51. "Doruk Noktası"

Bölüm şarkıları:
Seçemedim.
Bu sefer siz bulun.
Keyifli okumalar 🤍

•🧁•

Bu sabah güneş, sanki diğer sabahlara göre daha bir parlaktı.

Bacağım, Doruk'un bacaklarının arasındaydı. İki farklı yastığın birbirine en yakın noktasında burun buruna yatıyorduk. Islak saçlarımız birbirine dolanmıştı. Belime sanki kaçmamdan korkarmış gibi sımsıkı sarılmıştı. Gövdesi çıplaktı, altında bir şort vardı. Bütün yorgan benim üzerimdeydi. Yorganın üzerinde ince bir pike daha vardı. Gece bir kez uyanıp ona üşüdüğümü söylediğimi hayal meyal hatırlıyordum. Yarı aralık gözleriyle beni öpmüş, gözlerini geri kapatmıştı ve onu bir kez daha dürtmem gerekmişti.

Duştan çıktıktan sonra bana giydirdiği siyah tişörtün içindeydim. Birlikte nevresimleri değiştirip yatağa girmiştik ve uyuyakalmam sadece birkaç saniye sürmüştü. Huzurlu bir uyku çekmiştim ama ondan erken uyandığım için şimdi biraz huzursuzdum.

"Doruk," dedim yanağına dokunarak.

"Hı..." diye homurdanıp kaşlarını kaldırdı ama gözleri açılmadı.

Zincirinin altından köprücük kemiğine dokundum. İşaret parmağımı orada gezdirirken "Doruk?" dedim yeniden.

Belime daha sıkı sarılarak beni iyice kendine çekti. Hâlâ hiçbir uyanma emaresi göstermemişti. "Uyan," dedim. "Çok önemli bir şey soracağım."

"Sor," dedi boğazının gerisinden gelen bir sesle. Uyumaya devam ediyordu.

"Karın çalışmayı mı daha çok seviyorsun yoksa bacak mı?"

"Kol."

"Efes'te geçirdiğin sezonu mu tercih edersin Bursa'dakini mi?"

"Efes."

"Pembe mi yoksa turuncu mu?"

"Sarı."

"Peki cidden erkeklerde sabah ereksiyonu diye bir şey var mı?"

Gözleri fal taşı gibi açıldı.

Gülerek yüzümü onunkine yaklaştırdım. "Bence var," dedim. "Emin olmak istedim ve şu an oldum."

"Siktir." Gözlerini gözlerimden hızla kaçırdı. Yorganın üstündeki pikenin tamamını kendine çekip bedenini benden biraz uzaklaştırdı. "Özür dilerim."

"Önemli değil." Çok fazla gülüyordum ve kendimi aşırı enerjik hissediyordum.

Avucuyla gözünü ovuşturdu. Ardından yüzümün her köşesine değdi bakışları. "Nasılsın?"

Elimi yanağımın altına yaslayıp başımı yükselttim ve onun yüzünde kalan yastık izine odaklandım. "İyiyim, sen?"

"Ben iyiyim," dedi. "Ağrın var mı?"

"Biraz."

"Özür dilerim," dedi yeniden. Nedenini sorarcasına bir kaşımı kaldırdım. "Acele ettim," diyerek açıklama yapmaya başladı. Parmaklarının tersini yanağıma sürttü. Tamamen bedenini bana çevirdi ve yüzümü yavaşça okşamaya başladı. "Seni daha çok hazırlamam gerekirdi. Ben... Bir şeyleri doğru yapmadım galiba. Dün gece sen uyurken birden aklıma geldi. Kendimi bayağı kötü hissettim." Onu şaşkınlıkla dinliyordum. "O an düşünemediğim için canın daha fazla acımış olabilir. Belki önce seni biraz parmaklarıma alıştırsaydım..."

İçine dolan suçluluk duygusuna bir makas vurma isteğiyle sözünü kestim. "Ben gayet iyiyim Doruk."

"Ama..."

"Dert ettiğin şeye bak," dedim. "Hiçbir şeyi değiştirmek istemezdim. Tek bir saniyesini bile, tamam mı?"

"Peki bebeğim," dedi direteceğimi bildiği için. "Bir sorun varsa bana söyleyebileceğini biliyorsun değil mi?"

"Aslında bir sorun var."

Dirseğini yatağa bastırdı ve elini çenesine yasladı. Yüzü, tavanla arama bir çatı gibi girmişti. "Sorun ne?"

"Açım," dedim. "Feci şekilde. Midem sırtıma yapışmış gibi. Uyandığımda başım döndü. O kadar açım."

Yanağıma bir öpücük bırakıp başka hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Üzerinde yalnızca baksırı vardı. Ay bir de şu çirkin zincir... Artık ona ne zaman baksam aklım başka yerlere kayacaktı. Gerçi, görüntülü konuşmalarımızda da hep oraya kayıyordu.

O zincirle toksik bir bağımız vardı.

Mutfağa gitmek için kalktığını biliyordum. Onu takip etme isteğiyle doğruldum. Çıplak ayaklarım yere değdiğinde üzerimdeki tişörtü dizlerime kadar salındı. Bir adım attım. Sonra başka bir adım. Bir gariplik vardı.

O mutfağın kapısından girerken ben de odasının kapısından çıkıyordum. Arkasından "Yürüyüşümü bozdun," diye söylendim. "Hayvan ya. Sen o şeyle iyi koruyorsun dengeni, gerçekten bak. Formanın içine sığıyor neyse ki."

Mutfaktan bir kahkaha sesi yükseldi. Bu sırada ben de kapıya varabilmiştim. Doruk daha fazla gülmeye başladı. "Uykunu alamadın herhalde. Böyle şeyler söylemek için fazla ayıksın."

"O kadar kendinden emin gülüyorsun ki!"

Kalçasını ve ellerini tezgâha yaslayıp "Yavrum," dedi. "Elindekinin kaliteli olduğunu biliyorsan şutundan şüphe etmezsin."

Gözlerimi kocaman açtığımda daha da fazla gülerek buzdolabına ilerledi ve kapağı açtı. Burada uzun süre yaşadığı için, bu onun için sıradan bir sabah alışkanlığıydı ama onu boş bir buzdolabı karşıladığında duraksadı.

Alt rafa uzandı ve elinde iki buçuk litrelik bir şişe tutarak bana baktı. "Sadece kola var."

Tükürüğüm boğazıma kaçtığı için az daha gülmekten boğulacaktım. O da fazla dayanamadı. Kahkahalarımız mutfakta yankılandı.

"Banyoda şampuanımız yok, dolapta sadece kolamız var..." Nefes almayı denedim ama gülmekten karın boşluklarım ağrıyordu. "Biz seninle geçinemeyiz Doruk. Kendimize yetemiyoruz galiba. Durum vahim."

"Dökeyim mi?" diye sordu masumca. "İçeriz."

"Dök," diye onayladım gülerek. "Salağın tekisin. Kola almak nereden aklına geldi ki?"

"Ne bileyim?" diye sordu. "İçeriz diye." Kıkırtılarım sanki onu sinirlendirmiş gibi kaşlarını çatmayı denedi. "Sadece kondom alıp çıkmak doğru gelmedi."

"Ve sen de kola mı alayım dedin?"

"Ya, gülmesene." Raftan iki bardak çıkarıp onları suyla çalkalamaya başladı. "Senin beni sorgulamaya hakkın mı var sanki? Ben ısrar etmesem mezuniyet partine gitmeyecektin. İlk seksim arabada olacak sandım senin yüzünden. Üstüme atlayacaksın diye korktum da hızlı hızlı geldim lan yolu."

"Ya!" diye bağırdım utanarak. "Defol! Dün sevişmek diyebilir miyiz diye benden izin alıyordun. Hemen arsızlaştın."

"Kızım," dedi gülerek. "Bir kez kırarsan benim önümdeki seti, ben sel olur gelirim. Bunu unutma." Bir anda durdu ve hızla "Yani," diye ekledi. "Sen izin verdiğin sürece... Bunu bir kez yaptık diye sürekli böyle bir beklentiye gireceğim hissine kapılma."

"Ben girebilir miyim peki?" diye sordum şakalaşmaya geri dönelim diye. Bunun onu germesini istemiyordum. Çünkü beni incitmekten ne kadar korktuğunu çok iyi biliyordum.

"İstediğin zaman," dedi. "Senin için buradayım, her konuda. Benden bir şey istersen gelir ve alırsın. Senin için bir şey yapmamı istersen söylersin ve yaparım. Basit bir matematik."

Bana yakın olan sandalyeyi çekip oturduğumda o da kola bardaklarını masanın üzerine bıraktı. "Üçe kadar vaktim var," dedi bana dokunmadan duramıyormuş gibi çenemi tutarak. Ayakta olduğundan ona bakmam için başımı tamamen geriye yatırmam gerekiyordu. "Akşam antrenmanına yetişmem gerekiyor. Karnımızı güzel bir mekânda doyurmaya ne dersin? Oradan seni eve bırakır, Bursa'ya geçerim." Adeta ikiye katlanarak eğildi ve dudaklarıma bir öpücük bıraktı. "Seni bırakmak zorunda olduğum için özür dilerim," dedi. "Ama zaten birkaç gündür takımla değilim, şansımı daha fazla zorlayamam. Bana kızmıyorsun değil mi?"

"Kızmıyorum tabii ki." Önümüzde Efes maçı varken bana bu kadar zaman ayırdığı için çok mutlu olmuştum hatta. İtalya'dan tek başıma dönmeyeyim diye kalkıp yanıma geldiğinden beri bendeki çıtasını başka bir yere koymuştu. Dün gece ise onu uzaya kadar fırlatmıştı. Hâlâ sarhoş gibiydim. "Dışarı çıkmasak olur mu?" diye sordum. "Eve bir şeyler söyleyelim. Burada zaman geçirelim."

"Tost yaptırayım mı? Kolamız da var."

Kıkırtılarım yeniden mutfağına dolduğunda Doruk, dünyanın en mutlu adamı gibi göründü.

Yavaşça sessizleştim ve onu fazla dikkatli incelemeye başladım. Gözüme her şeyiyle o kadar güzel geliyordu ki zihnimin sınırlarını zorlasam bile şu an ondan daha güzel bir şey düşünemeyeceğimin farkındaydım. "Olur," dedim dalgın dalgın. Bu gözünden kaçmadı.

"Canın başka bir şey istiyorsa onu söyleyelim bebeğim."

"Tost olur," dedim yanağındaki gamzeye kilitlenip kalarak.

"Feza?" dedi sorar gibi. "Sessizleştin."

"Kalbim çok hızlandı."

"Neden?"

"Çok aşığım, galiba o yüzden."

Bunu beklemiyormuş gibi bir anlığına donup kaldı. Sandalyeden kalkıp yanına yürüdüm. Bu kez göz temasımız için başını hafifçe kaldıran oydu. "Gitmen gereken ana kadar kucağında kalabilir miyim?" diye sordum. Başımı göğsüne yaslamaya dair inanılmaz bir ihtiyaç duyuyordum. Sanki bütün hücrelerim elinde dövizler tutarak bunu yapmam gerektiğini haykırıyordu.

"Tabii ki." Arkasına yaslanıp bacaklarını araladı. Ardından parmakları, bileğime dolandı ve beni içine çeker gibi kucağına çekti. "İki gün sürecek," dedi. "Döneceğim hemen." Saçlarımı okşadı. "Maç gecesi kalmaya çalışacağım, söz veriyorum. Üzüldün mü? Üzülme. Benimle gelmek ister misin Bursa'ya? İstersen gelebilirsin. Sadece evde yalnız kalman fikrin hoşuma gitmiyor. Maça kadar biraz yoğun olacağım, seninle ilgilenemezsem içime dert olur. Ama elimden geleni yaparım, biliyorsun."

Bir eliyle sırtımı desteklerken diğer eliyle yanağımı okşayarak konuşuyordu. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım. "Hayır," dedim. "Hayır, sorun değil. Üzülmedim. Evde kalsam daha iyi olur. Çocuklarla o kadar uzun zamandır vakit geçiremiyorum ki... Onları da çok özledim."

"Sorun ne o zaman?"

"Bir sorun yok. Sadece... Senin bu sarılmaya ihtiyacın varmış gibi hissetti içimin bir köşesi."

Doruk kocaman kollarıyla bana sımsıkı sarıldı ve başımın üzerine arka arkaya öpücükler bırakmaya başladı. Derin bir nefes alırken, "Her şeyimsin," dedi duygu yüklü sesiyle. "Sen benim her şeyimsin. Teşekkür ederim."

"Doğru hissetmişim, değil mi?"

"Evet," dedi. "Nasıl olabilir bilmiyorum. Benim güzel müneccimim. Menajerim yazmış dün. Maç gecesinden bahsettiğim için aklım ona gitti. Bir süredir ertelediğim bir konuşma yapacağız gibi görünüyor yakın zamanda."

"Transfer mi?"

Başını aşağı yukarı salladı. "İçeriği ben de senin kadar biliyorum şimdilik. Efes maçından sonra konuşmak istediğimi belirtmiştim. Zamanı geliyor."

"Nereye gidersen git, çok başarılı olacaksın Doruk."

Dudaklarına derin bir gülümseme kazınırken "Çünkü bende hiç kimsede olmayan bir şey var," dedi. "Çünkü bende sen varsın."


🏀


Özge abla, Onur abi, Alican, Esin, babam, annem, Ferda, Fırat, Furkan ve ben...

Ordumuzu toplamış, ailemizin basketbolcusunun maçına gelmiştik. Deplasman tribününün neredeyse yarısını biz oluşturuyorduk.

Bu gece kimse bilmese de Sinan Erdem aslında bir tarihe tanıklık edecekti.

Babam, Anadolu Efes'in salonunda ilk kez deplasman tribünündeydi.

Buraya aykırı olan yalnızca o değildi.

Devin, 30 numaralı mavi formasıyla hemen yanımda oturuyordu. Aslında Aras, bizi düşünerek en önden iki kişilik yer ayarlamıştı fakat hepimiz burada olduğumuz için Devin de bize ayak uydurmak istemişti.

Maçtan önce onunla metrobüs hattı üzerindeki bir kafede oturup kaçırdığımız bütün detayları yüz yüze konuşmuştuk. İçeriye Aras'ın formasıyla girmesini beklemediğim için onu bir çığlıkla karşılamıştım.

Bana doğru yürürken işaret parmağını dudaklarına götürüp beni susturmaya çalışmıştı ama sırıtıp duruyordu. Saçlarındaki pembeler çoğalmıştı ve burnunda yine halka bir piercing vardı. Görünüş olarak çok değişmemişti ama yaydığı enerjideki değişim, onu gördüğüm anda dikkatimi çekmişti.

Belli ki işler onların cephelerinde fena gitmiyordu.

Ben İtalya'dayken yaptığımız bir görüntülü konuşmada Devin'den o çatıda ne konuştuklarını dinleme şansım olmuştu. Orada kurduğu cümleleri aklımdan çıkaramıyordum.

"Ona en çok kırıldığım konunun evine götürdüğü ama sonra aralarında bir şey geçmeyen sarışın kız olduğunu düşünüyor. O dönem ayrıydık, Feyza. Sen yoluna ben yoluma demiştim ve gerçekten ciddiydim. Yoluna devam etmeyi deneyebilirdi, ben de deneyebilirdim. Bu onu haklı çıkarmıyor tabii ki ama... Ben ilişkimizin son dönemindeki kırgınlığımı daha çok umursuyorum. Bunun yeterince farkında değildi. Konuştuğumuzda şok oldu."

Devin'le çok farklı düşündüğümüz noktalar vardı ve o konuşmaya devam ettikçe ben daha çok dinleyici rolüne bürünmüştüm. Her insan, insanları yargılamadığını söylerdi ama gerçekten kendi yargılarına ters bir durumla karşılaştığında nasıl tepki vereceği bunu belirlerdi. Benim tepkim, dinleyici konumunda kalmak olmuştu.

"O gece konuştuk Feyza. Tartışma, peşinden sürünme ya da süründürme değildi aramızdaki. Aylar sonra ilk kez gerçekten konuştuk."

"Sonra?" dediğimi hatırlıyorum.

"Bazı şeyleri netleştirdik. Birbirimizi dinledik. Ona o dönem girdiği ortamların beni ne kadar rahatsız ettiğinden bahsettim. Ayrılığımın sebeplerinden birinin babasının küçük bir versiyonu olma yolunda ilerlemesi olduğunu söyledim. İçimde kalan ne varsa döktüm ortaya işte."

Ve Aras, can kulağıyla dinlemişti onu. Ardından da sözler sıralamıştı. Devin tamamen yumuşamasa da o gecenin ilişkileri açısından önemli olduğunu hissetmişti. Hiç beklemediğimiz bazı anlar bizim için dönüm noktası olurdu, bunu biliyordum. Bizim Doruk'la son dönüm noktamız muhtemelen Milano'daki odamda onun omzuna yaslanıp ağladığım geceydi.

Buna benzer bir durumu Devin de ilerleyen günlerde yaşamıştı. Kahve içtiğimiz sırada o hikâyeyi bir kez daha dinlemiştim.

"Annemle birbirimize girdiğimiz için evden çıktığım gece," diye başlamıştı. "Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki... Yürümeye bile hâl yoktu sanki bacaklarımda. Üst üste gelen şeylerin çökkünlüğünü yaşıyordum. Birden Aras'ı aradığımı fark ettim, Feyza. Bu tamamen refleks gibi bir şeydi. Telefonu kulağıma yasladığımda idrak ettim ne oldığunu. Ben şartlar ne olursa olsun bir şekilde ona gitmek istiyorum, durum bu."

Aras'a "Beni alabilir misin?" diye sorarken ondan beklediği sadece on dakikalığına bile olsa derdini dinlemesiydi. Aras onu o halde, kaldırımda oturup ağlarken görmüştü ve sonra sesi titreyerek ismini söylemiş, dolu gözleriyle onu arabasına götürmüştü.

Yani yapması gerekeni yapmıştı ama bu Devin için çok fazla şey ifade ediyordu.

Devin, o hafta boyunca Aras'ta kalmıştı ve dinamikleri bu süreçte tamamen değişmişti.

İhtiyaçlarının herkesten uzakta, bütün zamanlarını birbirlerine ayırabildikleri iki kişilik bir fanus olduğunu düşünüyordu Devin.

Buna duyduğu özlemi derinden hissetmiştim. Burada yine ayrıldığımız bir nokta vardı. Ben de Doruk'la yalnız kalmaya bayılıyordum ama Doruk, binlerce kişinin etrafımızı sardığı bir kalabalıktayken gözlerimin içine baktığında yine dünyada sadece ikimiz kalmışız gibi hissedebiliyordum. Bu yüzden Devin'in herkesten uzakta vurgusu, biraz canımı acıtmıştı.

Yeniden arkada kalmaktan çok korkuyordu ama onu sevmekten vazgeçemiyordu.

Aras, ikinci şans için Devin'in peşinden bir seneyi aşkın süre boyunca koşmuştu.

Bugün Devin, üzerinde formasıyla onun sahaya çıkmasını beklerken çok heyecanlı ve mutlu görünüyordu. Kendisiyle çok çelişmiş, kırgınlıkları öfkesini körüklemiş ve aklıyla kalbi büyük bir savaşa girmişti. Nihayetinde bir sonuca varamamışsa da akışa ayak uydurmayı seçmişti. Akış onu böyle gülümsettiği için ben de onunla gülümsüyordum.

Odağımı yeniden dolmaya başlayan salona verdim. Devin, sağımda otururken solumda bugün Fırat oturuyordu. Bu aralar Fırat, biraz stresli görünüyordu ama ne kadar denersem deneyeyim onu açmayı başaramamıştım. Aramızda hiçbir soğukluk yoktu fakat birkaç aylık gidişim, onu biraz içine kapatmışa benziyordu.

Başını omzuma yaslayıp maçın başlamasını beklerken telefonunda reels kaydırmaya başladı. Arka sırada Onur abi ve babamın arasında ayrı bir muhabbet, annemle Özge abla arasında ayrı bir muhabbet dönüyordu. Ferda ve Alican ise Esin'le Furkan arasında dönen muhabbete kulak kesilmişti.

"Kurbağaların kaç kolu olduğunu biliyor musun?" diye sordu oturduğu yerde ayaklarını sallayan Esin, Furkan'a. Bugün pembe bir taç takmıştı ve bileğinde üç tane boncuklu bilezik vardı. Kardeşimin ağzının içine düşecek olmasına bakılırsa sanırım Furkan için süslenmişti.

"Kaç?" diye sordu Furkan. Verecek bir cevabı olduğuna emindim ama Esin'in hevesini kırmak istememişti.

"Sekiiiz!"

"Hayır," dedi Furkan. "Onlar ahtapot."

"Kurbağaların kaç?"

"Dört," dedi Furkan. "Kol değil ama, bacak. İki ön bacak ve iki arka bacak."

"Aa!" dedi Esin, gözlerini kocaman açarak. "Ne kadar çok şey biliyorsun Furkan."

Furkan kasıla kasıla, "Bilirim tabii," dediğinde az daha kahkaha atacaktım. "Bana bu yaz çanta alacağız."

Konu geçişi, beni büyüledi. "Muhabbet açabilen erkek..." diye mırıldandı Devin, kıkırdayarak. "Zehir olsa yut."

"Aa," dedi Esin yeniden. "Okul için mi?"

"Hm hm..."

"En sevdiğin renk ne? Benimki pembe ve beyaz ama dün kırmızıydı."

"Yeşil."

"İlgi görünce soğuk yapmaya başladı," dedi Devin. "Erkek!"

O kadar çok güldüm ki Fırat'ın omzumdaki başı sarsıldı. Esin birden "Fırat abi," dedi alçak ve tatlı bir sesle onun sırtına dokunarak.

Fırat başını anında omzumdan kaldırıp gülümseyerek Esin'e döndü. "Söyle balım."

Esin, ellerini önünde birleştirip omuzlarını geriye doğru attı. Utanmıştı. "Senin en sevdiğin renk ne?"

"Gerçek bir cimcime yetiştiriyorsun Onur," dedi babam, minik bir kahkaha atarak. Furkan'dan istediği ilgiyi alamayan Esin'in radarına anında başkası girmişti. Bu kıza bayılıyordum.

"Ne yazık ki..." dedi Onur abi. Sesi çok hüzünlüydü. "Kime çekti bilmiyorum. Özge gözünü benimle açtı, bu kız her hafta en az beş kere aşık oluyor. Yüreğim dayanmıyor Feyyaz abi."

"Normalde siyah galiba," dedi Fırat. "Gri de olabilir. Ama bugün, pembe tacın sayesinde pembe."

Esin kıkırdayarak annesine döndü. "Duydun mu? Erkeklerin pembe sevmesi çok güzel, değil mi anne?"

"İleride tahtımı sana bırakacağımı hissediyorum Esin," dedi Ferda. "Gerçek bir kraliçe olacaksın."

"Ya delireceğim size," dedim gülerek. "Ne kadar kocaman bir aile olduk biz böyle."

Gözlerimi ısınmak için sahaya çıkan Bursaspor oyuncularına çevirdim. Aralarında Doruk yoktu. Saate bakmak için telefonumun ekranına dokunduğumda onda gelen mesajları gördüm.

Sevgilim: Biraz gerginim

Sevgilim: Az daha yanlış odaya giriyordum

Sevgilim: Yıllardır ev dediğim yerde, rakip soyunma odasındayım.

Sevgilim: Hiç doğru hissettirmiyor

Az önceki neşemin boynu bükülürken içindeki sıkıntıyı ruhumun köşesinde hissettim. Daha önce Efes'le rakip olmuşlardı ama o zaman Bursaspor'un sahasındalardı. Bugünse evi saydığı yerde bir yabancıydı Doruk.

Feza: Takımdan ayrılma sebeplerin de burada

Feza: Sence de bir cevabı daha hak etmiyorlar mı sevgilim?

Sevgilim: Dün gece rüyamda 61 sayı atıyordum. Maç 61-0 bitiyordu.

Yeniden gülmeye başladım. Bu maçı kimin kazanacağına dair hiçbir şüphem yoktu zaten. Efes, gerçekten çok iyi bir takımdı fakat EuroCup'ı finalde kaybetmiş ve tahminlerimize göre Süper Lig kupasında da final oynayamayacak olan Mazhar Hoca'nın kalan bütün maçlarda varını yoğunu ortaya koyacağından emindim.

Muhtemelen sezon sonunda Bursaspor'dan ayrılacaktı.

Ben bunları düşünürken Doruk bir mesaj daha attı.

Sevgilim: Bir önceki gece rüyamda ne gördüğümü de anlatayım mı :))

Sevgilim: Seni özledim

Feza: Sol köşeden soktuğun ilk üçlükten sonra benim oturduğum tribünü mü işaret edeceksin yani :))

Feza: Isınmaya gel aşkım, topa dokunduğun an azalır senin gerginliğin. Bu hep böyle oldu. Kafanda kurma, hırsını eyleme dök.

Feza: En iyi bildiğin şeyi yapacaksın. Karşı tarafı seviyor olman, onları delirtemeyeceğin anlamına gelmiyor.

Feza: İnsanların kafasında bu sezonun MVP'sinin kim olacağına dair bir soru işareti varmış diye duydum.

Feza: Oynayacağın dört çeyrek, bunu değiştirecek.

"Doruk'la mı yazışıyorsun?" diye sordu babam. Utanarak ona doğru döndüğümde yüzümdeki gülümsemeden anladığını fark ettim. "Söyle ona, serbest atış kaçırırsa Falezleri yemeğe çıkarmak zorunda."

Onur abi, "Değirmenciler üvey evlat mı?" diye sordu. "Bizi de."

Doruk'a mesajlarını seve seve ilettim. Kısa bir süre sonra salondan bir alkış sesi yükseldiği için Furkan'la Fırat'ın konuşmasını dinlemeyi bıraktım ve gözlerimi parkeye çevirdim. Doruk, sarı ayakkabıları ve beyaz formasıyla sahadaydı. Bu forma tenini o kadar parlak gösteriyordu ki bir anlığına yaydığı ışık karşısında hayrete düştüm.

Omuzlarına siyah ağrı bantlarından takmıştı ama sebebi, ağrısı olması değildi.

Sebebi benim tırnaklarımdı.

Başını kaldırıp gözlerini deplasman tribününe çevirdi. Birkaç saniye sağı solu taradı. Elimi kaldırdığımda gözleri beni buldu ve bana göz kırptı. Ardından onun için burada olan kocaman ailemize el salladı.

Anadolu Efes taraftarlarının bir kısmı, tıpkı bizim gibi onu gürültüyle alkışlayarak karşılamıştı.

Alkışın yoğun olduğu gruba doğru dönüp ellerini çenesinin altında birleştirdi ve hafifçe öne eğilerek onlara minnetini sundu.

Gözüme çok tatlı geliyordu.

Bir fırtınaya dönüşmeden önce erkekler, bazen böyle görünebiliyordu.

Onun varlığını ilk önce Shaw fark etti. Lucas, bileğindeki küçük sakatlık sebebiyle bugün kadroda değildi fakat maçı izlemek için gelmişti. Doruk, selam vermek için onun oturduğu tarafa doğru ilerlerken arkasından yaklaşan Shaw'ı fark etmedi ama Shaw kolunu onun omzuna yasladığında irkilmedi, gülerek arkasını döndü ve ona sarıldı.

Birlikte Lukas'a doğru yürüdüler. Bu sırada Momo, kasıtlı bir şekilde Doruk'a doğru bir basketbol topu fırlattı. Doruk, gülerek ona bir pas çıkardı ve Momo, topu potaya smaçlayıp sırıttı.

Eğer ilk kez görüyor olsaydınız onun yanlış formayı giydiğini düşünürdünüz.

Bursaspor oyuncularından çok bağımsız görünüyordu. Efes'teki takım arkadaşlarıyla kurduğu bağın yüzde birine bile sahip değildi onlarla.

Lukas'la selamlaştı, Ivan abiyle el çakıştı. Ardından bir basketbol topu aldı ve ısınmak için kendi takımının yanına doğru yürüdü.

Birkaç dakika sonra, Aras da sahaya çıkmış ve ilk yaptığı koşarak Doruk'un yanına gitmek olmuştu.

İkisinin sarılmalarını izlerken Devin'le neden el ele tutuştuğumuzu bilmiyordum.

Birlikte şahsi basketbolcularımıza biraz fazla eridiğimizi fark edince kahkaha atıp birbirimizden uzaklaştık.

Maç kadrosu anons edilmeye başlandığında taraftarlar Bursaspor'u yuhalamaya başladı.

Sıra 15 Numara'ya geldiğinde ise ses, dörtte bire indi. Dörtte üçlük kesim, ıslık çaldı ve Doruk'u alkışladı.

Gözlerimin dolması işte bu kadar kolaydı.

Kendini A takımla oynadığı yarım sezonda böyle sevdirmiş olması büyüleyiciydi. Bursaspor'la geçirdiği süre artık Efes'le geçirdiği süreden daha fazlaydı ama bir şekilde gittiği her yere iz bırakıyordu.

Dorukhan Falay, henüz yirmi yaşında lige iz bırakan bir adam olmuştu.

Saat sekiz buçuğu gösterirken ilk düdükle birlikte hava atışı yapıldı. Doruk, Efes'in Barcelona'dan aldığı oyun kurucuya daha ilk saniyeden kilitlenmiş durumdaydı. Adamın ilk şutunu bu sanki bir son saniye basketiymiş gibi hırsla bloklayarak oyuna başladı.

Zerrin Hanım'la görüşmeye başladığı günden bu yana ona zarar veren hırsını onu güçlendirmesi için kullanmasında bir artış yaşadığını düşündüğünü bana kendi ağzıyla söylemişti.

Sanırım maçın başında gördüğüm tam olarak buydu.

Hırsıyla konsantrasyonunun temelini atıyordu.

İkinci dakikanın sonunda sol köşeden el üstü bir üçlük buldu. Şut pozisyonunu bozmadan, havadaki bileğini sağa doğru büktü ve işaret parmağının ucunu bulunduğum yere çevirdi.

"Başladı şova," diye mırıldandı Fırat, huysuzca.

"Bıkmıyor teneke," dedi babam da aynı huysuzlukla.

"Adam adam!" diye bağırdı Onur abi, gururla.

Özge abla da gülerek beni dürttü bu sırada.

Doruk'u onlarla izlediğimde çok utanıyordum. Yurt odamda tek başıma olsaydım muhtemelen şu an ekrana ekmek banıyor olurdum.

Bir süre oyuna o kadar da odaklanamadım çünkü aklıma yatak odasında oynadığımız yetişkin oyununun içeriği geldi. Beni kucağına aldığında gözlerimin içine nasıl baktığını hatırladım. Terlemeye başladığı için alnına düşen saçı, bana iki gece öncesini hatırlattı ve kanımın ısınıp yanaklarıma toplandığını hissettim.

Doruk, ben oyundan tamamen kopmak üzereyken bir üçlük daha buldu. Bunu o kadar kolay gösterdi ki, az önce ikili sıkıştırmayı aşıp kendine boş bir koridor bulmuş olan sanki bendim.

Barcelonalı oyun kurucunun şutunu tabiri caizse bir kez daha tokatladı.

Adamı hayata küstürecekti.

Mazhar Hoca kenardan takımını yönlendirirken ara ara diğer oyunculara sesleniyor, jestleri ile taktikler veriyordu.

Yalnızca Doruk'un ismini hiç söylemiyordu.

Sanki canı nasıl isterse öyle takılması için ona müsaade ediyordu.

İlk çeyreğin tamamında onu oyunda tuttu. Doruk'un enerjisine bakılacak olursa bu maçı sekiz çeyrek oynamasında da bir sakınca yoktu. Bir saniye bile durmuyordu. Ya koşuyor ya savunmada varını yoğunu ortaya koyuyordu.

İlk çeyrek bittiğinde dokuz sayıya ulaşmıştı. Benche doğru yürürken bir anlığına durdu ve kafasını kaldırıp etrafına baktı. O saniye canını yaktığını buradan bile hissettiğim bir fragman, aklının içinde dönmeye başlamıştı. Bu salonda A takımla ilk maçına çıkmıştı. Bu salonda, şimdi rakibi olan arkadaşlarıyla bir sürü antrenman yapmıştı. Bu salonda burnumun dibine girmiş, aklımı karıştırmıştı. Burayı özlediğini biliyordum.

Fakat bu, onun başarısızlığına sebep olmadı.

Onunla ilgili en sevdiğim şeylerden biri, koşullar ne olursa olsun günün sonunda devam edebilecek mentale sahip olmasıydı.

Bir sene boyunca kendimi ait hissetmediğim bir takımda oynayabilir miydim bilmiyordum. Muhtemelen ben ne yapar eder, kendimi oraya ait kılmanın bir yolunu bulurdum ve yalnız kalmamak için herkese kendimi sevdirmeye çalışırdım.

Doruk, Bursa'da bir senedir yapayalnızdı. Antrenmanları dışında bir hayatı yoktu. Bulduğu her boşlukta İtalya'ya, benim yanıma kaçıyordu. Biraz huzur buluyor, sonra yeniden o dört duvarın arasına dönüyordu.

Yalnızlık beni boğuyorken onu bir şekilde diri tutuyordu.

Bugün yedi kat yabancının bile alkışladığı bir adam olmayı yalnız geçirdiği gecelere borçluydu.

Doruk, o gecelerle kendini boğuyor ve sabah olduğunda eline bir basketbol topu alıp yeniden doğuyordu.

İnsan, uğruna hayatını adayacak bir uğraş edindiğinde bir süre sonra o uğraşın kolları ve bacakları oluşuyordu. Kendinizi en kötü hissettiğiniz anda size koşan ve elini uzatan, işte o uğraş oluyordu.

Herkes dipten bir dala sarılarak çıkmaya çalışıyordu. Eğer o dalın ait olduğu ağacı diken kişi sizseniz, o dal her şeyden daha sağlam oluyordu.

Başarı, sağlam bir mental ve emek istiyordu.

Doruk'un çoğu zaman bozuk bir mentali vardı fakat tutunduğu dal, her zaman çok sağlamdı. Yetiştirdiği ağaçtan aldığı destek, koşullar ne olursa olsun kendini toparlayabilmesine olanak sağlıyordu.

İkinci çeyreğin ilk iki dakikasında Mazhar Hoca onu kenarda tutarak dinlendirdi fakat hiperaktif bir çocuk gibi davranıyor, yerinde oturmayı başaramıyordu.

Ya sahadaki arkadaşlarına bağırarak komutlar veriyor ya da daracık alanda sağa sola yürüyordu. En sonunda dayanamadı ve Mazhar Hoca'ya ilerleyip kulağına bir şeyler söyledi. Mazhar Hoca onu omzundan bastırarak yerine geri oturttu.

"Eli soğuyacak da diyemiyorum," dedi annem. "Bu maç buzlu suya bile soksalar eli soğumaz benim oğlumun."

"Oğluna kurban olsunlar Canan ablacığım ya," dedi Özge abla. "Oğlun ömrüm benim ya!"

"Çok fazla duygusal bağ..." dedi Fırat. "Çocuk benchte öfke nöbeti geçiriyor, ağzından köpükler çıkaracak birazdan oyuna girebilmek için. Bir de size bakın."

"Dayımın ağzından köpük çıkmaz," dedi Alican. "Ama PlayStation'undaki bir oyunda ağzından köpükler çıkaran bir dövüşçü vardı."

"Çok korkuyorum ben ondan ya!" dedi Esin.

"Niye ki?" diye sordu Furkan, ilgiyle.

Devin, Aras'ın bacaklarını süzmeyi bırakıp bitirim üçlüye döndü.

"Prenses giydirme oynamak istiyorum," dedi Esin. "Öldürmeli oyunları hiç sevmiyorum."

"Ali," dedi Furkan, ciddi bir sesle. "Kardeşini korkutacak oyunlar oynamamalısın."

"Bu çocuğun hepimizden olgun olması beni bitiriyor," dedi Ferda. "Haklısın Furkan, Alican da prenses giydirme oynamalı."

"Hayır," dedi Alican. "Çok sıkıcı."

Esin dudaklarını sinirle araladı ama sonra alınmış gibi kollarını önünde bağlayıp çenesini diğer tarafa çevirdi.

"Üzülme," dedi Furkan. "Bence sıkıcı değillerdir."

"Furkan seninle prenses giydirme oynar," dedi Fırat gülerek.

"Alican'ı çöpe atmak istiyorum," dedi Esin. "Sen de küçükken Fırat abiyi çöpe atmak istiyor muydun Ferda abla?"

"Küçükken mi?" diye sordu Ferda. "Ah güzelim benim, inan bana büyüyünce daha çok istiyorsun."

Fırat sinirle dudaklarını araladı, sonra Esin'i taklit ederek kollarını göğsünde bağladı ve çenesini diğer tarafa doğru çevirdi.

Babam, gülmekten kıpkırmızı olmuştu. Fırat'ın ensesine bir tane geçirdi. Oğluna duyduğu sevgi gözlerinden taşıyordu. O an bu tablonun bir başka versiyonunun içinde olacağımız zamanı düşündüm. Yanımdaki ve sahadaki yer değiştirecekti. Solumda Doruk oturacak, yeşil sahada erkek kardeşim gol kralı olacaktı.

İkinci çeyreğin ortasında Mazhar Hoca Doruk'u oyuna aldı. Shaw, o girer girmez Doruk'a fake atarak kendine alan açtı ve iki adımın ardından bir turnike bıraktı.

Doruk, onun hoş geldin deme şeklinden hoşlanmamıştı. Şutunu savunamadığı için kendine çok kızmıştı.

Anadolu Efes'i rüyasındaki gibi sıfır sayıda tutamama işine kuruluyordu resmen. Yakaladıkları sekansla birlikte Efes durumu 32-25'e getirdiğinde başını iki yana salladı ve kendi takım arkadaşlarına hayal kırıklığıyla baktı. Bir destek arayışındaydı ama sanki kendisini tek başına mücadele ediyor gibi hissediyordu. Kaybedilen EuroCup finalinden sonra moraller hâlâ toparlanamamıştı anlaşılan.

Doruk, sazı eline alıp çeyreği 34-30'a kadar taşıdı.

Devre arasına girer girmez başını eğdi ve soyunma odasına doğru yürümeye başladı.

"İçeride duvarları kemirmese bari," dedi Özge abla.

"Samuel'i yiyecek bence," dedi babam. "Üç tane şut kaçırdıysan bir tane pas vermeye ne dersin acaba? Mal adam ya."

"Aras'a neden bu kadar az süre veriyor anlamıyorum," dedi Devin, Efes koçunu kastederek.

"Genç yetenekleri yemeye bayılıyor da ondan," dedi Fırat. "Gönderecekler bunu, görürsünüz. Vadesi doldu."

Biraz daha basketbol hakkında konuşuldu ve sevgilim, insanları basketbola doyurmak için on beş dakika sonra sahaya geri döndü.

Aslında üçüncü çeyreğin başında uslu uslu oyununu oynuyordu.

Barcelona'dan gelen oyuncunun üçlüğünü engellemek için sıçradı. Topa parmak uçları temas etti ve şutun dengesini bozdu fakat yükselirken dirseği, rakibinin omzuna çarptığı için Doruk'a bir faul çalındı.

Karar doğruydu fakat o an karşı tarafın reaksiyonu epey yanlıştı.

Doruk bir anda kendini kendisinden dört santim kısa bir adamla kafa kafaya buldu.

Arka arkaya yediği bloklar, rakibini çileden çıkartmış durumdaydı. Doruk'un omzunu sertçe ittiğinde Doruk, geriye gitmek yerine ona doğru bir adım atıp derdini sorgular gibi baktı. Ve diğer oyuncu, köprüde karşılaşan iki inatçı gibi alnını onun alnına yaslayıp Doruk'u itmeye devam etti.

Babam, çocukların yanında ağzından bir küfür kaçırıp bunu öksürüğüyle toparlamaya çalışmayacak kadar çok sinirlenmişti.

Shaw diğer oyuncuyu belinden tuttuğu gibi savururcasına başka tarafa doğru uzaklaştırırken Doruk'u bu kavgadan sıyırmaya çalışan ilk kişi Aras olmuştu.

Bursaspor oyuncularıyla kişisel problemlerim vardı. Kimsenin çıkıp sevgilimin arkasında durmamasına sinirlenmiştim. Mazhar Hoca, öfkeden delirerek hakeme bir şeyler anlatmaya çalışırken Doruk, bir boğa gibi soluyarak bakışlarını rakibinden ayırmıyordu.

"Maç bitti," dedi Fırat, otuz iki diş sırıtarak. "Herkese geçmiş olsun."

Ben de anında oyunu şova çevirecek sanmıştım ama bu olaydan kırk saniye sonra Doruk, turnike için adımladığı sırada yüzüne bir darbe aldı ve kaşı açıldı.

Kanaması olduğundan kenara gelmesi gerekiyordu. Bakışlarımı yüzüne dikerek mimiklerinden ne hissettiğini anlamayı denedim. Çenesini sıkıyordu. Çok acımış mıydı?

Kan, şakağından süzülüp yanağına doğru akıyordu. Bunu yapan Ivan abi olduğu için hiç bağırıp çağırmamış, hakeme itiraz bile etmemişti. Kasıtlı bir hamle yoktu. Bir de karşısındaki, çok saygı duyduğu bir oyuncuydu. Bu yüzden aldığı darbeyi hızlıca kabullenmişti.

O zaman ben neden kendimi bu kadar öfkeli hissediyordum?

Ona zarar gelmiş olmasından nefret ediyordum. Bu, onun yüzünü yaralarla dolu gördüğüm başka bir günü hatırlattı bana. Kanımın çekildiğini hissettim. O günden bugüne ne kadar çok şeyin değiştiğini düşündüm ve kendimi bir kez daha Doruk'la gurur duyarken buldum.

Aldığı darbeler onu daha da güçlendiriyordu.

Kaşına pansuman yapıldıktan sonra yarım kalan işine geri döndü. Bunu düşündüğüm için çok utanıyordum ama kaşındaki bandaj, onu tam bir savaşçı gibi gösterdiğinden olsa gerek biraz etkilenmiş olabilirdim.

Konu o olduğunda saçma sapan şeyler bile beni etkilemeyi başarıyordu.

Doruk, oyuna döner dönmez el üstünden zor bir üçlük daha buldu. Geri dönerken yavaş koştuğu için arkada kalmıştı. Tankut, Efesli Giray'ın elinden bir top kaptı ve başını arkaya doğru çevirdiği an hâlâ Efes'in yarı sahasında olan Doruk'u buldu. Doruk, kendisine gelen pası yakaladı. Önünde kimse yoktu. Boş potaya koşmaya başladı.

İçinden bunu jeneriklik bir ana dönüştürmek istemiş olmalıydı.

Adımlamaya başladı. Bir adım... İki adım... Sıçradı.

Havadayken topu bacaklarının arasından geçirdi ve ardından potaya smaçladı.

Salonda bir anlığına büyük bir sessizlik oldu.

Doruk kollarını iki yana açtı ve başını arkaya doğru yatırarak yüzündeki büyük gülümsemeyle birlikte geri geri koşmaya başladı.

İyi hissediyordu.

Yaklaşık beş saniyede beş sayı bulmuş, dakikalardır Bursaspor'un aleyhine olan skoru eşitlemişti. Efes'in koçu onun bu havaya giren halini kesmek isteyerek mola aldı.

Fayda edeceğini mi sanıyordu? Sevgilim alev alıyordu.

Üçüncü çeyreğin son dakikalarına girdiğimizde Anadolu Efes, daha sert bir savunma anlayışıyla oynuyordu. Doruk'a giden ikili sıkıştırma yüzünden pas kanalları tıkandı. Hücum süresinin bitmesine az bir süre kaldığı için Doruk yapacak bir şey bulamadı ve üçlük çizgisinin oldukça gerisinden potaya doğru bir şut çıkardı. Buna daha çok topu fırlatmak bile denilebilirdi.

Bu absürt şutun ardından top, yine çemberin içinden geçti.

Kahkaha atıyordum. O da aynı durumdaydı. Şansı da arkasına almıştı. Şu an bölüm sonu canavarı gibi bir şeydi. İnsanları canından bezdirmişti.

Aras, onu savunmak için havaya kalkan eliyle birlikte izlemişti bu üçlüğü. Olduğu yerde durarak Doruk'a dik dik baktı.

Doruk, hiç kimseyi umursamadan koşarken kafasını gülerek sallamaya başladı.

Kendini durduramamış gibi birleştirdiği iki parmağını şakağına yasladı ve doğrudan Efes'in koçuna bakarak bir izci selamı verdi.

Onunla alay ediyordu.

Yaptığı bu hareket teknik faul yemesiyle sonuçlandı. Umurunda bile değildi. Oynadığı oyundan sonuna kadar zevk alıyordu. Gülüşünü durdurmaya çalıştıkça başarısız oluyordu.

Teknik faul, karşı takımın kullanacağı bir serbest atış anlamına geliyordu. Sonrasında da top hücum için Efes'e geçecekti.

Doruk, hesap vermesi gereken tek kişiye döndü.

Mazhar Hoca, oyuna sokmak üzere olduğu Bursaspor oyuncusuna verdiği taktik görünmesin diye elini ağzına kapatmış gibi yapıyordu ama onu biraz olsun tanıyorsam, şu an güldüğünü kameralardan saklamaya çalışıyordu.

Doruk daha fazla sırıtmaya başladı.

Mazhar Hoca dönüp ona kaşlarını çatarak bağırdı. Bunlar bir tiyatrodan ibaret anlardı. Doruk, ellerini çenesinin altında birleştirip hafifçe öne doğru eğilerek ondan özür diler gibi yaptı.

Fırat, yanımda dakikalardır kahkahalara boğuluyordu. "Önüne gelenle taşak geçiyor," diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Günün sonunda fanlarıyla düşmanlarının sayısı eşitlenecek ama çok keyifli yine de."

"Ay bunlar hep el ele tutuşsa olmaz mı ya?" dedi Devin, sitemle. "Aras'ın bakışlara bak. Babasından kaç laf yiyeceğini hesaplıyor dakikalardır. Karşı karşıya olmalarını hiç sevmedim."

"Bitir hoca," diye mırıldandım kendi kendime. Onları pek dinleyemiyordum. "Böyle giderse sahaya inip ona evlenme teklifi edeceğim."

Üçüncü çeyreğin sonunda Bursaspor, Efes'e dört sayılık bir üstünlük kurmayı başarmıştı.

Dördüncü çeyrekte de Dorukhan Falay yağmuru vardı.

Bunu da atamaz diye düşündükleri ne varsa atıyordu. Ben düşünmüyordum. Ben topu elinden çıkardığı anda sayı bulacağına emin olmuştum. Kaç attığını saymayı da bırakmıştım. Yalnızca gülümsemelerini izliyordum.

Bursaspor'un sahasındayken oynadıkları maçta Doruk, eski takımına karşı bulduğu sayılardan sonra neredeyse hiç sevinmiyordu. Bu maçtaysa etrafındaki herkesi kışkırtmaktan keyif alıyora benziyordu.

İnsanlar tarafından yetersiz hissettirilmişti ve şimdi aynı insanlara herkese tek başına yetebileceğini gösteriyordu.

Doruk, maçı 32 sayı atarak bitirdi.

Bu, onun kariyer gecesiydi.

Maç 61-0 bitmemişti. Tüh.

Ama Efes'le sezon içinde oynadıkları iki maçın ilkinde 30, ikincisinde 32 sayı atarak rüyasındakinden daha fazla basket bulmayı başarmıştı.

Babam ve Onur abi, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış halde Senden Daha Güzel şarkısını söylemeye başladılar. Bunun Efes'in galibiyetten sonra çalan kendileriyle özdeşleşmiş şarkıları olduğunu düşünürsek, deplasman tribününün çirkefleştiğini söyleyebilirdik.

Biz de ayağa kalktık ve babamlara eşlik ettik.

Doruk, son düdükten sonra takımı bir kutlama yapmak için koşarken işaret parmağını kaldırıp hepimizin oturduğu tarafı gösterdi. Ardından baş parmağını arka arkaya sol göğsüne vurdu, kalbim sizsiniz der gibi.

Maç sonu röportajında Doruk'a bu maçı ekstra motivasyonla oynamasının ve maçın içinde yaptığı hareketlerin sebebinin Anadolu Efes'le sona eren sözleşmesinden mi kaynaklandığı soruldu.

Doruk, güldü ve rahat bir tavırla cevap verdi.

"Tribünde ailem vardı. Ben sadece onları eğlendiriyordum."


🏀


Ertesi gece

Doruk: Feyyaz amca, hayırlı geceler. Çok geç bir saatte rahatsız ediyorum kusura bakma.

Doruk: Yarın uygunsanız size uğrayabilir miyim? Seninle konuşmak istediğim bir şey var.

Feyyaz Falez, yastığının altından gelen titreşimle birlikte bir gözünü araladı. Her gözünü açtığında yanındaki varlığına şükrettiği karısı Canan Falez'e sardığı kolunu yavaşça çekti ve zifiri karanlıkta sesin nereden geldiği idrak etmeyi denedi. İlkinin ardından bir titreşim daha hissettiğinde telefonuna mesaj geldiğini anladı.

Elini yastığın altına attı. Gecenin bir yarısı gelen bildirimden hayır gelmeyeceği düşüncesine sahip olduğu için hızlıca ekranını aydınlattı ve gözlerini önce saate dikti.

00.52'ydi.

Doruk'un adını görür görmez uyku sersemliği gitti ve yataktan hızla doğruldu. Ani hareketi Canan'ı uyandırmıştı. "Bir şey mi oldu canım?" dedi uykulu sesiyle.

Feyyaz, karısını rahatsız ettiği için üzülerek ona doğru eğildi ve saçlarının üzerini öptü. "Uyu sen, bir şey yok."

"Çocuklar mı?" diye sormayı denedi Canan. Cümlesi, esnemesiyle yarıda kesilmişti.

"Bizim sıpa," diye cevapladı Feyyaz. Karısı ne kadar esnerse esnesin bir cevap almadan onu bırakmazdı, biliyordu. "Uzaktaki sıpa," diye ekledi.

Canan kafasını kaldırmaya çalışınca Feyyaz, onun alnına bir öpücük kondurarak onu dudaklarıyla yastığa doğru itti. "Endişelenme," dedi. "Endişelenecek bir şey varsa sana söylerim. Uykuna dön, ben bir konuşup derdini öğreneyim. İçimiz rahat etsin."

"Tamam hayatım," dedi Canan. "Dönerken bir bardak su getirir misin? Bir de Furkan'a bak, üstünü açmıştır."

Feyyaz, bu kadına onu ilk gördüğü andan beri hayrandı. Onunla genç yaşta, bir kafede tanışmıştı ve şimdi dört çocukları vardı. Durumları hiçbir zaman Canan'ı yaşatmak istediği sarayların seviyesine yaklaşamamıştı ama kurdukları yuva, daima sımsıcaktı. Her zaman sebebinin karısı olduğunu düşünürdü. Bu kadın, ona hayatında alabileceği en güzel hediyeleri vermişti ve onlara her gün muazzam bir şekilde annelik ediyordu. Feyyaz ne zaman Canan'a üç saniyeden uzun baksa onu hak etmek için ne yaptığını düşünürdü.

Canan'ın her zaman çilekli el kremi kokan elleri, Feyyaz'ın doğrulmak için yatağa bastırdığı elini kavradı. Adamın hareketsizliği, içine bir korku ekmişti. "Sen iyi misin?" diye sordu ona. Uykusu dağılmaya başlamıştı çünkü kocasının huzursuz olduğunu sanmıştı.

"İyiyim Canan'ım," dedi Feyyaz, baş parmağıyla karısının elinin üzerini okşayarak. "Bir anlığına güzelliğin, beni dünyadan kopardı. Çöpte bulduğumuz oğlumuzla konuşup hemen döneceğim, merak etme. Furkan'a bakarım, su da getiririm. Hemen döneceğim."

Canan'ın canına minnetti. Kocası iyi olmasaydı bunu zaten kalbinin köşesinde bir sızı olarak hissederdi. O yüzden ince battaniyeyi omuzlarına kadar çekti ve gözlerini kapattı.

Feyyaz, elinde telefonla koridora çıktığında bir saniye bile beklemeden Doruk'un numarasını tuşladı.

Doruk İstanbul'daki evinde, televizyonun karşısına yayılmıştı. Aniden ekranda gördüğü isimle birlikte ne yapacağını bilemedi ve ayağa kalktı.

Telefonu açıp kulağına götürürken salonun ortasında öylece dikiliyordu. "Sizi uyandırdım mı?" diye sordu telaşla. "Çok özür dilerim."

"Oğlum," dedi Feyyaz Falez, kısık bir sesle. "İçine ne dert oldu da bana yazdın bu saatte?"

"Gerçekten çok özür..."

"Doruk..." Bir baba tarafından kucaklanan ismi ile birlikte göğsündeki baskının azaldığını hissetti Doruk. "İyi misin aslanım?"

Doruk'un gözleri doldu. Bu adamın onun hayatundaki yerini kelimelere dökemiyordu. Ne yaparsa ondan onay almak istiyordu. Bir maçta 32 sayı bile atmış olsa ama Feyyaz Falez ona kötüydün dese, kötü olduğuna inanması bir saniye dahi sürmezdi. "İyiyim," dedi kesik bir nefesle. "Korkmanızı gerektirecek bir şey yok. Boşa telaşa soktum sizi, özür dilerim tekrar. Sadece... Biraz kafam karıştı ve sizinle konuşabileceğimi düşündüm. Yedinci sandalyeyi depoya kaldırmadınız umarım..."

Feyyaz gülmeye başladığında "Sözüm senettir," dedi. "Ama konu sen olduğunda, uygun bir saati beklemene gerek yok konuşmak için. Ben saati sana uydururum oğlum. Söyle derdini."

Doruk, kendini küçük bir çocuk gibi hissetti. Ona hiç söylememişti ama onu çok seviyordu. Aslında söylemek isterdi. Bunun dışarıdan nasıl görüneceğini bilmiyordu ama Feyyaz Falez'e bir gün kendisi için ne kadar değerli olduğunu anlatmak istiyordu.

Doruk, ileride onun gibi bir baba olmak istiyordu. Bir de Onur abisi gibi...

En eksik tarafı bu olduğu için, etrafındaki babaları büyük bir dikkatle izlerdi Doruk. Anadolu Efes'teyken Mateo Mora ve Jess'in baba kız ilişkisini de benzer şekilde izlemişti. İnsanın bir çocuğunun olmasının nasıl bir his olduğunu merak ediyordu.

İnsan; kendi canından olanı nasıl ağzından kan gelene kadar döverdi, bunu hiç anlayamamıştı ancak en fazla ne kadar sevebilirdi, bunu gözlemleyerek öğrenmişti.

"Yarın konuşsak daha iyi olur," dedi Doruk. "Sizin fikriniz kadar diğerlerinin fikirlerine de önem veriyorum. Fırat da evde olacak, değil mi?"

Doruk'un içsel sıkıntılarını sesinden hissedebiliyordu Feyyaz. Acaba Feza, neler olduğunu biliyor muydu? "Evet," dedi. "Hepimizle mi konuşmak istediğin bir şey var?"

"Sizin için de uygunsa..."

"Kız istemeye gelmeyeceksin değil mi lan?"

Feyyaz Falez'in ani sorusu, Doruk'a kal gelmesine sebep oldu. Yanlış anlaşılmanın verdiği korkuyla dudaklarını araladı fakat Feyyaz gülmeye başlayınca onun da omuzları gevşedi.

"Bir karar vermem gerekiyor," dedi Doruk. "İçim içimi yiyor, Feyyaz amca. Sizin de fikirlerinizi duymak istiyorum, durum bu."

Feyyaz, konunun içeriğini tahmin etmeye başlamıştı artık. "Buyur," dedi. "İstediğin zaman gel, sormana gerek mi var sanki? Kapımız hep açık sana."

"Çok teşekkür ederim," dedi Doruk.

"Dinlen güzelce," dedi Feyyaz. "Sabahlar ne getirir bilinmez ama bence siler gecelerin derdini. Güneş doğsun, bir yol bulunur oğlum."

"Çok teşekkür ederim," dedi Doruk, yeniden. Bu adamla konuşurken kendini bir garip hissediyordu. Beyin fonksiyonlarını yitiriyordu sanki.

"Gel yarın, istediğin bir yemek var mı? Canan sorar şimdi bana, verecek cevabım olsun."

Doruk, "Kahvaltıya gelebilir miyim?" diye sordu biraz çekinerek.

"Lan gel," dedi Feyyaz Falez. "İstersen şimdi çık gel, manyağa bak. Yer mi yok? Salondaki kanepede iki büklüm uyursun, dana seni."

Doruk, kendisine cehennem olan o evi düşündü. Oradan başka gidecek hiçbir yeri olmayarak büyümüştü ve şimdi, dört evi vardı. İkisi kendine aitti, diğer ikisi ise ailesine. Üstelik, bundan daha fazla kapının ona açılacağını biliyordu. Bir anda Bekir'de kalmaya başlasa Bekir ona ne zaman gideceğini bile sormazdı. Aras'a gitse, Aras bile onu geri çevirmezdi. Lukas, Shaw, Ivan abisi, Momo... Hiçbiri onu geri çevirmezdi. Hatta Mazhar Hoca'sı kendi evinde onun için bir oda bile ayırırdı bunu biliyordu.

Ne ara bu kadar sevildiğine anlam veremiyordu.

Bu ona çok garip geliyordu.

"O zaman görüşmek üzere," dedi telefonu kapatmadan önce.

"Görüşürüz," dedi Feyyaz Falez, gülümseyerek.


🏀


Bugün Doruk bize kahvaltıya gelmiş.

Ben uyuyordum.

Kimse de durup şu Feyza'yı bir dürtelim de kalkıp üstünü değiştirsin dememiş. Zil çalınca uyandım.

Annem çoktan kahvaltı masasını kurmuştu. Sarsak sarsak yürüyerek hole adım attığımda mutfağın kapısından babamı sucuklu yumurta yaparken gördüm. "Kim?" diye sordum dairemizin kapısını açan Fırat'a.

"Git üstüne düzgün bir şey giy," dedi Fırat, dik dik bana bakarak. "Seninkini çağırmış babam kahvaltıya."

Şoka girmiştim. "Niye?" Yani, tabii ki çağırabilirdi de keşke bana da haber vermek birilerinin aklına gelseydi.

"Beni neden uyandırmadınız?"

"Ben geldim aslında," dedi Fırat. "Ama çok tatlı yalvardın. Ben de Doruk ne hali varsa görsün, ablam uyusun diye düşündüm."

"Teşekkür ederim," dedim. Doruk, bu sırada merdivenleri tırmandığı için odama geçip hazırlanmaya vaktim kalmadı. Sensörlü lamba yandığında, elinde poşetlerle kapının önündeydi ve ben de pembe pijamalarımla gözlerimi ovuşturuyordum.

Sanırım bizim için simit almıştı çünkü elindeki poşetin üstünde bir fırının logosu vardı.

Bakışları bana değdiğinde kafasını sağa yatırıp gülümsedi. "Günaydın."

Fırat, Doruk ayakkabılarını çıkarabilsin diye onun elindeki poşetlere uzandı. "Günaydın abi, karga bokunu yemeden bizde olmanın özel bir sebebi var mı yoksa hobi olarak beni sinir etmeyi mi seviyorsun?"

Doruk, onun ensesine bir tane vurdu. "Saat 10 lan. Sporcu adamsın, erken dediğin saate bak." Ayakkabılarını çıkarırken annemle babam da mutfaktan çıkmıştı. Yüzümün önüne gelen dağınık saçlarımı elimden geldiğinde toparlamayı denedim. Doruk, beni bundan çok daha dağınık bir halde göreli henüz birkaç gün olmuştu. Sanırım bu yüzden sırıtıyordu.

Bize bakıp "Eksiksiniz," dedi. "Furkan'ım yok mu?"

Bu soruyu duyduğu an Furkan, salondan koşa koşa geldi ve onun kollarına attı kendini. Bu kadar dengesiz atlamasının sebebi, Doruk'un onu her şartta tutacağına güvenmesiydi.

Doruk sanki beş kiloluk bir ağırlığı taşırmış gibi onu tutup havaya kaldırdığında kendime henüz çocuk yapmak için çok genç olduğumu hatırlatmam gerekti.

"Hoş geldin oğlum," dedi annem. "Poşetleri mutfağa bırakıver Fırat. Çayın da altını kısar mısın annem?"

Fırat, annemin yanağını öpüp mutfağa geçerken Ferda da odasından çıktı. "Selam sana en büyük basketbolcu," dedi gülerek. "Bana su böreği aldın mı?"

"Yazdığında fırındaydım abim. Zamanlaman çok iyiydi."

"Çocuğa su böreği mi aldırdın?" dedi annem, bir kaşını havaya kaldırarak.

"Aman," dedi Ferda. "Sanki Ferrari aldırdım. İki dilim börek alt tarafı. Abimizdir, eline mi yapışır?"

"Bana bile abi demiyorsun," diye bağırdı Fırat mutfaktan.

"Neyine abi diyeceğim senin?" diyerek mutfağa girdi o da. Muhtemelen ikisi kavga ediyor gibi yapıp annemin dilimlediği kaşarları aşıracaklardı.

Doruk, Furkan'ı yere indirdiğinde babam ona doğru ilerledi ve kolunu açtı.

Doruk, donakalırken babam onu sarılarak karşıladı. "Sucuklu yumurta yaptım sana."

"Bana mı?"

"Hımm... Sana. Fırat midesine indirmeden geçelim mi mutfağa?"

"Çok teşekkür ederim."

"Az mı uyudun?"

"Sizinle konuştuktan yarım saat sonra yattım aslında," dedi Doruk.

Babamla gece mi konuşmuşlardı? Ben niye hiç duymamıştım?

Yine de babamla bir gece vakti konuşabilmesini, Ferda'nın ona mesaj atıp su böreği isteyebilmesini seviyordum. Bu bana gerçek bir yuva olduğumuz hissini veriyordu. Doruk'un bu evde bir yeri vardı. Buna vesile olmak, onu bu sevgi çemberinin ortasında görmek içimi ısıtıyordu.

"Geç hadi," dedi babam. "Çayları sen koy."

"Tabii," dedi Doruk. Babam ona bir görev verdiği için bir çocuk gibi sevinmişti. Çıkardığı ceketini annem aldı. Doruk da yüzündeki ciddi ifadeyle mutfağa geçti ve çay bardaklarının olduğu rafı açtı.

"Gece ne konuştunuz?" diye fısıldadım babama.

"Bir şeyler kafasına takılmış sanırım," dedi babam. "Bize uğramak istemiş o yüzden. Şimdi konuşacağız."

"Kötü mü?" diye sordum. "Kötü görünmüyor. Belli mi etmiyor?"

"Öğreneceğiz Feza," dedi babam. "Geç hadi mutfağa sen de."

Furkan, Doruk'un peşinden koşarak içeri girmişti bile. Ben kafamı içeri uzattığımda "Dur abim," diyordu Doruk, Furkan'a. "Çay dökeceğim şimdi ben, sen biraz uzaklaş tezgâhtan olur mu?" Furkan, başıyla onu onaylayıp sandalyedeki Fırat'ın yanına oturdu. Ferda da bu sırada tavadaki sucuklu yumurtayı masanın ortasına taşıyordu. "Sen açık içiyordun," dedi Doruk, Ferda'ya bakarak. "Ablan gibi." Sırtı bana dönüktü. Kendi kendine gülümsedi. "Sen de rafine şekeri azaltmıştın Fırat, değil mi?"

"Hayır," dedi Ferda. "Deli gibi tatlı yiyor. Falez fertleriyle yaşarken pek mümkün değil o dediğin."

"Doğru söylüyorsun," dedi Doruk, çayları dökerken. Hâlâ burada olduğumun farkında değildi. "Instagram'da yeni bir koleksiyon oluşturdum. Feza İtalya'dayken canımın çektiği tatlı tariflerini kaydettim hep. Birer birer atacağım. Aramızda kalsın. Topçu adamız falan da, ablan varken cidden çok zor diyet işi Fırat."

"Sanırım ablam her şeyi duydu," dedi Fırat, gülerek. "Görüyorsun işte, erkek arkadaşın sana numara çekecekmiş."

"Ya siz beni tatlı yapmakla mı korkutacaksınız?" diye sordum. "İtalyan bir restoranın mutfağını tek başıma döndürüyordum ben. Menülerinde ismim bile yazıyor. İstediğiniz tatlı olsun, âlâsını yaparız."

"Hey yav..." Doruk bir anda bizim evimizde olduğunu hatırlayıp durdu. "He yaparsın," diye toparlamaya çalıştı. "Yapmaz mısın? Yaparsın tabii..." Ferda katıla katıla gülerken Furkan onun neden güldüğünü anlamaya çalışıyordu.

Dakikalar sonra masanın etrafında toplandık. Bu kez, Doruk'la yan yana oturuyorduk. Bu da bana sanki bu bir bayram sabahıymış da bizimkilere kahvaltı yapmaya gelmişiz gibi hissettirdi.

"Al şunu," dedi babam, Doruk'a bir parça simit uzatarak. "Ve şimdi dökül bakalım."

Doruk, simidi aldı ve tabağının kenarına koydu. Ardından yüzünde nereden başlayacağını bilmiyormuş gibi bir ifade belirdi. "Sezon sonu Bursaspor'la olan sözleşmem bitiyor," diye başladı. "Şimdiye dek sezona odaklanmak istediğim için transfer görüşmelerini hep ertelemiştim ama artık mayıstayız, bir karar vermem gerekiyor. Cengiz abiyle bir toplantı yaptık dün."

"Ve?" dedim midemde tuhaf bir kasılma belirirken. Her şeyi söyleyebilirdi. Bir anda dünyanın öbür ucuna gitmekten bahsedebilirdi. Fakat yüz ifadesi, hâlâ gergindi. Bu tam olarak içine sinen bir teklifin olmadığı anlamına mı geliyordu?

Hiçbir teklifin gelmemiş olma ihtimali yoktu. Eğer böyle söylerse bacağıma bir çimdik atıp kendimi uyandırmayı denerdim. Ferda çekinerek, "Teklif geldi ama, değil mi?" diye sordu.

Doruk, ona gülümsedi. Ardından başını bana doğru çevirip gözlerimin içine baktı. "Masada on iki takım var."

"On iki mi?" diye sordum, kalbim delicesine hızlanırken.

Doruk, başıyla beni onayladı ve gülümsemesi genişledi. "On iki, Feza."

Babam, "Ya sen..." dedi birden, kendini tutamayarak. "Ya sen! Sen nesin böyle? Bir sene önce ya bir takım ya hiç diyordun, şimdi on iki takımın arasından seçim mi yapıyorsun? Oğlum, ben de bir şey oldu sanmıştım! Seçemediğin için mi geldin sen bize?"

"Allah'ım bana da böyle dertler nasip et," dedi Fırat, ellerini semaya kaldırarak. Hepimiz aynı heyecanı bölüşüyorduk. Doruk'un parlayan gözleri, üzerimizde dolaşıyordu.

Masada on iki takımın olduğunu öğrenmişti ama muhtemelen sevinmek yerine bizden takdir göreceği anı beklemişti. Ona bir kez sarılırsam birkaç saat bırakamazdım şu an.

"Amin," dedik hep bir ağızdan.

"NBA..." dedi annem, anlam vermeye çalışarak. "Yoksa sen NBA'e gitmek istiyordun ama teklif gelmedi diye mi üzüldün annem?"

Sorusundan çok, son kelimesi bir bomba gibi düştü masaya. Bir anlığına herkes sustu. O kadar doğal bir şekilde söylemişti ki annem, eğer bilmeseydim Doruk'a hep böyle hitap ettiğini düşünürdüm.

Sevgilimin gözü daldı. Ardından oturuşunu dikleştirdi ve "Hayır," dedi. "Hayır, üzülmedim Canan teyze. Drafta başvurmadım. Bir gün NBA'e gittiğimde bench oyuncusu olmak istemiyorum. Avrupalılara nasıl yaklaştıkları ortada. Kendini öne çıkarabilen yalnızca birkaç oyuncu parlayabiliyor, ben sönenlerden olmak istemiyorum. NBA draftında son sıralardan seçilip kulübede çürüyen bir basketbolcu olmayacağım. Bir maçta üç beş dakika süre almayı kendime yediremem. Benim orada yazacak bir hikâyem var. Sadece zamanını bekliyorum. Acele etmek istemiyorum."

"Doruk..." dediğimde yüzünü hemen bana çevirdi.

"Bunun doğru olduğunu düşünüyor musun?" diye sordu. "Henüz yirmi yaşındayım, Feza. Bir gün şansımı deneyeceğim zaten."

"Tabii ki," dedim. "Gideceğin her yerde kendini kanıtlayacağına inanıyorum. Detayları senin kadar düşünemem ama bu sene de gitmek istesen ağzımı açmazdım ki ben. Kararlarını bana göre verme, Doruk. Eğer böyle bir şey yüzünden şüpheye düşüyorsan lütfen bunu yapma. Sen nasıl istiyorsan, doğrusu ne diyorsan o olsun."

"Doğrusu ne, ben de bilmiyorum," dedi Doruk.

"Yaşayıp göreceksin," dedi babam, aynı saniye. "Yol bir tane değil. Kendine bir sürü yol çizmişsin. Seninle gurur duyuyorum."

"Ben de," dedi Furkan. "Sen çok iyi bir basketbolcusun."

"Kapına kuyruk etmiş milleti," dedi Ferda da sırıtarak. "Ne diyelim abiciğim, helal olsun yani."

Doruk, "Hiçbiriniz takımları sormadınız," dedi dudaklarında küçük bir tebessüm belirirken. Takımların büyük ya da küçük, o ülkede ya da bu şehirde olmaları önemli değildi bizim için. Bu, onu çok mutlu etmişti. "Sizi seviyorum ya," dedi gülümsemesi büyürken. "Gerçekten, teşekkür ederim. Onur abiden, ablamdan ne gördüysem sizden de onu görüyorum. Bana duyduğunuz bu güven çok kıymetli benim için."

"Ee," dedi babam, sırıtarak. "Hangi takımlardan bahsediyoruz peki?"

Doruk'un omuzları gevşedi. Arkasına yaslandı ve "Bursaspor'la sözleşme uzatmak istemiyorum," dedi. "Diğer üç takım EuroCup'tan..."

"Ama sen Euroleague'e dönmek istiyorsun."

"Evet, Feza. Bu da Beşiktaş, Galatasaray gibi takımları eliyor."

"Euroleague'deki seçeneklerin neler?" diye sordu Fırat, merakla.

"Pana, Fener, Real Madrid..." Derin bir nefes aldı. "Milano ve Efes..."

"Sen dalga mı geçiyorsun?" Fırat, zevkten dört köşe olmuştu. "Efes'ten de mi teklif aldın?"

"Yenemeyeceğini biliyorsan yanına çek taktiği mi bu?" diye sordu Ferda, kahkaha atarak. "Durduramıyoruz bari bizde oynasın mı demişler?"

Doruk, masada yalnızca ikimiz varmışız gibi gözlerimizi buluşturunca gülmeye başladı. "Kulağıma bir söylenti olarak gelmişti ama ciddiye almamıştım. Maç sonunda bana bunu yeniden çıtlattılar, yine reddettim. Ertesi gün yeniden sordular." Başını iki yana sallayıp daha fazla güldü. "Gönderdikleri bir çocuk için manyak rakamlardan bahsediyorlar, Feza."

O kadar keyifli görünüyordu ki babam bir kahkaha attı. Annem Doruk'un kullandığı buruk ifadeye takılırken ben yalnızca onu yeniden almak için keseyi sonuna kadar açmalarının tadını çıkartıyordum.

"Hiç sıcak bakmıyordun," dedim sırıtarak. Omzuna omzumla vurdum. "Para o kadar mı tatlı geldi?"

"Umurumda olan en az şey o, biliyor musun?" dedi. "Hâlâ sıcak baktığım söylenemez ama ortada Mazhar Hoca faktörü var."

"Kesin miymiş o iş?" diye sordu babam.

"Adam başkana Doruk'u almıyorsanız gelmeyeceğim demiş."

"Ne?" dedim bir kahkaha patlatarak.

"Başkan beni sever," dedi Doruk. "Sorun yaşadığım o değildi. Sorun yaşadıklarım, gidecekler Feza. Köklü bir değişiklik olacağını söylemişti ya Aras, doğru söylüyormuş."

"Peki kabul etmek için neyi bekliyorsun?" diye sordu annem. "O koçu seviyorsun, eski takımına aşıksın ve Efes, İstanbul'da olman demek. Aklını karıştıran şey ne?"

"Ben Efes'te doğdum büyüdüm." Doruk, ellerini masanın üzerinde birleştirirken babam arkasına yaslanıp çayından bir yudum aldı. Gözlerini bir saniye bile Doruk'tan ayırmıyor, onu dikkatle dinliyordu. "Ama bana ayıp ettiler, Canan teyze. Gözü olan herkes bunu görüyor. Şimdi kovulunca giden, çağırılınca geri dönen bir oyuncu mu olacağım? Zamanında benim arkamda durulmadı. Şimdi yeniden onlar için mi oynayacağım? Benden çok kolay vazgeçmişlerdi."

"Ama gidecekler diyorsun?"

"Bunu ben bileceğim," dedi Doruk. "İnsanlar, kovulduğu kapıya dönen bir ezik olarak da bahsedebilirler arkamdan. Ben kendimi tek başıma yerlerden topladım, Feyyaz amca. Şimdi her şeyi etraflıca düşünmem gerekiyor."

"Bu insanlar, rakip takımda olmana rağmen seni aylar sonra Sinan Erdem'de ayakta alkışlayarak karşılayan insanlar mı Doruk?" diye sordum. "Sen gerçekten herkesin seni ne kadar sevdiğinin farkında değil misin? Çıtayı bambaşka bir yere koydun."

"Ve hâlâ çok gençsin," dedi babam. "Kendini daha da geliştireceksin, inanılmaz şeyler başaracaksın. Nerede olursan ol bunu yapacaksın, ben biliyorum. İnan bana, bunu artık herkes biliyor."

Doruk, karşısında oturan Fırat'la göz göze geldiğinde bir süre duraksadı. "Sen?" dedi, sorar gibi. "Sen ne düşünüyorsun Fırat?"

"Abi..." dedi Fırat. Sesi çok dingin ve anlayış dolu çıkmıştı. "Diğer dört takımın baş harfini bile almadın ağzına. Düşünecek çok da bir şey yok sanki, ne dersin?"

Bu noktada omuzlarını dikleştirdi ve çayından bir yudum aldı. Yeni bir konuya giriş yapmaya hazırladı kendini. "Milano da fena bir seçenek değil," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Milano, şampiyonluk için diğerleri kadar iddialı bir takım değil."

"Ben gidersem olur," dedi Doruk.

"Orası öyle ama yine de Milano ile şansın, diğer seçeneklerine göre daha düşük," dedi babam, beni destekleyerek.

"Ama Feza'nın Milano'da mutlu olma şansı çok yüksek." Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken "Bakma öyle," dedi. "Beni düşünme diyorsun, senden başka neyi düşüneceğim? Ben bu hayatı tek kişilik yaşamıyorum artık. Orada zaten bir düzenin vardı. Ayak uydururum. İlerlemek istediğin yer orasıysa kafamda hiçbir soru işareti kalmaz Feza, kararım net olur."

"Oğlum," dedi babam, şefkatle. "Biz seninle ne yapacağız böyle? On iki seçeneği ikiye düşürmüşsün; biri senin evin, biri Feza'nın stajını yaptığı şehir. Mantıklı biri olduğunu iddia etsen de kalbin alıp başını gidiyor böyle zamanlarda. Fenerbahçe, Panathinaikos, Real Madrid... Göz ucuyla bile dönüp bakmadığın takımlara bak."

"Milano'yu da istemiyorsun üstelik," dedi Ferda. "Efes'in adı geçtiği anki ifaden, Milano'dan bahsederken uğramıyor yüzüne."

"Feza istiyorsa bu konu burada kapanır," dedi Doruk, net bir şekilde. "Gidelim dersen, sizin de izniniz olursa gider bir düzen kurarız kendimize. Nereye varır bilmiyorum. Yine de onun mutluluğunu hepimizin en öne koyacağını biliyorum. Kendini geliştirmek istediğin yer Milano'ysa, bunu seçebiliriz Feza."

Bunu gerçekten beklemiyordum.

Doruk'a sözümü geçirebildiğimi biliyordum fakat hayatını bu kadar etkileyecek bir kararı iki dudağımın arasından çıkacak tek bir kelimeye bağlayacağını düşünmemiştim.

Beni basketbolun önüne koyuyordu.

"Doruk," dedim ne hissedeceğimi bilemeyerek. "Bunları düşünmüş olman çok değerli benim için, çok teşekkür ederim ama buradaki sınırı profesyonel bir şekilde ayırmalısın. Sen ne istiyorsan onu yapmalısın. Yarın öbür gün, ne bileyim... Kamboçya'dan aklıma yatan bir iş teklifi alırsam Kamboçya'nın basketbol takımı var mı diye bakmam. Anlatabiliyor muyum? Çok sınandık ama iki farklı uçtayken de aramızdakileri sürdürebildiğimizi biliyoruz artık."

"Kamboçya mı?" dedi Furkan. "Böyle bir ülke var mı yoksa sen mi uydurdun?"

"Var," dedi Doruk. "Güneydoğu Asya'da." Yeniden ilgisini bana çevirdi. "Bunu isteyeceğini sanmıştım."

"Hayır," dedim. "Pası bana atıp Milano'nun hanesine artı yazmaya çalışıyorsun kafanın içinde." Masanın altından eline uzandım ve parmaklarımı parmaklarına sardım. "Deli gibi Efes'e dönmek istiyorsun sen."

Doruk, kafası iyice karışmış görünerek "Aslında Pana..." diye cümleye gireceği sırada Ferda ve Fırat aynı anda "Abi..." dediler gözlerini devirerek.

"Ama Real Madrid de..."

Bu kez "Doruk," diyerek onu bölen annemdi. "Sana engel olan tek şey insanların ne diyeceğini umursaman mı?"

"Hayır," dedi Doruk. Yeniden Fırat'a baktı, onu en iyi o anlayabilirmiş gibi. "Bazı şeyler çok zoruma gitti," dedi. "Aynısını Kasımpaşa yapsa sana, gururuna yedirebilir miydin geri dönmeyi?"

"Şevket Hoca mı beni çağıracak olan?" diye sordu Fırat, asıl noktaya parmak basarak. "O adam beni futbola bağladı. 3.lig takımına gidiyorum, gel peşimden dese bile giderim. Böyle şeyler para ile değil, bağ ile ilgilidir. Mazhar Hoca da seni kopmak üzere olduğun bir dönemde basketbola bağladı. Bu yüzden inan bana, hissettiklerin anlaşılamayacak şeyler değil. Efes'e dönmek istemende absürt bir durum yok."

Bu çocuk, Ferda'yı sinir etmek için dolaptaki pudinglerin birini yemek yerine hepsinden birer kaşık alan çocukla aynı çocuktu.

Onun olgun bir konuşma yaptığını görmek gözlerimi yaşartıyordu.

Babam, "Sinan Erdem'de bir kere daha rakip soyunma odasında olmak istemiyorsun," dediği anda Doruk'un bütün kalkanları yere düştü.

"Gitmek istememiştim," dedi. "Şimdi de dönmek istememeliyim. Bana yanlış düşündüğümü söyler misiniz? Saçmalama demenize ihtiyacım var."

"Saçmalamıyorsun Doruk." Babamın sesi yumuşacık çıktığında Doruk çenesini sıktı. "Arkadaşlarını özleyebilirsin, formanı özleyebilirsin, dönmek isteyebilirsin. Kendin de dahil kimseye hesap vermemelisin bunun için. Bu, gurur meselesi değil. Ait hissettiğin yerden gitmek zorunda olmak ne kadar normalse, kürkçü dükkânına dönmek istemek de o kadar hayatın içindendir."

"Hem... Başladığın yere aynı kişi olarak dönmeyeceksin," dedi annem. "O zaman sezon ortasında takıma katılan bir çaylaktın. Şimdi cebinde EuroCup madalyan var ve farklı farklı takımlar seni kapmaya çalışıyorlar."

"Yine de bu, bir çemberi yürüyüp aynı noktaya gelmek gibi."

"Ama o çemberi seviyorsun," dedim.

"Ve seni çağıran, sana o çemberi daha çok sevdiren adam," diye ekledi Fırat. "Mazhar Hoca'nın kafanın karışmasındaki en etkili faktör olduğunu itiraf edemiyorsun ama ben her şeyi anladım ve ağlayacağım biraz daha konuşursam... Küçük bir civciv gibisin aynı."

"Dalga geçilmez abiyle, taş olursun."

"Oluyorum, sayende. Senin antrenörü çalıp taş gibi fizik yaptım. Görecek misin kaslarımı?"

"Kolun kolumu geçmedi daha."

"Bana bacak lazım."

"Bacağın da bacağımı geçmedi, kırk fırın ekmek ye önce."

"Seninle her konuda yarışırım da mide konusunda sanmıyorum ya," dedi Fırat. "Spor yapıyor olmasan ağır yaşamlar belgeselinden tanıyor olurduk seni."

"Oha, eşek," dedi Doruk.

Annem, Ferda ve ben kıkır kıkır gülüyorduk. Babamsa yalnızca iki oğlunun dalaşmasını izliyordu. Sonunda yeniden sessizleştiklerinde Doruk'la aralarında bir bakışma geçti.

"Ne düşündünüz öyle derin derin?" diye sordu Doruk.

"Hayat bazen bizi başladığımız yere döndürür çünkü orada bitirmemiz gereken bir hikâye vardır, Doruk," dedi babam. "Kendine gerçekten ne istediğini sor, olur mu? Etraflıca düşün bu konuyu."

"15 numara hâlâ boşta mı?" diye sordu annem.

"Boşta."

"Yani seni bekliyor, öyle mi?"

"Evet."

"Devin'inki de seni bekliyordur kesin."

Doruk, gülmeye başladı. "Benden 32 sayı yediğinden beri sesi çıkmıyor onun."

"Sen ligin en iyi oyuncususun," dedi Furkan. "Ben de bir şey söyleyebilir miyim?"

"Tabii ki abim."

"Bence dönebilirsin çünkü ben seni çok özlüyorum Doruk abi."

"Doruk mu?" dedi Doruk, sitemle. "Hayır, büyüme. Ağlarım Furki."

"Ben senin adını sonradan doğru öğrendim ki," dedi Furkan. "Sadece güldüğünüz için Doruka diyordum."

"Ya..." Doruk şefkatle gülümsedi. "Ya seni yiyeceğim. Elimde büyüyorsun, aynı Esin'le Alican gibi. Ben de seni çok özlüyorum."

"O zaman gel," dedi. "Belki parka da gideriz. Sen Bursa'dayken sarı kaydıraktan hiç kayamadım. Ve Alican hep anlatıyor ama PlayStation'unla ben hiç oynayamadım. Belki bana izin verirsin."

"Senin için arabama başı sallanan köpek bile aldım. İstersen kahvaltıdan sonra seni evime götürebilirim, sizinkilerden izin alabilirsek bütün gün PlayStation oynarız. Ama abine hiç oynatmayız. Dönerken de parka uğrarız. İster misin?"

"İster miyim baba?" diye sordu Furkan, heyecanla. "İsterim mi?"

Babam, gülmeye başladı. "Şu kahvaltımızı bir yapalım, bakarız bakalım."

"Tamam." Furkan simite uzanıp ondan kocaman bir ısırık aldı ve ağzı doluyken konuşmaya çalıştı. "Çok iyi kahvaltı yaparım ben."

Doruk, başını geriye atarak gülerken çok eğlenmiş görünüyordu.

Onu çok seviyordum. Bir kaldırımda altyapıdan A takıma yükselip yükselmeyeceği belli değilken de çok sevmiştim, bugün on iki seçeneği varken de çok seviyordum.

Birlikte yaptığımız kahvaltı bittikten sonra babam, sofrayı toplama işini Doruk'la birlikte halledeceğini söyledi ve hepimiz dışarı çıktığımız an mutfak kapısı arkamızdan kapandı.

İkisinin ne konuştuğunu sonradan öğrendim.

"Feza beni etkilememek için sessiz kaldı ama senin gerçekten ne düşündüğünü merak ediyorum Feyyaz amca."

"Ne düşünüyorum, biliyor musun?" diye sordu Feyyaz Falez, iş yapmak için ayağa kalkmak isteyen Doruk'u eliyle durdurarak. İkisi karşılıklı olarak otururken Doruk, onun temasından irkilmemişti. Karşısındaki adam, gözlerinin içine anlayışla bakıyordu. "Diğer on teklifi umursamıyorsun. Ya Milano'ya Feza'yla gitmekten ya da Efes'e dönmekten bahsediyorsun sürekli."

"Evet."

"Daha fazla yalnız kalmak istemiyorsun."

Doruk, bir anlığına afalladı. "Ben..."

"Bursa'da çok mu yalnız kaldın, oğlum?"

"İyi bir sezon geçirdim..." Hisleri hakkında ona yöneltilen bir soruya yine uygun olmayan bir cevap verdiğini fark etti. "Ama genel olarak ben iyi değildim," diye itiraf etti. Bu omuzlarındaki yükü hafifletirken Doruk, utanarak "Bana yakıştırmayacağınız şeyler düşündüğüm zamanlar oldu," dedi. "Basketbolla ilgili, kendimle ilgili, başarıyla, hırsla ilgili... Şu an bir başıma sıfırdan başlamaya cesaret edebileceğimi sanmıyorum. Yine başarılı olurum belki ama... Dört duvar beni çok yordu," dedi. "Yalnızlık, bana iyi gelmiyor Feyyaz amca."

"Kendi kalabalığını özledin."

Doruk, eğdiği başını arka arkaya salladı. Kendini onun yanında savunmasız hissediyordu. Böyle şeffaf konuştukları için utanmaya başlamıştı.

"İnsanların aklına Efesli Doruk olarak kazınmak, hoşuna gidecek mi?"

"Kendi aklımda bile öyle kazılıyım ki."

"O zaman dön evine ve al sana ait olanı," dedi Feyyaz Falez. "Birkaç insan kötü laf edecek diye cayma fikrinden ve kendine bu kadar yüklenme. Ye paranı, takıl arkadaşlarınla, oyna oyununu. Günün sonunda seni kurtaracak olan o, Doruk. Kızım, ben, bir takım ya da başka bir şey değil. Yalnızken de yapıyorsun, bizimleyken de yaparsın. Ama seni kendinden sadece sen kurtarırsın. Yükünü sal, bırak taşıyan taşısın. Yaşayacaklarını düşün ve oyununa sarıl. Sen kimsenin hayal edemediği kadar başarılı olacaksın."

🏀🧁🏀

Hepimiz günün sonunda kendi hayatımızı kendimiz yönetmek istesek de bazı kararları vermek bence gerçekten zorlayıcı bir süreçtir, yanımızda birileri olsun isteriz. Onlardan bir şey duymasak bile, orada olduklarını bilmeye ihtiyacımız vardır. Doruk fevri kararlar verip sonuç her ne olursa olsun sorumluluk alarak büyüdü ve sanırım bu yüzden, bölümde en sevdiğim şey onun herkese tek tek "Sen ne düşünüyorsun?" diye sorabileceği bir masada oturuyor oluşuydu. Dört evi, bir ailesi var artık.

Sizin en sevdiğiniz yer neresiydi?

Ne düşünüyorsunuz? :')

#DörtÇeyrek etiketinin altında da düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.

Teşekkürler ve tatlı bayramlar 💙

Yorumlar

  1. Çok ağladım bu bölüm ama hiç üzgün değildim ben cok seviyorum bunlari

    YanıtlaSil
  2. AĞLAMA KRİZİ GECİRDİM DORUĞA KOCAMAN SARILMAK İSTİYORUM ANNEEEEMMM SEN HİC YALNIZ KALMAYACAKSIN BUNDAN SONRA

    YanıtlaSil
  3. Büyüdüler be, elimizde büyüdüler 🥲🫠

    YanıtlaSil
  4. sonunda tekrar takımın beraber oynayacağı maçları okuyacağızzzz

    YanıtlaSil
  5. Yaaaaa doruk yolculuğun beni ağlatıyor çok tatlıydın bu bölüm fikrini sorabileceğin birileri olduğunu bilmek senin kafanı rahatlatıyor gel de kalabalığa geri dön.

    YanıtlaSil
  6. O kadar güzel bir bölümdü ki tek Kelime harika. Ayrıca uzun zaman sonra böyle neredeyse arka arkaya günlü şekilde okumakta fazlasıyla mutlu etti elbette hep mümkün olmicağını biliyorum ancak bu şekilde okumak beni her zaman daha tatmin etmiştir

    YanıtlaSil
  7. Bu kitabın sonunda Doruk u baba olduğu halini okumazdak kahrımdan ölürüm

    YanıtlaSil
  8. Doruk’u Fenerbahçe formasıyla izleme hayali…

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değil mi ya, ama o kadar Efes'li ki o, hayalimde bile olmuyor Fenerbahçe ile:)

      Sil
  9. İleriki bölümlerde fırat ı çim saha da hep birlikte izlediğimiz bir sahne olur umarım doruk abisiyle böyle görmek beni çok mutlu ediyor

    YanıtlaSil
  10. Elimizde büyüdü ya yavrusunu izleyen analar gibiyim şuan kaldırım sürüngeniydi bu şimdi kahvaltı masasında ailecek 12 takım arasından seçim yapıyorlar

    YanıtlaSil
  11. Bursa Spor oyuncularıyla şahsi sorunlarım var bu arada doruk en son geldi demek ki güvenmediği için en son soyunmuş...

    YanıtlaSil
  12. 50. Bölümü tekrar okumaya gelmiştimmm. AY BİR BAKTIM 51. BÖLÜM DİYORRRRREEE

    YanıtlaSil
  13. Yaa ağlayacağım bölüm çok güzeldii

    YanıtlaSil
  14. ÇOK GÜZELDİİİİİ YAAAAA EVİMİZE DÖNÜYORUZZZZ

    YanıtlaSil
  15. Kitabı şuan yeni bitirdim veeee aşşşşşıırıııı mükemmelllllll her bölümü sırıtarak okuyorum mükteşemler yaaa bölümler ayda bir mi geliyo????

    YanıtlaSil
  16. Ayda bire hala alışamadım ya ben bi ay daha nasıl bekleyeceğim imdatt

    YanıtlaSil
  17. Yeni bölüm gelsin artıkkkk

    YanıtlaSil
  18. Yeni bölüm istiyorummmmmmm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

8. "Perde Arkası"