49. "Güneş Kadar Güzelsin"

Bölüm şarkıları:

MFÖ, Hep Yaşın 19
Ozbi, Yıldız Tozu
Ozbi, Geceyi Anlatmış
Nicky Youre, Sunroof

•🧁•

Hayatını gözünün önünden geçir ve kendini bulmaya başladığın o dönemi hatırla.

O dönemin herkes için ortak özelliği, kısa süreliğine bile olsa bir yere ait olduğunu hissetmektir. Orada aldığın nefes bile farklıdır mesela, her neresiyse orası. Bu koca bir ülke de olabilir, küçücük bir yurt odası da. Hep hayal ettiğin bir masalın peşindeyken de yaşayabilirsin o dönemi, kâbusun bellediğin bir şeyden kaçarken de.

İtalya, tek kişilik bir yurt odası, mutfak ve yalnızlık.

Nefes aldığım yer, büyüdüğümü iliklerime kadar hissettiğim dört duvar, benim masalım ve kaçtığım kâbusum.

On dokuz yaşım, hepsini dolu dolu yaşayarak geçti. Yirmi iki gün sonra yirmiye gireceğim. Kırk yaşıma olan yakınlığımla doğduğum güne olan uzaklığım aynı olacak. Henüz idrak edemiyor olsam da gecenin bu saatinde son zamanlarda sürekli dinlediğim şarkıyı yeniden dinliyor ve on dokuzumu geride bırakmak istemediğimi fark ediyorum.

Ne güzel şeysin sen hep yaşın 19.
Gel yanıma sar beni, bugün var yarın yokuz.

Saat 00.00'ı gösterdiğinde telefonum çalmaya başlayınca dinlediğim şarkı aniden kesildi.

Gözüm, arayan kişiden önce tarihe ilişti.

2 Mayıs 2025.

Bir sene önce bugün K&S'de ilk günümdü ve sevgilim de aynı gün Euroleague'de ilk play-off maçına çıkmıştı.

Görüntülü aramayı cevaplandırdığımda Doruk, elinde küçük bir kek tutuyordu ve üzerine yan yana iki mum dikmişti. Bana bakıp gülümsedi. "Kutlu olsun sevgilim."

Dolu gözlerimle gülmeye başladım. Elindeki keki görmeden önce de gözlerimin dolu olduğunu fark edince kameraya yaklaştı. "Her şey yolunda mı?"

"Valizlerimi yavaş yavaş toparlayayım dedim ama dolabımı boşaltmaya elim gitmedi," dedim burnumu çekerek. Bana anlayışla gülümsediği an gerisi çorap söküğü gibi gelmeye başladı. "Burada çok güzel zaman geçirdim. Gerçekten, o kadar güzeldi ki. Biteceğine inanamıyorum. Aslında geri dönmeyi çok istiyorum ama hiç istemiyorum. Ben geleceğim ama Alexia kalacak, Fabio kalacak. Kendime burada da bir aile kurmuştum ve şimdi onları terk ediyor gibi hissediyorum. Sen beni aramadan önce sanırım ağlamak üzereydim ve şimdi sen böyle baktığın için galiba ağlayacağım. Zaten çok konuşuyorum. Sadece kutlama yapmak istemiştin. Her şeyi bozdum."

Başımı önüme eğdiğimde Doruk, "Feza..." dedi ve içini çekti. Aldığı nefesle birlikte ben de göğsüne doğru yol almıştım sanki. "Komple bir veda gibi düşünme bunu, fırsat buldukça kaçarız İtalya'ya tamam mı? Üzme kendini bu kadar."

"Neden alıştığımız yerleri bırakıp gitmek zorundayız ki?"

Ona sorulacak en son soru belki de buydu. "Başka yerlere alışmak için," dedi Doruk. "Büyümek için belki de."

"Beni K&S'ye kaydettirdiğin gün sana aşırı kızmıştım."

Gülümsedi. "Hatırlıyorum."

"Ama buraya gelmemdeki yolu sen açtın," dedim. "Aslında Milano benim için o kadar imkansızdı ki. Hatta belki de bir milyonda bir ihtimaldi. Şimdi geri dönecek olmak, biraz garip hissettiriyor."

"Mezun olacaksın," dedi kekin üzerindeki mumları hızlıca üfleyip onu bir kenara bırakarak. Onun hevesini kırmış olma düşüncesi beni üzdü ama Doruk telaşla ben ağlamayayım diye konuşmaya başlamıştı. "Sertifikanı aldıktan sonra seni kim tutabilir ki? Ne istersen onu yapacaksın. Orada en iyi hikâyeni yazdığını mı düşünüyorsun? Bebeğim, bu daha hiçbir şey."

Son cümleyi ondan daha önce de duymuştum. Kendi başarıları için de böyle söylüyordu. İlerliyorduk, sarılıyorduk, bir arada kalıyorduk ve sonra bir üst seviyenin hayalini kurmaya başlıyorduk.

"Biliyor musun," dedim birden konudan konuya atlayarak. "Mezuniyet elbisemi de Naz dikiyor." Sonra gözümden bir damla yaş aktı ve buna gülmeye başladım. Gözümü sildim. Başka bir yaş aktı. Daha çok güldüm. "Of Doruk ya, utandım şu an. Değişik hisler yaşıyorum."

"Çok normal ki," dedi omuzlarını kaldırıp indirerek. Yine üzerinde bir kıyafet yoktu. Sadece boynunda zincir şeklindeki kolyesi duruyordu. O zinciri hiç sevmediğimi söyleyip duruyordum ve ne zaman görsem onunla ergen diye dalga geçiyordum ama köprücük kemiklerine dökülme şekli aklımı başımdan alıyordu. "Şşh, gözün nerelere kaydı bakayım?"

Yakalanmışlığın getirisiyle yanaklarım ısınırken ağlamam da aniden durmuştu. "Hiçbir yere," dedim. "Ne zaman uyuyacaksın?"

"Biraz oyun oynarım." Kamerayı çevirdiğinde önüne hazırladığı atıştırmalıkları gördüm. Yine sağlıksız beslenme gecesindeydi.

"Bu arada sana şey soracaktım. Süper Lig play-offları ne zaman başlıyor aşkım? Sanırım maçların hepsine gelebileceğim."

"Mayıs ortası," dedi Doruk. "Yüksek ihtimalle normal sezonu ikinci bitireceğiz. Ama takım hâlâ tam toparlanamadı. EuroCup'ı alacağımıza çok inanmıştık. Mazhar Hoca tam kendine gelemedi gibi."

Geçtiğimiz ay, finale kadar yükselmişlerdi ve hem çeyrek finalde hem yarı finalde Doruk inanılmaz bir performans göstermişti. Nereye baksam onun adını görmüştüm. YouTube'da farklı milletlerden insanların maç analizlerini izlemiştim ve sıra Bursaspor'a gelince Doruk'tan bahsederken ses tonlarının bile değiştiğini görmüştüm. Bu yüksek performansı, takımının katkılarıyla da beraber onları finale taşımıştı ancak kupayı onlara getirmemişti. Babamı sinirden ağlatacak, Fırat'a koltukları dövdürtecek, beni üzüntüden komaya sokacak kadar az bir farkla finali kaybettiklerinde Doruk'un ekrana yansıyan üzüntüsü o gece beni uyutmamıştı.

Mazhar Hoca'dan bile önce röportaja giden isim o olmuştu. Kızarmış gözleri ve yorgun bakışlarıyla mikrofonu eline aldığında benim için tarihe geçecek konuşmalarından birini yapmıştı. O gece orada gördüğüm adam, gerçek bir liderdi.

"O olsaydı bu olsaydı demeyeceğim," demişti kendine mikrofonu uzatan spikere, İngilizce olarak. "Olan oldu. Bu takım, kesinlikle şampiyonluğu hak ediyordu. Bunu herkese kanıtladık. Mücadelemizi son saniyeye kadar bırakmadık. Kimse bizden bunu beklemiyordu. Düşük bütçeli bir takımdık. Koçumuz, diğer takımların koçları kadar tecrübeli değildi. Yine aynı şekilde, onların yıldız oyuncuları gibi yıldızlara sahip değildik. Bir rakip olarak bile görülmüyor, alay edilir gibi röportajlara maruz kalıyorduk. Bugün Bursaspor'un ikinciliği, açıkça EuroCup'ta bir tarih yazdı. Kupayı çok istedik, olmadı. Sağlık olsun. Ben bu takımla çok gurur duyuyorum. Aynı şekilde Mazhar Zeyrek'e de çok teşekkür etmek istiyorum. Biz bu oyuna yüreğimizi koyduk. İnanıyorum ki taraftarlarımız da bizimle aynı şeyi düşünüyor. Ülkemize gümüş madalyayla dönecek olmaktan gurur duyuyoruz."

Spor dallarında bazı ikonik anlar olurdu. Bazen bir kaptanın konuşması, bazen bir teknik direktörün kurduğu bir cümle, bazen de rastgele bir oyuncunun yaptığı konuşma.

O gece, her yerde takımın en genç oyuncusu olan Doruk'un aldığı sorumluluk konuşuluyordu.

Ondan, takımını finale taşıdı, şeklinde bahsediyorlardı.

Arkadaşlarını motive etmeye çalıştığı anlar arka arkaya editleniyor, son düdükten sonra kaybettikleri kesinleşince herkesin aksine üzüntüsünü bile erteleyip Mazhar Hoca'nın yanına gidişi videonun sonuna ekleniyordu.

O süreçten daha hasarlı çıkacağını sanmıştım. Nihayetinde hırsının ne derecede olduğunu en iyi ben biliyordum ve beni kendinden uzak tutma ihtimalini bile düşünmüştüm ama hiç öyle olmamıştı. Otele gittikten sonra beni aramıştı ve konuşmuştuk. Kurduğu cümlelerin hepsi aklıma kazınmıştı.

"İstediğimi alamıyorum," demişti. "Yüzüp yüzüp kuyruğuna geliyor ve kaybediyorum. İkinci olmak, sonuncu olmaktan bile kötü ama Feza, bunların hepsi kazanacaklarımın teminatı. Ben kendi potansiyelimi artık çok iyi biliyorum. Bu sezon İtalya'daki, İspanya'daki, Polonya'daki, Karadağ'daki çocukları 15 numaralı Bursaspor formasıyla gördüm lan. Bunun benim için ifade ettiği şeyi altın bir madalya ifade edemez. Ben bu saatten sonra sadece zamanımı bekliyorum. Çünkü o devranı elbet döndüreceğim ve o günden sonra bir daha asla kaybetmeyeceğim."

Ve ben de keyifle izleyecektim.

"Çeyrek final rakibiniz kim olur peki sence?" diye sordum.

"İkinci olursak yedinci takımla eşleşiyoruz."

"Biliyorum. O takım için bir tahminin var mı diye soruyorum."

"Sakin yavrum," dedi. "Basketbol profesörü olduğunu unutup ben de boş boş açıklamalar yapıyorum. Çok özür diliyorum."

"Doruk ya..." Gülmeye başladım. Onun da gamzesi belirdi yanağında. "Dalga geçmesene."

"Yüksek ihtimal Darüşşafaka'yla eşleşiriz," dedi. "Fener, Tofaş'la, Efes, Galatasaray'la oynar diye düşünüyorum."

"Final peki?"

"Aşkım o klasiktir. Efes-Fener oynar finali."

"Ee, bu ne?" dedim sitemle. "O kupayı ben alacağım, görür onlar lafları falan yok mu?"

"Fenerbahçe bu sene kupayı kimseye bırakmaz," dedi Doruk. "Özellikle Euroleague fikstürlerinde Barcelona yarı finali olacağı ve elenecekleri için."

"Kafam karışmaya başladı," dedim. "Bunlar belli olan şeyler mi, sen mi sallıyorsun?"

"Tahmin ediyorum."

"Eren'e söyleyeyim mi bunları? Kesin eminsen kupon yapsın çocuk."

Attığı kahkaha kalbimi hızlandırdı. "Söyle. Kupayı bu sene Panathinaikos alacak, onu da söyle. Evi arabayı yatırsın."

"Dalga geçip geçmediğini anlayamıyorum, Eren'i batırmayalım durduk yere?"

"Ciddiyim," dedi. Yüzünde profesyonel bir ifade belirdiğinde sanki bilgisini sorgulamamdan rahatsız olmuş gibiydi. "Boş zamanlarımda her takımın, maçın falan analizini yapıyorum ben biliyorsun değil mi?"

"Koç mu olacaksın başıma?"

"Muhtemelen," diye karşılık verdi. "Dillere destan bir hikâye yazdıktan sonra basketbol efsanesi bir koç olarak geri dönerim gibi."

Dalga geçercesine gülüyordu ama bunun ona ne kadar yakışacağını düşündüğümde içim içime sığmıyordu. Onu hayalimde çok kolay bir şekilde benchte dikilip takımını yönetirken canlandırabiliyordum.

"Şey ya, bizim bir kek vardı üflenecek," dedim gülerek. "Mumları tekrar yakabilir misin, dilek dilememiz lazımmış da."

Doruk gülümsedi ve mumları yeniden yakıp keki ekrana getirdi. Ekran görüntüsü almak için ona poz vermesini söyledim. Daha sonra da dudaklarımı mumu üflemek için büzdüm ama sanki üflediğimde mumlar cidden sönecekmiş gibi Doruk telaşla beni durdurdu. "Sakın dileğini benim için harcama," dedi. "Kendin için bir şey dile, tamam mı?"

Gözlerimi kapattım ve spesifik bir şey yerine İstanbul'a geri döndüğümde işlerin benim için yolunda gitmesini diledim. Kafam karışıktı, seçeneklerim çoktu ve en hayırlısını istiyordum.

"Sen de dilediysen üfleyelim," dedim.

Üçten geriye saydı ve sonra nefesiyle mumları söndürdü.

"Kendini üzme bu gece," dedi ben mumun üzerindeki dumanın dağılışını izlerken. "Bazı vedalar çok acıtır ama ancak o vedaları edebilirsen başka kapılar açılır. Önünde öyle güzel günler olacak ki, çok inanıyorum ben."

Onunla konuşmamız bana çok iyi geldi ama yine de o gece biraz ağladım.

Ve ertesi gün, stajdaki son günüm için yurttan çıkmadan önce Alexia kapımı çalıp bana Türkçe "Günaydın," dediğinde neredeyse ağlamaktan yere yığılacaktım.

"Giiirl!" dedi sonra kendi diline dönerek. "No crying, no crying! Only shining!"

(Kızzzııım 👩‍❤️‍👩 ağlamak 😭 yok 🙅🏿‍♀️ ağlamak 🥺 yok 🙅🏿‍♀️ sadece ☝🏿 parlamak 🌟 var ✅)

Sonra beni kaldırdı ve süslemeye başladı.

Bugün benimle çalıştığım yere gelip kahvaltısını orada yapacağını söyledi. Derse gitmesi gerekip gerekmediğini sorduğumda ise aldığım cevap "Sikerler dersi," şeklindeydi. Son günüm olduğu için kendine bütün gün izin vermişti ve geceye kadar benimle olacağını söylemişti.

Geçen gün birlikte alışverişe çıktığımızda aldığımız toz pembe kumaş pantolonu, dünyanın en güzel beyaz korsesiyle birlikte giydim. İp askılı korsenin göğüs kısmında tatlı dantel detayları vardı. Onu görür görmez dünyanın en benlik şeyi olduğunu düşünmüştüm ve denemek için kabine koşmuştum.

Alexia, özenle saçlarımı dalgalandırdı ve sanki benim ellerim yokmuş gibi makyajımı da o yaptı. Dolu gözlerim onu devamlı kızdırdı çünkü göz kalemimi akıtıp durdum. En sonunda kendime gelebilmeyi başardım. Böylece odamdan çıkabildik.

Birlikte çalıştığım yere gittiğimizde kapıyı benden önce heyecanla açtı ve eliyle içeri geçmemi işaret etti.

Restorana adımımı attığım an bir konfeti patladı.

Saat hâlâ sabahın körüydü fakat içeride yaklaşık otuz kişi vardı.

Bütün mutfak ekibi, şefimiz Fabio, kasiyerimiz Lizzy, garsonlarımız, karşı binada yaşayan ve neredeyse her akşam eve geçmeden önce bize tatlı alıp kahve içmek için uğrayan o iki kız, Alexia'nın erkek arkadaşı Roberto, sürekli gittiğim markette tanışıp arkadaş olduğum Bianca...

Ortaya çektikleri masanın üzerinde, bir gece mesaisinden sonra mutfakta pertim çıktığı için yere çöktüğüm ve Fabio'nun beni yukarıdan çektiği fotoğrafımın basılı olduğu dünyanın en çirkin pastası duruyordu. Saçlarım dağılmıştı, önlüğüm kirlenmişti. O gece cidden yoğunduk ve garsonlara bile yardım etmiştim. Önlüğümün her yeri leke içindeydi. Nedenini bile hatırlamıyordum ama saçımda un vardı.

Başka resmimi mi bulamamışlardı?

Buna yeterince gülemeyecek kadar duygusaldım çünkü bir kutlama beklemiyordum.

Birkaç ayda bu kadar insanda iz bırakmış olduğuma inanamıyordum. Hepsi benim için bu saatte kalkıp gelmişlerdi.

"Feyzaa!" dedi Fabio, baskın İtalyan aksanıyla. "La mia bellisima ragazza!"

Benim güzeller güzeli kızım.

Alexia bu sürprizi çaktırmamış olmanın verdiği gururla yanımda dikilirken gözlerimde nasıl bir şaşkınlık varsa içeridekiler gülüşmeye başladılar.

Sonra o şaşkınlık, yerini Alexia'nın bana makyajımı akıttığım için kızmasıyla sonuçlanacak bir konuşmaya bıraktı.

Fabio "Bugün gideceksin ama bu kapı sana sonsuza kadar açık kalacak," dediğinde elimi ne yapacağımı bilemeyerek kalbimin üzerine koydum. "Ama sen muhtemelen gidip bana rakip olacaksın." Gözlerim dolu dolu gülmeye başladım. "Milano'da bir Four Quarter şubesi açmaya kalkarsan sakın gözüme gözükme!"

"Fabio..." dedim neredeyse titreyen sesimle. Cümlelerime İtalyanca devam ettim. "Sizinle çalışmak, benim için çok kıymetli. Burada o kadar çok şey öğrendim ve o kadar güzel vakit geçirdim ki. Sahip olunabilecek en iyi şef sensin."

"Tabii ki benim," dedi. "Ve sen de artık benim favori şefimsin."

Yanına neredeyse koşarak ilerlediğimde ona sımsıkı sarıldım. Ardından Alexia, çantamı çekerek benden aldı. İçine fotoğraf makinemi atmıştım çünkü vedalaşırken fotoğraf çekiniriz diye düşünmüştüm ama beklediğimden epey erken başladık bunu yapmaya. Garsonlarımızla, Lizzy ile, Alexia ve Roberto ile, favori müşterilerimle ama en çok Fabio'yla fotoğrafım oldu galerimde.

Sonra yerdeki konfetileri bana temizlettiler.

Bunu yaparken o kadar çok kıkırdadım ki normalde on saniyede halledebileceğim iş dakikalarımı aldı.

Kendimi çok garip hissediyordum. İçimde hem bu güzel insanları tanımış olmanın mutluluğu hem de onlarla birlikte geçirdiğim son günün hüznü vardı ve ikisi eşit oranda birbirine karışmıştı. Sanki bir gözüm mutluluktan doluyken diğeri üzüntüden dolu durumdaydı.

Yapmam gereken işleri halletmek için mutfağa geçtiğimde elime aldığım her bir araç gereçle vedalaşır gibi hissettim kendimi. Mutfağın her köşesini süzdüm. Her köşeye gittiğimde derin bir nefes aldım. Tatlılarımı hazırlamaya başladığımda ise yoğun hisler içine dalmıştım. Elimdeki yumurtayı kasenin köşesine çarpıp kırdım ve sonra kendi kabuğumu nasıl da kırdığımı düşündüm. Karışımın içine unu ve kabartma tozunu eklerken burada kendime kattıklarımı bir kez daha geçirdim gözümün önünden. Çırpıcıyla kasedekileri karıştırdım. Sanki kendi içimi de karıştırıyordum bu esnada. Farklı farklı malzemeler kekimi oluşturdu. Farklı farklı deneyimler de benim kimliğimi oluşturmuştu.

Keki fırına atıp derecesini ayarladım. Bütün her şeyi doğru oranda koymuş olsanız da doğru şekilde pişirmezseniz istediğiniz keki elde edemezdiniz. Kek, pişmek için fırında biraz zaman geçirmeliydi.

Benim fırınım, Milano'ydu ve bugün piştiğimi iliklerime kadar hissediyordum.

Artık vitrinlere çıkmaya hazırdım.

Günün sonunda karıştırma spatulamın bile fotoğrafını çekmiştim. Mutfakta giydiğim önlüğü katlamış ve şapkamla birlikte çalıştığım yerin logosunun yazılı olduğu bir poşete koymuştum. Sonra bir tane de fırın eldiveni çalmıştım mutfaktan hatıra olarak. Fabio, hazırladığım poşeti gördüğünde "İçine beni de koysaydın," demişti. Ve hislerim, yeniden gelgitli bir fırtınaya dönüşmüştü.

Alexia ve Roberto, tüm gün hiç sıkılmadan bir masamızı işgal etmişlerdi. Tek tük müşterinin kaldığı restoranda onların yanına doğru ilerlemeye başladım. Fabio da benimle birlikte yürüyordu. Birazdan kapıdan çıkacaktım ve sonra, burası benim için sonsuza kadar dünyanın en güzel rüyası olarak kalacaktı.

Cam kenarındaki masaya doğru ilerlediğimde adımlarım aniden kesildi çünkü sokak lambasının altında dikilen biriyle göz göze geldim.

Geleceğini bana söylememişti.

Ona gülümsedim ve içeri girmesini bekledim sessizce. Fabio onu görünce "Vaaay damat!" dedi Türkçe olarak. Doruk, Alexia ve Roberto'yu selamladıktan sonra elinde tuttuğu büyük poşeti doğrudan ona uzattığında kalakaldım.

"Damat sana baklava getirdi," dedi sırıtarak. "You are crazy about baklava, right?"

Fabio kim bilir hangi konuşmalarında ona baklava sevdiğini söylemişti... Doruk, ona bir veda hediyesi almıştı resmen. Ben hediyemi haftanın başında vermiştim. Doruk'un zevkine güvenmiş, ona seçeneklerimi yollamıştım. Birlikte Fabio için şık bir kol saati seçmiştik. Fabio, saate bayılmıştı. Baklavaya da bayılmış gibi görünüyordu.

"Sen nereden çıktın?" diye sordum Doruk'a sarılmak için parmak uçlarımda yükselirken.

"Öncelikle çok güzel olmuşsun," dedi ve başımın üzerine bir öpücük bıraktı. "Sen ek bagaj hakkı satın aldığını söyleyince ben de valizlerini taşıyacak birine ihtiyacın vardır diye düşündüm." Beni tek başıma bırakmak istememişti. Ben buraya gelirken yanımda değildi ama beni evime o geri götürecekti.

"Teşekkür ederim," dedim. Arka arkaya, birden çok kez. "Dolabımı da mı sen boşaltacaksın demek oluyor bu?"

"Beni yerde uyutmayacaksan olur bebeğim. Çok hızlı valiz hazırlama özelliğine sahibim. Yılların tecrübesi."

Bu beni epey rahatlattı. Omzumdan sanki bir tok yük almıştı. Çok üşeniyordum. Ayrıca çok duygusal bir eylem haline getirmiştim bunu kafamın içinde. Bu yüzden de gecenin çok zor geçeceğini düşünmüştüm ama şimdi bir kuş kadar hafif hissediyordum.

"Bu gece birlikte takılırız diye düşünmüştük," dedi Alexia, Doruk'a. Doruk, ona ve Roberto'ya baktı. Onları az çok tanıyordu artık. Gide gele arkadaşlarıma aşina olmuştu. Roberto ve Alexia ise benimle kaç defa Doruk'un maçlarını izlemişlerdi saymamıştım. Bir kafede otururken bile telefonumdan maç takip ettiğim için o bizim dördüncü kişimiz gibi oluyordu hep masada. "Kızımı hemen götürme! Gece uzun ve uçağı yarın akşam."

"Tamam," dedi Doruk. "Ne planlıyordunuz?"

"Dolaşmayı," dedi Roberto. "Ama nerede olduğunu ben de bilmiyorum."

"Aslında ben de," dedi Alexia. "Bir şeyler mi içsek?"

Doruk, cevap vermem için bana döndü. Alkol tüketmekten çok hoşlandığım söylenemezdi ama canım sarhoş olmak istiyor mu diye soracak olursanız bu gece kesinlikle evet derdim. Başımı salladım. Doruk, tekrar kaşlarını kaldırdı. Kafamı daha çok salladım.

"Hiç gece takılma kombinimde değilim," dedi Alexia. "Yurda uğramamız gerekecek."

Roberto, bunu hiç istemiyormuş gibi yüzünü buruştururken Doruk da yurdun kapısının önünde dikilip hazırlanmamızı bekleme fikrine pek sıcak bakmamış gibiydi. "Önümüze çıkan ilk mağazadan halletmeye ne dersiniz?" diye sordu. Roberto, kaşlarını kaldırıp ona baktı.

"Bro," dedi. "That's terrible idea, amina koyyim."

(Biraderim 🤗 bu 👉🏻 korkunç💀 bir 1️⃣ fikir🤯, sansür sansür🤬)

Alexia ise parlayan gözlerle el çırpıp bana dönmüştü hevesle.

"Ben karşılarım," dedi Doruk.

Bundan bu kadar etkilenmemem gerekirdi.

Başarılı olamadım ne yazık ki.

Restorandan çıkmadan önce Fabio ile yüzüncü kez sarıldığıma emin oldum. Sonra Fabio, o şakacı tavrından epey uzak bir şekilde bana bakmaya başladı ve bana menümüzü uzattı.

Anlamsız bakışlar eşliğinde bakışlarımı menüye diktim ve gözüm, sağ alt köşedeki tatlı isimlerimizi buldu.

Specialità di Feza
Tiramisù al caffè Turco

Bir süredir menümüzde olan tiramisumuz, artık Feza'nın spesiyali olarak sonsuza kadar orada kalacaktı.

"Aa!" Menüyü tutup kalbime bastırdım. "Aa, benim tatlım! Gördünüz mü? Dünyadaki en güzel yazı ne? Evet bu. Evet evet bu. Benim tarifim bu."

Fabio sırıtmaya başlarken heyecanla Doruk'a baktım onun da benim gördüğümü gördüğünden emin olmak için.

Gözleri dolmuştu. "Çok güzel," dedi sadece. Duraksadı. Heyecanımı ve mutluluğumu izlerken sanki donakalmıştı. Fezaya dalıp gittiğini hissettim.

O restorandan dünyanın en mutlu insanı olarak ayrıldım.

Sonra girdiğim ilk mağazadan evrendeki en güzel elbiseyi satın aldım. Yani ben almadım, erkek arkadaşım aldı.

Bedenimi ikinci bir deri gibi saran kırmızı elbise, burada kazandığım parıltıyı üzerinde taşıyordu. Aynı elbisenin daha kalın askılı ve siyah olanını da Alexia almıştı. Yan yana geldiğimizde kıytırık bir yurtta tanışmış iki arkadaş değil de galaya katılacak olan iki film yıldızı gibi duruyorduk. Onun koyu teni elbiseyi başka bir boyuta ulaştırırken ben kırmızının bu tonuyla gerçek bir ana karakter gibi hissediyordum kendimi.

Nerd bir İtalyan erkeği olan Roberto'yu ve zengin bir Bursa kekosu olan Doruk'u gölgede bırakmıştık güzelliğimizle.

"Siktir," demişti Doruk beni ilk gördüğü anda. "Ciddi misin yoksa şaka mı yapıyorsun?"

Beni daha önce hiç bu tarz bir şey giyerken görmemişti. Ne çok ortak özelliğimiz vardı. Ben de kendimi daha önce bu tarz bir şey giyerken görmemiştim.

O kadar çok sevmiştim ki gece bununla uyuyabilirdim.

"Bunu mu alacaksın?" dedi gözlerimin içine cevabın hayır olması için yalvarır gibi bakarak. "Sen bunu giyeceksin ve sonra gece kulübüne gideceğiz öyle mi?"

Söyleyiş şekline sinir olduğum için burnunun dibine girip "Aynen öyle," dedim. "Bir problem mi var?"

İki eliyle belimi kavrayıp beni hafifçe kendine çekti. "Biraz fazla değil mi bebeğim?"

"Nedir fazla olan?"

"Sınırlarımı zorlama seviyen."

"Ne istersem alacağını söylemiştin."

"Söylediklerimin arkasındayım."

"Bunu istiyorum."

"Ben de seni istiyorum. Bununla birlikte. Kucağımda."

Bütün bedenim baştan ayağa karıncalandığında gözlerimi onunkilere sabitledim ve biraz bile şaka yapmıyor olduğunu fark ettim.

Söyleyecek bir şey bulamadığımda "Kartını ver," dedim.

Göz temasımızı kesmeden cüzdanının içinden kartını çıkarttı ve açtığım avucumun içine bıraktı.

Ödemeyi yaptıktan sonra kartını geri vermek için ona döndüm. Bıraktığım yerde, tam olarak bıraktığım şekilde duruyor ve gözleriyle beni süzüyordu. Alexia ve Roberto, başka bir köşedeki boy aynasından fotoğraf çekilmekle meşgullerdi. Onlara gidebileceğimizi söylediğimde bile Doruk aynı şekilde orada dikilmeye devam etti. Aklından her ne geçiriyorsa, belli ki henüz onun sonuna gelmemişti.

"Elimi tutacak mısın yoksa kendi kendime yürümeye başlayayım mı?" diye sordum.

Gece kulübüne varana dek tek bir saniye bile parmaklarımızı ayırmadı.

Neredeyse hiç konuşmuyordu. Alexia'nın ona ettiği teşekkürü bile geç algılamıştı. Roberto, onun alıklığıyla dalga geçerken de sesini çıkartmamıştı. Etrafımızda gümbür gümbür çalan müziğin de farkında olduğunu sanmıyordum. Bir kokteyl masasına çantalarımızı bıraktık. Alexia kendini dans pistinin ortasına atacak gibi sabırsız görünüyordu. Takılmak için dudaklarımı araladığım sırada Doruk elimi bırakınca şaşırarak ona döndüm. Avucunu karnıma koyup sırtımı gövdesine yaslamamı sağladı ve kulağıma "Sarhoş mu olacaksın?" diye sordu. "Olmasana."

"Ne?"

"Olma," diye tekrarladı.

Yarım saate bile kalmadan çok sarhoş oldum.

Işıklar gözüme olduğundan daha parlak geliyor, zemin ayağımın altından kayıyordu. Alexia beni kollarında döndürürken çalan şarkıya eşlik ediyordum. O kadar gürültü vardı ki bağırmama rağmen sesim hiç duyulmuyordu. Roberto, sevgilisini benden çalmak için gelince kaşlarımı çatıp ona baktım. Omuzlarını kaldırıp indirdi ve Alexia'nın belini kavradı. Onları bırakıp çantalarımızın başında bir nöbetçi gibi dikilen Doruk'a ilerledim. Resmen hâlâ aynıydı. Hiç eğlenmiyordu. Sadece öyle dikilip etrafa bakıyordu.

"Affedersiniz," dedim elimi göğsüne koyup kulağına yaklaşarak. "İnanılmaz heybetli duruyorsunuz. Acaba Türk müsünüz?"

"Dorukhan Falay ben," dedi aynı ciddi ifadeyle. "Memnun oldum."

"Ah pardon." Keyifle kıkırdadım. "Kaldırımda oturmayınca tanıyamadım."

"Feza..."

"Nereye bakıyorsun ya? Bana baksana."

"Kuruldum."

"Kime?"

"Dans ettiğini gören herkese, bebeğim. Herkese."

"Senden başkasını görmüyorum. Aslında seni de pek göremiyorum. Seni daha iyi görebileceğim bir yere gidelim ister miydin? Ben isterdim."

"Yeni tanıştığın insanlara böyle tekliflerin olur mu hep?"

"Yalnızca 1.91 boyundaki yakışıklı basketbolculara."

Doruk, kalçalarımdan kavrayıp beni kendine yapıştırdığında hafifçe eğilip alnını alnıma yasladı. "Size basketbol oynadığımı söylediğimi hatırlamıyorum hanımefendi."

"Sözde yeni tanışıyoruz ama sen şimdiden herkese senin olduğumu söylemeye çalışır gibisin."

"Yaklaşık yarım saattir gözlerimle bunu yapıyorum," dedi. "Üç saniyeden fazla sana bakan, on beş saniye de bana bakmak zorunda kalıyor."

"Neden on beş saniye?"

"O sikik gözlerini kız arkadaşımdan çek demek için yeterli bir süre," dedi. "Translate'den İtalyancasının ne olduğunu öğrendim az önce."

Bir kahkaha attığımda beni mümkünmüş gibi daha fazla kendine yasladı. "Gidelim mi artık?"

"Bu gecenin bitmesini istemiyorum."

Derin bir nefes alıp "Yanlış kelimeler..." diye mırıldandı.

"Sen neden hiç içmedin ki? Tek başına içmeyi benimle içmekten daha çok seviyorsun, şaka mıdır nedir..."

"Birimizin aklı başında olsun diye içmiyorum."

"Roberto ve Alexia çok yakışmıyorlar mı?" diye sordum alakasızca. "Düğün yaptığımızda onları çağırmayı sakın unutmayalım tamam mı?"

Dudaklarına ilk kez geniş bir gülümseme yayıldı. "Tamam. Ben bir Roberto'yla konuşup geleyim, yurda geçeceklerse birlikte çıkalım."

"Alexia hayatta bırakmaz bu ortamı şu an."

"Çok aşinasın bakıyorum?"

"Çok sık teklif aldım," dedim. "Seviyor bu şekilde eğlenmeyi. Kız Amerikalı. Partileyerek büyümüş, ne yapsın?"

"Kıza bir şey demedim ki Feza."

"Tamam."

"Tamam. Bekle burada iki saniye tamam mı?"

"Tamam."

İki saniye dedi ama gelmesi iki dakikayı buldu. Benden uzaklaşmasından hoşlanmamıştım. Ellerini tekrar üzerimde istiyordum. Alexia Doruk'la beraber yanıma döndü ve yanağıma kocaman bir öpücük bıraktı. "Biz biraz daha takılırız, siz gidin. Yarın havaalanına birlikte geçeriz zaten. Haberleşiriz, tamam mı?"

"Tamam aşkım," dedim. "Görüşürüz."

Doruk, elimi tutup beni önüne aldı ve arkamdan yürümeye başladı. Bu sırada el ele tutuşuyorduk. Kendimizi dışarı atıp bir taksiye bindik. "Vay be," dedim arka koltuğa geçer geçmez kafamı göğsüne bırakarak. "Para hesabı yapmamak müthiş hissettiriyor."

"Alış," dedi. "Seni böyle bir hayat bekliyor."

"İtalya'ya tekrar gelelim olur mu?"

"Olur. Bunu zaten ben teklif ettim ya sana. Geliriz istediğinde."

"Bir keresinde Milano'da kalmak istiyorsam burada bir takımla anlaşabileceğini söylemiştin. Ciddi miydin söylediklerinde?"

"Evet," dedi. "O zaman ciddiydim."

"Şimdi değil misin?" diye sordum. "Mayıstayız. Teklif almaya başlamışsındır. Hiç İtalya'dan aldın mı?"

"Hayır sevgilim," dedi. "Henüz almadım."

"Sıcak bakıyor musun peki yurt dışı işine?"

"Bakarsam benimle mi geleceksin?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.

"Hayır, ayrılacağım senden," dedim gülerek. "Ben uzak mesafe yapamam."

Dudaklarına acı bir gülümseme yerleşti. "Sok lafını tabii."

"Arkadaş kalabiliriz," dedim. "Sana mektup yazarım."

"Fezaaa..."

"Ne?" Bir kahkaha atıp bacağına tutundum. "Çok iyi arkadaş oluyor bizden, biliyorsun."

"Çek elini." Bir an neyden bahsettiğini anlayamadım. Sonra çenesiyle bacağını işaret etti. Elimi hemen çektim. Sonra da ona küstüm.

Kendimi tamamen geri çekip başımı camdan dışarıya çevirdim. Bakışlarını üzerimde hissediyordum ama hiç konuşmadım. Taksiden indiğimizde de ve odama girerken de. Hiç hiç hiç konuşmadım.

"Niye küstük?" diye sordu kapıya yaslanarak. İçeriye çantamı bırakmamı izledi. Ardından ayakkabılarımı çıkarmamı da. Ona cevap vermiyordum. "Şşh," dedi bir adım yaklaşarak. "Sarhoşken susmazsın sen. Ne oldu birden?"

"Elini çek dedin."

"Sus demedim."

"Beni artık sevmiyorsun galiba ya."

"Ne?"

"Sevmiyor musun?"

"Aynen, bıraktım seni sevmeyi. Böyle bir şey mümkün çünkü. Sen nereden vardın bu kanıya peki? Nasıl anladın?"

Dudağımı büzüp ona yaklaştım. "Sevsene beni tekrar."

İşaret ve baş parmağının arasında üst dudağımı sıkıştırıp onu öne doğru uzattı. Sonra dudağımı bir lastik gibi bıraktı. "Elini bacağımdan çekmeni söylememe mi takıldın?"

"Neye takıldığımı bilmiyorum," dedim. "Ama bana bir daha sana dokunmamam gerektiğini söyleme. Ne yapacağıma sen karar veremezsin, benim ellerim sonuçta."

"Tamam bebeğim."

"Benimle neden dans etmedin?"

"Ben o ortamın insanı değilim," dedi. "Bursa'dayken birkaç kere maruz kaldığım şeyler yüzünden gece kulübü travmam gelişti. Sen istiyorsun diye katlandım. Hoşlanmıyorum normalde."

Arkamı dönüp kalçamı ona yasladım. Doruk'un gerildiğini hissettim. Ellerini tuttum ve karnımın üzerinde birleştirmesini sağladım. Ardından kollarımı havaya kaldırıp ensesine dolamaya çalıştım. Biraz başım dönüyordu ama kalçalarımı ona yaslayarak dengede durabiliyordum. "Böyle dans ederdik."

"Yapma güzelim."

"Ne yapacağıma sen karar veremezsin," dedim ettiğim minik dansla birlikte ona hafifçe sürtünerek. "Benim kalçalarım sonuçta."

"Sana sarhoş olmamanı söylediğimde iki kere düşünmeliydin," dedi zorlanan bir sesle. "Şimdi önümde soyunsan bile tuzağına düşmeyeceğim. Kendini boşuna yorma."

"Bu benim son gecem." Başımı geriye atıp onunla göz teması kurdum. "Unutulmaz kılabilirdik."

"Yatağa, Feza."

"Evet," dedim. "Ben de onu kastediyorum."

"O elbiseyi çıkarmalısın üzerinden," dedi bana aldırış etmeden dolabıma doğru ilerleyerek.

"Sen de çıkarabilirsin." Kollarımı yukarı uzatıp başımı geriye attım. Bayılmış gibi gözümü kapattım ama ayakta duruyordum. "Ben bayılmışım, senin bakman gerek bana."

"Üzerini değiştir, yarın giyeceklerini de ayıralım. Kalan eşyalarını toparlayayım sonra."

"Ben ne yapayım?"

"Yatağa geçip keyfine bak," dedi. "Tavanı izle, masana sarıl. Böyle şeyler."

"Şarkı da açabilir miyim?"

"Açabilirsin."

"Seni izleyeceğim ama, tavanı değil."

"Tamam," dedi.

"Hep Yaşın 19 açmak istiyorum."

"Tamam, aç."

"Sen gelmeseydin asla bu kadar sarhoş olmazdım."

"Biliyorum. Bana güvenmen hoşuma gidiyor. Valizlerin nerede?"

"Yatağımın altında." Eğildi ve yatağın altından bir valizi çekti. Sanki çok değişik bir şey yapıyormuş gibi valizin fermuarını açmasını izledim.

"Keşke benim de fermuarımı açsan."

"Ya sabır, Allah'ım," dedi. "Ya sabır."

"Niye öyle dedin ki şimdi?" Alnımı kırıştırdım. "Kızgın kızgın sabır çekmeyeceksen bir şey sorabilir miyim?"

Göz ucuyla bana baktı. "Sor bakalım."

"Sırtına çıksam öyle valiz hazırlayabilir miydin mesela?" Az önce, valizi almak için eğildiğinde sırtı önümde bir dağ gibi uzanmıştı. "Çok büyük bir sırtın var," dedim. "Tanıştığımızdan beri müthiş şekillendin ya. Yaptığım en iyi yatırım sensin bu hayatta."

Gözleri, yüzüme sabitlendi ve ardından yatağın ucunda oturan bedenimde çok yavaş bir şekilde gezindi. Elbisenin göğüs kısmında bir tık daha fazla oyalanmıştı. Sanırım parıltılarımı beğenmişti. "Çıkartacağım bunu," dedim elimi elbisenin eteğine götürüp onu yukarı doğru sıyırmaya başlayarak. "Kaşındırıyor."

"Biliyor musun Feza," dedi yavaşça. "Bu hayatta hiçbir şey beni senin kadar sınamadı."

"Kendini tutmana gerek yok ki," dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek. "Birazcık dokunsan, biraz daha dokun diye kıvranırım ama hiç dokunmadığın için doğru düzgün kıvranamıyorum bile. Anca konuşuyorum böyle."

Kaşlarını şaşkınlığa benzer bir ifadeyle havaya kaldırdı. "Yarın sabah söylediklerinden utanacak gibi durmuyorsun bu sefer."

"Utanmayacağım da ondan." Elbiseyi daha fazla yukarı çektim ve etek kısmının karnıma kadar katlanmasına sebep oldum. Ama daha yukarı çekemedim çünkü üzerime yapıştığı için bu şekilde çıkaramıyordum. Fermuarını açmak şarttı. "Bunu sana başka nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum," dediğimde Doruk'un ne geleceğinden korkarak nefesini tuttuğunu fark ettim. Kırmızı elbisemle cebelleşmeyi bırakıp yüzümü onunkine doğru kaldırdım. "Denedim ama hiç seninki gibi hissettirmedi."

"Neyi dene..." Bir anda durdu. Yutkunduğu için hareketlenen adem elmasını izledim. "Kendine..." Konuşamıyordu. "Kendine dokunmayı mı denedin?"

Başımı aşağı yukarı salladım. Bakışlarının yoğunluğu değişti. Odanın havası bile değişti hatta. Doruk, öylece durdu. Sonra kollarını göğsünde bağladı. Sonra onları çözdü. Anlamsız anlamsız şeyler yapıyordu.

"Sistem hata verdi galiba," dedim minik bir kahkaha atarak. Elimi dudaklarımın üzerine götürüp gülüşümü gizledim.

"Yerde uyumaya karar verdim," dedi. Giysi dolabımın kapaklarını açıp bana arkasını döndü ama dayanamayıp omzunun üzerinden bir bakış attı. "Ciddi misin?"

"Evet."

"Peki sen-"

"Hm hm..."

Elini yüzüne çarptı. Avucu, suratının yarısını kaplarken derin bir nefes çekti içine. "Bu konuşma bana yetti. Gerçekten yetti."

Elbisemin fermuarını açmak için çırpındığımı görünce gelip fermuarı açtı. Muhtemelen bana bakmamıştı bile. Bu arada, beceremiyor gibi yapmıştım. Yoksa kabinde elbiseyi gayet de giyebilmiş, fermuarını da çekebilmiştim. Uğraşsam onu indirebilirdim de ama o uğraşsın istiyordum.

"Arkamı döneceğim."

Umurumda değildi. Üzerimde iç çamaşırlarıyla kaldım. Dolabın içinden bana bir pijama takımı uzattı. Onları üstüme geçirdim, yorganımın içine girdim ve telefonumdan MFÖ'nün Hep Yaşın 19 şarkısını açtım.

Doruk, çok derin nefesler almayı sürdürerek kıyafetlerimi valize yerleştirmeye odaklandı.

"Senden başka yok bildiğim yol," dedim şarkının hoş melodisi odamın içini kaplarken. "Birkaç gündür hep bu şarkıyı dinliyorum ve hep bizi düşünüyorum."

"Ben de çok severim," dedi sadece.

Sırtımı yatak başlığına yaslayıp bacaklarımı ileriye uzattım. Ellerimi karnımın üzerinde kenetledim ve onun bir daha nerede giyeceğimi bilmediğim yeni kırmızı elbisemi katlayıp valize yerleştirmesini izledim.

"Elbisemi her sene 2 Mayıs'ta senin için giyebilirim istersen," dedim gülerek. "Kutlama yaparız."

Öyle bir göz teması başlattı ki benimle, olduğum yerde rahatsızca kıpırdamak zorunda hissettim kendimi.

En son bir bakışla bu kadar net bir uyarıyı çocukken annemden almış olabilirdim.

Yaptığı işe devam etmesini bekledim ama bunu yapmak yerine durmaya devam etti. Sonra "Siktir," dedi. "Hayır ya."

Düzgünce katladığı elbiseyi buruşturup valizin içine fırlattı. "Ya senin ben amına koyayım oğlum ya. Yok artık ya."

Ben şok içinde onu izlerken Doruk doğruldu ve dudaklarım o zaman aralandı. Odağım artık gözleri değildi. Ona şu an bakan hiç kimsenin odağı gözlerinde olmazdı. Ona şu an benden başka bakan biri olsaydı o kişinn gözlerini oyardım.

Pantolonunun gerilen kumaşıyla birlikte bana sert sert bakmaya devam etti. Yaptığını beğendin mi der gibiydi.

Sanki ne yapmıştım?

İşaret parmağımla onu işaret ederek kahkaha atmaya başladım. "Sen..."

"Sus."

"Ama sen... Doruk, ahahahah."

"Lan sus."

"Hahaha."

"İyi sabrettim," dedi. "Yemin ederim iyi sabrettim. Çok takdir ediyorum kendimi bu gece için. Ben böyle sınanacağımı bilsem gelmezdim. Tatlı tatlı jest yapayım dedim, Allah da beni kahretsin. Şuna bak. Beni düşürdüğün hale bak."

"Ben uçağım yarın akşam kalkacak sanıyordum."

"Feza!"

Gülmekten aklımı yitirmiş durumdaydım. Böyle bir gülmek olamazdı. Gülerken insanların böyle sesler çıkarması normal değildi.

"İstersen duşa girebilirsin," dedim.

"Sana yalvarırım uyu." Neredeyse ağlayacaktı. "Ne olursun uyu."

"Uyuyacağım. Girecek misin duşa?"

"Evet."

"Yardıma ihtiyacın olursa seslen."

"Feza!"

Valizden çektiği kırmızı elbiseyi üzerime fırlattı. Elbisenin kumaşı yüzümü kapladı. Onu geri çekme zahmetinde bile bulunmadım. O banyonun kapısını açıp oraya kaçarken ben kumaşın altından kahkaha attım.

🎀


Odamdan çıkarken ağlamıştım. Yurdun önünde Doruk fotoğrafımı çekerken ağlamıştım. Alexia ile havaalanında sarılırken ağlamıştım. Doruk'la uçağa bindiğimizde biraz da onun omzuna yaslanıp ağlamıştım.

Hüngür hüngür ağlamaktan bahsetmiyordum. Sürekli gözlerimden birkaç damla düşüyordu. Gülsem bile ağlamaklı gülüyordum. Hayatımda ilk kez yaşadığım bir deneyimdi bu. En güzel tecrübemdi ve bitme zamanı gelmişti. Cebimde çok güzel anılar kalmıştı. Kişiliğimdeki yepyeni özellikler ise İtalya'dan hatıram olacaktı.

Örneğin artık her şeyi her yerde tek başıma yapabileceğimi biliyor olacaktım.

Elimdeki parayla sadece kendimi düşünmeyi öğrenmiştim mesela. Sonra... Göğsümün çok daraldığı bir gecede arka arkaya dört film izleyebildiğimi biliyordum. İtalya'da hangi tren ile hangi şehirlere gidilebileceği hakkında bilgi sahibiydim. Panna cotta benden sorulurdu. Fabio'nun restoranına son eklenen tatlının ismini de biliyordum mesela. Artık biraz İtalyanca bile biliyordum.

Yol boyu sessizce Doruk'un omzuna sığındım.

Uçaktan indiğimizde sanki burayı yüzyıllardır görmemişim gibi İstanbul'un havasını içime çektim.

Babamların havalimanında beni bekleyeceklerini tahmin ediyordum. Doruk, valizlerimi sürüklerken ben gözlerimle her yerde onları arıyordum.

Sonra gözüme üzerinde ismimin yazılı olduğu büyük bir pankart çarptı.

Siyah gömlek, siyah pantolon, siyah güneş gözlüğü ve tek kulakta airpods... Fırat, büyük bir ciddiyetle elindeki karton parçasını tutuyordu. Üzerindeki el yazısı, Ferda'ya aitti. O da siyah bir elbise giymişti ve gözünde tıpkı Fırat'ınkiler gibi güneş gözlükleri vardı.

Saat 21.15'ti.

Herkes onlara tip tip bakıyordu. Babam, yaşadığım şok yüzünden gülmeye başlarken annem Furkan'a doğru eğilip onunla konuşuyor olduğu için henüz beni görmemişti.

En sonunda gözlerim, beni daha çok şaşırtan birine çarptı.

Volkan da buradaydı.

Yüzünde büyük bir gülümseme vardı ve sanki onları görmemişim gibi el sallıyordu oraya doğru yürürken.

Doruk, bir anda valizlerimi çekmeyi bıraktı. "Ne alaka şimdi?"

"Bilmiyorum," dedim koluna yapışıp onu yürütmeye devam ederken. Tatlı tatlı gülümseyerek el sallıyordum. Bu esnada dişlerimin arasından konuştum. "İtalya'ya gidebilmemde Volkan'ın inanılmaz büyük payı var. Sakın olay çıkarma."

"Babanın yanında duruyor."

"Bursum konusunda çok yardımcı olmuştu."

"Ve seni bekliyor."

"Dorukhan."

"Dalga mı geçiyor amına koyayım?"

Ona aldırış etmeyi bırakıp gülerek Fırat'ın yanına ilerledim. Fırat, elini kulaklığına götürüp bir kez dokundu. "İtalyan misafirimizi aldık," dedi sanki birine rapor bildirir gibi. "Ve onu evine götüreceğiz."

"Delisiniz," dediğimde annem, herkesten önce kollarını etrafıma sardı. Sonra babam, sonra Ferda ve bu sırada da bacağıma Furkan yapıştı. Ardından ne olduğunu bile anlayamadan kendimi Fırat'ın kollarının arasında buldum.

En son Volkan, "Hoş geldiniz şefim," dedi büyük bir gururla.

"Biliyor musun, artık menülerinde adım var," dedim ben de heyecanla.

"Neee?" Kollarını benim için açtığında ona da sarıldım. "Çok sevindim, şaka mısın? Her şeyi anlatmalısın."

Doruk, sesli bir şekilde boğazını temizledi. Babama, "Emanetinizi sağsalim getirdim," dediğini duydum. Babamın onun ensesini sıkıp kendisine çekişini izledim. Bu esnada Volkan, hâlâ bana sıkıca sarılıyordu.

"Resmen İtalya kokusu sinmiş üzerine," dedi alaycı bir tavırla. Altında hiçbir art niyet sezmedim. Sadece kendisi de bir dönem orada staj yaptığı için bana takılıyordu. Onu gördüğümde şaşırmıştım ama gelmesine sevinmiştim aslında. Bu bana değerli olduğumu hissettirmişti. Sadece o kursa para ödeyen bir müşteri değildim. Beni geliştirmek için ellerinden geleni yapmışlardı ve danışmanım, gerçekten bana kıymet veren biriydi.

"Olabilir."

Bir boğaz temizleme sesi daha geldi arkamdan. Ardından bunu bir öksürük takip etti. Volkan, kollarını çözüp beni omuzlarımdan tutarak kendinden uzaklaştırdı ve "Sana bir bakayım," dedi. "Milano ışıltısı gelmiş yüzüne."

Ferda kahkaha attı. "Çok haklı bu arada. Mesela bende bundan yok. Avrupa ışıltısı diyorum ben buna."

"Kendine haksızlık etme şimdi," dedi Volkan. Onda kendini kolaylıkla herkese sevdirebilecek bir şeytan tüyü olduğu kesindi.

Kız kardeşime yaptığı kur, Ferda tarafından tatlı bir gülümsemeyle karşılandı. "Teveccühünüz Volkan abiciğim."

"İyi akşamlar birader." Doruk'un bedenimin yanından uzanan eline değdi gözlerim. Hafifçe arkamı döndüğümde bedeninin bir dağ gibi orada dikiliyor olduğunu gördüm. Valizler, birkaç adım arkasında kalmıştı. Onları yan yana falan koymamıştı. Az önce iki valizin ortasında duruyordu. Şimdi iki valiz, ortalarında mesafe olacak şekilde paralel olarak oraya park edilmişti. "Dorukhan ben," dedi. "Feza'nın erkek arkadaşıyım."

Volkan, onun elini sıkarken Doruk'un parmak uçlarında dolaşan gerilimi hissedebiliyor gibiydim. "Volkan," dedi. "Feyza'nın danışmanıyım. Memnun oldum."

"Ben de çok memnun oldum, canım."

Volkan, kaşlarını kaldırıp ona baktı. Tokalaşmaları gittikçe uzarken annem "Evde hasret gideririz," dedi. "Bir sürü yemek yaptım. Bir an önce geçelim."

"Arabayı buraya bırakmıştım," dedi Doruk. Aynı anda Volkan, "O zaman arabaya geçelim," deyince ikisi de birbirine baktı.

Doruk, babama çevirdi başını. "Sizi Volkan mı getirdi?"

"Evet," dedi babam. "İtalya işi için Feza'ya çok yardımı oldu Volkan'ın. Biz de o zaman tanışmıştık. Sağ olsun, bugün de kapıdan aldı."

"Kapıdan aldı?"

"Evet."

"Anladım," dedi Doruk.

"Arabası çok büyük," dedi Furkan, heyecanla. "Ve kafası sallanan bir oyuncak köpeği var. Çok komik. Arabanın önünde duruyor." Kafasını sallamaya başladı. "Böyle böyle sallanıyor."

Doruk'un yüzünde bir renk değişimi boy gösterdi. "Öyle mi abiciğim?"

"Evet, çok güzel. Benim de öyle arabam olsaydı keşke."

"Ben büyüdüğünde benim arabamı sana verebilirim."

"Gerçekten mi Doruka abi? Senin arabanı bilmiyorum. Yoktu sanki?"

"Aldım," dedi. "Hem sen beni özlemedin mi? Bana neden sarılmadın?"

"Unuttum ki." Furkan gelip ona sarıldı. Sonra Volkan'a döndü. "Biliyoo musun, Doruka abim beni büyük kaydıraktan kaydırmıştı. Hiç korkmamıştım."

"Hiç korkmamıştı," diye tasdikledi onu Doruk, Volkan'a bakarak.

"Üstünde bir şeyler yazan basketbol topu da vermişti bana."

"Vermiştim."

"Ama kafası sallanan köpeği yok."

"Çok büyük bir eksiklik," dedi Ferda, gülmemeye çalışarak. "Abla, senin gözlerin mi şiş bana mı öyle geliyor?"

"Ağlamaktan," dedim. "Ha bire ağladım."

"İnsan gittiği yeri ev belleyip bırakmak istemiyor," dedi Volkan.

Doruk, elini belime sarıp beni hafifçe kendine çekerek Volkan'dan uzaklaştırdı. "Neyse ki ailesinin yanına döndü."

"Yine de onu anlayabiliyorum."

"İyi bo-" Dirseğimi karın boşluğuna geçirdim. "İyi bakalım," diye düzeltti cümlesini.

"Arabalara geçelim o zaman," dedi Volkan. "Ben alayım valizleri."

"Ne münasebet?"

Doruk'un çıkışı, bir anda bütün aile üyelerimin ağzını açık bıraktı. Volkan, valizlere doğru tek bir adım bile atamadan kalakaldı. "Yardım amaçlı."

"Buraya kadar getirebildim," dedi Doruk. "Buradan sonra da götürürüm. Sağ olasın. Düşünme bu kadar her şeyi. Çok düşüncelisin."

"Doruk," dedi babam.

"Efendim Feyyaz amca," dedi Doruk, babama.

Babam, Fırat'a bir bakış atınca ikisi valizlerimi aldılar. "Biz hallettik," dedi babam. "Yürüyelim hadi."

"Yürümeyelim, ben arabayı getireyim," dedi Doruk.

"Sığmayız," diyen Ferda'ydı. "Nasıl yapalım?"

"Ben Volkan abimin arabasıyla gidebilirim," dedi Furkan. "Hem başı sallanan köpekle de oynarım."

"Furkan," dedi Doruk.

"Ben gideyim," dedi Fırat.

"Fırat," dedi Doruk.

"Ferda," dedi Ferda, yoklama verir gibi. "Burada."

Bir anlığına anlamsız bir sessizlik baş gösterdi aramızda.

Buraya kadar gelmişken Volkan'ın arabasıyla gitmemek ayıp mı olurdu acaba? "Ben..."

Konuşmama izin bile vermeden "Evet sevgilim," dedi. Babamların yanında yürek yemişti. Ya da hiçbir şey umurunda değildi mi demeliydim? "Sen çok yoruldun. Dikilmeyelim o yüzden daha fazla."

"Furkan sen gel bakalım benimle," dedi babam. "Biz Volkan abinle gidelim."

Doruk, en büyük darbeyi en beklemediği yerden almış gibi büyük bir hayal kırıklığıyla babama döndü.

Kahkaha atmamak için yanağımın içini sertçe ısırdım.

Babam, "Kucak kucağa mı gidelim oğlum?" diye sordu. "Altı kişilik aileyi nereye sığdırmayı planlıyorsun? İki arabamız varken bölünmek zorundayız, değil mi benim avel oğlum?"

"Ama-"

"Uzatma la."

"Oğlunuzum," dedi Doruk. Yüzü fazla donuktu. Bedeni kaskatı haldeydi. Arabalara binene kadar mimiklerinde hiçbir değişiklik olmadı. Motoru çalıştırdığında da olmadı. Doruk şoför koltuğunda, ben yolcu koltuğundaydım. Anneme yerimi teklif etmiş olsam da o Ferda ve Fırat'la beraber arkaya binmeyi seçmişti.

Doruk, gaza bastığı an söylenmeye başladı. "Yemeğe de mi gelecek?"

"Kapıya kadar bırakacakken davet etmemek olmaz," dedi annem.

"Buraya gelmesi dünyanın en saçma şeyi."

"Aslında bence düşünceli bir hareket," dediğim sırada "Evet," dedi o da. "Düşünmek için götünü kullanıyorsa öyle." Dikiz aynasından anneme bakıp yüzünü pişmanlıkla buruşturdu. "Çok özür dilerim, ağzımdan kaçtı."

"Sen niye sinirlisin?" diye takıldı Fırat ona. "Hayırdır?"

"Sen niye değilsin?" dedi Doruk. "Ablana a desem bana kuruluyordun. Elalem yapınca komik mi geliyor? Çünkü ben bu durumu hiç komik bulmuyorum."

Gerçekten çok gergindi.

"Ablamı mı daha çok kıskanıyorsun yoksa babamı mı?" diye sordu Ferda, sırıtarak.

"Sallanan köpeği varmış!" Sesi bir ton incelmişti. "Neymiş ulan bu sallanan köpek? Ben de alayım."

"Furkan'ı tavlamak çok kolaydır," dedim ortam biraz yumuşasın diye komik bir sesle.

"Niye aileni tavlamaya çalışıyor a..." Küfrünü yuttu. "Ağzını sevdiğim," dedi. "Ağzını sevdiğim şirin çocuk... Benimle dalga mı geçiyor?"

"Bu kadar kasmana gerek yok," dedi Fırat.

"Hadi ya," dedi Doruk. "Sen Cansu'yu havalimanından almaya gelip ona havasız kalacağı kadar çok sarılan erkek bir arkadaşına kurulmazsın madem!"

"Cansu ne alaka şimdi?"

"Karşılama komitesi herif. Şuna bak. Danışmansa danışmanlığını bilsin. Mazhar Hoca beni karşılamaya geliyor mu? Ne alaka ya?"

"Gerçekten sinirlenmeni gerektirecek bir şey yok ortada."

"Bu adam daha önce sana canımm yazmıştı Feza. İki m ile!"

"Oo," dedi Ferda. "Kasa ağır hasarlı."

"Ferda," dedi Doruk, ekstra sakin bir sesle. "Of Ferda, of Ferda..."

"Ben kötü bir niyet sezmedim," dedi Fırat, birden gerginleşen sesiyle. Başını koltuğuma doğru yaklaştırıp "Seni hiç rahatsız etti mi?" diye sordu. "Bilmem gereken bir şey var mı?"

"Hayır." Başımı iki yana salladım. "Doruk abartıyor. Volkan olmasa Milano'yu rüyamda görürdüm. Sakın çocuğun yanında saçma sapan şeyler söylemeyin. Gerçekten benimle o anlamda ilgilendiğini düşünmüyorum."

"O anlamda ilgilenmek mi?" diye sordu Doruk, bakışlarını yüzüme dikerek. "Ne demek o anlamda ilgilenmek?"

"Hoşlanmak mı deseydim?" derken sesim inceldi. "Önüne bak Dorukhan."

"Onu gördüğünden beri ikinci kez adıma han ekliyorsun." Gözlerini yola çevirdi. "Hiç hoşuma gitmiyor Feza. Hiç gitmiyor."

"Ay gerim gerim gerdiniz beni çocuklar," dedi annem. "Üstü açılmıyor muydu bu arabanın? Bakayım nasıl açılıyormuş. Açabilir misin Doruk?"

Sevgilim sunroofu açan tuşa bastığında Fırat "Göster amcalara pipini der gibi oldu," dedi.

Katıla katıla gülmeye başladığında Doruk da siniri bozulduğu için güldü. "Allah'ın ergeni."

Eve yaklaştığımızda Doruk, "Bence onu yemeğe çağırmayabiliriz," dedi.

Annem bilerek, "Biz kim?" diye takıldı. "Yemeği ben yaptım. Seni de çağırmayabilirim."

"Sizin bu karşı tarafı sinirlendirmeye duyduğunuz şevk genetik galiba. Feza hık demiş burnunuzdan düşmüş. O ton bile aynı. Bu kadar olur."

Annem gülüp "Birazcık salak bir çocuksun," dedi. "Kaslarını şişirdikçe aklın azıcık azalıyor mu oğlum senin?"

"Olabilir Canan Hanım. Kızınız da aklımı alıyor olabilir, bilemiyorum orasını artık."

"Lan ben varım arabada!" diye poz kesti Fırat.

"Herif ablana sarılırken neredeydin?" diye yükseldi Doruk da ona.

"Her ablama sarılanla aramı açsaydım Ferdi abiyle falan kan davası olurdu aramızda. Ablam bir sarılma kelebeğidir. Ne olmuş yani danışmanı onu havalimanından karşılamışsa da özleşip sarılmışlarsa?"

Doruk, bir eli direksiyondayken diğer kolunu arkaya doğru uzatıp Fırat'a vurmaya çalıştı. Fırat, onun kolunu itelerken deli gibi gülüyordu.

Evime yaklaştığımızda arabanın hızını arttırdı. Kendi kendine bunu bir yarış olarak algılamıştı sanki. Evin önünde arabayı durduğunda sağı solu kontrol etti. Hepimiz tek tek arabadan indik ve en son Doruk, arabayı tam kapımızın önüne park etti. Volkan'ın arabası bir dakika kadar sonra sokağa girdiğinde kollarını göğsünde bağlamış, arabanın gelişini izliyordu. Bu Volkan'ın ehliyet sınavı değilse yüz ifadesi içinde bulunduğumuz an için oldukça komik kalıyordu.

Babamla Furkan birlikte Volkan'ın aracından indiklerinde Furkan, "Baaak!" dedi Doruk'a, Volkan'ın arabasının ön camını işaret ederek. "Başı sallanan köpek bu. Keşke senin arabanda da olsa."

"Alırız abiciğim," dedi Doruk, onun elini tutarak. En küçük kardeşimi de kendi tarafına çektiğinde Volkan'a bir bakış attı. Aile üyelerimin hepsi Doruk'un etrafındayken Volkan, arabasının sürücü koltuğundaydı.

"Mezuniyete geleceksinizdir diye tahmin ediyorum," dedi babama bakarak. "Orada görüşürüz, ben kaçayım yavaştan."

"Yemeğe gelmek istemez misin?" diye sordu annem, arabaya yaklaşarak. "İşimizi görüp gitmiş gibi olacaksın böyle. Kendimi gerçekten kötü hissederim."

Doruk, dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdı.

"Çok teşekkür ederim Canan Hanım, rahatsızlık vermeyeyim."

"Ne rahatsızlığı?" dedi babam. "Bir çayımızı içseydin Volkan."

Doruk, kendini gerçekten kötü hissetmeye başlamıştı ve bu çocukça kıskançlığının altında yatan nedenleri bildiğimden dolayı durduk yere canım yandı. Ailemin ilgisinin yalnızca kendisine özel olmasını istiyordu. Annem ve babamın hayatımdaki başka bir erkeği de aynı misafirperverlikle karşılaması, ona garip hissettirmiş olmalıydı.

Bunu ona daha sonra uzun uzun açıklardım ama şu an, Volkan beni düşünüp hoş bir jest yapmışken onu ben de davet etmezsem olmazdı. Ailemi götürüp getirmiş olsa da sonuçta burada onun muhatabı olan esas kişi bendim.

"Gerçekten, bir çayımızı iç bari," dedim arabaya yaklaşarak.

"Başka bir gün içeriz olur mu?" diye sordu. "Gelmeyeyim şimdi hiç. Sadece seni görmek istemiştim. Fabio emanetimize gözü gibi bakmış."

"Dünyanın en tatlı adamı." Gülümsedim. "Peki o zaman. Çok teşekkür ederim her şey için. Görüşürüz."

"Ben teşekkür ederim." Başını arabanın camından çıkarıp annemlere döndü. "Görüşmek üzere."

"Güle güle Volkan abi," dedi Furkan.

"Olmadı böyle," dedi babam. "Yine bekleriz." Annem de onu onaylarken Doruk "Eyvallah," dedi sadece. Ayıp olmasın diye bir şey demek istemişti ama görüşürüz demeye de dili varmamış gibiydi.

Volkan, arabayı çalıştırıp uzaklaşırken babam anahtarı çıkarıp kapıya ilerledi. Doruk, muhtemelen babamların yanında bir saygısızlık yapmak istemediği için susuyordu ama durduğu yerde içinin köpürdüğünü görebiliyordum.

Valizlerimi çıkarmak için arabasının bagajını açtı. Ona yaklaştığımda kısık bir sesle "Emanetim deseydi onu öldürürdüm," dedi. "Emanetimiz dedi. K&S adına konuştu, değil mi? Öyledir diye umuyorum."

"Boşuna kuruluyorsun," diye fısıldadım bizimkiler apartmanın girişine ilerlerken.

"Üzerine İtalya kokusu sindiğini söyledi," dedi Doruk, öfkeyle. "K9 mu bu herif? Değilse problem çünkü Feza. Niye kokluyor seni, hayırdır?"

"Doruk..."

"Ben yukarı gelmeyeyim." Kaşlarımı çatarak ona baktım. Bana bakmadan valizlerimi indirdi arabadan. "Boş yere ortamı gerer, tadını kaçırırım. Ciddiyim, ben gideyim. Hasret gider sen sizinkilerle. Sonra konuşuruz olur mu?"

"Böyle davranmanı gerçekten gereksiz buluyorum şu an."

"Bebeğim, nasıl davranıyorum? Sinirliyim şu an. Kırmak istemiyorum seni. Beş karış suratla sizinkilerin karşısına geçmek de istemiyorum. Çok ayıp ederim. Gideyim o yüzden. Zaten yarın alacağım seni. Hazırlanınca yazarsın. Birlikte geçeriz."

"İçime sinmedi ama böyle."

"Zaten davet edilmedim," dedi Doruk. Tam bu sırada annem "Oğlum," diye seslendi. "Davetiye mi bekliyorsun?"

Doruk'u duymuş olması mümkün değildi. Üstelik bana seslenmek yerine ilk önce ona hitap etmişti. Doruk, tüm bunları fark ettiğinde dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi.

"Çok özür dileyerek ben gelmesem olur mu? Ablamlara geçeceğim Canan Hanım. Bayağıdır denkleşemiyorduk. Onları da bir görmüş olurum."

Annem, merdivenlerde olmalıydı. Kapıdan görünmüyordu. Sadece sesi yankılanıyordu. "Sen bilirsin," dedi. "Yarın görüşürüz o zaman."

"Hoşça kalın."

"Anneme yalan söyledin," diye fısıldadım sertçe.

"Ablama gideceğim gerçekten," dedi. "Bu gece orada kalırım muhtemelen. Alicanla Esin'i çok özledim. Tartışmaya fırsat arıyor gibisin. Paranoyalarımı tetikleme benim."

"Öyle bir şey yapmıyorum."

"İyi," dedi beni öylece bırakıp arabasının kapısını açarak. "Gidiyorum o zaman."

Sonra arabaya binip motoru çalıştırdı.

Hiçbir şey söylemedim sinirlerimi bozduğu için. Bagajdan çıkardığı valizi iki elimle birden kavrayıp kaldırıma çıkarmak için çok fazla güç uyguladım. Onu biraz ittim. Sonra geri yürüdüm. Diğer valizi aldım. Tıka basa dolu olduğu için neredeyse onu kaldırıma çıkarırken devrilecektim.

Doruk, kontağı kapatıp arabadan indi. İki eliyle valizlerimi kavradı ve apartmanın kapısından içeri sürükledi onları. Yüzüne bakmadan kapıya geldiğimde belimi kavrayıp beni içeri çekti. "Özür dilerim," dedi. "Asansörü olmayan dört katlı bir evde seni kapıda valizlerinle bırakacak kadar andaval olduğum için."

"Bütün gece sana söverdim."

"Çok haklı olurdun." Başını eğip dudaklarıma yaklaştı. Sesi yankı yapmasın diye fısıldayarak "Kıskanıyorum, tamam mı?" dedi. "Kıskandığımda nasıl biri olduğumu bilmiyorum. Bir şeye hiç bu kadar benim demek istememiştim. İyi niyetliydi falan diyeceksin. İyiyse cennete gitsin, beni ilgilendirmiyor. Ona bakıyorum ve ben yokken yanında olan birini görüyorum. Sana benim edemediğim bir konuda yardım etmiş olması kanıma dokunuyor. İpin ucunu kaçırıyorsam özür dilerim ama düşündükçe delirecek gibi hissediyorum ve o canımm mesajını onun götüne sokmak istiyorum." Duraksadı. "Sona kadar iyi gitmiştim," dedi. "Sonda göt möt demeseydim iyiydi."

Dayanamayıp gülmeye başladım. "Resmen şapşalsın."

"Güçlü bir şapşal," dedi iki valizimi aynı anda kaldırarak. Beni etkilemek için yaptığı şovdan gerçekten etkilendim ve merdivenleri çıkışını gülerek izledim.


🧳


"Sana inanamıyorum!" Naz'ın üzerine atladım. "İnanamıyorum! Bu ne? Manyak mısın? Üstüme dikilmiş gibi! Aa, zaten üstüme dikildi. Ünlü modacı Naz Aslan tarafından hem de!"

"Gerçekten beğendin mi?" diye sordu boğuk bir sesle. Çünkü onu sarılarak boğuyordum. "Son saniyeye kadar fotoğrafını istememen beni o kadar strese soktu ki. Fikrini danışmak istemiştim aslında."

"Senin elinden çıkacak bir şeyi beğenmemek benim haddime mi?" diye sordum elbisemin eteğine ellerimi koyup geri çekilerek. Etrafımda birkaç tur dönerken kendimi dünyanın en güzel kızıymışım gibi hissediyordum. "Kızım, gökten mi düştün sen ya? Bunu benim için diken ellerine kurban olurum senin ben ya."

Naz, gülerek saçlarını savurdu. "Güzel ellerim var ama, değil mi?"

"Parmaklarını öpeyim tek tek."

"Sarı o kadar sensin ki Feyza," dedi kocaman bir gülümsemeyle. "Bana hep Güneş gibi hissettiriyorsun. Sıcacık. Sarı karşıma bir insan olarak geçecek olsa kapıdan sen girerdin. Gerçekten çok yakıştı sana."

Kalın askıları boyun kısmında birleşen mini sarı elbisem, volanlı eteği ve tıpkı bir korseyi andıran dikişleriyle eşsiz güzellikteydi. Sırtımı açıkta bırakan bu elbisenin askıları, iki göğsüme doğru genişleyerek iniyordu ve bu da çok derin olmayan bir göğüs dekoltesi ortaya çıkarıyordu. Güneş gibi olmuştum.

"Çok teşekkür ederim," dedim. "Ellerine sağlık. Gerçekten çok çok çok teşekkür ederim. Bayıldım. Hatta şimdi kucağına bayılacağım. Beni yakala tamam mı?"

"Bayılmadan önce fotoğrafını çekebilir miyim? Sayfama eklerim iznin olursa. İstersen yüzünü kırpabilirim."

"Ya sen deli misin?" İçimde zıplama isteği uyandıran bir neşe vardı. Naz'ın iki elini birden tutup bir kez zıpladım. "Modelin olmaktan onur duyarım. İstediğini yap benimle." Sonra bir kere daha zıpladım. Üçüncüsünde hiçbir şey söylemeden Naz da bana katıldı ve birkaç kere birlikte zıpladık. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum.

"Çok zıplama sen," dedi. "Saçların kabarmasın. Gel perçemlerini şekillendirelim."

"Seni çok seviyorum."

"Ben olsam ben de beni severdim," dedi. "El işçiliği desen on üzerinden bin. Bambaşka biri olacağım birkaç seneye. Herkes peşimden koşacak. Ne olur elbiselerini ben giyeyim diyecekler. Ama yok. Yok diyeceğim. Feyza'm giyecek diyeceğim. Yarın Gigi'yle Kendall'la iş birliği yapsam bile en sevdiğim model hep sen kalacaksın."

Ona bir kez daha sarıldığımda elbisemi kırıştırmamam için beni itti ve sandalyeye oturtup saçımla makyajımı halletti.

Ben fotoğraf çekimleri için biraz erken gidecektim K&S'ye. Annemler, tören için akşam geleceklerdi. Tören kısmının çok uzun süren bir şey olmadığını öğrenmiştim ama gece, kendi aramızda bir parti düzenliyorduk. Geç saatlere kadar kalacağımdan dolayı üşümemek için yanıma bir şal alıp onu Doruk'un arabasında bırakmayı planlıyordum.

On parmağında on marifet olan Naz, beni mezuniyetim için süsledi. O an, onun gülümsemesine bakarken Doruk'la oynadığımız on beş sene oyunu geldi aklıma. Naz'ın ona olan bakışlarım yüzünden gülümsemesi genişlediğinde on beş sene otuza evrildi. Onun mezuniyetini, benim düğünümü, sonra onun düğününü düşündüm. Çocuklarımızın saçlarını da böyle şekillendirdiğimizi, birbirimize bakıp bugünleri andığımızı hayal ettim. Bir kızım olursa onun favori insanı olacağını şimdiden biliyordum. Beni kendi kızı gibi seven Naz, kızımı kendi kanından bile sayardı. Ve şüphesiz ben de onun çocuklarının favorisi olurdum. Her sene benden onlar için Mickey Mouselu doğum günü pastası yapmamı isteyeceğini biliyordum.

Ustalık eserini sergilemek isteyen bir ressamın gururuyla beni odamdan çıkarıp salona yürüttü ve ailemle olan samimiyetinin getirisi olarak salonun kapısını açmadan önce "Çabuk hepiniz gözlerinizi kapatın," diye bağırdı içeriye.

Naz tarafından bir prenses gibi Falezlere takdim edildim.

İçime bahar gelmiş gibi hissediyordum.

"Bunu sen mi diktin?" diye sordu Fırat, herkesten önce Naz'a bakarak. "Kraliçe, forma falan dikiyor musun ya?"

"Ablanı öv önce, erkek!" dedi Naz.

"Parlıyorsun Feyza," dedi annem ayağa kalkıp beni elimden tutarak. Etrafımda bir tur dönmemi sağlarken Ferda "Yuh!" diye bağırdı. "Olaysın!"

Babam, "Çok güzel olmuşsun," dedi hayran bir sesle. Fırat, "Abartmayın," dedi gıcık gıcık. Onu boş verip yüzümü Furkan'a çevirdim. Yerde oturmuş, Fırat'ın telefonundaki favori araba yarışı oyununu oynuyordu. Oyundaki araba, saniyelerdir bariyere sürterek kıvılcım çıkarıyordu çünkü Furkan, ağzı açık bir şekilde hayran hayran bana bakıyordu.

O kadar tatlı görünüyordu ki onu tek lokmada mideme indirebilirdim.

"Abla," dedi telefonu kenara bırakıp. "Aynı papatyalara benzemişsin... Elbisen ne kadar güzelmiş!"

Eteklerimi tutup hafifçe öne doğru eğildim. "Teşekkürler, teşekkürler." Sonra Furkan'ı göstererek Fırat'a baktım. "Az örnek al şu çocuğu."

"İyi," dedi. "On üzerinden sekiz buçuk güzelsin."

"Bir buçuğu nereden kırdın?"

"Etek boyundan."

Ferda, Fırat'a omuz attı. "Seni eğiteceğim oğlum."

"Git ya," dedi Fırat. "Ne dedim? Güzel dedim işte."

"Etek boyuna karışamazsın."

"Karışmıyom ki ya!"

"Bir buçuk kırdım dedin!"

"E tamam, puan kırdım. Karıştım mı? Karışmadım. Sen de benim puanıma karışamazsın. Hadi bakalım."

Telefonum çalmaya başladığında "Ben gidiyorum," dedim.

"Sakin ol," dedi annem gülerek. "Beyaz atlı prensin kapıya geldi diye bu kadar heyecanlanılmaz."

"Avanak prens," dedi babam. "Hem korna çalıyor hem papatyamı arıyor. Gizleme çabası da yok artık, yüz buldu iyice. Pencereye taş atmıyor Allah'tan. Tutturur da teneke. Dördüncü kat dinlemez, indirir camı mamı."

"Ay iniyorum," dedim kıkırdayarak. Utanmıştım. Naz'ın yanağını kocaman öptüm. "Çok teşekkür ederim her şey için tekrar. Görüşürüz."

"Görüşürüz canım," dedi Naz, annemin yanına oturarak. "İşleriniz bitince ararsın bizi."

"Tamamdır, öpüyorum."

Topuklu ayakkabılarımı giyip koşturarak merdivenlerden indim ve bunu yaparken hiç sendelemedim. İnsan kendini gerçekten iyi hissedince topuklularla yüz metre engelli koşuya bile katılabilirdi bence.

Apartmanın kapısını heyecanla açtığımda Doruk'u arabasına yaslanıp ellerini cebine sokmuşken gördüm ve donup kaldım.

Sarı, keten bir gömlek giymişti. Önündeki düğmeleri hatırı sayılır ölçüde açmış ve yakasına bir güneş gözlüğü asmıştı. Beyaz pantolonu, boyunu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Hafif kısalttığı saçlarını özenle şekillendirmişti. Kolundaki saat, bana epey tanıdıktı. Boynunda yine şu zincir vardı ama ona bile takılamayacak kadar dibim düşmüş durumdaydı.

Yüzüne şaşkınlıkla baktığımda dudaklarının aralık olduğunu gördüm. Gözlerime baktı. Sonra eliyle çenesini yukarı iterek ağzını kapattı. Bu utanmama sebep oldu. Yeterince allığım vardı. Yanaklarım kızarmasa da olurdu bugün ama bu, pek mümkün görünmüyordu.

"Sarı giymeni sana Naz mı söyledi?" diye sordum.

Doruk, söylediklerim zihninde bir anlam kazanmamış gibi beni bir kez daha süzdü.

Perçemlerimi düzeltme ihtiyacı hissettim. Ardından apartmanın kapısını arkamdan çekip yavaşça ona doğru yürüdüm.

"Arabaya bin," dediğinde gözlerimi kırpıştırdım.

"İltifatlarım nerede?"

"Annenler bakıyor," dedi. "Arabaya bin. Köşeyi döner dönmez öpüşeceğiz."

Ona yaklaşıp omzunu hafifçe ittirdim. Doruk, dokunduğum omzuna kilitlenerek baktı. Ardından bakışlarını bana çevirdi. Arabaya yaslanmayı bırakıp yolcu koltuğunun kapısını benim için açtı ve eliyle içeriyi işaret etti. İçeri geçtiğimde yavaşça kapımı kapattı. Elini kaldırıp yukarıya doğru salladı.

Naz, tül perdenin arkasına saklandığını düşünüyordu. Perdenin arkasındaki yüzü kabak gibi ortadaydı. Sonra elini perdeden geçirip Doruk'a bir onay işareti yaptı ve el salladı. Kahkaha attım. Doruk, yanıma oturup arabayı çalıştırdı. Kemerini bağlamamıştı. Bunun sebebini köşeyi döndüğümüzde arabayı durdurunca anladım.

Elini koltuğuma bastırıp üzerime eğildi. Baş parmağıyla çenemi okşarken gözleri gözlerime tutundu. Üzerimdeki rengi yansıtan gözlerindeki minik yeşil dalgalar kenara çekilmiş ve elaları tamamen sarıya yaklaşmıştı. Öyle bir bakıyordu ki eğer görseydiniz göz bebeklerimin arkasında ruhumun olduğunu sanırdınız. Onun için atan kalbimin hayaleti, kirpiklerimin altına gizlenmişti ve şimdi Doruk, beni sobeliyordu.

Bakışlarım dudaklarına düştüğünde sertçe yutkundum. Doruk, beni öpmek yerine o mesafede kalıp bir süre daha yüzümü izlemeye devam etti.

"Çok güzelsin," dedi sesini alçaltarak. "Sana bakmaya kıyamayacağım kadar güzelsin. Canımı acıtacak kadar güzelsin. Karanlıkla sınananın üzerinde açan Güneş kadar güzelsin. Umut gibi. Rüya gibi. Feza, sen beni delirtecek kadar güzelsin."

Kelimeleri, ruhuma nakış gibi işlenirken elimi kaldırıp elmacık kemiğinin üzerini okşadım yavaşça.

Bu huzurlu sessizliği alarm benzeri bir ses böldüğünde gözlerimizi aynı anda bileğindeki saate çevirdik.

Doruk'un kol saati, yüksek kalp atışı yüzünden alarm veriyordu.

Ekrandaki 135 yazısına baktık birlikte ve ben sırıtmaya başladım. "O kadar da yüksek değil aslında."

O da benim kadar şaşkın görünüyordu. Utandığını hissettim ve bu o kadar hoşuma gitti ki daha geniş gülümsedim. "Profesyonel basketbolcuyum ben," dedi ağırlığını koymak ister gibi. "Dinlenme halindeyken nabzım 50-60 bandında gezer."

"Şu an dinlenme halinde değilsin galiba."

"Sen, en ağır antrenmanımdan daha çok yük bindiriyorsun kalbime. Sevda yükü."

"Daha önce niye hiç alarm vermedi bu?" diye sordum bir anda. "İlk defa mı yanımda kalbin hızlanıyor?"

"Özellik kapalıydı," dedi Doruk. "Bir kere evde gerilim filmi izleyip uzanırken saçma sapan ötmüştü. Yediremeyip kapamıştım. Geçen gün antrenmanda lazım olana kadar da unutmuştum. Zaten saatim sendeydi..."

Kırmızı kalp, ekranda atmaya devam ederken dudaklarına uzandım. Doruk, afalladığı için beni öpemedi. Geri çekilip saatine baktım. Ekrandaki sayı 139 olmuştu. Sonra Doruk, uzaklaşmamdan hoşlanmamış gibi dudaklarını sertçe dudaklarıma bastırdı. Başım koltuğa yaslanınca ensemi sıkıca kavradı ve dilini ağzımın içine itti. Bileğimde alarm verecek bir saat yoktu ama kalbimin onunkiyle yarışır şekilde attığını her hücremle hissedebiliyordum.

Avucunu bacağıma yasladı. Dizlerimi birbirine bastırdım. Başını hafifçe sola yatırdı ve çenemi daha sıkı kavradı. Sonunda dudaklarımın arasından bir inilti çıktı. "Doruk," dedim bilincim kayıyormuş gibi hissederken.

"Hım..." diye mırıldandı ve dudağımın kenarını öptü. Sonra da makyajımı mahvetme ihtimalini umursamadan burnunu yavaşça yanağıma sürttü.

"Gitmeliyiz."

"Hım hım..."

"Gitmeyecek miyiz?"

"Gidelim," dedi alık bir şekilde. "Feza?"

"Hım?"

"Bana gelmek ister misin?"

Gözlerimi aralayıp yüzüne baktım. "Nasıl... Nasıl yani?"

"Gece." Her bir harfi önce ölçüp biçiyormuş gibi yavaşça ağzından çıkarıyordu. "Bu gece, partiden sonra... Bende kalmak ister misin?"

Boğazımın kupkuru olduğunu hissettim. Yutkunarak bunu gidermeye çalıştım ama parmaklarının arasındaki çenem yüzünden onu bile rahatça yapamıyordum.

O "Sorun değil," dedi. Bense aynı saniye "Evet," dedim. "Evet, güzel olabilir."

Geri çekilip yüzüme baktı. "Tamam."

"Tamam," dedim ben de. "Sunroofu açabilir miyiz?"

Başını salladı, üzerimizdeki pencereyi açan tuşa bastı ve sonra yeniden arabayı çalıştırdı. Bu kez sorma gereksinimi duymadan aramızdaki ekrana uzanıp şarkı açmak istedim. Bir tuşa bastığımda dinleme listesi kaldığı yerden çalmaya devam etti.

"Saçından yıldız tozu dökülüyor ellerime," sözünü duyduğum an şarkıyı tanıdığımı fark ettim. İsmini görebilmek için ekrana baktım.

Ozbi, Yıldız Tozu.

Ezbere bilmediğim için değiştirmek istedim ama çok da uzağa gidemedim.

Ozbi, Geceyi Anlatmış.

"Bilmiyorum," dedim ona bakarak.

Dudakları iki yana kıvrıldı. "Öğren."

Bildiğim bir şarkı aramaktan vazgeçip onun müzik zevkine güvendim ve arkama yaslandım. Melodisi kulağa hoş bir şekilde tınlıyordu.

Doruk, sağ elinin parmaklarıyla ritim tutmaya başladı. Ona baktım, yan aynadan kendi yansımama baktım. Telefonumu kaldırıp bir fotoğrafımı çektim BMW'sinin aynasından. Sonra kamerayı bize çevirdim. Bir video çekmekti niyetim. Bir senelik emeğimin sonunda diploma almaya gitmemden ve sevgilimin arabasında olmaktan bahsedecektim.

Ama Doruk, şarkıya eşlik etmeye başladı ve kolumu ileri doğru uzatmışken bakışlarım ona kilitlenip kaldı.

“Koş derdini anlar sadece ve yaşar seni
O sonsuz gecenin ta kendisi
Tüm duyguların son raddesi, o.”

Gözlerini yoldan ayırıp bana çevirdi.

Onunlayken
Yaşarsın bak harbiden
Ayaklanmış
Umutlar gibi.”

"Profesyonel basketbolcu, şarkı söyleyebiliyor, boyu 1.91," dedim duyduğum hayranlık içime sığmayınca kameraya doğru konuşarak. "Ve benim için sarı gömlek giymiş. Görüyorsunuz, full paket bir erkek arkadaşım var. Aşktan öleceğim."

"Evet çocuklar," dedi Doruk, yine o serseri gülümsemesini suratına asarken. "İşte annenizle babanız, annenizin mezuniyetine giderken böyle görünüyordu."

Şarkının favori yeri gelmiş olsa gerek, hızlanan sözlere eşlik etmeye başladı.

Ona bakıp gülümsedim. Hava aydınlıktı. Rüzgâr ılık ılık esiyordu ve arabanın içine yayılan parfümüm bahar gibi kokuyordu. Kamerayı kapatıp çantama attım ve sonra elimi havaya kaldırdım. Üst pencereden parmaklarıma çarpan rüzgâr, yaşamak gibi hissettirdi.

Arabanın içinde Ozbi'den sonra bir anda Tarkan'ın sesini duyduğumda şaşkınlıkla ona baktım. Kafam kadar karışık çalma listesini sevdiğimi söyleyebilirdim. İçinde Dudu olan bir listeyi sevmemem mümkün değildi.

Yerimde durmak istemiyordum.

"Çık hadi," dediğinde sanki bu komutu bekliyormuş gibi üstteki pencereye tutunup kendimi yukarı doğru çektim. Neredeyse belime kadar dışarı çıktığımda rüzgâr, perçemlerimi uçuşturdu. Doruk, sesi arttırdı ve beni cesaretlendirmek ister gibi kendisi de şarkıya eşlik etmeye başladı.

"Aşk sevene yük olmaz, biz böyle bilir böyle yaşarız."

Ellerimin ikisini birden kaldırıp "Oooo ooo!" diye bağırdım.

Kahkahasını işitti kulaklarım.

Ardından omuzlarımı ritme göre hareket ettirdim, kollarımı salladım. Doruk, eliyle direksiyonda tempo tutuyor ve bağırarak benimle düet yapıyordu.

Yol boşken birkaç saniyeliğine kafasını kaldırdı. Ona gülümsedim. Kendim için daha güzel bir günü hayal edemeyeceğimi fark ettim. Bundan daha güzel bir anı istesem de gözlerimin önüne çizemezdim.

Aşağı indim ve heyecanla yanağına dudaklarımı bastırdım. "Seni o kadar seviyorum ki." Bir kere daha öptüm. "O kadar çok ki." İçim içime sığmıyordu.

"Seninle o kadar çok gurur duyuyorum ki," diye karşılık verdi. "O kadar çok ki. Cübbe giyip kep de atacaksınız değil mi? Gururdan ağlarsam diye korkuyorum."

"Ben senin için gururdan az mı ağladım?" diyerek omzuna sırnaştım. "Biraz da sen benim için ağla."

"Neler yapacağını çok merak ediyorum," dedi K&S'ye çok az bir yolumuz kalmışken. "Önüne açılacak her kapıyı çok merak ediyorum. Gelecekte hiçbir şey göremediğin tüm o günler için, birbirinden güzel onlarca gelecek arasından seçim yapacaksın. Bir an önce hangi kapıdan geçeceğimizi seçtiğin aşamaya gelmek istiyorum. Ne olursa olsun, günün sonunda çok başarılı olacağını biliyorum. Seni bu noktada kendime çok benzetiyorum. Her zaman en iyisini ortaya koymak için çalışıyorsun. Farkımız, senin başlı başına her şeyin en iyisi olman. Sen, bu dünyadaki en iyi şeysin Feza."

Arabayı K&S'ye yürüme mesafesindeki otoparka soktuğunda fazla ilerlemeden giriş katta bir yer buldu. Tek kelime etmeden park etmesini bekledim. Sonunda gözlerini bana çevirdiğinde ona duyduğum minneti gördü bakışlarımda. "Yarın ne olacağını bilmiyorum," dedim usulca. "Ama yanımda seni istediğimi biliyorum."

"Sana yemin ederim, bütün hayatımı sana göre şekillendirebilirim." Yüzümü kavrayıp elmacık kemiğimin üzerini okşamaya başladı. "Hiçbir şey umurumda olmaz. Hiçbir şey. Bilmiyorum, balık bile satabilirim. Ne alakaysa... Sen böyle güldüğün sürece beş yıldızlı pastanenin temizlik elemanı olarak da sürdürebilirim hayatımı."

"Sen yine de basketbol oyna," dedim yanağımı avucuna doğru yatırarak.

"Peki." Gülümsedi. "Başka ne yapayım?"

"Bu akşam yanımda ol ve gece, beni evine götür."

"Evin değil," dedi. "Evimiz."

"Hayır. Evimiz iki katlı olacak ve alt katının neredeyse yarısı geniş bir mutfaktan oluşacak. Üstte de yatak odaları olacak."

"Yatak odaları?"

"Ee," dedim. "Çocuklar nereye sığacak?"

🏀🧁🏀


Doruk'la Feza'yı yazarken gerçekten bahar gelmiş gibi hissediyorum 😭

Nasılsınız? Bölümle ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum. Favori kısmınız neresiydi?

Her zamanki gibi #DörtÇeyrek etiketinin altında sizi bekliyor olacağım. Oradan da konuşuruz.

Teşekkürler ve tatlı günler!




Yorumlar

  1. Yaaaa offf devamı nerdeee

    YanıtlaSil
  2. Anneee bu daaa bittiii

    YanıtlaSil
  3. E ama bitti bu

    YanıtlaSil
  4. YA HAYIR HEMEN BİTTİ BU

    YanıtlaSil
  5. devin ve aras terasta ne yaptılar yazar flashback istiyoruzzzz

    YanıtlaSil
  6. doruğun kıskançlığına hayran kaldımm ya bu çocukı yüzünden kriterlerim yükseldi

    YanıtlaSil
  7. Final yakın gibi hissediyorum

    YanıtlaSil
  8. Bu bölümü okurken finale yaklaştığımızı hissettim gibi oldu. Feza ve Doruk farklı bir seviyeye ulaştılar gözlerimi dolduracak bir seviyeye... Onları çok seviyorum onların yeri bende hep farklı olacak. Yeni bölümü heyecanla bekliyoruz yazarcım eline sağlıkk🦋

    YanıtlaSil
  9. 🫠🫠🫠🫠🫠

    YanıtlaSil
  10. Eriyorumm çok güzellerr 🦋

    YanıtlaSil
  11. Yaaaa çok güzeldi ben geçen ay yeni bir kitap keşfettim kitabın adı Krallar Vadisi yazarı Taylan Adsay bu kitabı okuyan var mı kitabın adını çok duydum bu kitabı okuyan var mı

    YanıtlaSil
  12. Yaaa aaaa yemin ederim beni bu kitap kadar mutlu eden bir şey yok son zamanlarda, yoğun sınav temposunda öyle bir ilaç ki. Çok seviyorum çoook

    YanıtlaSil
  13. Bir de kıcaman oldu da menüde Feyza Special yazdırmmış ya o sahnede sadece onlar değil benim de gözüm doldu. Kurban olurum ben sana ya. Sanki onlar benim çocuğum da onların gözlerimin önünde büyüyüp gelişmesini kendi yollarını çizmelerini görüyorum.

    YanıtlaSil
  14. Yavrum benim sen her zaman bizim favırimizsin. Volkan da kimmiş?

    YanıtlaSil
  15. Çok güldüm hem de gözlerim doldu ama tamamen gururdan mutlulyktan. Teşekkür ederim Azra Feza Doruk ve Falez Ailesi:) 🤍🌟🌼

    YanıtlaSil
  16. Çok güzeldiii

    YanıtlaSil
  17. Yeni bolummmm nerdeee

    YanıtlaSil
  18. EEE ÇOCUKLAR NERDE YATACAK CÜMLESİNDE APTAL APTAL GÜLDÜM OFFF ÇOK APTAL APTAL ŞAPŞİK OKUDUM BU BÖLÜMÜ 10 TANE DAHA İSTİYORUM

    YanıtlaSil
  19. Azraaa instadaki storynin gördüm bir bölüm daha geliyor bu ne hızzz

    YanıtlaSil
  20. Şey Azra arkadaşım bir bölüm daha okumazsa ölecekmiş. Öyle diyor.. Ben değil arkadaşım yanlış anlaşılmasın O_o

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"