir şey hissediyorum
Sanırım doğduğumdan beri.

Hiç kimse olduğumu sanırdım. Herhangi biri. Bir kadına şiirler yazdırmıştım. Bir katile günlük tutturmuştum. Normalin beni bulmayacağını biliyordum ama bu kadarını ben de tahmin etmiyordum.

Hepsini okumadım. Dudaklarımın arasındaki sigarayı baş ve işaret parmağımın arasına sabitledim. Duman ve öksürük yüzünden dolan gözlerim, bir yaş akıtmamak konusundaki inadını sürdürüyordu. Deftere baktım. Son sayfayı açtım ve yarısı tüketilmiş siyah kalemi sol elime aldım.

Harfler, kağıdın üzerinde kaymaya başladı.

Böyle olacağını düşünmemiştin.
Başına geldi.
Çok yargılamıştın.
Seni buldu.
Eskiden asla anlamazdın.
Artık çok iyi anlıyorsun.
Aklının ucundan bile geçirmezdin.
Şimdi ona çok yakınsın.

Son noktadan sonra defteri kolumun altına sıkıştırdım ve sigara paketlerini cebime attım.

Evinden çıkarken Yıldız'ı yanıma aldım.

Yirmi dal sigaram kalmıştı.



Asya Yağmur Duman


Eğer bir evcil hayvanın yalnızca bir evcil hayvan olduğunu düşünen birileri varsa dünyada, onlara Tesla'yı göstermek isterdim.

Tesla, Can Günay'ın öz oğluydu.

Arda, Eylül, ben ve Görkem saatlerce Analizcilerin evinde Kaya ve Can'ın dönmelerini bekledik.

Kapı zili çalmadan önce, Tesla heyecanla sindiği yerden çıkmış ve kendi kendine daireler çizmeye başlamıştı. Döndüklerini böyle anladım.

Kapının açıldığı anın elimde bir video kaydı olsun isterdim.

Can'ın kucağında Tesla'ya çok benzeyen bir kedi vardı, Tesla ona göre daha küçük kalıyordu fakat Can'a koşup onun bacaklarına tırmanmaya çalıştığında kimin büyük kimin küçük olduğunun hiçbir önemi yoktu.

Can'ın kucağındaki kedi içeri atladığında huzursuzca kaçmaya başladı. Tesla onu umursamadı. Mila, salondan çıkıp Can'a baktı. Tesla onu da umursamadı. Sadece Can'a doğru zıplıyordu. Can'ın bacaklarının etrafında dönmeye başladı.

Can'ın gözleri kısıldı ve dizlerinin üzerine çöküp onu kucağına aldı. Tesla, onun yüzünü yalarken hiç olmadığı kadar memnun görünüyordu.

Görkem'e baktığımda onun gözlerini kısıp bu ikiliyi izlediğini fark ettim. İçeri dalan diğer kedi, kimsenin ilgi odağı değildi.

Can buraya sağ salim dönmeden uyumayacağımı söylemiştim. Sanırım artık uyuyabilirdim.

O gece Görkem'in kollarının arasına girmeyi çok istedim ama kendi evimize gitmeyi teklif edemezdim.

"Geldim oğlum," dedi Can, Tesla'yı hasar almış kaburgalarına bir ilaç gibi bastırırken. "Hayırsız, evdeyken bu kadar yüzüme bakmazdın bile."

"Hadi oradan," diye seslendi Arda, salondan. "O kedi uyumak için seni bekledi."

Can, gözlerini bana çevirdi. "Sen Mila'sın sanıyordum."

Gülmeye başladım. "İçlerinde en sevdiğin ben miyim peki?"

Başını aşağı yukarı sallarken Can, gözüme mahvolmakta olan bir adam gibi görünmüyordu ve bu beni çok endişelendiriyordu. "Bir şeyler yiyelim mi?" diye sordu. "Kahvaltı yapalım birlikte."

Dün gece yaşananlar yüzünden sanki kırk gecenin yorgunluğu vardı üzerimde. Ama gün, yine sabaha varmıştı. Bunu birlikte bir kahvaltıyla taçlandırmak Piramit'i bitirmemizin şerefine hepimize iyi gelecekti.

"Yeni eleman kim?" diye sordu Görkem, kim olduğunu bile bile. Hem kliniğin önündeki kedi hikâyesine hem de Nova'da Can'ın onu Vega'ya verdiği ana hâkimdi.

"Kimsesi yoktu," dedi Can. "Kimsesi olmayanları bu eve topluyoruz diye görmüşken alayım dedim."

Onun için Kilyos'a kadar yol gitmişti.

Kaya, kapıyı arkasından kapatıp kalın ceketini üzerinden çıkardı ve askılığa bıraktı. "İstersen bir duş al," dedi bana bakarak. "Ben kahvaltıyı ayarlarım o zamana kadar."

"Ne yani, pis miyim?" diye sordum. Başımı Görkem'e çevirdim hızla. "Görkem, pis miyim?"

Kaya'nın dudakları iki yana kıvrıldığında yorgun gözlerinde minik bir ışık belirdi. O kıvılcımı gülümseyerek çakabilmek çok hoşuma gidiyordu. "Pis ve çirkinsin," dedi.

"Hiç de bile." Kollarımı göğsümde bağladım. "Eylül pis ve çirkin."

Eylül içeriden adımı bağırmaya başladığında Görkem küçük bir kahkaha attı. "Çok seviyorum lan, öyle böyle değil."

"O zaman git de kahvaltı hazırla," dedim. "Ben pis olduğum için yemeklere dokunamam."

"Abart Asya," dedi Kaya. "Sen rahatla diye öyle söyledim. İstersen yüz gün yıkanmadan gez, bana ne kızım?"

"O zaman bana sarılmazsın."

"Yoo."

"Sarılır mısın?"

"Gel sarılayım," dediğinde bu teklifi yapmasını beklemediğim için küçük adımlarla ona koştum. Kaya, sol koluma değmemeye gayret göstererek beni sağ tarafımdan yakalayıp başımı göğsüne bastırırken onun bu sevgi gösterisi karşısında hayrete düşmüştüm.

"Can sana bir şey mi içirdi yolda?" diye sordum kolu belime hâlâ sarılıyken.

"Bu bir tebrik," dedi Kaya. "Kendi canavarlarını öldürmenin şerefine seni kutluyorum. Şımarma."

"Çok afiliydim değil mi?" diye sordum. "Görkem, biliyor musun? O yokuştan inerken arabanın camından sarktım. Kaya arabayı sürüyordu. Ben de o sırada etrafı temizliyordum, iki elimde de silah vardı hem de."

"Lan manyak!" dedi Kaya, beni göğsünden uzaklaştırarak. "Ben sana demedim mi Görkem'le beni papaz etme diye! Böyle söylenir mi?"

"Bu havalı anı kaçırmanın üzüntüsünü derinden hissettim," dedi Can. "Ben o sırada kim bilir hangi yerde sürünüyordum."

Kendi travmalarıyla bu kadar hızlı dalga geçen kişi bizden biri olsaydı Can muhtemelen kafayı sıyırırdı ama şu an fazla rahat görünüyordu.

"Olsun," dedi Kaya. "Taramalı tüfeğimi gördün. Gördün değil mi?"

"Sen neydin öyle ya?" diye sordu Görkem, dalga geçer bir suratla.

"Bir an hiç abartmayacağımızı sandım," dedi Kaya. "Arda, sen beni öyle görmedin ama biri abartılacaksa senden sorulur."

"Gel koca herif," dedi Arda. "Ben ayağa kalkınca biraz ağrım oluyor, sen gel de yüz yüze abartayım. Egon daha iyi tatmin olur öyle."

"Benimle mutfağa gelecek kadar enerjin var mı?" diye sordum Can'a doğru adımlamaya başladığımda. O an, yanımdan uçarak gelen Mila beni geçti ve Can'ın kucağına atlayan isim oldu. Mila gelince Tesla yere inmiş, sanki sırayı ona bırakmıştı. "Kıskanmaya başlayacağım artık," dedim gözlerimi devirerek. "İlgini biraz daha bana vermezsen evime gideceğim Can."

"Ne güzel evim diyor, duyuyor musunuz?" diye sordu Görkem.

"Kahvaltımızı yapalım, gidersiniz evinize," dedi Can tripli bir şekilde.

"Seni bırakıp nereye gidiyormuşum ben?" diye sordum ellerimi belime koyarak. Şaka gibiydi ama ona hâlâ sımsıkı sarılmadığım gerçeği bir tokat gibi çarptı yüzüme. "Can," dedim.

Elleri turuncu tüylerin arasında gezerken başını kaldırıp bana baktı. "Ne oldu?"

"Sarılmadık."

"Ne?"

"Seninle sarılmadık."

Birkaç saniye duraksadı Can. Gözlerimin içine anlam veremediğim bir ifadeyle baktı. "Ellerimi yıkayayım, üstümü değiştireyim öyle geleyim olur mu?" diye sordu ciddi bir şekilde. Ardından gülmeye başladı. "Sen pis değilsin, cidden. Ama ben kendimi kirli hissediyorum."

"Kırma lan karımı," dedi Görkem. "Ayağa kalk. Bu bir emirdir."

"Triplere bak," dedi Can. "Gören de son zamanların en köklü çetesini çökerten ekibin başında olduğunu sanır."

"He," dedi Görkem, sırıtmaya başlayarak. "Benim o."

Bunu henüz kutlayamamıştık ama kutlayacaktık. Yaptığımız kutlamanın Görkem'i çok memnun ettiğinden emin olacaktım. Yalnızca yalnız kalacağımız zamanı bekliyordum.

"Bu kedi bize garip garip bakıyor!" diye seslendi Eylül, içeriden.

"Sahibi neydi ki bu ne olsun," diye mırıldandığını duydum Arda'nın.

"Adı Yıldız," dedi Can. "Ve ona iyi bakacaksınız. Size kötü kötü baksa bile."

"İki tanesi neyine yetmiyordu?" dedi Kaya, alayla. "Görkem'le Asya'yı gönderip yerine Tesla'yla Mila'yı almıştık. Bu ev, beş kişiyi kaldırabiliyor birader. Kişi sayısını ayarlamak lazım. Artı bir, bizi bozabilir."

Can durdu, durdu, durdu. Uzun bir süre durdu. Ardından "Seni evlendiririz," dedi. "Ya da Arda'yı göndeririz. Halledilir bir şekilde."

"Of Hande'yi yeniden oyuna sokmak için çok mu erken?" dedi Eylül.

Yersiz şakalar, neyse ki rutinimizin bir parçasıydı. Ona karşı çıkan kişinin Arda olmasını hiçbirimiz beklemezdik ama sıradaki ses ondan yükseldi. "Onu Barış kardeşimle evereceğiz İnşallah."

"Neyse," dedi Can. "Şansımıza küselim." Mila'yı da bırakıp çöktüğü yerden kalktı ve yanıma geldiğinde kollarını zorla sarılıyormuş gibi belime doladı. "Mutlu oldun mu?"

Ellerimi sırtıma doğru götürdüm ve onun ellerini yakalayıp beni daha sıkı sarmasını sağladım. Ardından ona öyle sıkı sarıldım ki hasarlı kaburgalarının yerlerini değiştirmiş olabilirdim.

Sadece huzurla bir nefes almak istemiştim.

Bu derin nefes sırasında onun sigara koktuğunu fark ettim.

Kaşlarım çatılırken Can'ın göğsüne yasladım başımı, kalp atışını arayarak. Ritim kulaklarıma vurdu. Aynı anda kulaklarımda Mete'nin sesi duyuldu. Ona sımsıkı sarıl. Kurtulabilseydim bana nasıl sarılacaksan öyle sarıl.

"Seni çok özledim." Gözlerim dolunca burnumu çektim ve Can'ın şaşırdığını hissettim. Belimdeki kolları gevşemişti. Ben daha sıkı sarıldım. "Çok özledim," dedim ve sesim titredi. Etrafta tek bir çıt bile çıkmıyordu. İlk çözülen kişi olmaktan utanmadım. Herkes bunun sebebini çok iyi biliyordu zaten.

"Asya..." dedi Can, şaşkınlığı sesine yansırken.

"Çok korktum." Hâlâ çok korkuyordum, geçmemişti. Neden geçmemişti?

"Ağlama sakın," dedi elini sırtıma koyarak. Görkem'in ve Kaya'nın bakışlarını üzerimde hissediyordum ama umurumda değildi. Can'dan başka hiçbir şey umurumda değildi o an. "Şşh..." dediğinde sırtımı sıvazladı yavaşça. Ona öyle sıkı sarılıyordum ki doğru düzgün hareket edemiyordu. "Mutfağa geçelim mi?" diye sordu. "Gel, birlikte geçelim."

Başımı aşağı yukarı salladım ama ondan ayrılmadım. Can'ın gülümsediğini hissettim. "Buradayım," dedi bana. Sesinde ilk defa acıya dair bir iz vardı. "Buradayım, Yağmur."

"Bana ilk kez böyle hitap etmiştin telefonda," dedim. "Hissetmişsin gibi. Son kez olacaktı. Son kez olacaktı Can!"

"Olmadı ama," dedi ve beni yavaşça mutfağa yönlendirdi. Bu sırada diğerlerine başıyla sorun yok der gibi bir işaret yaptı. Resmen beni devralmıştı.

İçeri girdiğimiz an kapıyı arkamızdan kapattım. Saatler süren kaosların ardından en sakin anımız buydu. Mutfakta, güvenli bir alanda, yalnızca o ve bendik. Bunun için çok beklemiştim.

"Anlat," dedim içeri girer girmez.

"Bak bu kadar senedir her türlü deliyle uğraşmışımdır," dedi Can, bilmiş bilmiş konuşmaya başlayarak. "Ama senin bu mod değişimlerin, apayrı bir dünya ha."

"Evde ne buldun?"

"Hiçbir şey," dedi anında.

"Can?"

"Söyle."

"Sigara kokuyorsun," dedim.

"Arda'yla çok sarıldık," diye karşılık verdi. "Benden özür dilerken fazlaca münasebetimiz oldu."

"Can!"

Arkasını döndü ve buzdolabına yürümeye başladı. "Yumurta mı yapsak yine?" diye sordu. "Sucuğumuz var mı?"

"Peşini bırakacağımı mı sanıyorsun?"

"Bırakmanı istiyorum."

"Şimdilik mi?" diye sordum.

"Şimdilik," dedi. "Bir süreliğine. Çok içten bir şekilde rica ediyorum. Beni irdeleme."

"Ama..."

"Gelirsem sana gelirim," dedi. "İçin rahat olsun. Benim için yapabileceğin bir şey olursa söz veriyorum sana söyleyeceğim."

"Bak söz verdin."

"Kolyen ne güzelmiş, kim taktı onu sana? Sözlerini daima tutan biri mi yoksa?"

"Can'ım," dedim. "Can'ım taktı. Hiç çıkarmıyorum."

"Çok yakışıyor," dedi. "Hiç çıkarma."

Başımı sallayıp ona bir kez daha sarıldım ve bu sefer bana daha sıkı sarılarak karşılık verdi. Canını yakmış bile olabilirdim ama sesini çıkarmadı. En sonunda el ele verip bir kahvaltı hazırladık. Bu, mükellef bir sofra değildi çünkü bir süredir kimsenin dolap dolduracak hali yoktu ama elimizdeki imkanlarla yapabileceğimizin en iyisini yaptık. Un, tuz ve süt bulduğum için krep pişirdim bize. Can da çay demledi ve biraz peynir dilimledi.

"Kahvaltıdan sonra kocanı alıp evine git."

"Burada kalırız ya bugün." Esneyerek konuşmuştum.

"Gidin, bir şey olmaz," dedi Can. "Görkem de biraz kafasını dinlesin. Zaten Eylül'ü salmayız. Sizsiz birkaç saat idare edebiliriz. Cidden gidip evinizde uyuyun, tamam mı?"

"Neden bu kadar ısrar ediyorsun?"

"Çünkü buna çok ihtiyacı var. Senin de ona çok ihtiyacın var."

Israr etmedim. Maksimum birkaç saat ayrı kalırdık zaten. Evimizde uyur, uyanır ve sonra hemen geri gelirdik. İnada bindirip tat kaçırmak istemedim. İrdelememi söylemesi, benim için çok önemliydi.

Yemek masasının etrafında toplandığımızda Arda, hareket etmenin onda yarattığı acı yüzünden sık sık solumakla meşguldü. Yumruğumu ona doğru uzatıp "Neyiz biz?" dedim alayla. "Kurşun yiyenler topluluğu."

"Beni de aranıza alın," dedi Görkem, yumruğunu bizim birleşen yumruklarımıza doğru uzatırken.

Arda ile aynı anda onun elini ittirdik. "Seninki sayılmaz," dedi Arda. "Seninki sıyrık," dedim ben de.

"Mızıkçılık yapıyorlar," dedi Görkem, Kaya'ya bakıp bizi şikayet ederek.

"Ben bu evin alo ihbar hattı mıyım amına koyayım?" diye sordu Kaya. "Çocuk bakıcısı mıyım?"

"Evet bu arada," dedi Eylül. "Bunu yeni mi anlıyorsun?"

"Yok da, küçük bir umutla sormak istemiştim."

"Zeytini uzatır mısın?" sorusu üzerine zeytin tabağını Can'a uzattım. Kendisi zeytin almak yerine Arda'nın çatalının ucuna bir zeytin bıraktı. Bunu Kaya'ya fırlatması için yapmıştı. Kahvaltı rutinimizi böyle bir günde bile atlamak istememişti.

Arda, bir Kaya'ya bir Can'a baktı. Ardından yumruğunu çatalın diğer ucuna vurdu ve zeytini her zamanki gibi müthiş bir ivmeyle Kaya'nın ağzına doğru uçurdu.

"Ben de istiyorum," dedi Can.

Arda, başını ona doğru çevirdi. "Sana ters kalıyorum."

"O zaman ben deneyeyim," dedi Eylül. "Tam olarak nasıl uçuruyoruz, bir daha göstersene."

"Ben de istiyorum," dedim hemen. Asla eksik kalamazdım.

"Uçurmak mı uçanı yakalamak mı?" diye sordu Kaya. "Ben sana yollarım."

"Ben boş kaldım," dedi Görkem. "Ben de istiyorum."

Böylece birlikte geçirdiğimiz belki de en kötü gecenin sabahında birbirimize zeytin uçurmaya başladık.


🌙


Görkem Duman

Evimizin kapısından birlikte girdiğimizde çok uzun süre sonra ilk kez bir tehdite karşı diken üzerinde değildim.

Kafamın içinde beni esir alan o düşüncelerin hiçbiri yoktu.

Ona bakarken onu kaybetme korkum yoktu. Canını yakanların canını yakmış, acı içinde kıvrandıklarından emin olarak ölmelerini izlemiştim.

Diğerleri izlediğimiz sahneyi ağır buluyor olabilirdi. Bundan farklı şekilde etkilenmişlerdi ve atlatmaları farklı zamanlarda gerçekleşecekti ama ortada benim atlatmam gereken bir durum söz konusu değildi.

Ben, bir hastane koridorunda tek bir umut kırıntısı duymayı bekleyerek acıdan ölmek üzereyken bütün o basamaklardan üçer beşer atlamıştım zaten. Ettiğim yemin, ağzımdan öylesine çıkmazdı. Bunu bugün hepsi anlamıştı. Beklemediği şekillerde de olsa, bu beni onların gözlerinde soğuk da kılsa, yapacak bir şeyim yoktu.

İntikam oyununda duyguların yeri yoktu ve söz mantığa kaldığında söyleyecek bir şeylerim mutlaka olurdu.

Evimizin kokusunu içime çekerken burası, daha bir yuva gibi geldi gözüme. Bizi güvende tutmuş olmanın getirdiği rahatlama hissi, bunun sebeplerinden biriydi.

Yağmur, kollarını boynuma doladığında derin bir nefes çektim içime. Sıra nihayet bana gelmişti. Onu bulduğumda temastan hoşlanmayan biriydi. Sarılmaktan neredeyse nefret ediyordu. Bu yüzden onun bize sıkı sıkı sarılması içimi gülümsetiyordu.

Bu yola onu yanıma alarak başlamış, onu korumak için devam etmiştim ve o kollarımın arasındayken bitiriyordum. Piramit, yok edilmişti ve beni var eden, varlığıma minnet duyar gibi gözlerimin içine bakıyordu.

Kendimi çok yorgun hissediyordum. Bir yandan da parmak uçlarım deli bir hisle karıncalanmaya başlamıştı. Çünkü bakışlarındaki karanlık, bir davete dönüşme yolundaydı.

(❗Yetişkin içerik uyarısı. Bu tür sahneleri okumaktan hoşlanmıyorsanız işaretli yere kaydırabilirsiniz.)

Ellerini boynumdan göğsüme doğru sürükleyerek götürdü. Üzerimdeki kazağın yakalarına tutundu ve gözlerime bakmak için başını hafifçe kaldırdı. Bir şey istiyordu ama isteyip istememek konusunda kararsızdı.

"Söyle," diye fısıldadım anlasam da duymak istediğim için.

"Bana birkaç saniyede her şeyimi unutturmaya ne dersin?" diye sordu. "Hızlı olmanı istiyorum, uyar mı sana?"

Beni ne kadar çabuk uyardığında bakılacak olursa, uyardı bana.

Omuzlarına dökülen alevden saçları, yüzümün her yanına dağılsın istedim. Belini kavrayıp "Neden hızlı?" diye sordum. "Tadını çıkartmaya bayılırım aslında."

Göz bebekleri ihtiyaçla titrediğinde belindeki temasımı azalttım. Şimdi parmaklarım varla yok arası değiyordu ona. Gözlerini sinirlenerek açtı. Ona dokunayım diye bana savaş açacaktı.

"Nazik olma," dedi. "Nefesimi kes."

"Bunu yapmadığım tek bir sefer bile olmadı sanki," dedim gülümseyerek. Gözlerini kıstı fakat bunu kızdığı için yapmıyordu. Yağmur şu an benden inanılmaz etkileniyordu. "Çok yorgunuz sanıyordum. Hemen uyumak için gelmemiş miydik eve?"

"Biraz daha yorulup öyle uyuyabiliriz." Bakışları dudaklarıma indi, sonra yeniden gözlerime çıktı. "Lütfen," dedi sabrı taşmış gibi. Bu, kapa çeneni ve öp beni lütfeniydi. Arzusu, içindeki his birikimini boşaltmak istemesinden kaynaklanıyordu. Biliyordum. Ona değerli hissettirecek ilgiden çok, her şeyi unutturacak sertliğe ihtiyacı vardı.

Yumruğunun içine kazağımı toplayıp beni sertçe çektiğinde sırtı arkasındaki duvara yaslandı ve ben de elimi yüzünün yanından duvara bastırdım. Nefesimi tekletiyordu. "Piramit'i yıktın," dedi dudaklarımın üzerine doğru konuşarak. "Bir ödülün olmalı, değil mi? Benimle ödüllendir kendini hadi."

Sözcükleri, zihnimde dönmeye ve beraberinde başımı döndürmeye başladı. Beni seviyordu, beni istiyordu, bana bakıyordu. Binlerce kez ona dokunsam da yine de bana ait olduğunu idrak etmekte zorlanacaktım. Benim güzel karım, benim için kıvranıyordu.

"Sevgilim," dedi nazlanarak. "Kafanın içinden çıkıp içime girecek misin artık?"

Dudaklarına öyle sert yapıştım ki başı duvara çarptı. Hemen elimi araya koyarak bunu telafi etmeye çalıştım. Ensesini kavrayıp ağzını benimkinin üzerine çektim. Dilimi dudaklarından içeri gönderdiğimde Yağmur, hayatı boyunca bu anı beklemiş gibi bir istekle ağzını açtı.

Onu tükettiğimi hissettim. Bana tükenmek istediğini fark ettim. Bacağını kavrayıp belime doğru kaldırdım ve üzerine yaslandım. Avucumu kalçasına kaydırdım. Henüz onu kucağıma almamıştım ama duvara tamamen bastırdığım için hareketlerini kısıtlamıştım. "Delirtiyorsun beni." dedim dudaklarını öpmek yeterli gelmediğinde. Çenesine indim. Yanağına, boynuna. Önüme çıkan her noktasına dudaklarımı bastırdım.

Çenesini kaldırıp başını geriye yasladığında ensemi kavradı. Tırnaklarını derime geçirip beni boynuyla ilgilenmem için yönlendirdi. "Görkem..."

Kesik fısıltısı, ayarlarımı tamamen bozdu. "İste öleyim," dedim ne dediğimi bile bilmeden. Tenini dişlerimle çekiştirdikten sonra dilimi ısırdığım yere sürttüm. İniltisi, vücudumdaki bütün kanın tek bir noktada toplanmasına sebep oluyordu. "Senden uzak kalmak delirtti beni. Evlendiğimizden beri istediğim gibi ilgilenemedim seninle ama hiç sesini çıkartmadın."

Başını aşağı yukarı sallarken belini kıvırdı istemsizce. Bu kasıklarımızın birbirine çarpmasına neden olunca narin boynunun kıvrımında dudaklarımı daha hızlı dolaştırdım. Avını taşıyan bir aslan gibi dişlerimi boynuna geçirip onu yatak odamıza götürmeme ramak kalmıştı.

"Dizimi kırıp kocamı beklemediğim içindir," dedi Yağmur. Kocam kelimesinin dudaklarına ne kadar yakıştığını tarif edemezdim. "O sırada ben de ortalığı yakmakla meşguldüm de."

"Sen olmasaydın..."

"Evet, hiçtin," dedi kıkırdayarak.

Öleceğimi düşündüm. Şu gülüşü duymak için yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey yoktu.

Üzerindeki kıyafetlerden hoşlanmamaya başladım. Bir an önce onu soymam gerekiyordu ama ev buz gibiydi. Buna onu bir duvara yaslamışken devam edip etmemek konusunda kararsız kaldım. Sonra ellerinin kazağımın eteklerini kavradığını fark ettim. Bacağını tutmayı bıraktığım an bulduğu boşluktan yararlanarak kazağımı yukarı sıyırdı. Dudaklarım, yeniden dudaklarına yapıştı. Yağmur onaylamaz bir ses çıkarıp bizi ayırdı ve sonra kazağımı başımdan sıyırıp yere fırlattı.

Soğuk avuç içlerini karnımın üzerine bastırdığında karnımı içeri çektim. Künyemi kavrayacağı yerdeydik. Boynumda senelerdir bir M harfi taşıyordum. Umarım bir gün çocuklarımıza bunu anlatıp sizin baş harfinizi hep göğsümde taşıdım diyebilirdim.

Karım, künyemi avucunun içine alıp yüzümü yüzünün hizasına çekti. Dudaklarımı araladım ama beni öpmedi. Kendini beğenmiş bir şekilde gülümserken dokunuşuna erimemi keyifle izledi.

Hızlı olma fikrinden o da vazgeçmişti. Beni yavaş yavaş delirttiğinde ona davranış şeklimi daha çok seviyordu çünkü.

Bu kadın, kesinlikle beni kendimden geçirmeye bayılıyordu.

Bir an duyduğu arzuya kendisi de şaşırmış olacak ki alt dudağını dişleriyle ezdi ve karnımı bir ziyafetmiş gibi süzdü. Sonraki an, üzerindekini hızla çıkarmış ve onu kucağıma almıştım.

Ellerini sırtıma kaydırarak bana tutundu. Sert bir öpüşme başlattığında odamıza giden yolu görebilmek için gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum ama bunu başaramadım. Yürümeyi bırakıp onu bu sefer de salonun kenarındaki duvara bastırdım. Çıplak sırtı, soğuk duvarla temas ettiğinde tüylerinin ürperdiğini hissettim. Aldığı derin nefesi ondan çalmak ister gibi öptüm onu bir kere daha.

Kendimi ona ittiğimde belini bükerek daha fazlası için kıvrandı. "Bebeğim," dedim nefes nefese.

"Efendim?"

"Üşüdün."

"Evet," dedi. "Umurumda değil."

"Evin ısınmasını bekleyemeyiz." Başını aşağı yukarı salladı ama omuzları titredi. "Duşa girelim mi?" diye sordum.

"Yeterince kirli değilim daha," dedi arsızca.

Kendimi patlayacakmışım gibi hissettim.

"Kirlenirsin, istediğin bu olsun."

"Ne istediğimi çok net ifade ettiğimi sanıyordum!"

Çileden çıkmak üzereydi. "Küvete girelim," dedim. "Sıcak su seni yatıştırır belki biraz."

"Beni yatıştırması gereken şey kesinlikle sıcak su değil şu an." Gülmeye başladığımda sinir seviyesi arttı. "Benim kadar istemiyorsun," dedi. "İndir beni."

"Ne?"

Yeniden "İndir beni," dediğinde omzuma tutunup kucağımdan yere atladı. Trip atıp beni ortada bırakacağından deli gibi korktum. Yağmur, ellerini kemerime götürüp dizlerinin üzerine çöktü. Kaşlarım havaya kalkarken "Ne ya-" dedim ama avucunu onun için deliren sertliğin üzerine bastırınca devamını getiremedim.

"Benim kadar istemeni sağlıyorum," dedi sinirli sinirli.

Pantolonumu sertçe aşağı çekiştirirken boxerimi yırtmak üzere olan aletim, söylediği şeyin ne kadar saçma olduğunun kanıtı gibi dışarı taşmak niyetindeydi. "Eğer..." Beni konuşturmadı. Boxeri da çekip avucunu doğrudan aletime sardı. Sert bir nefes verirken dizlerinin üzerindeki görüntüsü bana aklımı kaybettirdi. Göğüslerinin arasında parlayan çapa kolyesi, odağımı aşağıya çekerken Yağmur'un saf bir arzuyla çevrelenen gözleri, ilgim yukarıda kalsın diye beni zorluyordu. Nereye bakacağımı şaşırmıştım. Avucunu hareket ettirmeye başladığında çenesini sertçe kavrayıp "Oynama," dedim. "Eğer almayacaksan..."

Dudaklarını aletime bastırdı. Gözlerim kayarak kapandığında "Yağmur," dedim ikaz dolu bir sesle. Aramızda muhabbetinin döndüğü olmuştu ama bunu daha önce hiç yapmamıştı. Kendimi biraz itsem, resmen dudaklarının arasına girecektim. Nasıl hissettireceğini merak ediyordum. "Siktir." Göğsüm körük gibi kalkıp iniyordu. Resmen beklentiyle yanıp tutuşuyordum. İnsafına kalmış haldeydim.

Nasılmış der gibi gülümsedi ve gözleri gözlerimdeyken ağzını açtı. Avucumu sertçe duvara bastırmasaydım muhtemelen yere düşerdim. Bakışlarındaki kararlılık ve kendinden eminlik yeterince çıldırtıcıyken üzerimde hareket ettirmeye başladığı diliyle baş edemiyordum. Bir elim duvarda, diğer elim çenesindeydi. Kendimi sabit tutmakta çok zorlanıyordum. Bacağıma tutunup başını daha hızlı hareket ettirerek beni ağzına aldı. Gözlerim kararırken "Bebeğim," diye inledim.

Bilerek hızını düşürdü ve eğlenerek çenesini kaldırdı.

Ayakta duramayacaktım.

Pantolonumu tamamen çıkarttım ve hâlâ yerde olan bedenini bir çanta gibi tek kolumla kavrayıp onu salona taşıdım. Berjere kendimi bıraktığımda onu da açtığım bacaklarımın arasına bıraktım. Bu aşırı hoşuna gitmiş gibi keyifle gülüyordu. "Ne oldu?" dedi. "Bacakların mı titredi?"

"Ağzını aç."

Sabrım yoktu. Gülmeye devam etti ve bana sataşmak için parmaklarını yeniden etrafıma sardı. Başımı geriye atmamamın tek sebebi ona bakmaya devam etmek istememdi. Öyle güzel, öyle büyüleyiciydi ki. "Dudaklarını arala yavrum."

Dilini dışarı çıkarttığında kendimi hiç beklemeden üzerine ittim. Sırtına dağılan saçlarını yumruğumun içine topladım. Canını acıtmamak için gösterdiğim özen, Yağmur'un inleyerek elini kendi bedeninde kaydırmasıyla birlikte yerle bir oldu. "Kendine mi dokunacaksın?" diye sordum. Resmen etkisi yüzünden uyuşuyordum. "Bekleyebilirim. Soyun."

Hâlâ oldukça keyifli bir şekilde sırıtıyordu. Kontrolümü eline almaktan çok hoşlanıyordu. "Sana sadece ben dokunabilirim tavırları yok mu?" diye sordu. "Parmaklarımı içime kaydırsam kıskanmayacak mısın yerinde olmadığın için?"

"Ruhumu bedenimden ayırırken kendine dokunmanı izleme fırsatını kaçıramam," dedim. "Bana zevk vermekten ne kadar zevk aldığını görme fırsatını asla kaçıramam."

"Birlikte film izlediğimiz ilk gün, bir öpüşme sahnesinden utanan adama da bakın."

"Onlar," dedim. "Seninle dolup taşmadan önceydi. Bir geldin, bin film çektim Yağmur."

"Fena halde sızlıyorum."

Yaptığı durum bildirimi bana hiç iyi gelmedi. "Fena halde çıkarırım acısını," dedim. "Şimdi devam et."

Kalp atışlarım taşikardik seviyeye ulaşmışken onun bu denli giyinik olması ciddi bir sorun teşkil ediyordu benim için. Beni her seferinde çok zorluyordu ama bu defa gerçekten, ciddi anlamda canıma kastı olduğunu düşünmeye başlamıştım. Az önce havalı bir şekilde atıp tutarken şimdi o halimden eser yoktu. Karşımda kendine dokunmasına dayanabileceğimi sanmıştım ama onu yerden kaldırıp kucağıma çekmem birkaç saniye sürdü. Bacaklarını açarak kucağıma oturdu. İnanılmaz derecede sertleşmiş durumdaydım. Dudaklarını yeniden talan etmeye başladım. Artık inlemeleri minik olmanın ötesindeydi ve ben de sınırlarımın çok çok ötesindeydim. "Şartları bir kereliğine eşitlemesem olur mu?" diye sordum. Ön sevişmeyi daima uzun tutardım çünkü onun tadını yavaş yavaş çıkartmak beni en çok tatmin eden şeydi ama şu an gerçekten sabrım kalmamış durumdaydı.

Parmaklarını çıplak omzumda dolaştırdı. Artık benim de solumda bir dikişim vardı ve gözlerinin orada gereğinden fazla oyalandığını fark ettim. Belini sıkarak ilgisini yeniden üzerime çektim. İşaret parmağını göğsümdeki çapanın üzerine koydu. Sonra çenemi sıkıca tuttu ve başımı yukarı kaldırdı. Nasıl yutkunulacağını unutmuştum.

"İki şey diyeceğim."

"Dokunmak yok oyunu oynayabileceğin bir yerde değiliz," dedim beni daha önce doksan yedi saniye nasıl delirttiği aklıma geldiğinde. Doksan yedi değildi. Kaç saniye olduğunu sayamadığım için saymaya baştan başlamamı söylemişti ama ilerleyebildiğim rakam yalnızca üçtü.

"Hayır," dedi. "Hayır, dokun. Ellerini ayırma üstümden."

"Ne istiyorsun?" diye sordum. Şakağımdan kayan bir ter damlası kulağıma doğru yol aldı. Hafifçe kendini bana sürttüğünde boynumda atan nabzı artık damağımda hissediyordum. Yaydığı ateş her yerimdeydi. Her hücremle ona karışmaya can atıyordum.

"Üstte olmak istemiyorum," dedi. "Ve gerçekten sert olmanı istiyorum. Şartları eşitleyip eşitlememen umurumda değil. Yeterince hazırım. Sadece, bizi yatak odasına götür. Koltuklarımızı mahvetmeyelim, onlar daha yeni!"

"Ya senin derdin koltuk olsun amına koyayım ya." Aniden öyle şiddetli gülmeye başladım ki ciddiyetle isteklerini sıraladığı listeyle dalga geçtiğimi sandı. "Ya bebeğim," dedim burnunu iki parmağımın arasına sıkıştırıp sertçe sıkarak. "İçim gidiyor sana. İçimi alıp götürüyorsun. Delireceğim. Kafayı yiyeceğim. Güzeller güzelim. Ne istiyorsan o. Sen ne istiyorsan o. Nasıl istiyorsan o."

"Böyle istiyorum," dedi burnunu kırıştırarak.

Büyüleniyordum. Bundan bir sene kadar önce bana delireceğimi söyleseler bunu normal karşılardım. Takıntılarım, beni o noktaya sürükleyecek sanırdım. Bir kadının güzelliği yüzünden gerçekleşecek olması, aklımın ucundan bile geçmezdi.

Bana doğru eğildiğinde kolyesi üzerime aktı ve göğüslerinin arasındaki çapa, göğsümdeki çapaya sürtündü. "Ne kadar yıprandığını biliyorum," dedi beklemediğim bir anda. "Ben de bir o kadar yıprandım ama birlikte evimize döndük." Evimize dedikten sonra göğsüme yasladı avucunu. Buradan bahsediyor sanmıştım ama ev diye kastettiği şey dört duvar değildi, benden bahsediyordu. Gözlerimin içine bakıyor ve bana evi olduğumu söylüyordu. Bunu her yaptığında aşktan öleceğimi düşünüyordum. "Bu hep böyle olacak."

"Çok seviyorum seni," dedim. "Çok seviyorum. Bugün yenilmez hissediyorum. Muhtemelen yarın, bana yenilmez olduğumu söyleyecekler. Ev diye sana baktığım sürece benimle yarışabilirler mi lan? Herkese kafa tutma gücü yaratıyorsun içimde. Sikik bir örgüte bile."

"Bitirdik," dedi. "İnanamıyorum ama bitirdik."

Kucağımdaki bedeniyle birlikte ayağa kalktım. Salondan çıkıp koridoru yürümeye başladığımda "İnanıyorsun," dedim. "Hep inanıyordun. Sen, bana inandığın için bugün buradayız."

Derin bir gülümseme yerleşti dudaklarına. "Sen bana bir sebep verdiğin için bugün buradayız."

"Sana kendimi verdim," dedim yatak odamızın kapısını açarken. "Tepe tepe kullan. Dükkân senin."

Her öpüşmemizi seviyordum ama öpücüğü başlatan o olduğunda bundan farklı bir şekilde etkileniyordum. Yardıma muhtaç hissetmeme yol açıyordu çünkü içimde başlayan yangını başka türlü söndürebileceğimi sanmıyordum.

Onu nazikçe yatağa bırakmak yerine dudakları dudaklarımda ve avucu ensemdeyken onunla birlikte yatağa devrildim. Geri çekilmem mümkün değildi. Bana böyle bir alan tanımıyordu. Dudaklarımı dudaklarına hafifçe sürttüm ve başımı çok az uzaklaştırdım yüzünün hizasından. Aldığı derin nefes, göğsünü şişirip bana doğru yükseltti. Karımın üzerindeyken onu gözlerimle yiyip bitirmeye bayılıyordum. Buradan benim gibi görünüyordu.

Karın kaslarının nefes alıp verdikçe, altımda kıpırdandıkça hareket edişi saatlerce izlesem bile doyamayacağım bir manzaraydı. Beklemeden kendimi bacaklarının arasına sürttüm. Dudakları istekle aralandığında ona tamamen bulanmak, onunla kendimi tamamen kaybedip sonra da yeniden bulmak istedim.

Gözlerinde çakan şimşekler, başının yanından yatağa bastırdığım kolumun titremesine yol açıyordu. Bacağını belime sararak beni kendine çektiğinde yavaşça içine girdim. Ağzını bana kızmak için açacağı sırada ise kendimi tamamen içine ittim.

"Kolunu hareket ettirme," dedim canının yanmasından korkarak. Halbuki kolunun acısının umurunda olmadığını biliyordum. Şu an dünyada benden başka hiçbir şeyin farkındaymış gibi durmuyordu.

"Görkem," diye inlediğinde kendimi tamamen geri çektim ve yeniden ittim. Deli gibi özlemiştim. Kaygılarımı kapı dışında bırakmış, en önemlisi bütün düşüncelerimden sıyrılmıştım. Her şeyi unutturmamı istemişti ya, her şeyi unutan bendim.

Yüz ifadesini izlemeyi çok istesem de dudaklarından uzak kalamıyordum. İçinde hareket ediyor, dudaklarını hırpalıyor, sonra da mimiklerini yakalamaya çalışıyordum. Kendini kastığında hareketim kısıtlandı ve bundan hoşlanmadım. "Şşh," dedim. "Ama böyle yapmıyorduk."

"Gör-"

"Hadi bebeğim," diye fısıldadım. "Gevşe. Ağzına bile daha derin alıyordun."

Kasılmalarını hissediyordum. Bir kalp atışı kadar bile uzağımda değildi. Nabzımı elinde tutuyordu. İçindeydim ama bu bile yetmiyordu. "Siktir," dedi nefes nefese. Sonra ince bir sızı hissettim sırtımda. "Yine yaptım," dedi. Yüzüğüyle beni yaralamaktan bahsediyordu. Her seferinde bunu nasıl becerdiğini bilmiyordum ama aşırı hoşuma gidiyordu. "Özür... Görkem, siktir!"

"Sana," dedim ve ikimizi yeniden birleştirdim. "Sorun olmadığını söyledim, değil mi?" Yeniden. "Yak canımı." Yeniden. "Sen yak." Bir kez daha. Gözleri zevkten kaymaya başlarken başını geriye itti ve boynu iyice açığa çıktı. Eğildim ve dişlerimi geçirdim. Artık biraz bile kendimde değildim. "Böyle inlersen uyuyup dinlenme işini unutman gerekecek."

"Varım," dedi, sesi sitemle yükselirken. Canını yakmış olmalıydım. Beni öyle bir sıkıyordu ki benim bile yanıyordu.

Tırnaklarını bu kez karnıma geçirmeye karar verdi. Ağırlığımı üzerine verdiğimde eli, bedenlerimizin arasına sıkıştı ve bu beni güldürdü. Sonra elini zar zor aşağı sürükledi ve bana uzanmaya çalışırken bacakları titredi. "Aşkım..."

Altı saniyesi kalmıştı.

Başını boynuma yasladı ve sığınma talebinde bulunur gibi orada öylece kaldı. "Yine yağacaksın etrafıma," dedim nefes nefese.

"Geri çekilme." Enseme sıkıca sarıldı. "Uzaklaşma, gitme."

"Nereye gideceğim?" diye sordum. "Ben nereye gideceğim seni bırakıp? Terin terime karıştı, kokun üstüme yayıldı. Senden nasıl gidilir? Ben hiçbir yere gitmiyorum ama sen her seferinde bana geliyorsun."

Boynumu öptüğünde şiddetli bir şekilde boşalmaya başladı. "İşte böyle," dedim saçlarını okşayarak. "Aynen böyle."

O kadar uzun sürdü ki ağzını açabildiğinde bir daha bu kadar ara vermememiz için bana kızacaktı. Üç gün evden çıkmama fikri her geçen saniye daha çok aklıma yatıyordu.

Sert nefeslerini kulağımın dibine bıraka bıraka, içimi ayağa kaldıra kaldıra kendinden geçerken ensem karıncalanmaya başladı. Bu sınırda olduğum anlamına geliyordu. Gözlerine bakarak yeterince rahatlayıp rahatlamadığını anlamaya çalıştım. Onun için yeterince diye bir şey yoktu. Hiç olmamıştı.

Elimi aramıza kaydırıp kendimi hizaladım ve bu kez ıslaklığı yüzünden çok rahat bir şekilde kaydım içine. Yarı aralık gözleri tamamen açılırken ona her nasıl baktıysam sanki bana izin verir gibi başını salladı. Ağırlığımı daha fazla üzerine verdim. Engel olamadığım inlemelerim odamıza yayılırken dudaklarında tatmin olmuş bir gülümseme belirdi. Beni bu hale getirip sonra da karşımda gülüyordu. Parmaklarını saçlarıma kaydırdı. "Yavaşla," diye fısıldadı kulağıma. Şu an bunu yapamayacağımı bildiği için benimle oyun oynuyordu. Başımı iki yana salladım ve bir kez daha sertçe içine gömüldüm. Beni zevkle karşılayıp sonra yeniden "Yavaşla," dedi. "Sonra da yavaşça bırak kendini."

"Sikeyim." Dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki çenem kilitlenmişti. Elini kaldırıp koluma koydu ve sonra tırnaklarını koluma geçirdi. Sanki tenimin altında bir düğme vardı ve oraya basmıştı. Kendimi kasmayı bıraktığımda kaskatı omuzlarım gevşedi. Oda ve onun yüzü birkaç saniyeliğine karanlığa gömüldü. Tansiyonum düşmüştü. Ya da çıkmıştı. Bilmiyordum. Bir şeyler olduğu kesindi. Fizyolojimi bozuyordu.

Üzerine neredeyse yığıldığımda avuçlarını sırtıma kaydırarak bana sarıldı. Derin nefesler almakta zorlanınca boynuna sindim. Akciğerlerime hava gönderemiyorsam onun kokusunu gönderirdim. Bu beni her türlü yaşatırdı zaten.

(❗Buradan devam edebilirsiniz.)

"Seni bulmamış olsaydım ne yapardım bilmiyorum," dedi böyle bir anda. "Sensiz yaşadığım hiçbir evren düşünemiyorum."

"Kalbim çok hızlı atıyor." Sesim, bir uyarı gibi çıkmıştı. Böyle anlarda bazen gerçekten korkuyordum. Kalbim üzerinde biraz bile kontrolüm yoktu. "Böyle şeyler söylememelisin."

"Aldın mı ödülünü?"

Gülümseyip sindiğim boynuna içimi çeke çeke bir öpücük bıraktım. "Aldım bebeğim. Seni ilk gördüğüm o gün, bu dünyadaki ödülümü almıştım ben zaten."

"Bir şey diyeceğim ama az gül," dediğinde başımı hafifçe geri çekip ona baktım.

"Söyle bakalım."

"Aşırı güçlenmişsin."

Maalesef, buna az gülemedim. "Ne?"

"Evlilik yaramış. Karın sana çok mu iyi bakıyor Duman?"

"Deli." Çok seviyorum. Çok seviyorum. Çok seviyorum. "Çok güzel bakıyor."

"Böyle devam," dedi arsız. "Umarım yarın izin günümdür patron."

Gerçekten kafasını tek lokmada mideme indirmek üzereydim. "Ben hep güçlüydüm bu arada," dedim omuzlarımı dikleştirerek. Kaşlarımı kaldırmış, bir onay bekler gibi çenesini kavramıştım. Ters bir şey söylerse bir tur daha atıp yeniden aynı soruyu ona yöneltecek kadar gücüm vardı ama onun var mıydı bilmiyordum. Her an bayılabilirmiş gibi bakıyordu.

"O yüzden müdavimin olduk," dedi sırıtarak.

"Bana bir restoran muamelesi yaptığına göre seni iyi doyurmuşum anlaşılan."

"Yuh," dedi. "Yuhhh. Terbiyesiz ahlaksız utanmaz arlanmaz adam."

"Buyurun benim."

"Dikişin sızlıyor mu?"

"Hayır."

"Onu güzelce kapatalım da duşa girelim."

"Olur bebeğim."

"Sonra da çok derin bir uyku çekelim."

"Tamam bebeğim."

"Yarını yarın düşünelim."

"Uyar bana."

"Karakola gitmen gerekiyorsa bile erkenden çıkıp gitme," dedi. "Birlikte uyanalım."

"Anlaştık."

"Keyfinin bu kadar yerinde olduğunu görmeye bayılıyorum." Gülümsedim. O da omzumdan koluma doğru yavaşça bir çizgi çekmeye başladı. "Çok yorgunsun ama hiç yorgun değil gibisin. Herkes bir şekilde etkilendi ama sen sanki her gün tüm bunları yaşıyormuşsun gibiydin."

"Tahmin ettiğinizden çok daha keyifliyim," dedim. Her şeye rağmen. Arda'nın ciddi kurşun yarası, Eylül'ün hafif kafa travması ve Can'ın geçirdiği hayati tehlikeyi yok saymıyordum elbette. Ekibimle uzun uzun ilgilenecektim. Yalnızca biraz kutlama yapmak istiyordum ve bana ayak uydurmuyorlar diye bunu ertelemek niyetinde değildim. "Ben kimliğimi geri kazandım Yağmur," dedim.

Bu, ailemi gerçek anlamda korumak demekti.

Söz ile söylediklerimi boşa ahkâm kesmekten ayıracak nokta, onları gerçekleştirebilmemdi ve bunu yapmıştım.

Önce adımı vererek karımı korumuş, sonra adımı geri almış ve ailemin etrafına yeniden güvenli bir çember çizebilmiştim.

"Kimliğimi geri kazandım," dedim yeniden. "Artık soyadımı kullanabilirsin.  Ve bu keyfimi çok yerine getiriyor."

Bugün belki bin farklı şey düşünmüştü ama muhtemelen bunu hiç düşünmemişti. Fark ettiğimde "Evet," dedim. "Önce onlara adımı verdim. Sonra adımı bilen herkesi alt ettim."

"Sana yakışan bir ego bu," dediğinde dudaklarındaki gülümseme genişledi.

"Bu ego değil, yavrum," dedim. "Sadece her söylediğimi yapmış olmanın rahatlamasını yaşıyorum. Beni bir lider kabul edip arkama dizilenlerin haklarını verebildim. Güvenini boşa çıkarmadım kimsenin. Mutlu olmak için çok doğru bir zaman değil belki ama birkaç saatliğine de olsa her şeyi boş verip tadını çıkartmak istiyorum. Çünkü çok uzun zaman sonra yeniden özgür olduğumu hissediyorum."

"Senden bayağı hoşlanıyorum," dedi. "Bayağı bayağı hoşlanıyorum."

"Hadi ya?" dedim alayla. "Evlilik teklifimi kabul ettiğinde anlamıştım biliyor musun? Bunun için uzun analizler yapmam gerekmişti ama. Uzun uzun analizler..."

•⚓•


Merhaba, sizi çok özledim. Nasılsınız?

Bölümü sevdiniz mi? Favori sahnelerinizi repliklerinizi buralara bekliyorum biliyorsunuz.

#AnalizWattpad etiketinin altında da sizi bekliyor olacağım.

Sona yaklaşıyor olmak beni çok üzüyor ve başka şeyler de. Mesela Can Günay'ın ruh hali gibi. O yüzden konuşmayı uzun tutarsam sanırım ağlarım. Görüşürüz, kendinize iyi bakın.

Teşekkürler ve iyi günler!

🔵🤝🔵

Yorumlar

  1. E bebek geliyor artık değil mi mete ve mayıs istiyoruz yazar

    YanıtlaSil
  2. Sona yaklaşmak beni bile üzüyor çok güzel yazmışsın yine Canın canı yandı

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet gerçekten bu hikayeye nasıl veda edeceğizz ve keşke Can da mutlu olsa.

      Sil
  3. Şükür kii piramitte bitti bakalım ilerleyen bölümlerde ne olacak

    YanıtlaSil
  4. Şu kitabın final yapacak olmasına o kadar üzülüyorum kii🥺

    YanıtlaSil
  5. Asırı guzeldiii

    YanıtlaSil
  6. Acil şu kitabı basa bilir misiniz. Kitaplığım da yer alması gereken konular var. Ciddiyim.

    YanıtlaSil
  7. Çığlık.. Çığlık.. Yardım çığlıkları.. Help.. Helpp.. Azra.. Yeni bölüm... Yardım çığlıkları..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"