50. "Fezaya Yolculuk"

Bölüm şarkıları:
Taylor Swift, Shake It Off
Chris Brown, Under The Influence
The Weeknd & Lana Del Rey, Prisoner

•🧁•

"Ona sarılma."

Otoparktan K&S'ye doğru el ele tutuşarak yürürken Doruk'un kurduğu cümle, hiçbir ışık yakmadı kafamın içinde. "Kime sarılmayayım?"

Gözlerini devirip "Yanardağa," dediğinde söylediği şey anlam kazandı.

Başımı kaldırıp onunla göz göze geldim. "Doruk..."

Konuşmama izin vermedi. "Lütfen. Dün sana yeterince sarıldı. Bunu tekrar yapmanıza gerek yok." Sesinin beni gerecek kadar sert olduğunu o da fark ettiğinde, "Bugünü senin için mahvetmek istemiyorum," dedi bu konuyu açmaktan nefret ediyormuş gibi. "Sinirini bozmak, seni üzmek istemiyorum. Feza, bunu dile getirmek bile istemiyorum ama uzak dur o çocuktan. Lütfen."

O kadar gergindi ki K&S binasına girerken bütün heyecanımı söküp almıştı içimden. "Doruk," dedim. "Benim burada bir sürü arkadaşım var, aylardır görüşmediğim. Bugün beni bir sürü kişiyle sarılırken göreceksin."

"Feza, benim derdimin ne olduğunu gayet iyi anladın bence. Bu zamana kadar ağzımı hiç böyle bir konu için açtım mı ben? Lütfen. Bak, rica ediyorum. O adamdan gerçekten hoşlanmıyorum."

Elini daha sıkı tuttum ve bu konuşmayı sonlandırması gerektiği mesajını almasını umdum. Girişteki geniş alanı aşıp bahçe kısmına ilerlemeye başladık. Bu sırada gözlerim, duvarda asılı olan fotoğraf karelerindeydi. Buraya geldiğim gün, burada bir resmim asılı olur mu diye merak etmiştim. Bugün K&S'nin geleneği olan mezuniyet kutlamasında sınıfımla birlikte toplu fotoğraflarım çekilecekti. Ardından duvarın bir köşesinde bize ait bir yer ayrılacaktı. Düşüneceklerim bunlar olmalıydı.

Geniş kurdelerle süslenmiş ve bahçeye serpiştirilmiş masalara baktım. Her birinin üzerinde renkli çiçeklerle dolu birer vazo vardı. Büyük alana bir kırmızı halı serilmişti ve minik bir sahne hazırlanmıştı bizim için. Etrafta hızlı hızlı hareket eden birkaç kişi vardı. Sanırım bir organizasyonla anlaşmışlardı. Hâlâ hazırlıklar devam ediyordu.

Başımı sol tarafa çevirdim ve tanıdık bir yüz görebilme ümidiyle bakınmaya başladım etrafıma. Erken geldiğimizi düşünmek üzereyken yanlış yerde dikildiğimizi fark ettim. Sahnenin arka tarafındaki ağaçların altında güneşten kaçan arkadaş grubumu nihayet görebilmiştim.

Minay, toz pembe elbisesinin salaş eteklerini tutarak bana doğru koşturmaya başladığında Doruk'un elini tutmayı bıraktım ve kollarımı onun için açarak ben de ona doğru adımladım. "İtalya güzeli," dedi sarılırken. "Nerelerdesin sen böyle ya? Sözde buradaki en yakın arkadaşım olacaktın ama beni kurda kuşa yem ettin!"

"Aşkım iş güç," dedim gülerek. "Biliyorsun, Milano'nun Feyza Feza Falez gibi bir şefe çok ihtiyacı vardı. Gerekeni yaptık. Arkamdan çok ağladılar ama ne yaparsın işte, her güzel şeyin bir sonu var..."

Küçük bir kahkaha attı. "Bebek gibi olmuşsun bebek..."

"Elbisem üzerime dikilmiş gibi değil mi?" Etrafımda bir tur dönüp heyecanla ona yaklaştım. "Çünkü üzerime dikildi!"

"Naz mı?"

"Naz tabii."

"Beceriyor bu işi."

"E herhalde," dedi Doruk, sesi tam arkamdan geliyordu. "Yetenekli insanlar, yetenekli insanlarla arkadaş olur."

Minay, beni bırakıp ona baktığında "Selam," dedi. "Hoş geldin. Ben Minay. Sen de Bursaspor'a gideceğini Twitter'den öğrendiğimiz Dorukhan Falay olmalısın."

Doruk bir an ne diyeceğini bilemedi. Minay'ın kendisine uzattığı eli sıkarken bana baktı. Üzerimde bıraktığı travmayla böyle bir anda yüzleşmeyi beklememiş olmalıydı. Kafeteryada kahve içerken sevgilimin Bursa'ya gideceğini bir sosyal medya hesabından öğrenmeyi ben de beklememiştim. İnsan bazen böyle hazırlıksız yakalanabiliyordu.

"Sen görmeyeli milli takıma bile yolladım onu," diyerek Doruk'un koluna girdim.

"Bursaspor EuroCup ikincisi olmuş bu arada, tebrik ederim," dedi Minay. "Gittiğin yeri güzelleştirme özelliğini Feyza'dan mı aldın?"

Az önceki gerginliği yerini sıcak bir gülümsemeye bıraktı. Minay'ın karakterini birkaç saniyede çözmüşe benziyordu. "Teşekkür ederim. Feza'yla o konuda yarışabilmem mümkün değil."

"Benimle hangi konuda yarışabilmen mümkün?" diyerek ona meydan okur gibi yaptım.

Gülümsedi ve belimi tutarak beni hafifçe kendine çekti. "Hiçbir konuda."

Melih'in bize doğru yaklaştığını gördüm. O sınıfımızın en hiperaktif, en şakamatik olan kişisiydi ve en son kasımda görüşmüştük. Gözlerini kırpıştırarak bana doğru yürüyordu. "Değişmişsin, dedi yanıma varınca. "Şuna da bakın. Minik Galata Kulemiz Pisa Kulesi olmuş. Sen bizi de beğenmezsin şimdi. Ayağının tozuyla İtalya'dan geldin sonuçta."

"Melih," dedim gülmeye başlayarak. Aslında ona sarılırdım ama bir anda duraksadım. "Bu erkek arkadaşım Dorukhan."

Bunu yapmak, çok garip hissettirdi.

Midemde tuhaf bir düğüm belirirken Doruk da sanki aynı rahatsızlığı yaşamış gibiydi.

Melih, bizi bu gergin andan çekip çıkararak "Boy kaç?" diye sordu. "Ben 1.88'im. Benden uzunsan Allah için ayrı takılalım. Boyumu kısa gösterme millete. Benim bu sınıfta bir imajım var."

"1.91," dedi Doruk. "Yani, en son öyleydi. Günceli bilmiyorum."

Melih ellerini yüzüne kapattı. "Haksız rekabet bu yalnız. Profesyonel basketbolcu heriflerle nasıl yarışalım biz? Nasıl bir konuma sokuyorsun sen bizi Feyza?"

"Valla ben bir şey yapmıyorum," dedim gülerek. "Ağzımı bile açmadım."

"Nasıldı İtalya? Anlatman gereken çok şey olduğunun farkındasın değil mi? Tüm sınıf seni bekliyor resmen. Seni cidden özledik." Bana bakarak konuşuyordu. Bir anda bunu kesti ve Doruk'a çevirdi başını. "Birader, böyle dedim ama... Bizimkilerden bahsediyorum. Yani ben de özledim tabii de... Düşündüm de elin herifi manitama böyle dese bir kurulurdum herhalde. Yanlış anlama beni. Başım bağlı benim zaten."

Doruk'un Melih'in ensesini kavramasını beklemiyordum. "Sen de kurulurdun, değil mi?" diye sordu. "Yaşa ya! Sonunda beni anlayan biri."

"Yani," dedi Melih. "Ben benim niyetimi biliyorum ama herkesin niyetini bilemeyiz. Niyet okuma makinesi değiliz sonuçta."

"Çok haklısın lan," dedi Doruk. Gözleriyle bana Melih'i işaret etti. "Bak, anlıyor beni. O da kurulurmuş."

"Bir şey mi kaçırdım?" diye sordu Melih. "Yaşananlara anlam veremiyorum şu an."

"Hayır," dedim. "Hadi diğerlerinin yanına gidelim. Fotoğrafları şimdi mi çekileceğiz?"

"On dakikaya falan herhalde," dedi Melih. "Volkan'ı gördün mü?"

"Niye görsün Volkan'ı?" diye sordu Doruk.

"Ha..." Melih, son harfi epey uzatmıştı. "Sana o mu seni özlediğini söyledi? Kız sen yeni gelmedin mi İtalya'dan? Ne ara görüştünüz ki?"

Bu çocuk, derslerde bu zekâsının çeyreğini kullansaydı bambaşka biri olurdu ama bunun yerine şeflerin sabrını zorlayan biri olmayı seçiyordu. Neyse ki onu da mezun ediyorlardı.

Minay kaş göz işareti yapınca bakışlarımı arka tarafıma çevirdim ve bize doğru gelen Volkan'ı gördüm. Yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Gözlerini önce Minay'da, sonra benim üzerimde gezdirdi ve "Oo kızlar," dedi sırıtarak. "Yakıyorsunuz."

"Aman aman ya," diye mırıldandı Melih. "Aman ya..."

Volkan, ona anlamsız bakışlar attı ve Minay'a sarılmak için eğildi. Ardından bana yaklaştı. Elimi ileri doğru uzattığımda gülümseyerek tokalaştık. Sonra Doruk'a uzattı elini. "Hoş geldiniz. Diğer Falezler yok mu daha?"

"Yok," dedi Doruk.

"Sence de müthiş bir aile değiller mi?" diye sordu Volkan, muhabbet kurma çabasıyla.

Doruk, gözlerini kıstı. "Öyledirler."

Volkan, Melih'e bakıp "Feyza'nın inanılmaz tatlı bir erkek kardeşi var," dedi. "Geldiğinde tanışmalısınız. Harika bir çocuk."

Melih bir şey diyeceğini hissetmiş gibi Doruk'a döndü. Ardından "Bizi tanıştırırsın," dedi ona. Ortamın havasını dağıtmaya, beni kurtarmaya çalışıyordu. Minnet dolu bir gülümseme yolladım.

"Tanıştırırım," dedi Doruk. "Sen niye buradasın Volkan? Zaten mezunsun sanıyordum."

Sertçe sorduğu sorudan sonra dudaklarım aralandı. Volkan, aynı yüz ifadesiyle "Burada çalışıyorum," dedi. "Her sene baloya şeflerimiz ve danışmanlarımız da katılır. Arka planda büyük bir ekip var. Başarımızı buna borçluyuz."

"Hım..." diye mırıldandı Doruk.

"Diğerlerinin yanına geçelim mi?"

Melih'in teklifini havada kaptım ve Doruk'u da peşimden sürükleyip neredeyse koşarcasına o yöne doğru yürümeye başladım. Farklı yaş gruplarından sınıf arkadaşlarımla kısa sürede elimizden geldiğince hasret giderdik. İki çocuk annesi Adile abla, bugün muhtemelen hepimizin en gurur duyduğu isimdi. Dövmelerinden teni görünmeyen Ogün'le kızıl saçları siyah elbisesinin üzerine dökülen Elif, hâlâ sevgililerdi. Onlar buraya bir çift olarak başlamışlardı. İnişli çıkışlı ilişkilerine çok uzun bir dönem şahit olamasam da ara ara Minay'dan haberlerini almıştım. Birbirlerinden asla kopamıyorlardı ve şimdi birlikte mezun oluyorlardı. Muhtemelen sonra da bir deniz kenarına yerleşip hayallerindeki tatlıcıyı açacaklardı.

Doruk, herkesle tek tek tanıştı. Ardından gün ışığı yakalandı ve öğrenciler birbiriyle fotoğraf çekilmeye başladı. Oradaki işimiz bittiğinde iç kısma yürüyüp stüdyoya dönüştürülen odaya geçtik. Burada elbiselerimizin üzerine önlüklerimizi giyip şapkalarımızı taktığımız, elimize spatulalarımızı ve çırpıcılarımızı aldığımız profesyonel fotoğraflarımız çekildi. Minay'la kafalarımızı cupcake şeklindeki kartonların içinden çıkarttığımız bir poz verdik. Ardından birer hamur parçasını Elif'le bıyık gibi dudaklarımızın üzerine tutarak fotoğraf çektirdik. Başımı sola çevirdiğimde Melih; ellerini vücuduna yapıştırmış ve mikser şeklinde tasarlanan bir karton parçasının altında, dönen uç pozu vermişti.

Saatler ilerledikçe bahçemiz misafirlerimizle dolmaya başladı. Kendimi koca bir ailenin parçası gibi hissediyordum. Adile ablanın çocuklarıyla sohbet ettim, Melih'in yeni kız arkadaşıyla tanıştım. Arkamı döndüğümde Fırat'ı Ogün'le futbol hakkında sohbet ederken gördüm. Doruk, Furkan'ı kucaklamış ve onu Melih'le tanıştırıyordu. Naz da Minay'ın annesine elbisemi nasıl diktiğini anlatıyordu.

Babamla Ferda'yı aradı gözlerim. Açık büfenin önünde yan yana dikiliyorlardı ve yedikleri kanepeleri puanlıyorlardı. Annemin oturduğu yerden kalkıp Doruk'la Melih'in yanına gidişini izledim. Herkes herkesle sohbet halindeydi. Bu, bir vedadan çok kaynaşma gecesi gibi olmuştu. K&S, hayatımdaki en büyük şanslarımdan biriydi. Burada aldığım eğitimin kalitesini zaten seviyordum ama tanıştığım insanların kalitesi de görmezden gelinemezdi. Kalbim sıcacık bir hisle doluydu bu akşam.

Volkan, açılış konuşmasını yapmak için kürsüye çıktığında biz de yavaş yavaş toparlandık. Herkes öğrencilerin isimleriyle rezerve edilen yuvarlak masalara geçti. Koca koca masaların büyük bir kısmı boş kalırken bizim masada iğne atsanız yere düşmezdi. Çemberdeki sekiz sandalyenin sekizini de doldurmuştuk.

Melih'in babası komik bir sesle "Feyza ordusuyla gelmiş," dedi. Bu, bahçede kahkahaların yayılmasına neden oldu. "Buradan Komutan Feyyaz Bey'e selamlar."

Babam keyifle güldü. Önce çocuklarına, sonra eşine ve en son Naz'la Doruk'a baktı. "Kalabalık bir ailem var," dedi gülümseyerek. "Kızımı da bizi doyurabilsin diye aşçı yaptık işte."

Volkan, mikrofonu ayarlamaya çalışırken güldüğü için sesi gür bir şekilde bahçeye yayıldı. Ogün, bu resmiyetten epey uzak törende onu yuhalayıp gür bir kahkaha attı. Bize mutfakta kök söktüren şeflerimiz bu akşam epey eğleniyorlardı. Yasemin Hanım'ı ilk kez gülerken görüyor olabilirdim. O kadının karşısında bacaklarımın titremişliği vardı.

Hoş geldiniz faslı bittikten sonra Volkan, sıkıcı bir açılış konuşması yaptı. K&S'nin tarihçesinden gururla bahsetti ve şeflerimizi onore etmek için onların deneyimlerini ailelerimize de açıkladı. Sıra cübbelerimizi giyeceğimiz kısma geldiğinde heyecandan soğuk soğuk terlemeye başlamıştım.

Kırmızı halıyı yürüyüp fazla yüksek olmayan sahneye tırmanacaktık. Cübbelerimiz, şeflerimiz tarafından sıra sıra bize giydirilecekti ve ardından sertifikalarımız takdim edilecekti. İçimden nasıl yürümem gerektiğini kendime hatırlatıp duruyordun. Dik durmalı, karşıya bakmalı, kendimden emin olmalıydım. Naz, beni hazırlarken defalarca kez bunları tekrarlamıştı.

"Öncelikle," dedi Volkan. "Akademi birincimiz, onur öğrencimiz Feyza'yı konuşmasını yapmak üzere sahneye davet etmek istiyorum."

Benim konuşmam yoktu ki.

Bir saniye... Tam olarak ne demişti?

Başka bir Feyza bulabilecekmişim gibi etrafıma bakınırken bahçede güçlü bir alkış koptu.

Fırat ağzına götürdüğü iki parmağıyla gürültülü bir ıslık çalarken Ferda omzunu onunkine yaslayıp "Benim ablam!" diye bağırıyordu. 

"Benim de ablam!" diye eşlik etti onlara Furkan.

Şoka girmiş gibiydim. Doruk bacağıma dokunduğu anda ne olduğunu idrak edebildim. Gözleriyle sahneyi işaret ediyor ve bu sırada ellerini o kadar kuvvetli bir şekilde birbirine vuruyordu ki avuç içleri kıpkırmızı olmuştu.

Gözlerim anneminkilere değdi. Babama yaslanmıştı. Gururdan bayılacak gibi görünüyordu.

Babamın gözleri dolmuştu.

Minay, "Kız kalk!" diye bağırdı. "Kalk da endamını görelim ya!"

"Allah'ım," dedi Naz heyecanla. "Şu an Canan teyze gibiyim. Ben doğurdum sanki. Şu sıfata bak. Onur öğrencim benim."

Ayağa kalktım.

Yürürken dik dur, karşıya bak... Sonrası nasıldı?

Baktığımı göremedim. Dik durdum mu bilemedim. Kendimi bir anda sahnede buldum. Heyecandan kalbim o kadar hızlı atıyordu ki... Bu kadar insanın karşısında, bir kürsüdeydim. Ben 23 Nisan'da şiir bile okuyamazdım. Ne konuşması yapacaktım?

Volkan, elindeki sertifikayı bana uzatmadan önce kolunu belime sardı. "Daha ilk gün, bugünün geleceğini hissetmiştim," dedi. "Seninle gurur duyuyorum."

"Teşekkür ederim," dedim kısa bir sarılmanın ardından geri çekilirken. Hâlâ sahnede ne yapacağımı bilemiyordum. Volkan'dan sertifikamı aldım ve kürsüye ilerledim. Bu kadar insanın karşısında kendime rahatlamak için bir yol arıyordum.

Başımı çevirip Doruk'u buldum.

Yüzünde gururlu bir gülümseme vardı.

"Tekrar hoş geldiniz," dedim mikrofona doğru eğilerek. Hâlâ sadece Doruk'a bakıyordum. Doruk, yapabilirsin der gibi başını salladı. Eliyle kendi gövdesini gösterdi ve derin bir nefesle göğsünü şişirdi.

Nefes almam gerektiğini o zaman hatırladım.

Derin bir nefes aldım.

"Ayaklarınıza sağlık," diye devam ettim, sesim titremesin diye boğazımı temizledikten hemen sonra. "Burada arkadaşlarım kadar uzun zaman geçirmedim çünkü dönemin yarısında Milano'daydım."

"Yap kızım şovunu!" diye bağırdı Minay.

Çok utandım.

Kıpkırmızı kesilmiş olmalıydım. "Onun için söylemedim," dedim. "Söyledim çünkü bu, on sekiz yaşındaki Feza'nın hayal bile edemeyeceği bir şeydi. Burada geçirdiğim birkaç ayda çok kıymetli dostlar edindim ve değerli şeflerimiz sayesinde gerçekten piştiğimi hissettim." Yasemin Hanım'a baktım. "Hatta zaman zaman haşlandığımı bile hissettim."

Şefimiz bir kahkaha patlattığında Melih ve Elif, gülmekten yere yatmak üzereydiler.

Böyle de esprili biriydim.

Kürsünün kenarına asılmayı kesip mikrofonun konumunu kendime göre ayarladım. "Burası, kendi sınırlarımı aşabilmem konusunda bana gerçekten çok yardımcı oldu," dedim. "Maddi ve manevi her anlamda desteklendiğimi hissettim. Bana kattığınız her şey için gerçekten çok teşekkür ederim."

Kısa bir alkış seli daha oldu. Kalbim hızını üç katına çıkarttı. Gözlerimi kalabalıktan ayırıp ailemin olduğu masaya çevirdim.

"Böyle bir ailede büyümek, benim en büyük şansım," dedim. "Attığım her adımda ellerini omzumda hissettiğim aile üyelerime ve en yakın arkadaşım Naz'a teşekkür ederim."

Asla unutamayacağım gülümsemelere birer kez baktım. Ardından bakışlarımı tamamen Doruk'a odakladım. "Çok uzun tutup sizi sıkmak istemiyorum ama bundan bahsetmezsem olmaz." İşaret parmağımı bahçedeki en yakışıklı kişiye çevirdim. "Şu sarı gömlekli çocuk, Dorukhan Falay..." Doruk'un gözleri birden kocaman oldu. "Zaten tanıyorsunuz," diye devam ettim. "Milli basketbolcu kendisi."

Utanmıştı.

"Ne oldu?" dedim. "Maçlardan sonra kız arkadaşını tutup öpmeye benzemiyor muymuş?"

O kadar çok sırıtıyordum ki neredeyse gülmekten konuşamayacaktım. Fırat'ın bu durumda ters ters bakmasını beklerdim ama hayır, en çok o eğleniyordu. Doruk, oturduğu yerde kaybolmak ister gibiydi ama diğer yandan dimdik duruyor, dolu gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmıyordu.

"Her neyse..." Gülümsedim. "Eğer o beni cesaretlendirmemiş olsaydı muhtemelen tariflerime isim bile veremediğim bir kafede çalışmaya devam ediyor olacaktım. Bugün, İtalya'da bir restoranın menüsünde ismimin geçtiği bir spesiyalim yer alıyor. Sözün özü, beni bu yola o itti. Gerçekten itti ve ayrı bir teşekkürü hak ediyor. Erkek arkadaşıma teşekkür ederim, her şey için. Seni çok seviyorum."

Utançtan yerin dibine girmeme ramak kalmıştı ve o, benden de kötü durumdaydı.

O kadar aşıktık ki bunu görmeyen kalmamıştı.

Birbirimize bakarken zamanın durduğunu hissettim.

Sonra, onu anladım.

Neden her maçtan sonra gözlerinin beni aradığını anladım. Neden hemen bana koştuğunu anladım. Etraftaki bütün gürültüyü siliyordu bu. Tüm insanları çıkarıyordu kadrajdan. İnsan bazı anlarda dünyasını bire indirmek istiyordu. Bu an, işte o andı. Gözüm ondan başkasını görmüyordu.

Onu çok istiyordum. Her şeyiyle. Hayatımın her köşesinde.

"Bu arada," dedim kürsüden inmeden önce. "Elbisem Naz Aslan imzalı. Şampiyonları şampiyonlar giydirir. En yakın arkadaşıma sevgilerle. Hadi gittim artık."

Cübbemi giydim ve diplomamı kapıp sahneden indim. Dakikalar sonra başımdaki kepi parmak uçlarımla kavramış ve heyecanlı bir kalabalığın arasında kendime yer bulmuştum.

Kepimi başımdan çıkarıp gökyüzüne doğru fırlattım. Kepler havada uçuşurken bu hayatta bir şey başarabilmiş olmanın hissettirdiği özgürlüğün tadını çıkarttım.

Kıkırtılar ve gülümsemeler, uzun bir süre daha bize eşlik etti.

Doruk bütün Falezlerle tek tek fotoğrafımı çekmişti. Ebeveynlerim gitmeden önce son isteğim, Doruk'la bir fotoğrafımızı çekmeleriydi. Doruk, yanıma yaklaşıp ne yapacağını bilemezken babam kamerayı elinde tutuyordu.

Cübbemi çıkardım ve ona uzattım.

O bana boş boş bakarken cübbeyi omuzlarına bıraktım. Üzerinde bir pelerin gibi durdu. Ardından kepimi şekillenmiş kıvırcıklarının arasına koydum ve gülerek ona yaslandım.

Bakıp bakıp gülümseyeceğim bir fotoğraf karesi daha makinemin içindeki yerini almıştı.

Herkesle vedalaştıktan sonra sıra, buradan partileyeceğimiz alana geçmekteydi. Sadece öğrenciler ve onlara eşlik eden kavalyeleri kalmıştı etrafta. Bu gece bizim için kapatılan bir mekâna geçecektik. Deniz kenarında bir bar olduğu bilgisi vardı elimde. Doruk, elimi tuttu ve arabasını park ettiği yere doğru yürümeye başladık birlikte.

Birkaç saattir baş başa kalamamıştık. Arabaya binip de sessizlik tarafından etrafımız sarıldığında huzura kavuştuğumu hissettim. Keşke elimde bir tuş olsaydı da canım her istediğinde o tuşa basıp bizi bu anın içine ışınlayabilseydim.

"Feza," dediğinde arabayı henüz çalıştırmamıştı. Kol saatinin kayışıyla oynadı. Sanki konuya nereden gireceğini bilememişti. Parmaklarını ensesindeki saçların arasına attı ve onları karıştırdı. "Teşekkür ederim."

"Neden?"

"Bir kürsüde sahiplenilmek hoşuma gitti." Utangaç bir şekilde gülümsedi. "Ben senin için senin sandığın kadar önemli bir şey yapmadım. Başardığın her şey tamamen senin başarın. Ama bir şey başardığım anda bunu seninle kutlamak istiyorum ve senin de böyle hissetmiş olmanı sevdim." Gözlerime kaçamak bir bakış attı. "Herkese bana ne kadar aşık olduğunu göstermekten çok mutlu görünüyordun," dedi. "Ve o an, babanla aynı masada oturuyor olmasaydım kesinlikle seni omzuma atıp oradan kaçırırdım."

Kıkırdadım fakat sonra karnımda tuhaf bir sancı belirdi. Bir anda dudaklarım gerildi ve ona bir kez daha baktım.

Emniyet kemerini takmak için sol tarafına uzandığında "Doruk," dedim. Bu başını kaldırıp yüzüme bakmasına sebep oldu. "Partiye gitmesek mi?"

"Ne?"

"Ne yapacağız ki?" diye sordum. "İtalya'da yaptım ben partimi."

"Ama buradaki arkadaşlarına çok ayıp olmaz mı? Sonuçta onlarla son günün."

"Gitmeyelim," diye yineledim başımı hafifçe ona yaklaştırarak. Gözlerim, dudaklarına düştü. Beni öpsün diye bekledim. Hiç o taraklarda bezi varmış gibi görünmedi gözüme. Hatta kendini geri çekti.

"Gidelim bence bebeğim," dedi. "Bence eğer gitmezsek, sonradan gerçekten üzülürsün."

Gözlerim çirkin zincirine takıldı. Köprücük kemiklerinin üzerine dökülme şekli görüntülü konuşmalarımızdaki gibiydi. Bu kez sadece bakmama gerek yoktu. Uzansam ona dokunabilirdim. "Bence sen beni üzmezsin," dedim dilim damağım kurumuş gibi hissederek.

"Seni zaten üzmem ama o partiye gidelim derim." Bir anlığına duraksadı. "Feza," dedi sonra yavaşça. "Yemin ederim eğer bu gece de alkol alırsan gider kendimi denize atarım. Çok ciddiyim bu konuda."

Parmağımı saçımın etrafına dolamaya başladım. "Ağzıma bile sürmeyeceğim."

"Bana kur mu yapıyorsun ben kafayı mı yiyorum?" Kaşlarını kaldırdı. Gözleri, üzerimde şöyle bir dolaştı ve sanki bu dünyanın en absürt şeyiymiş gibi bana bakmaya başladı. "Dizlerimin üzerine çöküp senin için sana yalvarabilecek poatansiyele sahibim ama sen karşıma geçmiş, böyle bakarak bir şey mi ima ediyorsun?"

"Ne ima edeceğim canım?" dedim saf bir şekilde geri çekilerek. "Sür sen arabanı partiye. Partilemek istemişsin, seni mi kıracağım?"

"Ya kızım, bana kalsa..." Sanki söyleyeceği şeyi duymak beni korkuturmuş gibi aniden kesti cümlesini. "Sürüyorum," dedi. "Sonuna kadar kalmayacak olsak bile biraz görünmemiz gerekir."

"Birazdan kastımız nedir?"

"Feza..." dedi uyarır gibi.

Parmaklarımı kucağımda birleştirip camdan dışarı bakmaya başladım. Yeniden "Feza," dediğinde elimi dudaklarıma götürdüm ve bir fermuar çekiyor gibi yaptım.

"Susma," dedi. "Sen susunca kalbim duruyor gibi oluyor."

Böyle şeyler söylerse ben partide o biraz zamanın geçmesini nasıl bekleyecektim ki? Gözlerimle nabzını sayabilen saatini işaret ettim. "Alarm vermediğine göre gayet iyi durumdasın, merak etme."

"İçimi bilemezsin," demekle yetindi. Sonra durdu. "Aslında en iyi sen bilirsin."

Gülümseyerek başımı geriye yasladım ve gözlerimi üzerine diktim. "Ben bilirim, değil mi?"

"Tabii ki..." diye mırıldandı. "Tabii ki öyle."

Bu, gereğinden uzun bir sessizliğe yol açtı aramızda. İkimizin de gözünde ilişkimizin farklı anları oynamaya başlamış olmalıydı. Biz her saniye mutlu olmamıştık onunla. O kendine kapanmıştı ve ben içini görebilmek için peşinden kırk takla atmıştım. Gözlerimi her kırptığımda onun için uğraşıyordum. Sanırım o da benimle aynı sahneleri yeniden yaşıyordu.

"Şimdiye kadar nasıl bir kavalyeydim?" diye sordu. Bu sorusu sanki yalnızca bugünü kapsamıyordu.

"Çok iyi." Başımı söylediğim şeyi pekiştirircesine salladım. "Çok iyi bir kavalyeydin."

"Bence Volkan o sahnede sana sarıldığında yerimden kalkıp onun kolunu kırmaya yeltenmediğim için ben de bir onur belgesini hak ediyorum."

Beklemediğim anda açtığı bu konu karşısında afallarken "Tamam tamam," dedi. "Tamam, niyeti öyle değil. O iyi biri. Tamam. Sorun yok. O konuşmadan sonra benim olduğunu anlamış olmalı. Herkesin ortasında bana ilanı aşk etmişken sana yüklenmek çok anlamsız. Daha ne yapacaksın, soyadını mı değiştireceksin bunun için?" Nefes almadan konuşmayı bırakıp kaşlarını çattı. "İyi fikir bu arada. Ne diyorsun?"

"Şu an için hayır," dedim. "Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz." Kendime engel olamadan sesimi telesekreter gibi yaparak devam ettim. "The person you have called can not be reached at the moment. Please try again later."

Aniden bir kahkaha attığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Keşke bana önceden haber verebilseydi de bu kadar savunmasız yakalanmasaydım. "Salaksın," dedi aşırı tatlı bir şekilde gülmeye devam ederek. "Aksanını yiyeceğim. Benim yerime röportajları sen ver ya, valla bak."

"Oluyor mu öyle?" diye sordum. "İstersen İtalyanca da verebilirim."

"Ben tercümanımı evde yetiştiriyorum. Dışarıda içine ne koydukları belli olmuyor." Hâlâ gülüyordu. O kadar keyifliydi ki dünyada benden daha mutlu biri varsa eğer şüphesiz oydu.

Onunlayken yolu takip etmeyi tamamen bırakıyordum. "Sanırım şurası," dediğinde bir anlığına ne dediğini algılayamamam bu yüzdendi. Partinin yapılacağı yere gelmiştik.

Arabayı park etti ve sonra eliyle oturmaya devam etmemi işaret etti. Ön kısımdan dolaşıp kapımı açmak için geldi. Elini bana uzattı, beni dışarı buyur etti. Bu prenses muamelesi, yapmasını en sevdiğim şeylerden biriydi. Beni utandırdığı için ona sırnaştım kapıdan girene kadar.

İçerisi fazla büyük bir alan değildi. Biz de hepi topu kırk kişi kadar kalmıştık zaten.

Açık büfe şeklinde ayarlanan içkiler ve atıştırmalıkların arasından Doruk'la birkaç tatlı seçip kendimize bir masa bulduk. Minay, Melih ve kız arkadaşı sanki kıtlıktan çıkmış gibi kendilerini henüz ilk saniyeden dans pistinin ortasına atmışlardı bile. Bu gecenin neşesinin kim olacağı belliydi.

Aslında buraya Naz'ı da davet etmiştim ama o gelmek istememişti. Uzun bir süredir ilhamının tıkalı olduğundan ve bu gece açmak için epey uğraşacağından bahsetmişti. Elbisem, son zamanlarda ortaya koyabildiği tek güzel şeydi. Bana böyle söylemişti.

"Bir keresinde kızlı erkekli toplandığımız çok olur demiştin bana," dedim Doruk'a yaklaşarak. "Böyle ortamları mı kastediyordun?"

"Ne?"

"Bu bir cevap değil, bir soru."

Doruk güldü. "Nereden çıktı şimdi bu?"

"Hım..." diye mırıldandım omuzlarım gerilirken. "Sanırım anlayacağımı anladım."

"Evde toplanıp PlayStation atmaktan bahsediyordum," dedi durduk yere ona kurulmamı şaşkınlıkla izlerken. Kürdan batırılmış top brownielerden birini tutup brownieyi dişlerimle kürdandan sıyırdım ve yüzüne keskin bakışlar yolladım. "Kızım manyak mısın?" diye sordu bu defa, ciddiyetle. "Senden önce benim böyle mekânlara girmeye yaşım yetmiyordu ki zaten."

"Yetseydi girecektin yani."

"Hayır," dedi. "Bu, benim eğlence anlayışıma uymuyor. Daha önce bunu konuşmuştuk."

"Gece kulübü travman olduğunu söylediğini hatırladım birden. O zaman ne gibi bir travman olabilir ki bu gibi yerlerle?"

Doruk'un gerildiğini hissettim ve bu şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırmama sebep oldu. "Benden bir şey saklıyorsun."

"Bursa'dayken birkaç kere gitmiştik."

"Bunu zaten biliyorum," dedim. "Bilmediğim kısım neresi?"

"Takım arkadaşlarım bana kız ayarlamaya çalışmışlardı bir keresinde." Dürüst itirafı beni bozguna uğratırken kafasına mı vursam yoksa elini mi sıksam bilemedim. Pat diye söylemişti. Bunu takdir mi etmem gerekiyordu yoksa öğrendiğim yeni bilgi beni çılgına mı çevirmeliydi?

"Ve?"

"Ne ve?" dedi ellerini iki yana açarak. "Masada bıraktım kızları. Kalktım gittim. Ne olacak başka?"

"Kızlar mı?" İşte sesim bu defa yükselmişti. "Kızlar... Bir tane de değil." Sinir bozukluğuyla güldüm. "Kızlar demek."

"Bana kızacağın hiçbir şey yok," dedi ellerini havaya kaldırarak. "İnsanların farklı eğlence anlayışları var. Ben kimseden hiçbir şeyin talebinde bulunmadım. O kulüpte bir kurbandan başka bir şey değildim. Koşa koşa çıktım zaten. Cidden bak."

"Ne zaman oldu bu olay?"

"Sen saatimi evime kargolamadan önce."

"Aramız limoniyken yani?" Bu, beni öfkelendirmişti. Buraya eğlenmeye diye gelmiştik sözde. Konuyu bu noktaya ben getirmiştim ve şimdi her kelimede daha çok sinirleniyordun.

"Aramızın limoni olduğunun farkında değildim," dedi Doruk. "Boşluğa düşmüşüm de devayı orada burada aramışım gibi davranma. O kafenin kaldırımından beri ben seninle kafayı bozmuş durumdayım."

Duyduklarımın beni gülümsetmesi gerekirdi ama somurtmaya başladım. "Bursa'daki arkadaşlarından hoşlanmıyorum."

"İnan bana, ben de hiç hoşlanmıyorum," dedi. "Takımı on iki mandal karşılığında eskiciyle takas edebilirim. O derece hoşlanmıyorum."

"Kalacak mısın orada?"

"Muhtemelen hayır."

"Nereye gideceksin peki?"

"Bilmiyorum bebeğim."

"Bu seni korkutmuyor mu?"

"Önemsemiyorum. Sadece adı geçen takımların forma renklerini üzerinde hayal ediyorum. Gerisinin bir şekilde hallolacağını biliyorum."

Bir brownie alıp parmaklarımı dudaklarına doğru uzattım. Verdiği cevap beni memnun etmişti ve karşılığında bir ödülü hak etmişti. Gülmeye başladı.

"Attığın topu da geri getireyim mi?" diye sordu. "Belki o zaman bir ödül maması daha kazanabilirim."

"Benimle dans edersen, belki kazanabilirsin."

Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Yurt odasındayken yaptığın şeyi kastetmiyorsundur umarım."

"Ne yapmışım ki?"

"Kendini bana sürtmenden bahsediyorum yavrum."

O geceye dair her şeyi net bir şekilde hatırlıyordum ve ona hatırladığımda utanmayacağımı söylemiştim. Bu yüzden herhangi bir utanç belirtisi göstermek istemiyordum. "Sadece dans ediyordum," dedim.

"Burada kesinlikle bu şekilde dans etmeyeceğiz," dedi. "Gerçi... Zaten bunu yapmaya kalkmazsın. Ayık kafayla yapabileceğin bir şey değil o senin."

Bu bir meydan okuma mıydı? Ona ters bir bakış attım. Tam bir şey diyecekken "Hadi ya!" dedi Minay. Elinde iki kadeh vardı ve birini bana doğru uzatıyordu. Bir yandan da hafifçe sallanarak olduğu yerde ritme ayak uyduruyordu. "Oturmaya mı geldin? Pistin tozunu attırırız sanmıştım."

Doruk, Minay'ın uzattığı kadehi havada kaptı ve uzun kolunu arkaya doğru uzatıp onu diğer masanın üzerine bıraktı. Ogün, masasına konulan kadehle birlikte arkasını dönerken Doruk iki kez onun omzuna vurdu. "Bendensin, devam kardeşim."

Ogün, ona bir deliymiş gibi baktı ama sonra "Eyvallah," deyip kadehi başına dikti. Bu sırada Minay da omuzlarını silkip kendi elindeki içkiyi shot atmıştı. "Lütfen biraz dans edelim. Lütfen lütfen lütfen..."

Yüzümü çevirip Doruk'a baktığımda gözlerinin içeride fıldır fıldır dolaştığını fark ettim. Volkan'ı arıyordu. Volkan, tezgâhın önünde barmaidle bir sohbet başlatmıştı. Sırtı dans pistine dönüktü. Minay beni biraz daha çekiştirince onu kırmak istemedim. Beni Melih'in kız arkadaşının ve Elif'in arasına kadar sürükleyerek götürdü. Sonra bizden bir çember kurdu ve ortamıza geçip çalan pop şarkıya eşlik etmeye başladı.

Hiç içmediğim halde zamanla ben de gevşedim. Kızlar, çok eğleniyordu ve neşeleri bana da bulaşmıştı. Birlikte saçmalamaya başladıklarında onlara ayak uydurmayı sevdim. Sadece Naz'la dans ederken yapabileceğimi düşündüğüm küçük dans figürlerimi sergilemeye bile başlamıştım.

Gözlerim Doruk'a değdi ve onu tam da bıraktığım şekilde oturmaya devam ederken gördüm. Bir kulüpte, sarı gömleği ve 1.91 olan boyuyla fazla dikkat çekiyordu ama neyse ki buradaki herkes onun benim erkek arkadaşım olduğunu biliyordu.

Melih'in Volkan'ı piste doğru çekiştirmeye başlamasıyla birlikte Doruk, oturduğu yerde yayılmayı bırakıp dirseklerini dizlerine yaslayarak doğruldu.

Ben de pistteki kalabalığın arasından sıyrılıp ona doğru yürümeye başladım.

Attığım her adımda çenesini daha çok sıktı ve göz temasımızı sürdürmek adına kafasını biraz daha kaldırdı.

Bacaklarının arasında duracak kadar ona yaklaştığımda "Gidelim," dedim yalnızca.

"Sarmıyor mu?"

"Sarmıyor."

Yutkunduğunu hareket eden adem elması sayesinde anladım. "Geldiğimizden beri kafanı buraya biraz bile veremedin."

"Gidelim," diye ısrar ettim.

Bileğimden kavradı ve beni dizinin üzerine çekti. Bu kadar insanın içinde bunu yapmak beni çok utandırırdı ama o an etrafımızdakilerin hiçbiri bizi umursayacak promilde değildi. Bu yüzden dizine oturup ona daha yakından bakmaya başlarken yüzünün ne kadar yakışıklı olduğu dışında hiçbir şey düşünmüyordum.

"Bebeğim..." dedi neredeyse sitem eder gibi. "Kalmak istemediğine emin misin?" Başımı aşağı yukarı sallarken bakışları içimi aleve veriyordu. "Bu kadar çok mu istiyorsun bana gelmeyi?"

Bu kesinlikle karanlık bir soruydu.

"O kadar çok istiyorum." Kalbim, artık yerinde zonklayarak atıyordu. "Sana gelmeyi."

Ellerimi boynunda birleştirdiğimde bir elini kaldırıp belime yerleştirdi. "O zaman gidelim," dedi. "Sanırım yeterince durduk."

"Kesinlikle."

"Kesinlikle."

🚗


Doruk'un İstanbul'daki evinin kapısından girdiğimizde tarif edilemeyecek derecede büyük bir gerginlik vardı aramızda.

Doruk, gelirken bir tekelin önünde durmuştu ve elinde bir poşetle geri dönmüştü. Anlamsız bir şekilde poşetin içinde sadece kola vardı.

Oraya giriş sebebinin kola almak olduğunu sanmıyordum ama elindeki poşeti mutfağa bırakmaya giderken sessizdi.

"Burayı temiz görmeyi beklemiyordum," dedim. Başarısız olması muhtemel bir konu açma girişimi olduğunun farkındaydım.

Doruk, "Arada temizletiyorum," dedi ve tahmin ettiğim gibi, yeniden tıkandık.

Pervaza yaslanıp dikilmeye başladım. "Özlemişim mutfağını."

Kolayı buzdolabına koydu ve içi boş dolabın kapağını sertçe kapattı. "Ben de."

Yine tıkandık.

Aramızda yeni bir konuşma başlamayınca ne yapacağını bilmiyormuş gibi bir bardak su doldurdu kendine. Onu yudumlamasını izledim. Gözlerimiz birbirinden bir saniye bile kopmadı. "Soğuk mu?" diye sordu.

Mayıstaydık. Kombiyi açmasına gerek yoktu ama yine de sormak istemişti. "Hayır."

"Tamam."

"Tamam."

Bana doğru yürümeye başlayınca kaskatı kesildiğimi hissettim. Sanırım dönüp ilerlememi bekledi. Bu yüzden arkamı döndüm. Adımlarımın hedefinde salon varken Doruk'un parmak uçlarını kürek kemiğimin altında hissettim. Ufacık bir dokunuştu ama gözle görünür bir şekilde titredim. Öyle ki, sanki soğuktan ölmek üzereydim.

"Burada," dedi fısıltıya yakın bir sesle. "Burada da çilek leken var."

"Hımhım..." Parmağıyla o noktayı okşadığı için huylanıyordum. "Sana söylemiştim."

"Hatırlıyorum." Başını hafifçe salladığını hissettim. "Göreceğim anı nasıl beklediğimi tahmin bile edemezsin."

"Daha önce fermuarımı birden çok kez açtın. Hiç görmemiş miydin?"

"Hepsinde sen sarhoştun ve ben içimden ölmüş basketbol oyuncularını falan düşünüyordum."

Kıkırdadım. "E bütün gün sırtım açıktı, yine mi görmedin?"

"Gözlerimi gözlerinden alamıyordum," dedi. "Ve tam yanında durup iyi görünmeye odaklanmıştım. Sırtına dikkat etmedim."

Parmağını kürek kemiğimin altındaki çukura biraz daha bastırınca omuzlarımı geriye doğru ittim ve belim büküldü huylandığım için. "Çok güzel," dedi. "Bana onlardan hoşlanmadığını söylemiştin ama lekelerini seviyorum."

Salona vardığımızda "Peki elbisem?" diye sordum. Kendi etrafımda bir tur döndüm. "Elbisem de güzel mi?"

Kendini koltuğa bırakıp başını hafifçe geriye attı. "Çok güzel."

Yanına oturdum. Bir şeyler o kadar garipti ki yerimde durmakta bile zorlanıyordum. Burada olmayı özlemiştim ama bundan bile çok özlediğim bir şey varsa, o da Doruk'tu. İki gündür neredeyse her saniye yan yana olmamızın ötesinde bir özlemdi bu.

"Karnın acıktıysa bir şeyler söyleyelim," dedi. Sesi gerilim doluydu. Ona dik dik baktığımda yanaklarını şişirip sıkıntılı bir nefes verdi. "Bilmiyorum Feza. Böyle eve atmış gibi oldum seni, bir garip oldu. Kendini bir şeyler yapmak zorunda hissetmemeni sağlamaya çalışıyorum."

Yakasını tutup onu öptüm.

Bu, bütün gerginliğimizi odanın farklı köşelerine saçacak türden bir patlama gibiydi.

(Dört Çeyrek internet özel uyarısı‼️
Bu tarz sahneleri okumaktan hoşlanmıyorsanız bölümü burada bırakabilirsiniz.)

Doruk, yüzümü bana muhtaçmış gibi iki eliyle birden kavrayıp dudaklarına yaptığım saldırıya karşı bir atak başlattı. Nefesim göğsümde kalakalırken yakasına tutunan parmaklarım titriyordu. Soluk almak için bile durmadı. Önce alt dudağımı kavradı, sonra üste geçti. Geri çekildiğinde dudakları şişmişti. "Çok güzelsin," dedi. "Bütün gün aklımı oynattın. Milano'dayken de yaptın bunu. Birkaç gündür seninle doluyum Feza. Bu yüzden ne istediğini bana söyle. Nerede durmam gerektiğini bileyim çünkü gerçekten düşünemeyecek haldeyim."

"Durmanı isteyen yok," dedim.

Burunlarımız birbirine değene dek yüzünü bana yaklaştırdığında ela gözlerinde kaybolup gitmek üzereydim. Beklentiyle baştan ayağa titredim. "Öyle mi?"

Başımı salladığımda dudaklarımızı bu kez o buluşturdu. Çenemi sıkıca kavrayıp başımı arkaya itti. Vücudum koltukta geriye doğru gittiği için ensesine tırnaklarımı geçirip dengemi sağlamaya çalıştım. Elini belime yerleştirdi ve yavaşça beni koltuğa yatırdı. Üzerimde kocaman görünüyordu. Tavanı bile göremiyordum. Zaten gözlerimi doğru düzgün açabildiğim de söylenemezdi.

"Emin miyiz?" diye sormayı denedi. Nefes nefeseydi, göz kapaklarını zorlukla açabilmişti. Avucunu başımın yanından kanepeye bastırdı. Sol eliyle yanağıma uzandı ve dokunduğu yeri hafifçe okşadı.

Göğsüm hızla şişip inerken onun odağı da dekolteme kaydı. Yeniden bakışlarını yukarı çıkarmayı denerken sertçe yutkunmuştu. Sarı gömleğinin açık olan düğmelerinin arasından göğüs kasları görünüyordu ve zinciri, kumaşı aşıp bana doğru sarkıyordu. Bir süre öylece bakıştık. O kadar heyecanlıydım ki dilim damağım kurumuştu.

"Sen iyi misin?" diye sordum, alnındaki damarlar belirginleştiği için.

Gülmeye başladı. "İnan hiç değilim. Ne kadar kötü olduğumu hissetmek ister misin?"

Dudaklarım aralandı ve onun yangınlarla çevrelenen gözbebeklerinde kendimi gördüm. Böyle hızlı solurken kelimeleri bir araya getirmekte zorlandım.

Doruk, dudaklarımın arasından çıkacak tek kelimeyi bekliyordu. Bunun yerine başka bir ses duyduk.

Kol saati, yüksek kalp atışı yüzünden yine alarm veriyordu.

Bir kahkaha atarak üzerimden doğrulurken "Ya," dedi elini bileğine götürerek. "Ya amına koyayım, hiç karizmamız kalmasın. Utanıyorum kendimden ya." Saati bileğinden sökmesini yattığım yerden sırıtarak izledim. Kayışı biraz uğraşın ardından açtığında saati alıp köşe koltuğun diğer ucuna fırlattı. "Oldu olacak kalp krizi geçireyim bir de."

Dirseklerimi koltuğa bastırarak doğruldum. Nedense yaptığı konuşma, içimde bir şeyleri harekete geçirmişti. Bir yanım, onun bu halinden sonsuz zevk almakla meşgulken yüzüme şeytani bir gülümseme yerleşti. Avucumu göğsüne koyup "Şuna bakın," dedim. "Sevişmezsek ağlayacak ama bana ahkâm kesmeye çalışıyor."

"Yuh," dedi gözlerini kocaman açarak. "Açık açık sevişmek diyebiliyor muyuz?Filtresiz konuşacaksak çok pis bir adam olurum."

Bir kahkaha attığımda kıkırtım o kadar neşeliydi ki bana bile bu kadarı fazla gelmişti. Doruk'un beni güldürdüğü için memnuniyetle iki yana kıvrılan dudakları, ilerleyen saniyelerde yavaşça gerildi. Durdu ve gülüşümü izledi. Dudaklarını araladığında "Çık kucağıma," dedi yalnızca.

"Ne?"

"Çık, Feza."

Ortamın havasının değiştiğini hissettim. Omuzlarından destek alarak dizlerimin üzerinde doğruldum. Daha sonra bir dizimi bacaklarının üzerinden geçirerek diğer tarafa doğru atmaya çalıştım. Henüz dizim koltuğa bile değmeden Doruk belimi kavramış, beni kucağına oturtmuştu.

Ne kadar kötü durumda olduğunu çok net bir şekilde hissettim.

Kalçalarımı hafifçe kıpırdatarak rahat olduğum bir pozisyonu arıyormuş gibi yaptım.

Doruk, dişlerini sıkıp başını geriye doğru attı. Ona böyle yukarıdan bakmak, nedense bütün gücün benim elimde olduğunu hissettirdi. Elimi saçlarının arasına daldırdım ve şekillendirilmiş buklelerini iyice dağılana kadar karıştırdım. Gözlerini gözlerimden ayırmıyor, yalnızca beni izliyordu.

"Bebeğim..."

Parmaklarım donup kaldı. Derin sesi, beynimde yankılanmaya başladı. "Dudaklarımızı birleştir," dedi yalvarır gibi. "Sürt kendini. Sür beni. Bir şey yap. Yeter ki bir şey yap. Delireceğim."

Çenesini tutup yüzüne yaklaştığımda dudakları büyük bir hayranlıkla aralandı. Onu hipnoz etmişim gibi bakıyordu. Bundan hoşlanmıştım. Oyunbaz bir tavırla gömleğinin düğmesine uzandım. Bu sırada kendine hakim olamadı ve belimdeki ellerini kalçalarıma kaydırdı. Bir sorun olup olmadığını ölçmek ister gibi yüzüme baktığında diğer düğmeyi de ilikten çıkarmayı başarmıştım.

Beni hafifçe hareket ettirerek onu daha fazla hissetmeme sebep olduğunda sıradaki düğmesi elimden kaydı. Aslında, parmaklarım üzerindeki kontrolü kaybetmiştim. Ellerim öylece gövdesine düştü ve hissettiğim sertlikle kalakaldım.

"Bu çok..."

"Ne?" Başını kaldırıp dudaklarıma yaklaştı. "Bu çok ne?"

"İyi hissettiriyor."

Çırpınışım hoşuna gitmiş gibi gülümsedi. Parmakları yukarı tırmandı, sırt dekoltemde dolaşıp fermuarıma kadar yavaşça bir yol çizdi. Çilek lekemin üzerini yeniden okşadı. Sonra ılık nefesi, boynuma vurmaya başladı. Kalbim beklentiyle küt küt atıyordu. "Emin misin?" diye fısıldadı.

"Elbiseme dikkat et," dedim. "Özel dikim. Yavaşça çıkart."

Dudaklarını boynuma bastırdığında başımı sağ omzuma eğdim ve Doruk, boynumun sol kısmından aşağı doğru öpücükleriyle bir yol çizmeye başladı. "Ağırdan almaya çalışıyorum," dediğini duydum. "Yavaş gideyim diyorum. Kendimi sakin olmaya zorluyorum. Sonra bir cümle kuruyorsun ve algılarımın içinden geçiyorsun. Sorun, elbisene zarar gelmesi mi? Burada seni incitmemek için kırk takla atıyorum."

Gözlerimin önü karardı. Resmen başımı döndürüyordu. "Lütfen," diye mırıldanırken dudakları, köprücük kemiğimin üzerindeydi. Oradan omzuma doğru kaymaya başladı. Bir yandan da başını devam etmem için sallıyordu. "Sana ihtiyacım var," dedim en son.

Buna daha fazla dayanamayacaktım.

Beni öpmeye başladı. Dilini ağzımın içine itti. Kucağında biraz geriye gittim ve eli, benden bulduğu boşluktan faydalanarak kemerine indi. Nefes nefese bir halde "Odana gitmeyelim mi?" diye sorduğumda salonda olduğumuzun farkında değilmiş gibi bir küfür savurdu.

"Gidelim." Kucağında benimle birlikte, sanki hiçbir şey taşımıyormuşçasına ayağa kalkıp yürümeye başladı.

Odasına girdiğimizde beni yatağa bırakmak yerine yatağın önüne ayaklarımın üzerine bıraktı. Kolunu belime sardı ve bedenimi diğer tarafa çevirip hızla sırtımı gövdesine yapıştırdı. Parmakları acelesi varmış gibi fermuarı aşağı indirirken omuzlarım titredi. Doruk, saçlarımı sol omzumun üzerine itti ve eğilip enseme dudaklarını bastırdı. Sonra dudaklarını kürek kemiğimde hissettim. Çilek lekemin üzerine birkaç küçük öpücük bırakıp beni iyice huylandırdı.

Sırt dekolteli bir elbise giyiyor olduğum için açtığı fermuar, iç çamaşırıma kadar uzanıyordu. Bu beni utandırırken tek kelime edemeden öylece durdum.

Önüme geçti ve dizlerinin üzerine çöktü. Kollarını yukarı doğru kaldırdığında bunu gömleğini çıkarabilmem için yaptığını anladım. Düğmeleri boş verdim ve gömleğinin eteklerini tutup onu çekiştirerek çıkarttım.

Biraz daha hareket edersem zoraki bir şekilde üzerimde duran elbisem ayaklarımın dibine düşecekti. Boynumdaki bağlar iyice gevşemişti.

O karşımda bütün ihtişamıyla yarı çıplak dururken aniden bedenimdeki tüm özgüven geri çekildi ve elbise düşmesin diye elimle üst kısmını tuttum. Doruk, dizlerinin üzerinde bana anlam vermeye çalışır bir ifadeyle baktı. "Vazgeçtiysen..." diyeceği sırada, "Göğüslerim fazla büyük değil," dedim birden.

"Yani?" diye sordu sanki üçüncü bir kolum olduğunu söylemişim gibi garip bakışlar eşliğinde. "Benim de saçlarım kahverengi."

"Doruk..." dedim utanarak.

"Sol kalçamda iki tane ben de var."

"Doruk..." Bu defa gülmeye başlamıştım.

"Ne? Aklımıza gelen fiziksel özelliklerimizi sayıyoruz sanmıştım."

"Belki de beni çıplak görmeyi sevmeyeceksin," dedim. Saçmalıyordum. Az önce söylediğim şeyden çok utanmıştım. Çok utandığım için de dilime vurmuştu. "Işıkları mı kapatsak acaba?"

"Karşında bacaklarım titreyeceği için dizlerimin üzerinde duruyorum," dediğinde kurduğumuz göz teması, odanın bütün atmosferini kaplamaya başladı. "Sadece söylediğin sebepten ötürü durduysan... Bırak elbiseni güzelim."

"Ama..."

"Sarhoş Feza'yı sahneye alabilir miyim lütfen ya?" diye sordu tatlı bir sitemle. "İtalya'da karşıma geçip kendime dokundum demeyi biliyordun. Promil seviyen düşünce vay efendim Doruk ya beni beğenmezse... Mümkün mü lan böyle bir şey? Deliriyorum ben sen diye."

Dudaklarımı ıslattım ve önümdeki şekilli vücuduna baktım. O, benim için idealdi. Ben de onun için gerçekten öyle miydim? "Ne kadar yakışıklı göründüğünün farkında bile değilsin."

"Senin yanında at hırsızı gibi kalıyorum."

Bir kahkaha patlattığımda beni güldürmüş olmanın getirdiği tatminlikle o da gülümsedi. "Ne?"

"O kadar zarifsin ki... Ama kendimi yanına yakıştırmıyorum falan demeyeceğim şu an. Yanın, ben orada olayım diye var. Benden başka hiç kimse senin yanında olamaz. Orası benim yerim."

"Peki," diye sordum bir elim hâlâ elbisemi göğsüme bastırmaya devam ederken diğer elimi Doruk'un çenesine uzatarak. Parmaklarım tenine değdiği an gözlerini kapattı. "Bir başkası seni böyle dizlerinin üzerinde görebilir mi?"

"Hayır," dedi gözleri hâlâ kapalıyken. "Senden başka hiç kimse göremez."

Elbisemi yavaşça bıraktığımda kumaş, belime kadar saldı kendini. Göğüslerim açığa çıkınca nefeslerim hızlandı. Elim hâlâ onun çenesindeydi. Kafası, karnımın hizasında duruyordu. Elbisem bacaklarımdan sıyrılıp onun dizlerinin üzerine düştü. Doruk gözlerini açtı ve aynı anda dudakları aralandı.

Nefes bile almadan bana bakmaya başladı.

Gözlerinde gördüğüm şey yüzünden o kadar hızlı nefes almaya başlamıştım ki göğsüm devamlı şişip iniyordu.

Gözlerini gözlerime kilitleyip elbiseyi  tuttu ve ayaklarımın etrafındaki kumaş çemberinin içinden çıkmamı bekledi. Önce sağ ayağımı çıkaracaktım ki Doruk, ayak bileğimi kavradı ve dengem bozulduğu için hemen arkamdaki yatağın üzerine oturmak zorunda kaldım. Hızlıca bacaklarımı gövdesinin sığabileceği kadar araladı. Dizlerinin üzerinde yükseldi. Böyle yapınca başı, göğüslerimin hizasına gelmişti. Kendimi delirmek üzere gibi hissediyordum. Ne ara yorganı kavradığımı fark etmemiştim bile.

"Siktir," dedi. "Siktir. Çıplaksın şu an." Bir şey duymayı bekliyordum ama bunu duymayı değildi. Beni çok güldürüyordu. Bunu nasıl yapabiliyordu? Gerginliğimin katman katman azaldığını hissettim. "Yatağımdasın bir de... Ben bu filmi izledim daha önce."

Birden kaşlarım çatıldı. "Ne filmi be?"

"Sikeyim. Uyanınca duş almam gerekmişti."

"Rüyanda mı..." Yanaklarımın ısındığını hissettim. Muhtemelen vücut ısımda da bir artış mevcuttu.

Başını sallayıp "Uzak mesafenin amına koyacak mıyız?" diye sordu apaçık bir şekilde. "Bunu çok hak ettik."

"Utanıyorum şu an."

"Farkındayım. Göğsüne kadar kızardın. Kafayı yiyeceğim." İşaret parmağıyla göbeğimi dürttü iki kere. "Şuna bak," dedi. Sonra parmağını karnımın yanına kaydırdı ve belimin kıvrımı boyunca bir fırça gibi kaydırdı onu. "Bu ne?" diye sordu. Dokunuşları bütün sinir uçlarımı uyarıyordu. Sıra göğsüme gelince oyun oynar gibi meme ucuma sataşıp elini geri çekti. "Seni bütün yutarım," dediğinde yeniden gülmeye başladım. Gerçek anlamda büyülenmiş gibi öylece kaldı. Onu çok kez alık görmüştüm ama hiç bu kadar görmediğime emindim. "Öldüreceksin beni."

İliklerime kadar beğenildiğimi hissettim ve sonra içimdeki utancın yerini sarhoş Feza'nın cesaretine bıraktığını fark ettim.

"Biraz daha harekete geçmezsen muhtemelen öldüreceğim seni Doruk."

Dudaklarıma uzandı. Onu öpmek için o kadar istekliydim ki hemen dudaklarımı araladım ama o çeneme kaydı. Boynumdan göğsüme doğru bir yol çizerken öpücükleri giderek ıslanıyordu. Kendimi bir dağın tepesinde hissediyordum. Vücuduma bir esinti vuruyordu. Avucunu göğsüme sardığında ne hissettiğimi anlama fırsatı bulamadan dilini diğer göğsüme sürttü. Ağzı, göğsüme kapandığında bacaklarım kollarının altından sırtına dolandı ve sertçe saçlarını kavradım.

"Hım..." dedi geri çekilmeden. "Bunu not ettim."

Bir süre daha bunu yaptı ve sonra diğer göğsüme aynı ilgiyi gösterdi. Çamaşırımın ıslandığını hissettim. Bacaklarımı kapatmak istedim ama gövdesi buna izin vermiyordu. Dudaklarını karnıma doğru yavaşça kaydırdı. Bunu gerçekten o kadar yavaş yapıyordu ki her bir noktadaki tepkilerimi ölçüyor gibiydi.

Kasıklarıma yakın bir noktada durup bana baktığında zincirini kavrayıp onu yukarı çekmek istedim. Bana itaat ederek elini yanımdan yatağa bastırdı. Onu üzerime çektikçe vücudum geriye yatıyordu. Avucunu çıplak belime sarıp beni hafifçe yukarı taşıdı ve sonra zaman kaybetmeden üzerime yaslandı.

"Doruk..."

"Köpek ettin köpek," dedi. "Bir tasmamı tutmadığın kalmıştı."

Doğru düzgün cümle kurabileceğimden emin olmadığım için pantolonunun kemerine uzandım. Gözleri parıldarken bana öyle bir arzuyla bakıyordu ki o an ona istediğim her şeyi yaptırabilirdim.

Doruk, karnını içine çektiğinde kasları çoktan aklımı uçurmuştu bile. Ben kemerine uzanmaya çalışırken o arka cebine uzandı ve bir paket çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. "Markete boşuna girmedim," dedi sadece.

Karnım o kadar çok kasılıyordu ki.

"Kemerimi çözemiyor musun bebeğim?" diye sordu. "Bu seni o kadar mı heyecanlandırdı?"

"Lütfen..." Ne lütfeni? Lütfen olan ne? "Doruk. Çok giyiniksin."

"Soyunayım." Başımı hızlı hızlı sallayıp kemerini çekiştirdim. Elleri, ellerimin üzerine kapandı. Birlikte bu işi başarabildik. Pantolonun düğmesini o açtı. Onu bacaklarından sıyırıp yere bırakmasını izledim. Sonra baksırına indi bakışlarım. Beni kontrol etmek ister gibi gözlerime baktığında "Hâlâ durabiliriz," diye hatırlattı.

Kalbim heyecanla çırpınırken içimde bir yerlerde delice bir korku kol gezmeye başladı. "Ben..."

"Duralım mı?" Bunu o kadar monoton bir sesle söylüyordu ki günlük hayatımızdan bir konuşmanın içindeymişiz gibiydi. Oysaki göğsü körük gibiydi ve damarları tenini yırtmak üzereydi.

"Sıyır onu da," dediğimde gözlerindeki şüpheli bakış kaybolmadı ama söylediğimi yaptı. Henüz gözlerinden ayrılamıyordum. Titreyeceğimi sandım. Çok farklı hissediyordum. Bunu nasıl tarif edebileceğimi bile bilmiyordum.

Gözlerimi vücudunda görmediğim tek parçasına kaydırdım ve manasızca "Doruk..." dedim.

Dudaklarını ufacık, serseri bir gülümseme çekiştirdi. "Söyle bebeğim."

"Sen... Fazlasın biraz."

Şoka girmiştim.

Ne dediğimi bilmeyişim ona derinden bir kahkaha attırdığında kalbimin yerinden çıkacağını hissettim. "Fazla mıyım biraz?"

"Evet." Ne diye basketbolcu sevgili yapmıştım? Kendime hiç mi acımam yoktu?

Onu deli gibi içimde istiyordum.

Belirginleşen damarlarına bakılırsa o da benimle aynı şeyi istiyor olmalıydı. "Sakinleş," dedi burnundan sert bir nefes verdikten sonra. "Gerildin."

"Gerilmedim," dedim. "Ama beni kıvrandırma."

"Ne?"

"Nasıl hissettireceğini merak ediyorum."

"Onu çıkarabilir miyim?" Parmak ucuyla iç çamaşırımı işaret etti. Sesi nezaketten uzaktı ama nazik davranmaya çalışıyordu. Başımı hızlı hızlı salladım. Kalçamı havalandırdı ve parmağını iç çamaşırıma takıp onu aşağı çekti. Kesik bir nefes aldığını hissettim. Ben artık nefes falan almıyordum.

"Çok ıslaksın," dedi. "Siktir ya... Nasıl sakin kalacağım böyleyken?"

Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Onu o kadar çok istiyordum ki bacaklarım titremeye başlamıştı artık. Prezervatifin paketini yırtmasını izledim ve kendini nasıl sıktığına bir kez daha şahit oldum. Onu çıkarıp bana uzattı. "Sen yap hadi."

İçimden bir ses, bunu bana güven vermek için yaptığını söyledi. Ama ona dokunma fikrine alışkın değildim. Aramızda engeller yokken bunu hiç yapmamıştım.

Kolunu başımın yanından yatağa bastırıyordu. Sert solukları yüzüme çarpıyorken ona bakmaya devam ettim. Elimi aramıza uzattım ve Doruk'a dokundum. Dişlerinin birbirine çarpma sesini duydum. Prezervatifi geçirmeden önce avucumu çevresine sardım ve bunun yüz ifadesini nasıl değiştirdiğini izledim. Bir küfür daha savurdu. "Senin için bu haldeyim," dedi.

"İçime gir." Bunu söylemeyi planlamamıştım. Prezervatifi taktım ve yeniden zincirine asıldım. Bana bakış şekli yüzünden kafayı yemiş durumdaydım. "Oyalanma. Lütfen. Delirecek gibiyim."

"Emin misin?"

"Doruk! Yüz kez sordun. Sen mi emin değilsin anlamadım ki."

O an ne kadar emin olduğunu göstermek iser gibi kendini bana bir kez sürttü ve sözcükler ağzıma tıkıldı. Başımı geriye atıp tavanla bakıştım. "Gözlerin gözlerime," dedi sert bir sesle. Koluna o kadar uzun zamandır yükleniyordu ki artık alnında ter damlaları vardı. "Acıtabilir," diye uyardı. "Kucağıma çıkıp yönetmek ister misin yoksa bana mı bırakacaksın?"

Gözlerimin önü kararıyordu. Kendini bir kez daha bacaklarımın arasına sürttü ve bütün kaslarım gerildi. "Adımı bile bilmiyorum ki şu an."

Gülümsemedi ama gamzesi belli etti kendini. "Eğer fazla gelirse..." Sabrım taştığı için omuzlarına sımsıkı tutunup onu kendime doğru çektim. Aynı anda hafifçe belimi yükselttim ve Doruk'un içime kayışını hissettim.

Odanın içinde şimşekler çaktı sanki.

Beynimde bir kurşun yağmuru başladı. Işıklar yanıp söndü. Ters gidip gitmeyen bir şeyler olduğunu anlayamıyordum. Canım yanıyordu ama bu normal bir acı mıydı ki? Tırnaklarım omuzlarına gömüldü. Acı çeken insan, acıdan kaçmak istemez miydi? Ben bunu yapmak yerine onu kendime daha çok çekmeyi deniyordum.

Dirseğini yatağa bastırıp üzerime daha çok gelirken "Feza," diye inledi.

Feza, o an isteseydi onun uğruna ölebilirdi. Gözlerimi açtım ve mimiklerimi takip ettiğini fark ettim. Göz pınarıma bir damla yaş asıldı. "Şşh," dedi usulca. "Geçecek şimdi bebeğim. Çok yavaş olacağım, tamam mı? Konuş benimle."

"Seninle dolup taşmak istiyorum," dedim. "Ve... Ve... Ah. Hareket et lütfen."

Kalçalarını bana doğru biraz daha ittiğinde küçük bir çığlıkla aralandı dudaklarım. Garip bir sesti. Doruk'u çılgına çevirmişti. "Sürekli inliyorsun," dedi. "Cennet gibi lan."

Sert bir hamle yaptığında bu kez zevkten çok acıyı hissettim. Biraz daha derine itmişti kendini. "Özür dilerim," dedi. "Benim için de ilk... Özür dilerim. İyi misin?"

Baş parmağını sol şakağıma akan yaşa götürdü. Ona baktım ve bunu tekrarlayabilmek için kaçamaklara ihtiyacımız olmadığı günlerin hayalini kurdum. Aynı evde uyuyup uyanmak istiyordum. Birbirimize doyana kadar uyumasak da olurdu.

"İyiyim," dedim. "Bana kırılacakmışım gibi davranma."

"Ama..."

"Hızlan!" diye bağırdım sonunda.

"Tamamını almadın bile."

"Taksit mi yapacaksın, nedir yani? Ver hepsini bana."

"Feza..." Kendine hakim olamadan daha derinlere gömüldü ve ben de biraz daha inledim. Acı, yerini zevke bırakıyordu. Onu öpmek için uzanmak istedim. Ensesine sarılıp dilimi bu kez ben onun ağzının içine ittim.

Şimdiye dek hiç böyle öpüştüğümüzü hatırlamıyordum. Öpüştükçe gevşiyordum, gevşedikçe daha rahat hareket ediyordu ve bir de... Doruk'un çıkardığı her seste daha çok kendimden geçiyordum.

"Beni böyle öpersen üç dakika sürer lan," dedi kendini geri çekerken. "Gerçi beni böyle öpersen sabaha kadar uyumayız. Yeniden sertleşirim. Sonra yeniden. Sonra yeniden." Bir kez içime sertçe çaptığında yıldızları gördüm. "Ve yeniden."

"Aşkım."

"Rahat mısın? Acıyor mu hâlâ?" Başımı iki yana salladım. "Kucağımda kıvırmak ister misin kalçalarını?" diye sordu. "İçimden bir ses bunu seveceğini söylüyor."

"Doruk, ben..." Cümlemi tamamlamama izin vermeden "Fark etmez bana," dedi zorlanarak. Ama aslında bir tercih belirtmeyecektim.

Etrafında kasılmaya başladığımda cümlenin devamında ne diyeceğimi anladı ve gözleri kocaman oldu. "Hassiktir," diye inledi. "Hassiktir. Neler yapıyorsun öyle? Gel bebeğim. Gel, hiç kasma kendini."

"Doruk!" diye bağırdım kasığımda düğümlenen hissi çözsün diye.

Kendi tamamen geri çekip içime bir kez daha girdi ve aynı saniye beyaz ışıklar gözlerimin önünde parlamaya başladı. Kör olacağımı zannettim. "Vay amına koyayım..." Sesi çok boğuktu. "Ahh... Lan. Lan, sıcacıksın. Akıt hepsini."

"Sakın durma," dedim. "Sakın durma. Aklından bile geçirme."

Beni belimden tutup bizi yatakta yuvarladı. Bir anda kendimi kucağında bulduğumda kalçalarını geriye doğru çekti ve sırtını yatak başlığına yasladı. "Al istediğini," dedi. "Bak, seni doruklara çıkardım."

Titreyen dizlerim yüzünden bana destek olması gerekiyordu. Bunu fark etmiş gibi ellerini kalçalarıma yerleştirdi. Böylece ağırlığımın büyük bir kısmını o aldı. Onu öpmek için dudaklarına uzanacaktım ama birden gülmeye başladım ve başımı göğsüne bastırdım. Kendimi hafifçe aşağı bıraktığımda içimde ilerledi. Gülmeye devam ediyordum. "Aklımı kaybediyorum galiba."

Elini enseme attığında parmakları saçlarımın arasına karıştı. Gülümsediğini hissedebiliyordum. Sonra sesini de duydum. Çok tatlı bir kahkaha attı. "Keyfin yerinde gibi."

"Senin yerinde mi?"

"Tahmin bile edemezsin."

"Sana çok aşığım."

O an bunu duymayı beklemiyordu. Donakaldığını hissettim. Kucağındayken başımı kaldırıp yüzüne baktım ve gözlerinde bütün hayatımızı gördüm. Kocaman olan göz bebekleri, içine bütün geleceğimi sığdırmıştı.

"Ben de," dedi hayran hayran. "Ben de. Sen benim en büyük şansımsın."

Ellerimi ensesine sardım. Aramızdaki mesafeye dayanamamış gibi boynumdan çekerek dudaklarını dudaklarıma yasladı. Kucağında yavaşça aşağı inerken içimde santim santim ilerleyişini hissedebiliyordum. Damarlarımız zonkluyordu. Doğruldum ve yeniden üzerine oturdum. Bu kez hızlı olduğum için inlemek istedim ama bunu dudaklarıyla yuttu.

Kucağında kıvranarak hareket etmem, kendini içime daha sert itmesiyle sonuçlandı. "Hızlanabilir miyim?" diye sordu. Başımı salladım ve yatakta yeniden yuvarlandık. Üstte olan oydu. Söylediğini yaptı. Adını söyleyip duruyordum çünkü bunun hoşuna gittiğini fark etmiştim.

Ritminin kontrolden çıktığını fark ettiğimde yaklaştığını anladım. Elimi tutup yatağa bastırdı ve parmaklarımız sımsıkı kenetlendiğinde gözlerimin içine baktı. Bir kez daha kendini bana ittiğinde omuzları titredi. Sonra elimin etrafındaki parmakları gevşedi ve diğer eli, çarşafın üstünde kaydığı için dengesi kayboldu. Ağırlığını aniden üzerimde hissettim. Kendini tamamen bırakırken başını boynuma yasladı. Tırnaklarımı sırtına geçirip onu sımsıkı tuttum. Onunla birlikte bir kez daha gelirken ikimiz de soluk soluğa kalmıştık.

"Ezdin beni ya," dedim gülerek. Zor nefes alıyordum.

"Kalkamıyorum," dedi. Başını boynuma gömdüğü için sesi boğuk geliyordu. "Kaslarım tutmuyor."

Karnı, karnıma yaslanmıştı ve kaslarının sertliğini hissetmek hoşuma gidiyordu. Ensesindeki saçları okşamaya başladım. "Bildiğin fezada yolculuk yaptım," dedi. "Astronot gibi bir şeyim şu anda."

Kıkırdamaya başladım. "Geri zekâlı."

O da gülüyordu. "İyisin, değil mi?"

"Öpsene bir kere beni."

Başını boynumdan kaldırdı ve dudaklarını alnıma bastırdı. İçine derin bir soluk çektiğinde içimden bir elektrik akımı geçti. Kalbim daha fazla yükü kaldıramayacak gibiydi. Dudaklarıyla yavaşça dudaklarıma dokunarak nazik bir şekilde öptü beni.

"Girelim mi duşa?" diye sordu. "Ben yıkarım seni."

"Biraz duralım," dedim. Başını sallayıp üzerimden kalktı ve yana devrildi. O kadar ağırdı ki yatak titredi. Sağa dönüp yanımda çırılçıplak uzanan bedenine baktım. Onun gibi birinin her şeyiyle bana ait olduğunu idrak etmeyi denedim. Sonra uzanıp bicepsine dişlerimi geçirdim.

"Lan ne yapıyorsun?" Gülerek kolunu çekmeye çalışır gibi yapınca kolunu daha çok ısırdım. "Ben seni yiyecektim ya, sen beni değil."

Omuzlarımı silktim. "Bana ne."

Başımı sol kolunun üzerine bırakırken o da sağ kolunu kaldırıp kaslarını sıktı. "Bu da var istersen?" diyerek kolunu ağzıma doğru yaklaştırdı. O kadar çok gülüyordum ki karnım ağrımaya başlamıştı.

"Takıl kafana göre," dedi beni sarıp göğsüne çekerken. "Hepsi senin."

"Keşke dönmeyecek olsan," dedim birden. "Ne zaman döneceksin?"

"Yarın. Artık antrenmanlara katılmam gerekiyor. Ama iki güne Efes maçı için geri geleceğim. O gece kalmaya çalışırım istersen."

"Takımla dönmen gerekiyor değil mi?" diye sordum üzülerek. "Bozma rutini. Kızmasınlar."

"Yıldızları olduğum için kahrımı çekmek zorundalar," dedi. Yanımda uzanırken tavana baktı ve aklına gelen şeyle birlikte gülmeye başladı. "Kaldırımdan alıp göğe çıkardın sen beni."

Gülümsedim. Başarılarımızı birbirimize ithaf etmemizi çok seviyordum. Birlikte başarabileceklerimizi düşünmek, geleceğe dair daha büyük heyecanlanlarla dolmamı sağlıyordu.

"Eve gitmeyi düşünmüyorsun değil mi?" diye sordu korkarak. "Hiçbir yere bırakmam seni."

"Gitmem ama sana geçtiğimizi haber vereyim, merak etmesinler."

Telefonum galiba salondaydı. Onu almak için kalkmayı düşündüm ama hareket ettiğim an bir sızı hissedip durdum. Doruk, yüzüme bakıyordu. Bu yüzden ifademin değiştiğini saniyesinde yakaladı. "Ne oldu?" dedi panikle. Salağın teki olduğu için aklı durmuştu.

"Acıyor, ayı," dedim yeniden gülmeye başlayarak. "Kocaman bir şeysin. Ne oldu diyor bir de utanmadan. Sen oldun. Olan bu."

"He..." Gözlerini arsızca bedenimde gezdirip istediği noktaya gelince durdu. "Öpeyim de geçsin mi?"

Yumruğumu kaldırıp ona doğru savurdum. Göğsüne isabet etti. Avucunu yumruğumun çevresine sarıp beni sadece yumruğumdan tutarak kendine çekerken deli gibi gülüyordum. Bacağımı bacağının üzerine attım. Uzanıp yanağıma sert bir öpücük bıraktı. "Ben getiririm telefonunu," dedi. "Havluları da ayarlayayım. Burada da var biraz eşyam. Giydiririz seni."

Başımı salladım ve ayağa kalkmasını izledim. Gözüme o kadar heybetli geldi ki halim kalmış olsaydı üzerine bir kere daha atlayabilirdim. İzlediğimi bildiği için yavaş hareket etti. Arkasını dönüp dolabına doğru ilerlediğinde kalçalarına baktım. Rafa kolunu uzattı. Sırtı gerildi. Manzaram şahaneydi.

Bir baksır çıkarıp bana döndü. Onu altına geçirdi ve hâlâ seyrettiğimi görünce içimi hoş edecek şekilde gülümsedi. Odasının kapısını açık bırakıp dışarı çıktı. Birkaç saniye içinde telefonumla kapıda belirdi. Onu bana uzattığında anneme hızlıca Doruk'ta kalacağımı yazdım. İçimde anlamsız bir suçluluk duygusu oluşmasına izin vermeden doğruldum ve başımı Doruk'a çevirdim.

Telefonumu benden alıp "Yanlış hissettiriyor mu?" diye sordu yanı başıma oturarak. Tek kelime etmemiştim ama bir saniyeliğine de olsa aklıma uğrayanları anlamıştı.

"Hayır," dedim. "Hiç."

"Güzel..." diye mırıldandı. Elimi tutup dudaklarına götürdü. "Şimdi hazırsan banyoya gidiyoruz." Buna neden hazır olmam gerektiğini anlayamadan bir elini bacağımın altından geçirdi ve diğeriyle sırtımı destekleyerek beni kucağına aldı.

"Ya... Yürürdüm. Deli." Göğsüne sokulup bunları söylemem, istemem yan cebime koy demenin başka bir şekliydi.

Başımın tepesini öptü. Acaba sabaha kadar beni kaç kez öpecekti?

Banyoya girdiğimizde kabinin kapılarını açıp suyu sıcağa ayarladı. Beni kucağında tutarak geri çekildi. Kısa sürede her yer buhar olmaya başlamıştı. İçerisi ısınsın diye beklediğini anladım. Bu sırada çenesine dokunuyordum. Hiçbir amacım yoktu. Sadece ellerim ona dokunmak istiyordu. Çenesini bırakınca boynundaki zincire uzandım.

"İtiraf edemiyorsun ama seviyorsun onu," dedi. "Fark etmediğimi sanma."

"Nefret ediyorum," dedim. "Bursa'ya gidip altına araba çekince piyasacı gibi dolanmaya başladın ortalıkta."

"Hevesimi alana kadar sabret. Benim hoşuma gidiyor."

"Saçını mora boyatsan bile artık gözümdeki karizmanı kaybedeceğini sanmıyorum ya," dedim birden. "Sana sabretmek için önemli sebepler edindim bugün."

Yüzüne bir şok yerleştiğinde göğsüne doğru bir kahkaha attım. "Yoruldun," dedi. "Kaşınma bence. Seni banyonun duvarına yaslayıp bir kez daha alayım istemiyorsan uslu dur."

"Hiç huyum değildir."

"Feza..."

"Fly Doruk fly..."

Öyle bir kahkaha atmaya başladım ki kucağından düşmeyeyim diye beni daha sıkı kavramak zorunda kaldı. "Ya," dedi. Dudaklarını birbirine bastırmayı denedi ama sonra o da patladı. Beni duş kabininin içine bıraktı ve arkamdan içeri girip kapıları kapattı. Hâlâ gülüyordum. Elimi dizime yasladım. Çok komikti. Bana dik dik bakmayı başaramıyordu çünkü sırıtıp duruyordu. "Nereden aklına geliyor böyle şeyler?"

Gülmekten cevap veremedim. Suyu yeniden ayarlayıp bileğimi suya değdirmemi sağladı. "İyi mi?" diye sorunca başımı salladım. Sıcaktı ama yanacağım kadar değildi. Duş başlığıyla saçlarımı ıslatmadan önce onu alıp kasıklarıma doğru tuttu.

"Sanırım cüzdanımda ağrı kesici vardı," dedi. "Çıkınca hatırlat, bir bakarım."

"Çok iyi olur."

Başlığı tepemize astı ve beni suyun altına itti hafifçe. Gözlerimi kapattım. Makyajım akmaya başlamış olmalıydı. Kenardaki şampuan kutusuna uzandı. Toz tutmuş olduğu için önce onu suyun altına sokması gerekti. Sonra kapağını açıp avucuna dökmeyi denedi. Dibinde o kadar az kalmıştı ki şampuan kutusuna biraz su doldurması gerekti. "Böyle idare edeceğiz," dedi.

Daha fazla gülemem dedikçe daha fazla gülüyordum. "Allah'ın fakiri."

"Buraya ayda yılda bir uğradım bu sene."

"Utan ya," dedim açıklamalarına kulak asmadan. "Yok ileride hiç para hesabı yapmadığımız bir hayatımız olacakmış da... Yok canımız istediğinde İtalya'ya uçarmışız da... Şampuanın yok şampuanın."

"Burada yaşamıyorum ki!"

"Çok profesyonel su doldurdun kutuya. Bilemiyorum ben artık. Bursa'da da şampuan almaya paran yetmiyor galiba."

"Profesyonel mi doldurdum? Dümdüz doldurdum işte."

"Hemen az olduğunu anladın. Azıcık sallamadın bile. Direkt su doldurmayı düşündün."

"Elime hafif geldi." Onunla dalga geçtiğimi anladığında üzerime bir adım atıp sırtımı duvara yapıştırdı. Nefesim teklerken ıslak kirpiklerimin altından ona baktım. "Senin gibi aynı. Çok hafif... İçini doldurayım dedim ben de."

Bu sefer şok olma sırası bana geçmişti. "Yuh," dedim. "Yuh. Ayarsız."

"Asist yaparsan sayı bulurum." Hınzırca gülümsedi. "Basketbolcu adamız, işimiz bu."

"Ben de o yüzden seni yemeye çalıştım," dedim. "Şefim diye."

"Şef misin sen ya?" dedi çocuk gibi neşeli bir sesle. "Onur öğrencim benim. Birincim... Neyiz biz, en iyisi olalım diye mi bu dünyaya gelmişiz?"

"Birbirimizi sevelim diye gelmiş olabilir miyiz?"

Dudakları iki yana kıvrılırken şampuan kutusunu çalkaladı ve köpüren şampuanı doğrudan saçlarımın üzerine boşalttı. Parmaklarını tutamların arasına daldırıp saçlarımı köpürtmeye başladığında "Beni hayatta tutuyorsun," dedi. "Sana kadar mutluluk ne demek onu bile bilmiyormuşum ben. Huzurdan habersizmişim. On dokuz sene boyunca sen gel bana anlat diye beklemişim."

"Huzurlu olmayı çok hak ediyorsun," dedim gözlerimi kapatarak. "Ve mutlu bir hayatı da..."

Alnımdaki köpüğü gözlerime gelmesin diye yukarı itip "Sen mutlu musun?" diye sordu.

"Mutluyum," dedim.

Gülmeye başladı. "O zaman mutlu bir hayatım var."

🏀🧁🏀

Selamlar, bölümü sevdiniz mi? Favori bir anınız repliğiniz varsa öğrenmek isterim artık biliyorsunuuz.

K&S maceramızın sonuna geldik... Ve başladığımızdan epey farklı yerlerdeyiz. Çok çabuk büyüyorlar :')

#DörtÇeyrek etiketinin altında sizinle konuşmak için bekliyor olacağım. Bana bölümle ilgili yorumlarınızı her yerden yazabilirsiniz. Hesabım azraizguner.

Teşekkürler ve tatlı günler!

Yorumlar

  1. Ay acemilikleri sapsiklikleri çok komikti daha önce hiç smut sahnesinde kahkaha atmamistim

    YanıtlaSil
  2. Azra ramazandan önce bize son kozunu oynadı

    YanıtlaSil
  3. Aşırı eğlendim bu bölüm ya. Avellerim benim

    YanıtlaSil
  4. MÜKEMMMEEELLLL

    YanıtlaSil
  5. Aşk nerden nereye...

    YanıtlaSil
  6. Kaldırım sürüngeni falaydan fly falaya dhsidhidbr

    YanıtlaSil
  7. ikisininde ilki ya acemilik ve şapşiklik bir arada mükemmeldi fezanın konuşması icondu ya eline sağlık yazarcım

    YanıtlaSil
  8. AVELLER ÇOK SEVİYORUM SİZİ

    YanıtlaSil
  9. İmdat çok tatlılar imdat

    YanıtlaSil
  10. Astronot gibi bi şeyim repliğinde dalak böbrek bıraktım

    YanıtlaSil
  11. Şampuanı yok daha ağğğğğ yerim sizi ya Allahım whennn

    YanıtlaSil
  12. İlaç gibi bir bölümdü ramazandan önce olan dozu iyi ayarladı kraliçe. Bebeklerinin avelliği de ayrı bir seviye bu bölüm cidden yediler birbirlerini

    YanıtlaSil
  13. 28 yaşında ilk deneyimini yaşayan görkemin yanında bizim bücür (1.91) 19luk doruk

    YanıtlaSil
  14. öhöömmm!! Bu bölüme ramazan da denk geldim. 30 gün sonra okumak üzere burayı terk ediyorum... :D

    YanıtlaSil
  15. Yeni bölüm ramazandan sonra mııı

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"