62. "Batmaz Denilen Titanik"


Bölüm şarkıları:
SYML, Where's My Love
OneRepublic, I Lived
Lord Huron, The Night We Met
Pilli Bebek, Bak
Redd, Senden Vazgeçeli Çok Oldu
Redd, Bugün Herkes Ölsün İstedim

Novo Amor, Anchor

✂️

Derler ki,
acı hafifler ve sonra diner.
Hayatta kalman için
uydurulan bahaneler.
Kendi zihninin zindanında
çürüyorsun.
Seni suçlu çıkarttı
kurduğun mahkemeler.

Avuçlarına doldu kan,
sardı etrafını duman.
Parladı ve söndü yıldız,
rotan şaştı yoldan.
Günden güne yitiyor,
yürümediğin yolda bitiyorsun.
Bir adım kaldı,
düşeceksin uçurumdan.

Kayboldum diyorsun,
kaybetmişken üstelik.
İstediğin sonsuzluk
ya da son bir sessizlik.
Konuşmayacak, hissetmeyecek,
yaşamayacaksın.
Beklenmedik sonun,
aslında üç cümlelik.

•⚓•


Uyandığımda Görkem'in sol avucu, karnımdaki dikiş izinin üzerini kaplıyordu.

Hareket etmeden bulunduğumuz pozisyonu idrak etmeye çalıştım. Kirpiklerimi birbirinden ayırmak için verdiğim savaşta zor da olsa başarılı oldum. O kadar uzun zamandır uyumuyordum ki çektiğim bu uyku, cehennemden çıkıp cennete ulaşmak gibi hissettirmişti.

Epey üşümüştüm ama Görkem beni bir battaniye gibi sardığı için şikayet etmiyordum.

Gece üzerime giydirdiği tişörtü göğsümün altına kadar sıyrılmıştı. Renginin siyah olduğunu şimdi fark ediyordum. Gecenin bir kısmı saniyesi saniyesine aklımdayken kalan kısmı bulanık bir rüya gibiydi. Beni deli gibi yorduktan sonra duşa sürüklemişti. Ellerimi hiç kullanmamıştım bile. Küveti doldurmuş, sonra beni kucağına çekmişti. Lifi vücudumda gezdirirken az daha kucağında uyuyakalıyordum. Gözünü açtığında muhtemelen bununla dalga geçecekti.

Başım küvette omzuna doğru düşünce durumun vehametini kavramış, beni kurulayıp sonra da giydirmişti. Şimdi benim ıslak saçlarım yastığa dökülürken onun başı yataktaydı. Elim, saçlarının arasındaydı. O da göğsüme doğru yaklaştırmıştı başını. Huzurla uyuyordu.

Karnımda duran eline çevirdim bakışlarımı. Sanki izi oradan çekip alabilecekmiş gibi sarılmıştı yarama. Parmağında alyansı, bileğinde ise birbirinin üzerine binmiş lacivert ve kırmızı ipi duruyordu. Böyleyken her şeyiyle benim gibi görünüyordu.

Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirip "Aşkım?" diye fısıldadım. Çatallı çıkan sesim öyle korkunçtu ki bunu duymadığını umdum. Boğazımı temizlerken kendi kendime gülümsedim. Bir anlığına sahip olduğum hayatı düşündüm. Bu kelime, artık dudaklarımın arasından öylece fırlıyordu ve ne zaman söylesem değişik bir his uğruyordu içime. Hayatı bu kadar sevmezdim ben. Tanıştığımızda yaşamayı ne kadar sevmiyorsam şimdi o kadar seviyordum onu. "Aşkım," dedim yeniden.

"Uyandım," dedi boğuk bir sesle. "Ama tekrar söylemen için uyuyor gibi yapacağım. Seslen bana. Bakalım ne zaman uyanacağım?" Başını bedenime daha çok yaklaştırdı. İyice yukarı sıyrılmış olan tişörtüm yüzünden burnu, göğsümün alt kısmına sürttü. Sonra Görkem bunu kasıtlı olarak yaparak beni huylandırdı. Bir anda bütün bedenim karıncalandı.

"Aşkım," dedim gülerek. Burnunu yeniden sürttü. Kıkırdadım. "Günaydın. Kaç yaptık acaba saati?"

"Bilemiyorum," dedi. "Niye uyandın ki? Kolun mu sızlıyor?"

"Hayır."

"Ağrın var mı?" Yeniden aynı cevabı vermek için dudaklarımı araladığımda "Bu sefer kolunu sormuyorum," dedi.

Çenesini yatağa yaslayıp bakışlarını bana doğru kaldırırken pişkin pişkin sırıtıyordu bir de.

"Yani," dedim dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra. "Henüz bütün duyularım açılmadı ama biraz olacak gibi."

"Kıyamam," dedi. "Dindirebilmem için bir yol gelirse aklına söylersin."

"Görkem!"

"Bebeğim..." Parmağı karın kaslarımın arasından başlayarak üzerimde bir yol çizdi. İlerledi, ilerledi, boynumu takip etti ve sonra çeneme küçük bir fiske vurdu. "Keşke zamanı biz böyleyken dondursam," dedi. "Kalkmayı hiç istemiyorum bugün."

"Neden?"

"Çünkü yaşanması gerekenler var. Çünkü yaşanacaklar var. Dün gece neden Analizcilerle kalmadık biliyor musun?"

"Evimizde uyumak istediğimiz için?"

"Konu sen olduğunda bencil isteklerimin olduğu doğru," dedi küçük bir gülümsemeyle. "Ama hayır. Can sana defalarca kez eve git, evde uyuyun dedi değil mi?" Başımı aşağı yukarı salladım. "Çünkü benim gitmemi istiyordu," dediğinde dudaklarım itiraz etmek için aralandı. "Bana böyle söylemedi," dedi. "Sana da böyle söylemez. Kendine bile böyle söylememiştir. Ama Can, beni uzaklaştırmak istiyordu kendinden."

"Çünkü..."

Cümlemi tamamlamamı beklemedi. "Çünkü suçlayacak beni," dedi. "Bak, bu konu çok önemli. Bana ne derse desin, ona karşı hislerin değişmemeli. Kim ne kadar farkında bilmiyorum ama şu an aramızda kıyamayacağı bir tek sen varsın. Can karşıma geçip bana bir silah bile doğrultsa Yağmur, ona kırgın bakmamalısın."

Alayla güldüm. "Kafanda kuruyorsun, abartma." Kızdığımı hissettim ama kızgınlığım, aklıma çizdiği sahneye değildi. Ben Görkem'e kızıyordum şu an. "Neden böyle şeyler söylüyorsun?" diye sordum. "Can iyi değil ama bu onu kafanda bir psikopata dönüştürmeni gerektirmez."

"Bir şeyler hissetmek için delirdiğin zamanlarda sana en yakın duygu nefret olur," dedi Görkem, gözlerimin içine bakarak. "Nefret, sinsi bir yılan gibi ona en muhtaç olacağın anı bekler ortaya çıkmak için. Benden nefret edecek. En azından bir süre bunu iddia edecek. Kendini buna inandırmış olacak."

"Rahatsız edici şeyler söylüyorsun," dedim. Can Günay hakkında yaptığı analiz, bende gerçek bir öfke uyandırıyordu ve gerçekten neden böyle hissettiğime anlam veremiyordum. Tek istediğim Can'ı bütün dünyadan korumaktı.

"Rahatsız edici şeyler duyacağım," dedi. "Bana öyle bakma. Ben de insanım. Bunu hak etmediğimi duymak istiyorum. Ama kimseden duymayacağım çünkü kimsenin ilgi odağı olmayacağım. Sonra ne yapacağım biliyor musun? Herkesle ben uğraşacağım. Can beni kırıp döktü diye ona sinirlenmemeleri gerektiğini ben anlatacağım. Can sakinleşene kadar onunla kalacağım çünkü benden başka kimse bunu yapamayacak o an. Eğer sakinleşirse kalkıp karakola gideceğim ve gecenin tahribat seviyesini değerlendirip kalan diğer işlerin peşinde koşturacağım. Niye? Çünkü bu benim operasyonum. Çünkü ben her şeyin kilit noktasıyım. Her şeyi ben halledeceğim."

Ben varken yükünün azalması gerekirdi. Bunları ne ara düşündüğünü bile bilmiyordum. Gözünü daha az önce açmıştı. Rüyasında mı yapmıştı planlarını?

Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında işaret parmağını kolyemin zincirine taktı, ardından uzanıp dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. "Bir gece istedim," dedi. "Birden çok gece istiyorum. Sonsuza kadar seninle kalmak ve bu yataktan hiç çıkmamak istiyorum. Kutlamak istiyorum, Yağmur ama gönlümce kutlama bile yapamıyorum. Her şey bitti demeliydik, diyemiyoruz. Bize mutlu bir hayat yazmak için çok uğraşıyorum ama elimde olmayan mevzular, bunu bozuyor. Aşk, her şeyi bozuyor. Sana bunu en başında söylemiştim. Sen ve ben, bir istisnayız belki. Mantığım, aşkın ölmeye en yakın şey olduğunu söylüyor. Daha önce kalbim de bunu hissetmişti."

Elimi uzatıp yanağında gezdirdim parmaklarımı. "Bir şey soracağım," dedim cevabına hazır olup olmadığımı düşünmeden. "Bu geceyi defalarca kez aklından oynadığını söylemiştin. Kaçında Vega ölüyordu?"

"Bunu konuşmayalım."

"Biliyordun, değil mi?"

"Ölmesi gerektiğini biliyordum."

Tek bir sorum vardı. "Keşke ölmeseydi diyor musun?"

"Hayır," dedi. "Onu bir hapishane hücresine koysaydık her şey çok daha kötü olacaktı sevgilim. Bu, onlar için bir son olmazdı. Can, Vega'yı o hücrede yalnız bırakmazdı."

"Böyle düşünmüyorum," dedim.

"Ona yakıştıramadığın için. Ama artık Vega'yı çok iyi tanıyorsun. Bir insanın zihnine konuşarak nasıl girebildiğini çok iyi biliyorsun. Can'la kurdukları oyuna aşk da dahil olmuştu üstelik. Kaçak bir dövüştü bu ama. Birbirlerinin nerede olduğunu bilmeden, körlemesine, yasak bir şeydi. Vega'yı tutuklasaydık, görüşmeleri yasal bir şeye dönüşecekti ve en kötüsü de Can onun daima nerede olduğunu bilecekti."

Böyle bir senaryoyu hayal etmeyi denedim fakat sonra hiç gerçekleşmeyeceğini hatırlayıp bundan vazgeçtim.

"İstersen evde kalabilirsin," diye bir teklif attı ortaya.

Başımı iki yana salladım. "Seninle geleceğim."

Bir kez daha dudaklarıma uzandığında gözlerim kendiliğinden kapandı. Görkem öpücüklerini önce çeneme ardından da boynuma indirdi. En sol sol kolumun üzerindeki bandaja dudaklarını bastırdı ve dirseğini yatağa bastırarak hafifçe doğruldu. Gözlerim çıplak sırtında dolaştı. Dün gece yüzüğümle bıraktığım iz, yanık izlerinin arasında bütün odağı kendine topluyordu.

Kıkırdamaya başladığımda omzunun üzerinden bana baktı. "Seni her seferinde mahvediyorum," dedim gülmeye devam ederek. "Gördüğüm en güzel zarar ziyan sensin demiştin. Galiba bokunu çıkarmaya başladım o işin."

"O kadar mı çizmişsin?" diye sordu kendi arkasını görmeye çalışarak. Bunu yapması mümkün değildi ama çabası çok komik gelmişti.

"Bir yırtıcı tarafından saldırıya uğramış gibisin," dedim keyifle. "İsmimi yazsaymışım keşke."

Elini göğsündeki dövmenin üzerine vurdu. "Onu buraya yazdın yavrum."

Bir kahkaha daha atarak doğruldum ve onu hafifçe ittim. Görkem de gülmeye başladı. "Seni seviyorum," dedi, zor bir güne başlamadan önce onu gevşetmek istediğimi fark ettiği için. "Seni çok seviyorum lan. Güzel karım benim."

Evlenmiş olmamıza hâlâ alışabilmiş değildim. Onun ağzından arada böyle hatırlatmalar duymak, kalbimin hızını aniden birkaç katına çıkarıyordu. "Ben de seni," dedim üzerimi değiştirmek için kıyafetlerimi çıkarırken. Birlikte kısa bir sürede hazırlanıp Analizcilerin evinin yolunu tuttuk. Elimi tutmayı bırakmadan kapıyı kendi ritmiyle tıklatarak çaldı. Zile basmak yerine bunu yaptığında istemsizce gülerken buluyordum kendimi. Yine gülümsedim. O da bana göz kırptı.

Midem içeride birkaç takla atmış olmalıydı.

Yüzümdeki ifadeyi korumayı denedim çünkü bu evin neşesi olma planıyla gelmiştim ama Kaya kapıyı açtığında gülümsemem soldu. Çok yorgun görünüyordu.

"Hoş geldiniz," dedi çatallı sesiyle. Boğazını temizledi ve sesini bulduğunda "Günaydın," diye ekledi.

İçeri girdiğimizde Görkem kapıyı kapatırken ben de ayakkabılarımı çıkarmak için eğildim. Bu sırada gözlerimi sıra sıra ikisinin üzerinde dolaştırıyordum. Görkem birden aşırı ciddileşmişti. Kaya ise yorgunluktan bayılmak üzere gibiydi. "Nasıl durumlar?"

Kaya, Görkem'e bir rapor verir gibi konuşmaya başladı. "Arda'nın bacağında çok ağrısı oluyor. Uykudan uyandı birkaç defa. İki kere ağrı kesici verdik. Sızlanmıyor, şımarmıyor. İçimi söktü bütün gece. Hiç rahat edemedi. Bacağına bacağını kesmek ister gibi bakıyor ama acıdığını söylemiyor. Yeniden gözlerini kapatıp kendini uyumaya zorluyor."

"Şu an?" dedim sesimi alçaltarak. "Şimdi iyi mi?"

"Bir şeyler yedi, bir ağrı kesici daha verdim," dedi Kaya, endişemi yatıştırmak ister gibi bana gülümsemeye çalışarak. Bu, bitkin yüzünde eğreti durmuştu.

"Eylül?" diye sordu Görkem. "Burada mı hâlâ?"

"Salmayız oğlum onu bir yere. Dursun gözümüzün önünde. Kafa travması geçirdi kız. Arda, Eylül hemen uyumasın diye bayağı endişeliydi. Ben de dedim sen yat, ben otururum onunla. İşte saat üç gibi de o uyudu herhalde. Biraz sohbet ettik. Çay falan demledim."

Onu o kadar çok seviyordum ki, o böyle yaptıklarını zaten yapması gereken şeylermiş gibi anlattığında kalbimden sevgim taşacakmış gibi geliyordu.

"Can?" diye sordu Görkem, daha kısık bir sesle.

Kaya, bakışlarını onunkilere dikerken omuzları düştü. "Oğlum Can çok kötü."

Ses tonu yüzünden bin parçaya ayrıldığımı hissettim.

"Çok... Bilmiyorum. Garip. İçi almıyor hiçbir şeyi. Sabaha karşı üç kez kustu. Acile gitmeyi teklif ettim ama ikna edemedim. Yemek yiyor, çay içiyor, gülümsüyor, sorun yok sanıyorsun. Banyoda yakaladım sonra. Ben duymasam söylemeyecekti muhtemelen midesinin bulandığını. Sabah beş gibi yine bir şeyler atıştırdık ama yok, tekrar kustu."

"Uyuyor mu şimdi?"

"Bütün geceayaktaydı. Salonda sızdı yarım saat kadar önce," dedi. "Son bıraktığımda uyuyordu. Size yemin ederim Tesla her şeyi hissediyor. Ben böyle şey görmedim oğlum. Can kusarken kapıda miyavlıyordu kedi. Şu diğer siyahlı huzursuzdu bayağı. Mila'yla da çok anlaşamadılar. Can onlarla uğraşırken biraz oyalandı, daha iyi gibiydi o ara. Sabaha doğru kötüleşti işte."

Dün gece Görkem'le evden gittiğimizde Görkem'in neden rahat bir gece geçirebildiğini şimdi anlıyordum. Enkaza arkasını dönmemişti. Sadece onu Kaya'ya devretmişti.

Omzunu sıkıp "Eyvallah kardeşim," dedi.

Kaya buruk bir şekilde gülümsedi. "Biraz dinlenebildiniz mi bari?"

"Teşekkür ederim," dedi Görkem. "Gidip uyu hadi sen de, ben buradayım bir süre."

Ona emanet etmişti herkesi. Aralarında bir konuşma geçtiğine şahit olmamıştım ama bu ikilinin bakışlarıyla anlaşabildiğine, hatta göz teması kurmadan bile birbirlerini anlayabildiklerine çok kez şahit olmuştum. Bu yüzden ikisini karşımda böyle görmek, içimi sıcak bir hisle doldurmuştu.

"Sen," dedi Kaya, kıpkırmızı gözlerini bana çevirerek. "Sen nasılsın? Var mı ağrın sızın? Pansumanını halledelim istersen."

Küçük adımlarla ona yaklaşıp kollarımı boynuna sardım. "İyiyim ben," dedim. "Uyu sen rahatça. Kardeşin herkesi iyileştirecek, hiç aklın kalmasın tamam mı?"

Kaya, avucunu sırtıma bastırdı. Ardından ben geri çekilene kadar bana sarılmaya devam etti. Görkem'e baktığını hissedebiliyordum. İkisinin aynı anda varlığıma şükrettiklerini de öyle.

"Biraz geçiyorum ben odaya o zaman," dediğinde Görkem'le aynı anda başımızı salladık. "Sen Necip abinin yanına ne zaman uğrayacaksın?"

"Git yat lan," dedi Görkem. "Gidersem uyandırırım Allah Allah. Konuşup duruyor hâlâ."

"Gidiyorum," dediğinde "İyi uykular," dedim. Görkem'e kaş çatmayı bırakıp bana gülümsedi ve arkasını döndü. O kadar uykusu vardı ki sarsak sarsak yürüyordu. Bu hali gözüme çok tatlı göründü.

Görkem'le birlikte salona geçtiğimizde gözlerim doğrudan üçlü koltukta uzanan Can'ı buldu. Tesla karnına yatmıştı ve Can'ın Vega'dan aldığı gümüş yüzüğün takılı olduğu sağ eli, onun tüylerinin arasında duruyordu. Tesla'yı sahiplendiğimizde küçücük bir şeydi. Hâlâ büyük sayılmazdı fakat Can'ın üzerinde kapladığı alana bakınca gülümsememek elimde değildi.

Gözlerim Can'da biraz daha oyalandığında o gülümseme anında kayboldu. Yüzü gözü şiş haldeydi. Uyuyor olmasına rağmen çatık kaşlarından huzursuzluğu anlaşılıyordu. Bileklerinde kelepçelerin bıraktığı izler düne göre sanki daha da kötüleşmişti. Tesla'nın yattığı o karnı tekmelenirken gördüğüm an gözlerimin önünde belirdi. Acı içindeki yüzünü hatırlamak, mideme bir yumruk indirdi.

Birisi bacaklarına ince bir battaniye örtmüştü. Battaniyenin bir ucu koltuktan sarkarak yere değiyordu. Arda, diğer üçlü koltukta Eylül'ün dizinde uzanırken Eylül'ün elinde telefonu vardı. Sanırım kendine alışveriş sepeti yapıyordu. Başını ekrandan çektiğinde göz göze geldik. Bana parmak uçlarıyla bir öpücük yolladı ve yeniden elini Arda'nın saçları arasına yerleştirdi. "Zor bir geceydi," dedi diğerlerini uyandırmamak için fısıldayarak konuşurken. "Ve sen her zamanki gibi müthiş görünüyorsun kızım."

"Ay nerem müthiş Allah aşkına?" dedim yavaşça berjere otururken. "Yüzümü zor yıkadım."

"Çabasız bir güzellik," dedi bana göz kırparak. Mutlu görünmeye çalışıyordu. Alışveriş sepetini de kafası dağılsın diye yaptığı belliydi. Çünkü ekrana bakmazsa Can'a bakmak zorunda kalacaktı.

Görkem, "Arda, uyuma taklidi yapma lan," dediği an Arda gözünü açıp güldü. Muhtemelen bunu Eylül'ün eli saçlarının arasında kalsın diye sürdürüyordu.

Fakat aynı an, Can da gözünü açtı. Görkem'in alçak sesi değildi onu uyandıran. Duyduğu rahatsızlık hissiydi. Tesla'yla birlikte doğruldu. Tesla bir mırıltı sesi çıkararak Can'ın pozisyon değişiminden hoşlanmadığını belirtti ama Can, onu koltuğa bırakıp ayağa kalktı.

Çıplak ayaklarının her köşesi yara içindeydi. O ormanda ayakkabısız yürümek zorunda kalmıştı ve şimdi acı çekmeden yere bile basamıyordu.

"Yıldız'ı beslediniz mi?" diye sordu. Bir cevap beklemeden "Odadadır," dedi. "Ben bir odaya gideyim."

Görkem abartıyor sanmıştım.

Sesini duyar duymaz ondan kaçacak yer aramıştı.

"Can," dediğim an "Hoş geldin," dedi. "Aç değilsen kahve demlemiştik, içersin. Mutfakta."

"Birlikte de içebiliriz."

"Ben belki biraz daha uyurum odada. Burada boynum tutulmuş. Kahve iyice uykumu dağıtmasın şimdi."

Hızlı hızlı yürümeye başladığında Görkem burun kemerini sıkıp başını geriye yatırdı. Gözlerini sıkıca yumup açtıktan sonra ona şaşkınlıkla bakan Eylül'le Arda'ya döndü. "Size bir şey dedi mi?"

"Arda'yla elektrik hattı gibiler. Birkaç kelime konuşuyor ediyor ama buz gibi bir soğuk hissediyorsun."

"Beni suçlamıyor," dedi Arda. "Bağırıp çağırmıyor. Onu ittim, Görkem. O kaza geçirmeden önce deli gibi kavga ettik burada biz. Öyle bir şey hiç yaşanmamış gibi davranıyor. Birkaç kere bacağımın durumunu sordu. O kadar."

"Bir şey var söylemediğin," dedi Görkem.

Arda, Eylül'ün dizlerinden kalkıp eliyle koltuğa bastırarak doğruldu. Diğer avucuyla bacağını kavrayıp dik bir pozisyona getirdi kendini. "Bakışları değişti, Görkem. Kendini normal davranmaya o kadar zorluyor ki sanki bunun için bizi yabancı sayması gerekiyor. Boş bakıyor. Duvarmışım gibi."

"Ben bir gideyim," dedi Görkem. Başını hafifçe bana çevirdi. Ardından ayağa kalktı ve derin bir nefes aldı.

Birkaç dakika boyunca her şeyin güzel olacağına inandırmaya çalıştım kendimi. Eylül ve Arda'yla sıradan bir muhabbet kurmayı denedim. Eylül'ün telefonunu elime aldım ve kendim için bir şey beğenene kadar alışveriş yaptığı siteyi dolaştım.

Bir parçayı sepete ekleyecekken duyduğum bağırışla birlikte telefonu sıkı sıkı kavradım.

"Çok mu istiyorsun konuşmamı? İstemiyorum, tamam mı? İstemiyorum! Konuşmak istemiyorum! Ağzıma geleni sana söylemek istemiyorum ben. Senden nefret ettiğimi duymanı istemiyorum! Beni böyle hatırla istemiyorum. Çünkü seni mahvedeceğimi biliyorum. Neyi zorluyorsun ya sen? Bırak unutayım. Bırak düşünmeyeyim. Ne duyunca rahatlayacaksın benden?"

Diğerleri neler olduğuna anlam veremezken ben müdahale etmek için ayağa kalkmakla onları kendi hallerine bırakmak arasındaydım.

"İzledin lan!" Can'ın daha önce hiç duymadığım sertlikteki sesi, evi yerinden oynattığında artık ayağa kalmak zorundaydım. Kaya'nın kapısının sertçe açıldığını duydum. Eylül ve Arda da ayağa kalkmış, peşimden yürüyorlardı.

"Yapamaz mıydın? Gerçekten bir şey yapamaz mıydın? Böyle olmak zorunda mıydı? O tetiği ben çekmek zorunda mıydım? Bilmediğini söyle! Böyle olsun istememiştim de! Diyemezsin ki. Çünkü bunu sen yazdın. Görkem, bunu biliyordun! Hiçbir şey yapmadın. Keyifli miydi bari izlemesi? Öldürdüm onu, mutlu musunuz şimdi?"

Açık olan kapının girişinde kalakaldığımızda Kaya "Ne oluyor lan?" diye sordu ama sesi anında bastırıldı Can tarafından.

Görkem, Can'ın tam karşısında duruyordu ve Can, ona sanki düşmanıymış gibi bakıyordu. "Bilmiyordum," dediğinde, Can sinir bozukluğuyla güldü. "Arda'nın orada olduğunu biliyordum ama böyle olacağını bilmiyordum. Seni ve Vega'yı dışarı Hermes yolladı Can. Sizi ben yollamadım."

Can, ona hiç inanmayarak "Neden?" diye sordu. "Hepiniz orada duruyordunuz. Sen, Kaya, Asya! Hepiniz. Silah neden benim elimdeydi? Belki otuz kırk kişiydik biz o ormanda. O siktiğimin silahı neden benim elimdeydi?"

"Sen, Arda'yı kurtardın oğlum. O hale nasıl geldiğinizi bile bilmiyorum. Ben çıktığımda önümde bensiz başlayan bir tiyatro vardı. Ben anlamaya çalışana kadar sen oyunu bitirdin."

Can, Görkem'i göğsünden ittirdi. "Onu bilmiyorum bunu bilmiyorum. Ne bok biliyorsun sen? Ne biliyorsun Görkem? İflahımı siktiler benim. Ayak bileklerimde bile kelepçe izi var! Ne bekliyorsunuz benden? Ne oturup konuşacağım sizinle? Nasıl takla attığımı mı anlatayım o yokuştan? Altair'i mi anlatayım? Herkes tutturmuş Can konuşsun diye! Can ne konuşsun lan sizinle? Tetiği nasıl çektiğimi anlatayım mı? Gerek var mı? İzlediniz onu. Atlayamaz mıydın üzerine? Dağıtamaz mıydın dikkatini? Ellerine vuramaz mıydın kelepçeyi? Bilmiyordum deme işte! Öldüreyim istedin. Katil yaptın beni."

Titremeye başlamıştı.

"Lan," dedi Arda. "Bir sakin lan." Topallayarak içeri girmeyi deneyeceği sırada Görkem "Sorun yok," dedi.

"Ben yaptım," dedi ardından. "Haklısın," dedi sonra, Can tir tir titrerken. "Biliyordum."

"Sen yaptın..." dedi Can, güçsüzce. Bu, elindeki tek inkâr şansıydı. "Yoktun," dedi kafasını kaldırıp. "Üç tekme yedim karnıma, saydım senin için. Neredeydin? Yoktun."

Tüylerim diken diken olurken Görkem'in bedeni kaskatı oldu. "Yoktum," dedi zorlanan bir sesle.

"Beni katil yaptın," diye tekrarladı Can, bu defa neredeyse yalvarır gibi.

"Saçma sapan şeyler söylüyorsun," dedi Kaya. "Ağzından çıkanı kulağın duymuyor."

Can, bunu da duymuyordu. Hâlâ yalvarır gözlerle Görkem'e bakıyordu. Görkem, bir kez yutkundu sertçe. "Seni katil yaptım," diye tekrarladı sonra acı içinde.

"Annemler haklı değildi." Can, kafasını iki yana salladı. "Değillerdi. Bozuk değildim ben. Bu senin yüzünden oldu. Hepsi senin yüzünden oldu."

Can'ın kızarmış gözleri dolmaya başladı. Arda'nın yatağının baş ucunda duran cam bardağı alıp Görkem'in arkasına doğru fırlattığında bardak, kitaplıklığın kenarına çarpıp tuzla buz oldu. İrkilerek bir adım geri gittim yerdeki kırık parçalara bakarken. Bedenim, dilini yutmuş Eylül'e çarptı.

"Bunu hak etmedim! Bunu hak etmemiştim. En başından beri söylediğiniz hiçbir şeyi hak etmemiştim. Onu size asla tercih etmezdim. Bunu kanıtlamak zorunda mıydım? Görmeden bana inansan olmaz mıydı? Bana neden inanmadın?"

Görkem'in yüzü buruştu. Onun karşısında dimdik durmayı bıraktı ve buzları bir anda çözüldü. "Can..." dedi güçsüz bir sesle. Karşısındaki adamın dağılışını izliyordu ve hiçbir şey yapamıyordu.

"Yalan bile söyleyemiyorum artık," dedi Can, titreyen yumruğunu yanına indirerek. "Ben böyle biteceğini biliyordum."

Görkem, "Sorun değil," dedi. Sesi kadife gibiydi. Ona bir adım yaklaştı. "Kendine üzülmek için izin ver. Sorun değil, Can."

Can, elini saçlarının arasına atıp yere çöktü. Görkem, bir saniye bile beklemeden ona yaklaştı.

Ve sonra Can, başını Görkem'in yaralı omzuna yaslayıp Vega'nın ölümünden beri ilk defa ağlamaya başladı.

"Böyle olsun istememiştim," dedi hıçkıra hıçkıra. "Özür dilerim. Onu sevmek istememiştim. Bize bu kadar zarar vermek istememiştim. Ben gerçekten... Görkem, gerçekten... Hiç istememiştim."

"Biliyorum," dedi Görkem. Diğerlerinin ne tepki verdiğinin farkında bile değildim. Karşımdaki manzaraya kilitlenip kalmıştım. Görkem, onun kafasını yaralı omzuna bastırıp dişlerini sıktı. Canının yandığının farkında olduğunu bile sanmıyordum. Sadece Can'ının nasıl yandığına bakıyordu. "Sorun yok. Ağlayabilirsin. Hiç sorun yok."

"Onun gibi biri için ağlamıyorum. Ben... Ben kendime ağlıyorum. Arda, gerçekten... Kaya, özür dilerim. Yemin ederim kendime ağlıyorum. Çok özür dilerim."

"Oğlum, saçmalama."

"Can, ne özrü?"

Titreyen elimi pervaza yasladım. Ardından kimsenin geçemediği o sınırı geçip içeri girdim. Yatağın ucuna oturup dizlerimin dibindeki iki adama baktım. Görkem, onu küçük bir çocuğu sarar gibi sarıyordu ve Can, sonunda yaşaması gereken o patlamayı yaşıyordu.

"Böyle hissetmemeliyim," dedi Can. "Haklıydınız. Haklılardı. Bozuk olan bendim."

"Can..."

"Ağlamaya bile hakkım yokmuş gibi..." dedi Can. "Yaşamaya bile hakkım yokmuş gibi, Görkem. Hiçbir şeye hakkım kalmamış gibi. Bir yanlış yaptım ve hepsi tükendi."

"Sadece yas tutmaya başladın," dedim.

"Bir katilin yasını," dedi Can. "Katillerin yasları tutulmaz Asya. Katiller de yas tutmaz. Birini öldürüp sonra arkasından üzülemezsin. Böyle şey olmaz."

"Yemin ederim geçecek."

"Çok kötü bir şey bu."

"Geçecek."

"Çok... Çok kötü. Çok kötü biriyim ben."

Görkem başını iki yana sallarken onun ensesini sıkıca kavradı. "Hiç kötü biri değilsin sen." Can o kadar çok titriyordu ki Görkem onun bedenini zor zaptediyordu.

"Acı çekiyorum," dedi Can. "Acı çekiyorum. Çok kötü. Senden nefret ediyorum. Çok kötü. Aklıma girdi. Çok kötü, Görkem. Çok kötü. Onu öldürdüm çünkü onu öldürmemi istedi. Hep buydu istediği."

Tek kelime edemedi hiç kimse. Böyle durumlarda Can konuşurdu. Ne yapılacağını Can bilirdi. Kafamı kaldırdım ve Kaya'ya baktım. Gözlerinde büyük bir acıyla karşılaştım. Arda'ya bakamadım bile. Onun gözlerindeki ifadeyi görmek istemiyordum.

"Konuşarak insanları intihara ikna ediyordu. Konuştu ve beni kendi intiharına aracı etti. Aklıma girdi. Bunca zaman koruduğum aklımı yerle bir etti."

"O öldü," dedim. "Sen yaşıyorsun." Derin bir nefes almayı denedim. "Kazanan oymuş gibi davranma. O en başından beri bir kaybedendi. Bunu sakın aklından çıkarma."

"Böyle şeyleri saymıyorum artık," dedi. "Çetele tutmayı bıraktım. Annemle babamı haklı çıkarttım. Mayamda bir sorun var benim. Ben galiba çok yanlış biriyim. Ve beceriksiz... Ve... Kendi kendimi kurtaramadım. Kendi kendimi batırdım. Adam başımı ayağının altına aldı. Ben belki bir şey hissederim diye kızına baktım. Daha ne kadar küçülebilirim?"

"Oğlum," dedi Görkem, ağlamaktan bitkin düşmüş Can'ı daha fazla kendine çekerek. Görkem olmasaydı Can kafasını bile kaldıramayacak durumdaydı. "Can, oğlum... Bak bana hadi."

"Nefret ediyorsun benden," dedi Can. "Hepiniz nefret ediyorsunuz benden. İşinize yaramam artık. Bana güvenmezsiniz bile. Başka bir suçluya bir şeyler hissedip hissetmeyeceğimden emin olamazsınız. Kaç kere çekersem çekeyim o tetiği, siz bana güvenmezsiniz hiç. Yapacağımı söylediğimde inanmadınız. Görmeniz gerekti. Gördünüz ama şimdi de sindiremiyorsunuz. İğreniyorsunuz benden. İğreniyorum kendimden."

"Özür dilerim," dediğini duydum Arda'nın. Sesi o kadar çok titremişti ki tam anlaşılmıyordu. "Çok özür dilerim." İçeriye bir adım bile yaklaşamadı. Ondan uzak durması gerekiyormuş gibi kendini geri çekiyordu.

"Görkem," dedi Can, onu duymadan. "Bir yumruk daha geçir yüzüme. Bir tekme de sen at. Ne olur kovma beni. Gidecek hiçbir yerim yok benim. Hepinizin var ama benim hiç yok. Hiçbir şeyim yok benim."

Dudaklarım çığlık atma isteğiyle aralandı. Sanki fiziksel bir acı çekiyordum artık.

"Oğlum," dedi Görkem, bir kez daha. Can'ın kafasını iki avucu arasına sıkıştırıp onunla göz göze gelmeye çalıştı. Can'ın bedeni, bir kukla gibiydi. Görkem onu bıraktığı anda yığılırdı. Elleriyle yerden destek bile alamazdı. Öylece yüzü yere yapışırdı. "Ben niye kovayım lan seni? Sen evdesin diye ev burası. Sen varsın diye ev lan. Kardeşimsin sen benim. Yüzüme bağır istediğin kadar. Hatta al silahı, geç karşıma, de öldüreceğim seni. İyi olacağına eminsem çek derim tetiği. Manyak mısın sen? Kafayı mı yedin oğlum? Ben seni bırakır mıyım lan?"

"Bir katil yaptın beni," diye tekrarladı Can. "İyi olacağıma emin miydin ki çektim o tetiği?"

"Sen, Arda'yı kurtardın," dedi Görkem. "O kadın ölmese Arda ölecekti. Sen onu kurtardın, duydun mu beni?"

"Kızıyorsun bana," dedi Can. "Anlamıyorsun. Anlamıyorsunuz. Gitsem keşke. Nereye gideceğim ki?"

"Nereye gideceksin ki?" diye tekrarladı Görkem. "Ben sana kızmıyorum ki."

"Yüzünüze bakmam dedin..." Can, içini çekti. "Arkalarından üzülen olursa onun yüzüne bakmam dedin. Üzülmüyorum. Gerçekten. Ben kendime üzülüyorum. Gerçekten Görkem. Dik duracaksınız dedin. Dik dururum. Çevirme bana yüzünü. Dururum gerçekten."

Görkem, şok içinde Can'ın sayıklamalarını dinliyordu. Alnında bir damar kendini belli etti. Zihni parçalara ayrılmak üzereydi. Onun alnına dudaklarını bastırdı. Bunu o kadar uzun zamandır yapmamıştı ki bir anlığına ilk günlerimize götürdü beni. Can'ın saçlarını geriye itip onunla yeniden göz göze gelmeyi denedi.

"Ben seni çok seviyorum lan," dediğinde sesi boğuk çıktı. "Ben seni ne kadar çok seviyorum, sen biliyor musun? Toprağın altına girsem bile yüz çevirmem size. Canımı alsalar bile çevirmem. Mal mal konuştum öyle. Yapmam ki oğlum. Ailemsiniz siz benim. Aileniz biz senin. Sikerim etiğini kuralını. Sevdiysen sevdin. Kendimizi mi öldürelim bunun için? Üzüleceksen üzül. Sana laf edenin sıkarım kafasına lan. Kimsesizmiş gibi ağlama Can. Can, bu kadar ağlanmaz lan. Öleceğim, ne yapıyorsun? Saçma saçma şeyler düşünüyorsun. Ben seni niye kovayım? Senin için ortalığı ayağa kaldırdım. Dağı taşı alt üst ettim seni bulacağım diye. Bunlar, seni kovacak bir insanın tepkileri değil bence."

"Çok acı çekiyorum," dedi Can. "O arabada ölmem gerekiyordu benim. Herkes için daha iyi olurdu öylesi. Herkes için..."

"Arkandan gelmezsem Allah belamı versin benim," dedi Görkem. "Duydun mu? Duy. İyi dinle Can. Benden önce hiç kimse ölmeyecek bu evde. Biriniz bunu yapmaya kalkarsa, arkasından gelmezsem Allah belamı versin benim."

"Görkem..."

"Özür dilerim," dedi Görkem. "Özür dilerim. Her şeyin sorumlusu benim, tamam mı? Benden nefret etmek kolaylaştıracaksa sal üstüme nefretini. Hiçbir şey senden önemli değil. Hiçbir şey. Yanağıma bir tokat atsan bile yüzümü çevirmeyeceğim sana. Ben hep burada olacağım, tamam mı? Hep Can."

"Git demeyecek misin?"

"Nereden çıkardın bunu amına koyayım?" diye bağırdı Görkem. "Kendine gel lan. Gidersen arkandan gelirim diyorum lan!"

"Uyuyamıyorum. Uyumak istiyorum. Çok uzun bir uykuya dalmak istiyorum."

"Can..." Sesim öyle kötü çıktı ki Can, yaşlardan önünü zor görebildiği halde kafasını kaldırıp bana baktı. Onun yatağının ucunda oturuyordum. İki elimle yorganı sıkıyor, kendime nefes almam gerektiğini hatırlatıp duruyordum.

"Sana bir kurşun sıktılar," dedi Can. "Sadece bunun için bile ölmeyi hak ediyorlardı. Yemin ederim böyle düşünüyorum. Beni anlıyorsun, değil mi? Benim... Ben... Asya." İçine bir nefes çekmeyi denedi ama bunu beceremedi. "Sen anlıyor musun?" diye sordu. "İçimdeki tek umut bu."

Başımı aşağı yukarı salladım. Ağlamamak için kendimi sıkmaktan çenem titreyecekti. "Anlıyorum."

"Gitsinler mi?" diye sordu Görkem, usulca. Başını kaldırıp ailemize baktı. "Biraz uyumak ister misin?"

"Yapamıyorum ki."

"Ben uyuturum seni," dedim. Görkem onunla yere çöken, bense onu yerden kaldıran isimdim. Koltuk altlarından ona destek oldum ve yatağa oturmasını sağladım. Görkem, dizlerinin üzerinde öylece kalmıştı. Can ellerini serbest bırakmış, başını yere doğru eğmişti. Yatağın ucunda otururken hayatı sorguluyor gibi görünüyordu.

"Hadi Can'ı biraz yalnız bırakın," dedim. Bilerek bu kelimeyi seçtim. Benimleyken de yalnız kalabileceğini ona söylemek istedim. Çünkü başka şansı yoktu. Tek başına asla kalmaması gerekiyordu.

Görkem'in sırtına baktım. Neye uğradığını iddak edememiş halde oturmaya devam ediyordu. "Kaya..."

Kaya, başını salladı.

Görkem'in atak geçirmek üzere olduğunu anlamıştı.

Ruhu çekilmiş bakışlarla içeriye girip onu yerden kaldırdı. Eylül'ü ve Arda'yı da önüne kattı. Sürüyü yeniden teslim almıştı. Kapıyı kapatmadan önce aramızda bir bakışma geçti. Dünyanın yükü yeniden omuzlarımıza binmişti. Birbirimize ilk defa iyi gelemedik. İkimiz de çaresizdik.

Kaya, kapıyı kapatmak yerine biraz aralık bıraktı ve gitti.

Can, hafifçe doğruldu. Bana yaklaştı ve dizlerime devrildi. Başı bacağıma çarptığı an gözlerini sıkıca kapattı ve vücudu titredi. "Şşh..." Bu teslimiyeti tanıyordum. Bu, beni Eylül'ün duşa sokmasına ihtiyaç duymamla aynı şeydi. Kendi başına yapabileceğin bir şey için birinden medet umduğunda asla yeniden aynı insan olmuyordun. Uyumak için bana ihtiyacı vardı.

Elimi alnına koydum. Yanmak üzereydi. Bir kez daha titredi. Belimi büktüm ve kulağına eğilip "Bir şeyler hisset," diye fısıldadım. "Tek yolu bu. Nefret bile olsa o duygu, bir şeyler hisset Can. O kadınla seni ayıran şey buydu."

"Bu halim, mideni bulandırıyor mu?"

"Hayır tabii ki." Saçlarını okşadım yavaşça. İki arkadaş gibi hissetmiyordum o an bizi. Kendimi Can'ın annesiymiş gibi hissediyordum. Annesinden duymayı beklediği şeyleri benden duymak için çırpınıyordu. "Seni çok seviyorum Can, gerçekten." Gülümsemeyi denedim. "Hem yalan söylesem bunu anlardın zaten."

Yanaklarında gözyaşlarının bıraktığı izler vardı. Göz pınarları hâlâ ıslaklıkla parlıyordu. Toprak, çamura dönmüştü. Bir kez daha titrediğinde "Üşüyor musun?" diye sordum usulca.

"Bilmiyorum."

Sessizliğimiz, koridordan gelen sesi duyabilmemi sağladı. Çok geçmeden aralık kapıdan Tesla içeri daldı ve koşarak bulunduğumuz yatağa atladı. Dilini çıkarıp Can'ın yanağını yaladı. Sonra onun boynuyla benim karnım arasına kendini adeta park etti.

Analizcilerden biri ona Can'ın yanına gitmesini söylemiş olmalıydı. Can, gözlerini sımsıkı yumarken kendi çaresizliği yüzünden deliriyor olduğunu hissettim. "Biliyor musun?" diye sordum. "Kazanın olduğu gün, seninle konuştuktan sonra buraya geldim ve Tesla'nın gözü her yerde seni arıyordu. Hatta sürekli Arda'ya kötü kötü bakışlar atıyordu. Tartıştığınızı görmüş olmalı. Kimin tarafında olduğu çok barizdi."

Gözlerini aralamadı ama beni dinlediğini biliyordum. Bir elim Can'ın saçlarındayken diğer elimi de Tesla'nın tüylerinin arasına daldırdım. Şu an hiç rahat bir pozisyonda değildim ama ikisini rahatsız etmemek için aldığım nefese bile dikkat ediyordum.

"Onu barınaktan aldığımızda küçücüktü," dedim. "Hâlâ çok büyük sayılmaz. Küçücük bir şeyin bütün dünyası sensin." Dudaklarıma bu kez kendiliğinden bir gülümseme yerleşti. "Mila da seni seviyor. Muhtemelen Yıldız da seni zamanla çok sevecek ama Tesla'yla aranızdaki bağ daima farklı olacak gibi geliyor bana."

"Sana bir şey söyleyebilir miyim?" diye sordu Can, bir çocuk gibi. O kadar çok ağlamıştı ki sesi çatlıyordu.

"Dinliyorum."

Gözlerini açtı. Elimde olsaydı bu anı hafızama kaydetmezdim. Benden bir yaş büyük olan Can Günay'ın başını dizime yaslayıp cenin pozisyonunda gözlerinde yaşlarla bana sığınması, yeniden hatırladığımda kaldıramayacağım bir şeydi.

"Yıldız..." dedi. "Ben onu almak için gittiğimde... Asya. Mama kapları ağzına kadar dolup taşıyordu. O, on beş kiloluk bir mama poşetini de kolayca yırtılıp açılabilecek şekilde bırakmış ortalığa. Yıldız'ın ulaşabileceği her yere sular koymuş."

"Geri dönmeyeceğini biliyormuş..."

Gözlerinin yeniden doluşunu izledim. Bu, anlaşılmış olmanın bir sonucuydu. "Bundan etkilendim," dedi. Sonra telaşla "Yani," diye ekledi. "Çok kötü yaptı beni. Çok kötü hissettirdi. Kötü bir şekilde etkilendim." Gözünden bir damla yaşın daha kayıp gidişini izledim. "Çok kötü oldum görünce."

Tesla, dokunuşumdan kaçıp Can'ın kıvrılmış bedenine sokuldu ve onun karnına yakın bir noktaya tekrar kuruldu. İstediği şey benim değil onun sevgisiydi ve yemin ederim, Can ona dokunana kadar kendini bir ilgi manyağı gibi Can'a sürttü.

"Can... Kendini bana böyle telaşlı açıklamak zorunda değilsin. Ben seni yanlış anlamam."

Anlattığı şey bana bile kendimi kötü hissettirmişti.

Vega'nın koşullar başka olsaydı Can için kendini feda edeceğini biliyordum. Altair onun kafasına sıkmak istese ve karşılığında Can'ı bırakacağını söylese, muhtemelen o silahı kendine çeviren kişi Vega olurdu.

Dünyanın en kötü insanı da olsa birinin sizin için kendini feda edeceğini bilmek... Bu, her halükârda başa çıkılması zor bir şeydi.

"O evde sadece o ve Yıldız kalıyordu. Yalnızlardı. Vega gittiğinde Yıldız yapayalnız kaldı."

"Bize alışır," dedim. "Kalabalık bir ailesi var. Şimdi biraz huysuzlanıyor ama alışır zamanla. Sen ne yapar eder onu kendine alıştırmanın bir yolunu bulursun zaten."

"Bunu yapmak istemiyorum."

"Neden?"

"Gücüm yok."

"Ben yaparım o zaman."

"Asya." Bir şey söylemesini bekledim ama söylemedi. Bunun yerine daha çok titredi. Eğer aklı başında kararlar almaya yatkın biri olsaydım ona hastaneye gitmesi için diretirdim. Ama ben, sevdikleri için akıl almayacak şeyler yapabilecek biriydim ve şimdi varımı yoğumu onu uyutmak için ortaya koyacaktım.

Anatomimi zorlayarak Can'ın kafasını dizimden düşürmeden karşı yatağa uzandım. Tırnaklarımı Arda'nın battaniyesine geçirdim. Onu büyük bir uğraş vererek Can'ın yatağına çekmeye çalışırken Can'ın ve Tesla'nın gözleri aynı ifadeyle bana bakıyordu. Ne yapıyor bu salak der gibilerdi.

"İsteseydin doğrulurdum," dedi Can. Kafasını dizime geri bastırdım. Ardından çektiğim battaniyeye uzandım ve onu ileri doğru fırlatarak sofra bezi gibi açtırdım. Çabam o kadar komikti ki Can, gülmeye başlamıştı.

Gerçekten gülüyordu.

Battaniyeyi omuzlarına kadar çektim. Tesla da bundan nasiplenmişti ve keyfi yerinde görünüyordu beyefendinin.

"Hadi kapatın gözlerinizi," dedim. "Uyku vakti."

Sözümü dinlediler. Dakikalar sonra Can'ın kafasının kucağımda ağırlaştığını hissettim. Çatık kaşları gevşemedi. Yüz ifadesi bir huzura bürünmedi ama uyumaya başladığına emindim. Saçlarıyla oynamaya devam ettim. Bu beni her zaman mayıştırırdı ve ona da iyi gelmesini umuyordum.

Fazla hareket etmemeye dikkat ederek arka cebimdeki telefonumu çıkarttım ve Görkem'e bir mesaj yolladım.

Asya: İyi misin?

Bir cevap beklediğim pek söylenemezdi ama mesajımın altında anında mavi tik belirdi.

Görkem: Benim bir şeyim yok. Odaya geleyim mi?

Asya: Uyuyorlar Teslayla

Görkem: Bana ihtiyacınız var mı?

Görkem: Çıksam iyi olur

Asya: Gitme

Görkem: İlgilenmem gereken doksan iki kişi daha var

Görkem: Bana güvenip peşimden gelen insanları işim bitince kendi hallerine bırakamam. Yanlarında olmalıyım. Burada yapılacak bir şey yok ama orada var.

Ne söylesem fayda etmeyeceğini biliyordum. Piramit'in başını kesmiştik ama tüm kollarını kopardığımızdan da emin olmalıydık. Arka planda yapılacaklar bitmemişti ve bunu aramızda tek umursayan oydu.

Asya: Yanına birini al

Görkem: Arda'ya ne dersin? Kurşun yarası çok da sorun olmaz herhalde.

Asya: Kaya'yı al

Görkem: Bebeğim, o biraz uyumalı. Bahar'a bırakırım onu geçerken. Dönerken de alırım. Aklın kalmasın tamam mı?

Asya: Evde niye kalmıyor? Bahar buraya gelsin.

Görkem: Bu evde yeterince çift var. Ayrıca Kaya evde kalırsa uyumaz, biliyorum.

Asya: Boşuna uğraşma, hiçbir güç onu evden çıkaramaz.

Görkem: Bahar'ın bunu yapacağını umuyorum

Asya: Muhtemelen sana ilk ve son kez böyle bir şey söyleyeceğim. Şu an kimin ne halde olduğu umurumda değil. Uykusuzluk uyuyunca geçer. Doksan iki kişi? Birkaç gün bizsiz idare edebilirler. Panik atakların? Yoklamak istedim çünkü aklımdasın ama o da geçer Görkem. Şunu anla. Can iyi değil. Etrafında olmalıyız. Hepimiz.

Görkem: Umurunda olmayan her şey benim umurumda.

Görkem: Ben kimseyi yüzüstü bırakmam. Herkese ihtiyacı olanı vereceğim. Kaya'ya Bahar'ı, Arda'ya Eylül'ü, ekibe liderini... Can'a da seni verdim. Konuşacak bir şey yok. Birkaç saate dönerim.

Asya: Sen ne olacaksın?

Görkem: Az önce umurunda olmadığını söylemiştin

Kaşlarımı çattım.

Görkem: Bir şey olmaz bana

Asya: Onu bir katil yapmadın. Hiçbir şeyin suçlusu da değilsin. Kendine yüklenmeye kalkma.

Görkem: Nasıl ki bir başarıyı sahipleniyorsam suçu da üstlenirim, sorun değil. Bu yüzden lider olan benim.

Görkem: Taşıyamadığınız bir yara varsa kendime alır, benim sayarım. Suçlu olmadığımı biliyorum ama bırak isteyen bana yıksın. Sorun değil.

Görkem: Yanından ayrılma. Mantığımı alıp çıkmamın bir önemi yok, kalbimi Can'ın yanına bıraktım. O odada kal.

Söylediklerini tekrar tekrar okudum ve göğsümü derin bir nefesle doldurdum. Hissettiklerinin ağırlığı canımı yakıyordu.

Asya: Peki sen ne yapacaksın? Bugünün sonunda nasıl nefes alacaksın?

Görkem: Babama uğrarım

Görkem: Gece görüşürüz

Asya: Beni görmeden gitme

Asya: Yanına Eylül'ü al bari. Ya da Barış'ı da çağır, sana yardımcı olur.

Asya: Buraya bak!!!! Eve döndüğümüzde koltukta uyuturum bak seni, almam yatağa.

Asya: Görkemmmm!

Koridorda adım sesleri duyduğum için telefonumla uğraşmayı bırakıp başımı aralık kapıya çevirdim. Kapıyı itti ve yatağın ayak ucunda oturan bana doğru yaklaştı. Yüzünde kullanmayı en çok sevdiği yıkılmaz maskesi vardı. Az önce dizlerinin üzerinde olduğunu görmesem böyle bir şeyin yaşandığına ihtimal dahi vermezdim.

Gözlerini dizimde uyuklayan Can'la hemen onun yanına sokulan Tesla'ya çevirdi. Sessiz bir adım daha attı ve dudaklarını saçlarımın üzerine bastırıp derin bir nefes aldı. Sanki o nefes, ona dayanma gücünü verecekti. "İstediğin bir şey var mı?" diye fısıldadı.

"İyi olman," dedim ben de.

Kırık bir gülümseme çekiştirdi dudaklarını. "Telefonum açık olacak. Lazım olursam yaz bana."

"Geç kalma."

Gözlerini devirdi. "Tamam anne." Ona dik dik baktığımı gördüğünde gardını düşürüp "Nefes almam lazım Yağmur," diye fısıldadı. "Nefes almamız lazım. Sana söyledim. Beni istemiyor. Şu an değil. Biraz huzurla uyusun, sonrasına bakacağız."

"En çok seni seviyor," dedim. "Farkında değilsin."

"Benden nefret ediyor," dedi. "Ama onu asla bırakmam." Az önceki kadar alçak sesle konuşmadığını fark ettim. "İki elim her yerde yakasında. Yüzüme sövse bile ben dostumun elini bırakmam. Daha önce de söylemiştim. Gemiyi terk etmem. Hiç etmedim. Her şeyi yoluna koyarım. Hep koydum. Bileğindeki ipi benim bağlamamış olmam, onun benim meselem olmadığı anlamına gelmiyor. Bu evden birinin gitmesi için önce cesedimi çiğnemesi gerekir. Bunu böyle bil, Yağmur. Böyle bil."

Cümlelerinin gereken yere ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordum ama onun şüphesi varmış gibi görünmüyordu.

Çenemi kaldırıp dudaklarına minik bir öpücük bıraktım ve geri çekildim. Belli belirsiz gülümsedi. Ardından odanın kapısını yavaşça çekerek dışarı çıktı. Ben de Can'ın başında nöbet tutmaya devam ettim.




Hava kararana dek belim tutuldu, bacaklarım ağrıdı, üşüdüm ama hareket etmeme gayretimi koruyarak telefonumla vakit geçirdim. Boş kalmanın ne demek olduğunu unutmuştum. Bu yüzden İspanyolca bir film açıp izlemeye başladığımda kendimi çok garip hissettim.

Bir ara Arda, topallayarak yanıma gelip bana içi bisküvi dolu bir kase getirmişti. Eylül, Kaya ve Görkem evden birlikte çıktıkları için yalnızca biz kalmıştık. O da bacağına rağmen benim aç olduğumu düşünüp bir şeyler getirmek istemişti. Çok fazla ayakta dikilemediği için elinden gelen buydu.

Ona teşekkür edip bir bisküviyi ağzıma atarken karşı yatağa kendini bırakmasını izledim. Başını tavana çevirdi. Ellerini ensesinde birleştirdi ve tek kelime etmeden orada uzandı.

Mila da aralık kapıdan girdi. Parka bakan kapının önüne kıvrıldı ve sessizce durmaya başladı.

Hasta olan birinin başında beklenirdi bu evde. Kedilerimiz, kuralı çözmüş olmalıydı. Bizi yalnız bırakmıyorlardı.

Yaklaşık iki saat daha geçti. Can benden bunu yapmamı istediği için onu Arda'yla bıraktım ve yürüyerek sitenin girişindeki markete gittim. Börek yapabilmemiz için gerekli olan malzemeleri alacaktım. Alışveriş yaparken bir yandan da Barış'la konuştum ve iyi olduğum konusunda içini rahatlatmayı denedim. Hande'yle birlikte 13.İstasyon'da çorba içeceklerdi. Beni de davet etti. Bu teklifi kabul etmeyi o an her şeyimle istedim ama evde kalmalıydım. Bu yüzden telafisini daha sonra yapmayı umduğumu söyledim.

Malzemeleri alıp kısa sürede eve geri döndüm. Kollarımı sıvayıp börek yapmaya girişeceğim sırada Can beni durdurdu.

"Sen Arda'nın yanına git, ben hallederim." Kaşlarımı kaldırdım ve bunu reddetmek için dudaklarımı araladım. "Git Asya," dedi. "Salonda takılın biraz. Senin tarifinle yapacağım. Tutturacağımı umuyorum."

"Arda'yı buraya alalım?" diye bir teklifte bulundum.

Kaşlarını çatarak "Bileklerimi kesmeyeceğim," dedi. "Beni mutfakta yalnız bırakmaya korkmana gerek yok."

Şaka yaptığını biliyordum ama bunu düşünmek tüylerimi diken diken yaptı. Donakaldığımı fark etmişti. Aldırmadan "Dönecek mi?" diye sordu. Bir an neyden bahsettiğini anlayamadım. "Görkem," dedi. "Döner mi geri yoksa sizin eve mi geçecek?"

"Dönsün mü?"

"Onu çağırırsan sevinirim."

"Sen çağırırsan da gelir Can."

"Yüzüm mü var Asya? Sen arasana işte!"

Onu biraz rahat bırakmam gerektiğini anladığım nokta burasıydı. Bana sesini irkileceğim kadar çok yükseltmişti. Benden bıkmıştı. Normaldi. Kişisel algılamamam gerekirdi.

"Tamam." Yansıtmamaya çalıştım ama sesim alındığımı saklayamadı.

Can, her şeyi mahvetmiş gibi yüzünü buruşturdu. Bana bakarken o kadar köşeye sıkışmış görünüyordu ki... Sanki biri onu diriyken bir tabutun içine koymuştu da şimdi gömülüyordu. "Özür dilerim," dedi. "Bağırmak istemedim. Özür dilerim."

"Sorun değil." Arkamı döndüm. Sonra bunun ona kötü hissettireceğini düşündüm. Omzumun üzerinden baktım ve gülümsedim. Gülmeden gitmek istemedim. "Arayacağım. Yardıma ihtiyacın olursa salondayım ben."

"Tamam."

"Kolay gelsin."

Mutfaktan çıkıp salona geçtiğimde yüzüm sirke satıyordu. Çok çabalıyordum ama onu tutabildiğimi hissetmiyordum. Bu his, ruhumu tatsız bir şekilde kaşındırıyordu.

"Ne söyledi sana?" diye sordu Arda. Yine üçlü koltukta uzanıyordu. Masanın üzerinde bir ağrı kesici paketi vardı. Onu ortalıkta bırakacak kadar umursamaz durumdaydı. Demek ki canı o kadar yanıyordu. "Canını sıkma," dedi.

Karşısındaki koltuğa geçip başımın arkasına bir yastık aldım ve tutulmuş olan belimi rahatlatmak için ayaklarımı ileriye uzattım. "Sıkmıyorum."

"Ben sessizce sıranın bana gelmesini bekliyorum," dedi Arda. "Çünkü Görkem'e gösterdiği muamele buysa... Ağzını açtığında seni bile kıracak kadar ileriye gidebiliyorsa... Benimle konuşmaya karar verdiğinde kendime bir mezar yeri beğenmem gerekecek. Belki de o bunu benim yerime çoktan yapmıştır."

Takılacağım şey bu olmamalıydı ama "Beni kırmadı," dedim Can'ı savunma ihtiyacı hissederek. "Ayrıca durduk yere felaketi çağırma. Aranız kötüleşmeyecek."

"Bir aramız yok, Asya. Bakışları değişti. Bir şeyler değişti. Benimle eskisi gibi olmayacak. Ben isteyeceğim ama o istese de bunu yapamayacak."

"Korkuyor gibi konuşuyorsun..."

"Korkuyorum çünkü," dedi. "En yakın arkadaşımla, ilk saniyeden beri nefret ettiğim bir kadın yüzünden bu hale gelmiş olmak beni korkutuyor. Çünkü ben bunu hissetmiştim. Bunların hepsi, benim öngördüğüm şeylerdi. Siz şımarıklık yaptığımı düşünürken, bana ileri gittiğimi söylerken ona tek başıma karşı çıkmaya çalışıyordum çünkü korktuğumun başıma gelmesini istemiyordum ama işte buradayız."

Başım çatlıyordu. "Ben demiştim konuşması yapmanın gerçekten yeri değil," dedim bıkkınlıkla. "O günlerde kim daha haklıydı buna kafa yormayacağım. Olan oldu ve bugün buradayız. Geçmişi bir aşın da toparlanmaya bakalım."

"Asya, ben..."

"Arda," dedim sertçe. "Ona üzülmek yerine onunla olan ilişkinin geldiği hale üzüldüğünü söylüyorsun. Endişen bu. Özür dilerim ama bu, Eylül'ün seni yok sayıp senin desteğini sevdiğini düşündüğün zamanlara benziyor. Onu o olarak göremiyorsunuz. Tükeniyor. Tükenen insanlar böyle yapar. Çatacak yer arar. Sağa sola dalaşır. Kırar döker. Kontrolü kaybeder. Bunlar normal şeyler. Sadece susun ve ona destek olmaya devam edin."

"Kendimi suçluyorum," dedi Arda, gözlerimin içine bakarak. "Haklı olmanın peşinde değilim. O tükeniyor ve buna müdahale edememek benim hatam gibi geliyor. Vega'nın beni o hale getirmesine izin vermemeliydim. Eylül'ün zarar görmesi dikkatimi dağıttı. Hazırlıksız yakalandım. Eğer o an daha düzgün düşünebilseydim o sahne hiç yaşanmazdı. Görkem, orayı bana emanet etmişti ve arkasını döndüğü anda işleri batırdım."

Gerçekten çok yorulmuştum.

Birilerini kendini suçlamamaya ikna edecek gücüm yoktu. Oldukça dengesiz ruh halleri yaşıyordum. Sabah herkese yetebileceğimi düşünürken şimdi kendime bile yetemediğimi hissediyordum.

"Şöyle olsaydı böyle olsaydı diye saymaya başlarsak sonsuz bir döngüye gireriz," dedim. "Olan olur. Ölen ölür. Aşarız, yine yaşarız. Ben Metesiz nefes alabiliyorsam bu dünyada yoluna giremeyecek hiçbir şey yok demektir. Sıkma canını. Çünkü biz, bunu da birlikte atlatacağız."

Telefonumu alıp Görkem'i çaldırmaya başladım. Görkem telefonu ikinci çalışında açtı ve "Söyle," dedi doğrudan.

Can'ın bana sesini yükseltmesi kadar alındım soğuk sesine. Sonra sinirlendim ve telefonu kapattım. Arda, şaşkınlıkla bana bakarken kaşlarım çatık halde Görkem'in beni yeniden aramasını bekliyordum. Bu iki saniye bile sürmedi.

"Sevgilim," dedi Görkem, sabır çeker gibi. "Benim güzeller güzeli karım... Özür dilerim. Söyle bakalım neden aradığını, sen de istersen tabii..."

Arda, beklenmedik bir şekilde kahkaha attı. Ona dönüp aydınlanan yüzünü izledim. Böyle gülmesi içime bir avuç umut serpiştirmişti.

Yeniden yüz ifademi sabit tutup "Görkem," dedim. "İlk aradığımda hat çekmedi herhalde, sadece emreder gibi söyle dediğini sandım çünkü."

"Aynen," dedi. "Aynen bebeğim. Tünele girmiştim. Ne oldu?"

Sabrını sınamaya gerek yoktu. Yeterince korkmuştu. "Eve gel," dedim.

"Bu gece bizimkilerin yanında kalırız diye düşünmüştüm," dedi Görkem. "Yani, ben muhtemelen odamdan çıkmam. Parktan girer, Can'a pek görünmem ama Analizcilerde uyumaz mıyız bu gece?"

"Ev diyerek kastettiğim buydu," dedim. "Bizim eve başka bir şey diyelim ya, karışıyor böyle."

"Ne diyelim?"

"Vanessa gibi bir isim bulmak lazım. Bir ara bu konuya kafa yoracağım."

"Yağmur," dedi yumuşacık bir sesle. "İyi misin sen?"

Birinin bu soruyu bana da sorduğunu duymak güzeldi. "Evet," dedim. "Eve gel."

Beni dinlemediğini hissettim. Sonra arkada birinin konuştuğunu duydum. Ne dediği anlaşılmıyordu ama Görkem "Evet," dedi ona. "Karımla konuşuyorum. Olur. Dönmemi istiyor. Evet, gideceğim. Karım ne derse o. Babam öyle öğretti. Kimin oğlu muyum ben? Arif Ahmet Duman'ın. Çok kral adamdır."

"Babanla mı konuşuyorsun?" diye sordum gülerek. "Nevrin Döner'de misin sen?"

"Dur bebeğim," dedi. "Şu an paspas sopasıyla götümü dürtüklüyor. Baba ya!"

Arif amcanın kahkahasını duydum.

Görkem'in nefes aldığını hissedebiliyordum.

"Bu arada, senin için bir dedikodum var. Abim, Bige abla ve Müge üç gecedir aynı yatakta uyuyorlarmış," dedi Görkem birden. "Üstelik ortada yatan abimmiş."

"Baban bunu nereden biliyor?" diye cırladım. Kafamın başka bir konuyla dağıtılmasından çok hoşlanmıştım. "Benim bile haberim yokken hem de!"

"Aşkım, dumanla haberleşiyoruz biz. Hızlı bir yöntem."

"Belli ki detaylı da bir yöntem."

"Yani," dedi Görkem. "Karımdan ayrıldığım için aylarca bana trip atıp burnumu lağım çukurlarına kadar sürten bir babam olsaydı, ben de karımla yeniden aynı yatakta yattığım ilk anda bunu koşarak ona haber verirdim." Sonra duraksadı. Sanki bedenindeki bütün enerji aniden çekilmiş, dili dönmeyi bırakmıştı. "Tabii ben karımdan asla ayrılmam," dedi. "Ölümün aramıza girmesine izin vermedim, hiçbir şeyin vermem."

Gülmeye başladım. "Gel hadi karına, seni bekliyor."

"Kaya'yı alıp gelirim bir saate kadar, öpüyorum çok."

"Ben de," dedim ve onu sevdiğimi söyleyip telefonu kapattım.

"Iyy..." diye söylendi Arda. "Vıcık vıcık bir şey oldunuz."

"Hiç olmadık," dedim. "Bu aralar vıcık vıcık bir şey olmayı gerçekten istiyorum ama. Onunla uyumak ve onunla uyanmak... Devamlı bu döngüde kalmak. Daha az şey düşünmek, onu sevmeye daha fazla vakit ayırmak... Gerçekten istiyorum."

"O senin," dedi Arda, anlayışlı bir gülümsemeyle. "Ve söylediklerini yapabilmek için önünüzde uzun bir ömür olacak."

Elini bacağının üzerine koyduğu için "Çok mu ağrıyor?" diye sorarken buldum kendimi.

Konunun ani değişimi karşısında ufacık bir afallama bile göstermedi. "Öldürmüyor," dedi. "Yine de onu o gecenin bir nişanesi olarak taşıma fikri hiç hoşuma gitmiyor."

Bunu benden iyi kimse bilemezdi.

Bir saat boyunca sessizliği paylaşıp televizyon kanallarını gezdik ve Can'ın mutfaktan gelen tıkırtılarını dinledik.

Kapıda bir anahtar sesi duyduğumda saat dokuz buçuğa geliyordu. Ayağa kalkıp Analizcileri karşılamak için hole çıktım. Ayakkabılarını çıkartıyorlardı. Üzerini değiştirip makyaj yapmış olan Eylül'ün başının kenarında büyük bir şişlik vardı ama bu onun güzelliğini gölgeleyemiyordu. Görkem, aşırı yorgun görünüyordu ama biraz toparlanmış gibiydi. Kaya'ysa... O tamamen başka birine dönüşüp öyle gelmişti.

Yeniden doğmuşa benziyordu.

Görkem, yanağımı öpüp üzerini değiştirmek için doğrudan odasına yöneldi. Eylül de Arda'yı kontrol etmek için hızlıca salona girdi. Geriye Kaya'yla ben kaldığımızda "İyi uyudun galiba," diye takıldım ona.

"Uykudan daha çok sevdiğim bir şey var," dedi sırıtarak. Şu an tamamen eşref saatindeydi. Bahar ona her ne yaptıysa hâlâ sarhoş gibiydi.

"Kalsaydın kızla," dediğimde başını iki yana salladı.

"Evde olmalıyım. O da işlerine odaklanmalı. Yine de kısa bir mola, bizi uzun zaman götüren bir şeydir."

Onun hakkında konuşurken gözleri parlıyordu. "Mutfakta mıydın?" diye sorarken neşesi daha da arttı. "Börek mi yaptın yoksa?"

"Ben değil," dedim. Aynı anda Can mutfaktan çıktı ve Görkem'in de odasının kapısının kapandığını duydum. Kısa süre sonra ikisi de hole çıkmıştı.

Görkem, Can'a bakarken kaşlarını havaya kaldırdı. Toparlanmış bir görüntüsü yoktu ama en azından ayaklarının üzerinde durabiliyor ve sabahki gibi titremiyordu. Can, "Börek yapıyorum," dedi.

"Şey, tamam?" dedi Görkem, ne diyeceğini bilemeyerek.

"Yaşasın," diye ekledi Kaya, dümdüz bir sesle.

"Titanik izleyeceğiz," dedi Can. "Asya cips de aldı."

"Oğlum ben uyurum ki ya!"

Görkem'in tizleşen sesi Can'ı güldürdü. "Uyumayacaksın, bitireceğiz."

Bundan benim de yeni haberim oluyordu. Kaya, keyifle bir kahkaha attı. "Yandın lan. Bu sefer Asya da var. Harbi kaçışın yok. Asla uyutmayız seni."

"Lan vallahi uyurum ya. Bitiremiyorum oğlum ben o filmi."

"Çocuk gibi itiraz edip durma," diye bağırdı Arda salondan. "Çok mantıklı fikir. Ben onaylıyorum. Televizyonu ayarlayayım hemen."

"Ben de minderleri," dedi Eylül.

Görkem, çaresizce bana baktı bu durumun içinden onu kurtarmamı ister gibi. Ellerimi heyecanla birbirine çırptım. "Sana nihayet Titanik'in sonunu izleteceğiz. Bu benim hedef listemin başlarında yer alıyordu."

"Başka ne var listende?"

"Anna ve David'in sonunu izlemek," dedim. "Bugün izleyecek bir film arayışındayken gözüme çarptı. Az daha sensiz izleyecektim ama neyse ki sana ihanet etmedim."

"Boşanırdık," dedi Görkem, ciddi bir ifadeyle.

Bunu beni güldürmek için yapmıştı ve başarılı oldu. O kadar çok güldüm ki Kaya da sırıtmaya başladı. Gerçi o geldiğinden beri sırıtıyordu. Bahar onun bütün gerginliğini almış olmalıydı.

"Bari elime bir test kitabı alayım," dedi Görkem, Can'a bakarak. Kendisine bir adım attığı için onun gözüne gözükmeme fikrinden tamamen vazgeçmişti. Can nasıl istiyorsa öyle davranacaktı. Kalbinin ne kadar kırık olduğunu hissedebiliyordum ama her şey normalmiş rolünü oldukça başarılı bir şekilde yapıyordu.

Can ve Kaya hızlı hızlı başlarını iki yana salladılar. Daha önce iki kez izledikleri bir filmi üçüncü kez izleyecekleri için heyecanlı olmaları, Görkem'in bu filme nasıl tepkiler verdiğini daha fazla merak etmeme sebep oluyordu.

"Oğlum ya..." dedi Görkem, çocuk gibi. Babasının yanından geldiğini bilmeseydim yine de tavırlarından bunu anlardım. "Üç saat on dört dakika boyunca ekrana bakamam ben. Pi sayısı sanki amına koyayım ya. O kadar saatte kaç soru çözerim biliyor musunuz? Çok uzun. Cidden uyurum yine."

"Ben varken mi?" diye sordum. "Böyle bir şansın olmayacak bile."

"Sen Titanik'i izlememiş miydin? Şu hafıza kartı zekân sayesinde düz bir duvara bakarak bile aklından oynatabileceğin bir filmi oturup baştan sona tekrar izlemek senin için de zaman kaybı değil mi?"

"Leo'yu izlemeyi zaman kaybı olarak değerlendirmiyorum," dedim.

Kaya, Görkem'in çatılan kaşlarıyla birlikte sesli bir şekilde gülmeye başladı ve Can, "Senin sarışın sevdiğin çok tahmin edilebilir bu arada," deme gafletinde bulundu.

Görkem dehşet saçan gözlerle ona baktığında Arda "Aman Allah'ım!" diye bağırdı içeriden. "Eylül, beni sırtına almalısın. Görkem'in yüzünü görmem lazım şu anda."

"Sakin ol Görkem," diye seslendi Eylül umursamazca. "Eğer bu içini rahatlatacaksa ben de DiCaprio için bir kurşun yiyebileceğimi belirteyim."

Görkem, şaka yaptığımı söyleyeyim diye bekledi. Sonra Kaya'ya dönüp yersiz bir şekilde "Ben sarışın mıyım?" diye sordu.

"Esmer olmadığın kesin," dedi Can. "Ama civciv sarısı da denemez.

"Arda ve Eylül sarışın," dedi Kaya. "Sen belki şey olabilirsin. Şey... Küllü sarı?"

"Açık kumral?" dedi Can.

Dönen muhabbet beni çok eğlendiriyordu çünkü Görkem tek tek kendisine söylenen seçenekleri değerlendiriyordu. En sonunda yeniden bana bakıp onu üç çocukla ortada bırakmışım gibi "DiCaprio demek..." diye mırıldandı.

Omuz silktim. "Filmlerini severim."

"Kesinlikle bu gece Titanik izlemiyoruz."

Kaya, neredeyse kıkırdadı. "Kesinlikle izliyoruz."

"Böreklerimizi yedikten sonra," dedi Can. "Asya'nın tarifiyle yaptım ve ondan daha iyi bir iş çıkardığıma yüzde yüz eminim ama siz elbette ki bunu onun yanında söyleyemeyeceksiniz."

Çok... Dingin göründü gözüme. Sanırım içinde tek bir damla kalmayana kadar ağladığı içindi. Yorgun bir görüntüsü vardı ama sabahkine oranla çok iyi durumda olduğu kesindi.

Arda, kendi başına yürüyerek bugün bana bisküvi getirmiş olmasına rağmen Eylül'den destek alarak hole çıktığında kendimi gülmemeye zorladım. Ona naz yapmaya başlamıştı. Bu, normalleşmek demekti.

Birlikte mutfağa geçip Can'ın bize servis yapmasını izledik. Çay demlemiş, böreği dilim dilim kesmişti. El lezzeti benimkiyle yarışamazdı ama gerçekten de benim yaptığım böreğin bir kopyasını ortaya çıkarmıştı. On üzerinden sekiz puanı kolaylıkla kapardı. "Hiç beğenmedim," dedim az önce parmaklarımı yalamamışım gibi. "Puanım sıfır."

"Benimki bir," dedi Kaya. "Çabana sağlık."

Can, bize aldırış etmeden Görkem'e baktı ve "Dürüst ol," dedi. Alacağı cevap, her şeyden önemliydi. Bu yemeği resmen bir beyaz bayrak olarak pişirmişti.

"Sekiz," dedi Görkem. "Sadece yağı fazla kaçırmışsın ve sanırım peyniri ekstra tuzlamışsın. Bunların dışında, şaşırtıcı derecede iyisin. Hâlâ ev işlerini ViloPulov'la dağıtıyor olsaydık bu hafta akşam yemeklerini yapman için seni yenerdim."

"Aslında bunu yapmalıyız," dedi Arda. "Bu hafta cidden kapışalım. Çok uzun zamandır oynamadık."

"Bu evin işleri beni ilgilendirmez," dedi Görkem, net bir tavırla. "Benim kendi evim var."

"Hadi oradan," dedi Eylül. "Bu evin işleri ile daima ilgileneceksin."

"Bakarız," dedim. "Belki biraz kalırız da burada. Oynayabiliriz o yüzden."

"Cicim ayınız çabuk mu bitti?" diye sordu Arda.

"Hayır," dedi Görkem. "Daha balayına çıkacağız."

"Ne bekliyorsunuz?" diye sordu Kaya.

"Havaların ısınmasını," dedim. Görkem de başıyla onayladı. Birkaç dakika sonra börek tepsisinin dibini görmüş, bulaşıkları makineye dizmeye başlamıştık. Kaya, mısır patlatıyordu ve ben de cipsleri leğenlerimize döküyordum. Eylül elindeki içecek tepsisini salona taşımak için ayrıldı. Can'la Görkem çoktan salondaydı ve Arda gitmeden önce bir ağrı kesici daha almıştı.

Patlamış mısırlarla ve cipslerle salona döndüğümüzde Görkem berjere oturdu. Pufu bacaklarımın dibine çekip ben de hemen yanındaki yerime yerleştim. Eylül, sırtını Arda'nın uzandığı koltuğa yaslayacak şekilde yerdeki mindere oturmuştu. Kaya ve Can da karşı koltuğa geçtiler. Kumanda Can'ın elindeydi. Bu yüzden filmi başlatması için ona döndüm ama o, bana bakmakla meşguldü.

"Senin için bir şey aldım," dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. Diğerleri de benimle aynı hisleri paylaşıyordu.

"Ne ara?" dedim hayretle.

"İnternetten," dedi Can. "Mutfaktayken. Birden aklıma geldi."

"Gerçekten merak ettim."

"Haftaya maça gidiyoruz," dedi Can. "Cuma akşamı, Beşiktaş maçı." Gözlerim sonuna kadar açılırken "En son maça gitmeye kalktığınızda olanları gayet net hatırlıyorum," dedi. "Yanan biletlerinizi güzel bir anıyla değiştirmeliyiz diye düşündüm. O maç için çok hevesliydin ve..."

"Sen şaka yapıyorsun!"

"Hayır, yapmıyorum." Duraksadı. "Bugün benim için yaptığın şeyin hiçbir karşılığı olamaz," dedi. Boğazını temizledi çünkü sesi duygusal çıkmaya başlamıştı. "Ben uyanana kadar gözünü benden ayırmamandan bahsediyorum."

"Bunu benim için defalarca kez siz de yaptınız."

"Aynı şey değil," dedi Can. "Her neyse... Bu evde futbola ilgisi olan tek kişi Görkem ama hep birlikte bir maça gideriz diye düşündüm. Odanın duvarına, Mete ve Barış'la olan tribün fotoğrafının yanına bir yenisini eklememiz gerek bence. Tabi eğer herkes için uygunsa..."

"Acil beste ezberlemem lazım," dedi Arda. "Hepsini."

"Gidelim tabii," diyen Eylül'dü. "Siyah elbisemi giyerim ve beyaz göz makyajı yaparım."

"Ben forma giyeceğim," dedim ve heyecanla Görkem'e döndüm. "O formayı nihayet giyeceğim."

Onu en son yatağımın üzerine serili halde bırakmış ve giymek için evime geri dönememiştim. Sanırım bunu hatırladı. Çünkü gözlerinde benimki gibi parlak ışıklar yanmadı. Aksine, korktuğunu hissettim. Boynundaki künyeyi düzeltti. "İyi düşünmüşsün," dedi sonra, Can'a dönerek. "Teşekkür ederiz."

"Özür dilerim Görkem," dedi Can, o an.

Bu yanımdaki adamı daha da bozguna uğrattı. "Sorun değil," dedi biraz bile üzerinde durmadan. Oysa Can bu iki kelimeyi söyeyebilmek için saatler boyunca çabalamıştı.

"Sorun olduğunu biliyorum. Ama telafi etmeye çalışıyorum."

Görkem, Can'ın dinen nefretinden hoşlanmamış gibi görünüyordu. Bir anlığına kendisine öfke duymaya devam etmesini istediğini bile düşündüm. Yeniden kestirip atarak "Sorun yok dedim," dedi. Ortam gerilecek sandım ama Can, filmi başlatan tuşa bastı ve yemin ederim aynı saniye Görkem esnemeye başladı.

"Ay yok artık..." dedim gülerek. "İlk saniyeden de değil ya!"

"Uyursan ölürsün," dedi Arda, alayla. "Sen uyursan sen de ölürsün. Hepiniz ölürsünüz!"

Görkem, esnemesini eliyle zar zor kapattı. "Psikolojide buna koşullanma deniyor," dedi Can, keyifli bir sesle. "Belki de en sevdiğim örneği."

"Dalga geçmeyin lan," dedi Görkem. "İzliyorum işte."

Daha karakterler sahnede bile belirmeden uykusu gelmişti.

Kucağımdaki cips leğenine uzanıp düşünmeden bir tanesini Görkem'e uzattım. Ağzını açmak yerine bakışlarını bana kilitlediğini hissettiğimde başımı ona doğru çevirdim ve garip bir ifadeyle elime baktığını gördüm. O an ikimiz aynı anının içine ışınlandık ve hatırladıklarım, beni gülümsetti.

"Evet," dedi Arda. "O gün hepimiz evleneceğinizi biliyorduk."

"Hayır," diye karşı çıktı Can. "Görkem'den böyle bir şey beklemediğimiz için hepimiz şoka girmiştik. Evlenecekleri, aklımıza gelen son şeydi o an. Sadece dilimizi yutmamaya odaklıydık çünkü."

"Hangi an?" diye sordu Eylül.

Kaya, "İlk kez iddia için ViloPulov oynadığımızda Asya yine böyle Görkem'i besliyordu. Sonra birbirlerinin alınlarını öpmüşlerdi. Komikti bayağı," diye açıkladı.

"Kal gelmişti bana," dedi Görkem.

"Dudaklarıma bakmıştın," dedim onu utandırmak için. "Çok net hatırlıyorum. Seni alnından öptükten sonra dudaklarıma bakmıştın ama kafan bomboş gibiydi. Tek bir düşünce kırıntısı bile yoktu bakışlarında."

"Aslında sen geldiğinden beri çok bir şey değişmedi," dedi Arda.

Görkem, masanın üzerinde duran mısır tabağından bir mısır alıp ona doğru fırlattı.

"Ah," dedi Arda, küçücük mısır yüzüne çarpınca. "Bu canımı çok acıttı."

Gülmeye başladım. "Geçen gün kurşun yedin be sen."

"Mısırı atanı sevince, yediğin mermiden daha fazla acıtabiliyor canını işte..."

Edebiyat yaptığını sanan Arda, Kaya tarafından yüzüne bir yastık yedi. Sonra hiç bozuntuya vermeden yüzüne çarpan yastığı alıp arkasına koyarak sırtını destekledi.

Görkem, önünde tuttuğum cipsi dişleriyle ağzına çekti. Ona bir tane daha uzattım. Bana tarif edemeyeceğim bir hayranlıkla bakmaya başladığında kaşlarımı kaldırdım. Cipsi aldı fakat bu kez dudakları parmaklarıma değdi. Bunu ilk yaptığında çok utanmıştı. Şimdiyse gözlerinde yalnızca o tuhaf, içimi bir hoş yapan ifadesi vardı.

Bileğimi tuttu ve parmak uçlarımı tek tek öptü. Bir anlığına nerede olduğumuzu bile unutturdu bana. O kadar hassas dokunuşlar bıraktı ki tüylerim ürperdi. "İyi ki geldin," dedi birden. Öylece ağzından döküldü kelimeler. "Ya bu eve hiç girmeseydin?"

"Sonsuza kadar bekar kalırdın," diye takıldı Can.

"Ve yarım," diye ekledi Kaya.

"Ve aşırı takıntılı," dedi Eylül.

"Ve çekilmez," diyen Arda'ydı. "Asya geldiği günden beri gerçekten daha katlanılabilir birisin."

"Bensizken nasıl yaşıyordunuz ki mesela?" diye şımardım omuzlarımı geriye doğru atarak. Tavrım, onları güldürdü. Bunu yapmaya bayılıyordum.

"Hatırlamıyorum ki ya," dedi Arda. "Sen gelince takvim yeniden başladı galiba. Bizim miladımız senin eve girdiğin gün işte."

"Bu arada, cidden..." dedi Kaya. "Üçüncü odanın boş halini anımsayamıyorum bile."

Can'a doğru bir bakış attım ama o kilitlenip kalmıştı. Bir anlığına burada olmadığını hissettim. Diğer saniye kumandayı yeniden almış ve filmin sesini biraz arttırmıştı.

"Biliyorum," dedim. "Hepinizi değiştirdim. Şimdi bir şeyi daha değiştireceğiz ve Görkem'e Titanik'in sonunu izleteceğiz."

"Başarılar," dedi Görkem ve başını geriye doğru yasladı.

Bir süre daha elleri olmasına rağmen ona cips uzatmaya devam ettim. Cipslerim bittiğinde o da bana mısır yedirmeye başladı. Jack'in Rose'u ilk gördüğü sahneye geldiğimizde gülümsedim. Burada Jack'in hayatın bütün gerçeklerini unutup kendi klasmanından olmayan bir kadına büyülenerek attığı bakış, ilk görüşte aşkın olabilecek en güzel şekilde işlenmiş örneklerinden biri gibi gelirdi bana. Rose, üst güvertedeydi. Jack ise alttaydı ve ona bakabilmek için kafasını yukarı kaldırması gerekiyordu. Bir iki saniyelik bir göz teması... Hepsi bu kadardı ama bu filmin en sevdiğim sahnelerinden biriydi.

Rose, kendini ait hissetmediği çevresiyle yediği akşam yemeğinden koşarak çıktı. Bu hayata devam edemeyeceğini fark edip koşmaya başladığında ise salonda çıt çıkmıyordu. Lambayı kapatmıştık. Yüzlerimizi yalnızca televizyondan vuran ışık aydınlatıyordu.

Rose, kendini denize atmayı düşünerek geminin kıç kısmına tırmanmaya başladı. Jack, arka planda belirdiğinde elimi çeneme yasladım ve tanışacakları sahneyi beklemeye başladım.

"İki dakika yirmi altı saniye," dedi Görkem. Gözlerimi ona doğru çevirdim. "Az önce eridiğin bakışmanın üzerinden iki dakika yirmi altı saniye geçti ve adam, kadını kurtarmak için sahneye girdi."

"Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Başka bir evrende Rose'u kolaylıkla oynayabilirdin," dedi Eylül.

"Saç rengime mi gönderme yapıyorsun yoksa intihar kısmına mı?" diye sordum gülmeye başlayarak.

Eylül'ün donup kaldığını hissettim. "Saçlarına!" dedi neredeyse çığlık atarak.

Kaya'nın da benim gibi güldüğünü fark edince "Teşekkür ederim," dedim. "Bu evde esprilerime bir tek sen gülüyorsun."

"Senin de esprilerinin bir ayağı hep çukurda lan," dedi Arda.

Görkem, bu süreçte hâlâ bana bakıyordu. "Jack," dedi. "Rose'u görür görmez ona aşık oldu, değil mi?"

Birlikte izlediğimiz ilk filmde Anna ve David hakkında da bana böyle sorular sormuştu.

"Bilmem," dedim dudaklarımı büzerek.

"Kesinlikle öyle oldu," dedi Kaya, sırıtarak. Gerçekten çok eğleniyordu.

Jack, ceketini ve ayakkabılarını çıkarmaya başladı çünkü Rose'a eğer atlarsa onun arkasından atlayacağını söylüyordu.

"Bu filmi hiç böyle izlememiştim," dedi Görkem. Düşünmeden konuşmuştu. Düşünseydi, Arda'nın onunla dalga geçeceğini bilirdi.

"Aşıkken mi?" diye sordu Arda, koluyla onun dizini dürterek.

"Şimdi Rose'un elini tutup onu kendine çevirecek." Eylül, kanepeye eriyip gidecek gibiydi. Sanırım favori sahnelerimizin hepsi aynıydı.

"Ama Rose'un ayağı kayacak ve gemiden sarkmaya başlayacak," dedi Görkem. "Biliyorum." Söylediği sahne yaşandıktan sonra Jack, onun elini sımsıkı tuttu ve Rose'u denize düşmeden yakalamayı başardı. "Bomboş debeleniyor kız," yorumunda bulundu Görkem. "Jack orada burada resim çizeceğine iki dambıl kaldırsaydı böyle olmazdı. Omuzlarına bak, çok cılız."

"Ya takıldığın şeyi sikeyim ya," dedi Kaya kendine hakim olamadan.

"Yalan mı?" diye sordu Görkem. "Sevdiğimiz kadını gemiden böyle salıncak gibi sallandıracak adam değiliz biz."

"Onu yukarı çekiyor," dedim. "O kadar da uzun sürmüyor." Biz bunu tartışırken Jack, Rose'u kendisine doğru çekmişti bile.

"O kadar da sürmemesi gerekirdi."

"Aslına bakarsan senin Asya'yı çekmen çok daha uzun sürmüştü," dedi Can. "Her şey güçle ilgili değil."

"Aslına bakarsan ben sevmediğim zengin bir adamla nişanlanmış değildim," dedim. "Bu dünyadaki en sevdiğim insanı kaybetmiştim. Sanırım o yüzden biraz daha uzun sürdü."

Bunları gülerek söylediğimi duysaydı Barış, bana gururla bakardı ama nedense yutkunmakta zorlandım.

"Kayıp, çok büyük bir kelime," dedi Can. Ve sonra sessizleşti. Yeniden odağımızı filme verdik. Görkem, gözlerini kapatınca Arda ona bir mısır fırlattı. Bu gözünü açmasına yetmeyince Kaya ayağındaki terliği çıkarıp fırlatmayı seçti. Bunu yapmadan önce de eliyle beni geriye doğru çekmiş, terliğin bana çarpmayacağından emin olmuştu.

Görkem, terliği havada yakaladı.

Benim hayranlıktan dibim düşecekken "Eğitimli bir köpek gibi," dedi Eylül, kahkahalara boğularak.

"Zorbalamayın kocamı," dedim onun gözlerinin açık olduğundan emin olunca. "Burada elinden geleni yapıyor."

"Esnemekten ağzım yırtılıyor."

"Daha filmi yarılamadık bile."

"Uykum geliyor, ne yapabilirim?"

"Uyanık kalabilirsin!" dedi Arda.

Çok edepli insanlar olduğumuz için Jack'in Rose'u çıplak çizdiği sahneyi atladık.

Haliyle araba sahnelerini de atladık ama Görkem, Can kumandayla onar saniye ileriye doğru sararken parmağının ucunu koluma sürtmüştü ve yüzünde engel olamadığı bir sırıtma vardı.

Kafasında dönmeye başlayan yeni filmin odağında garaj ve haki yeşili eteğim olduğunu biliyordum.

Bu onu bir süre daha uyanık tuttu ama ikinci saati geçtiğimizde başı aniden omzuma düştü.

Onu omzundaki dikişe dokunmamaya dikkat ederek sarsa sarsa kaldırdım ve yarı aralık gözleriyle devam etmeye zorladı kendini.

Bir kere daha pes etti, bir kere daha kaldırdım. Can kahkaha atarken Kaya ve Arda filmi bırakmış, Görkem'i ayakta tutmaya çalışmamı izlemeye başlamışlardı. "Yalvarırım, beş dakika," dedi Görkem. "N'olursunuz."

"Uyuma!"

"Bak, daha keman çalacaklar."

"Gemi batarken keman mı çalınır amına koyayım?" diye sordu.

"Dümeni sana verseler böyle olmazdı tabii..." diye takıldı Arda. Eylül kendini filme kaptırmıştı ama bir yandan da bize gülüp duruyordu.

"Tabii olmazdı," dedi Görkem. "Gemiyi buzdağına çarpmazdım. Arada denizde fırtına çıkıyor, sallanıyoruz falan ama o kadar da değil lan. Buzdağı bu. Görürsün illa."

"Bence asıl sorun Titanik'e bu gemi batmaz demeleriydi," dedi Can. "Nazar değdi bence. Her gemi batabilir sonuçta.'

"Benimki batmaz."

"Batabilir."

"Hayır, batmaz," dedi Görkem.

"Batsa da buluruz hepimizin sığabileceği bir tahta parçası."

"Tahta parçası mı bulacaklar?"

"Özür dilerim sevgilim, spoiler verdim."

"Rose ölmeyecek herhalde değil mi?" diye sordu Görkem. "Jack Rose'un ölümünü izleyecekse ben bu filmi bitirmem. Çok ciddiyim bu konuda."

"Hayır," dedim. "Hayır, izle de gör."

"Kurtulmuyorlar, değil mi?" dedi Görkem. "Sanırım biri ölmese bu kadar efsane bir film olarak anılmazdı. İnsanlar neden sonunda birinin öldüğü filmleri bu kadar seviyorlar bilmiyorum."

"Çünkü bu onları unutulmaz kılıyor," dedi Can.

"Saçmalık," dedi Görkem. "Sıkıntıdan ikiye ayrıldığım aşk filmleri izlemiştim Yağmur'la göreve çıkmadan önce. Evli mutlu çocuklu bir son görmek beni bile mutlu ediyordu. Bu da bir etkidir."

"Ağlamak, gülümsemekten daha büyük bir etki bırakır çoğu zaman," dedi Can. "O fimlerden rastgele bir karakter sorsam adını belki hatırlamazsın ama Jack'in adını kolay kolay unutmazsın. Bunu onurlandırmak olarak düşünebilirsin. Mutsuz bir karakter için mutlu bir son isteriz ama bariz son oradadır ve yalnızca adını anımsayarak onu onurlandırabiliriz. Bu da filmi unutulmaz kılar."

"Hatırlatmak isterim ki biz bu filmi Titanik gemi diye izlemeye kalkmıştık," dedi Görkem. "İnsanların başyapıt demeleri sikimizde değildi. Bizim için sembolik bir anlam ifade ediyordu. Bir filmin unutulmaz olması, insanların kendinden bir şey bulmalarıyla ilgili bence. Mutlu ya da mutsuz sonlardansa karakterlerle kurulan bağlar daha önemli bir yer tutuyor olmalı. Yani, bana böylesi daha mantıklı geliyor."

Kadınlar ve çocuklar filikalara bindirilirken Can, bir saniyeliğine kafasını televizyona çevirdi. Ardından tekrar Görkem'e baktı.

Bu sırada Eylül, "Kısacası Görkem mutsuz sonlardan hoşlanmadığını söylüyor," dedi.

"O zaman Titanik'e bayılacaksın," dedim ellerimi çenemin altında birleştirerek. Ona tatlı bir bakış attığımda iki parmağıyla burnumu kıstırdı ve kendine doğru çekiştirdi. Eline vurarak tutuşundan kurtulduğumda ise gülmeye başlamıştı.

Gerçekten büyük çabalar vererek son sahneye kadar onu uyutmamayı başardık.

"Bu arada, tabii ki sığarlardı," dedi Görkem, omzuma başını yaslamışken sıkılmış bir şekilde. "Jack, bizim Tesla'nın yatağına bile sığar. İnce uzun bir şey. Kapının çapı ikisini de rahatlıkla alır. Ama birlikte üzerine çıksalar kapı batardı. O yüzden birinin ölmesi gerekiyordu, değil mi Arda?"

Arda müthiş bir profesyonellikle başını salladı. "Bunun deneyleri var," dedi. "İkisinin yaşadığı bir senaryo pek mümkün görünmüyor."

"Bitirdim," dedi Görkem, iki eliyle berjerden destek alarak ayağa kalkarken. "Başınız göğe erdi mi?"

"Uzun zamandır yaptığımız en keyifli aktiviteydi," dedi Kaya. "Ara ara toplanıp ter atalım ya, valla bak."

"Bunun bugün niye sırıtırken dudakları kulağına değiyor?" diye sordu Eylül. "Hayırdır?"

"Çok iyi almış uykusunu," dedim gülerek. Kaya, bana bakıp sırıttı ama sonra yeniden yüz ifadesi düz bir hal aldı.

"Ben yatmaya gidiyorum," dedi Görkem.

"Şimdi asla uykun gelmeyecek," dedi Arda. "Hep öyle olur."

"Burada mı kalacaksın?" diye sordu Can.

Görkem, bir kaşını havaya kaldırdı. "Kalayım mı?"

"Kal."

"Buradayım," dedi Görkem. Ona gerçekten de gitmeyeceğini göstermek için bunu yaptığını düşündüm. Can'ın sözlerine rağmen bu gece burada uyuması, Can'da kendisini affedip affetmediğine dair bir şüphe bırakmayacaktı.

Gözlerini gözlerime kenetledi. "Benimle mi geleceksin yoksa takılacak mısın daha?"

Etrafta gözlerimi gezdirdim ve yavaşça ayağa kalktım. "Geleyim," dedim. Bir saat bile dinlensem bu güzel olurdu. "İyi geceler o zaman hepinize."

Boş bardakları ve tabakları mutfağa götürmek için toparlayacaktım ama Kaya "Ben hallederim," dedi. Hiç üstelemeden aldıklarımı sehpaya geri bıraktım ve diğerleri bana gülerken koşarak Görkem'in elini tutmaya gittim.

Kolunu omzuma atarak beni salondan çıkardı. Bu sırada gülüşüyorduk ve nihayet kendimi biraz daha iyi hissediyordum. "Ağrın var mı?" diye sordu parmaklarını omzumdaki bandajın üzerinde gezdirerek.

Başımı iki yana salladım. "Yok ama uykum var."

"Benim odama gidelim mi?"

"Görkem Duman, bu ahlaksız bir teklif mi? Ekibimin lideriyle aynı odada kalmam etik mi bilemiyorum."

"Ekibinin lideriyle aynı soyadını paylaşıyorsun yavrum. O etik, bu mu değil?"

Kahkaham salona kadar ulaşmış olmalıydı. Odasının kapısını açarken yanağıma bir öpücük bıraktı. Ardından beni içeri çekip kapıyı arkamızdan kapattı. Doğrudan yatağa yöneliriz sandım ama durup yanağımı kavradı. "İyisin, değil mi? Doğru söyle."

"İçimde nasıl dindireceğimi bilemediğim bir üzüntü var," dedim dürüst olmayı seçerek. "Elimden geleni yapıyorum onun iyi olması için ama bunu değiştirebilecek kişi ben değilmişim gibi hissediyorum."

Belimden destek olarak beni yatağa yönlendirdi. Oturmamı bekledi. Ardından o ayaktayken çenemi kavrayıp başımı kendine doğru yükseltti. Gözlerimin içine bakarak çenemi yavaşça okşamaya başladı. "O on dört günde sana yapılmayanı sen ona yapmaya çalışıyorsun," dedi yavaşça. Boğazımda acı bir tat bıraktı cümlesi. Yumuşak bir ses tonuyla devam etti. "Çok yalnız kaldın ve onu hiç yalnız bırakmamak istiyorsun."

Başımı yavaşça salladığımda gözlerim anlaşılmanın verdiği buruk hisle dolmaya başladı. Artık onları kollarımı bütün gün etraflarına sarmak isteyecek kadar çok seviyordum ama günün sonunda o kolları hâlâ kendime saramıyordum. Bu adam, bunu benim yerime yapmak için her zaman burada oluyordu.

"Sen de çok yoruldun," dedim. "Boş ver beni."

"Seninle ben ilgileneceğim," dedi. "Her zaman. Ne kadar yorgun olursam olayım. Bu konuda anlaştıysak şimdi uzan hadi yatağıma."

Göz temasımızı kesmeden yatağın üzerindeki ince battaniyeyi kaldırdım ve yatağa girdim. Duvar kenarına sinip ona yanımda yer açtığımda Görkem'in tişörtünü çıkarmasını izledim. "Hava o kadar sıcak değil," dedim onu yeniden giymesi için.

"Daralıyorum," dedi. Onu sandalyesine bıraktı ve gelip yanıma uzandı. O an o kadar güven verdi ki bana yanımdaki varlığı, küçücük olup kollarına sokulurken sorumluluklarımın kalktığını hissettim omuzlarımdan. Keşke ben de ona böyle hissettirebilseydim ama bugün mümkün olmadığını biliyordum.

"Ee, sevdin mi Titanik'i?" dedim yüz yüze geldiğimizde. Burnumu burnunun ucuna sürtüp gülümsedim.

"Seninle izlemeyi sevdim," dedi.

"Bana her şeyin yoluna gireceğini söyler misin?" diye sordum. "Şu son birkaç saatteki gibi olsun her günümüz."

Alnıma içini çeke çeke uzun bir öpücük bıraktığında bütün dünya durdu ve her şey ondan ibaret oldu. "Her şey yoluna girecek," dedi. "Ben mahvolsam bile sen bana tutun." Gözlerimi yavaşça kapattım ve ona sarıldım. "Bu beni güçlendirir. Sen ne olursa olsun bana tutun. Sadece biraz zamana ihtiyacımız var. Zamanla düzeleceğiz."

Bir yanım ona bütünüyle inandı.

Fakat diğer yanım, kulağıma korkunç kâbuslar fısıldadı.

Görkem'in nefeslerini kendime ninni belleyip uyumayı denedim ve uyandığımda daha iyi hissetmeyi diledim.




"Gücüne güç katmaya geldiiiiik! Formanda teeer olmaya geldiiik!"

Günlerdir başımı bu evden dışarıya bile uzatmamıştım ve biri gelip benim turşumu kurmaya başlamadan önce nihayet dışarıya çıkacaktım. Üstelik, hazırlanıp maça geçecektik.

Öncesinde dışarıda bir yemek yer miyiz diye sormuştum ama Görkem tarafından çok kesin bir şekilde reddedilmişti teklifim.

Arda, son ses Beşiktaş bestesi söylerken mutfaktan tıkırtı sesleri geliyordu.

Böyle uyanmaya ne kadar ihtiyacım olduğunu o saniyeye kadar fark etmemiştim.

"Sıkıldım, bunu akşam söyleriz!" diye bağırdı. Sanırım kendi kendine konuşuyordu. "Sıradaki, benden Kaya'ya gelsin. Kayaa! Duydun mu? Bu, senin için."

Yıldız Tilbe, Aşk Laftan Anlamaz Ki.

Ama son ses... Evi inletecek cinsten... Hepimiz uykudayken...

Nakarata kadar gözümü ovuşturdum ve Görkem'in söylenmelerini dinledim. Bu sırada kalkıp kapıyı açtım ve başımı koridora uzattım. Arda, o sakat bacağıyla dikildiği yetmiyormuş gibi bir de sanırım bize sucuklu yumurta yapıyordu.

Kaya kapısını homurdanarak açarken Can da aynısını yaptı. Eylül dün gece burada kalmamıştı. Haliyle bir saniye sonra hepimiz koridordaydık ve şarkı her yerde bangırdıyordu.

Elimi kaldırıp "Olsun mu olmasın!" diye bağırdım henüz ayılamamış çatlak sesimle.

Arda, ekmek dilimliyor olmalıydı. Bir anda mutfağın kapısında elinde somun ekmekle belirdi ve benim gibi elini kaldırıp "Dert sana uğramasın kız!" diye bağırdı.

Kaya elini ovalamak için şakaklarına götürürken Arda'yla birbirimize doğru yürümeye başladık. "Gitsin de gelmesin bir daha ayrılık hiç!"

Arda, "Mevlam sakınsın seni her türlü gözden," derken ben aynı anda "Can, back vokal!" demiştim.

Can da isteksizce "Aaay, aay..." diye mırıldandı.

Bu her şeyi yüz katı kadar komik yaptı. Kaya, alnını bu hayattan nefret edermiş gibi sertçe duvara vurduğunda Arda'yla gülmekten yere yatmak üzereydik.

Analizcilerin kulaklarını kanatmaya devam ederek şarkı bitene kadar Yıldız Tilbe'ye eşlik ettik. Sesim normalde bu kadar kötü değildi ama Arda'yla birlikte bağırırken onu iyi çıkarma gibi bir çabam hiç yoktu. Zaten asıl olay buydu.

Birlikte kahvaltı yaptık, biraz salonda takıldık, biraz boş boş oturup kendimizi oyaladık ve sonunda ben heyecandan yerimde duramadığım için koşarak hazırlanmaya gittim.

13 Numaralı formayı dolabımdan çekerken Mete'nin kolunu bana sarıp benimle birlikte zıpladığı bir sahne, sanki bir takvim yaprağı gibi gözlerimin önünden kayıp gitti. Kartalımın kanatlarını etrafımda hissettim.

Formayı ve pantolonumu hızlıca üzerime geçirdim. Yatağıma oturup saçlarımı uzun uzun taradım. Aslında, sadece duvardaki fotoğraflarımıza dalmıştım. Bir köşede Mete ve Barış'la, diğer tarafta Analizcilerleydim. Bir eksilmişti benden, ben bin eksilmiştim kendimden ama yine de buradaydım. Acı, biraz bile geçmemişti. Bugün kendini göğsümde bir sızı olarak hatırlatmayı seçti. Beşiktaş maçlarını en çok Mete'yleyken izlemiştim, en son da yine onunla birlikteyken seyretmiştim.

Şimdi o maça daha kalabalık bir toplulukla gidecektim ama yine de kendimi eksik hissedecektim. Birinin bıraktığı boşluk bir başkasıyla asla dolmuyordu. Hayatınıza kendini kazıyan o insan, parmak izini kalbinize basıp öyle terk ediyordu sizi. Anılarınız gökyüzüne, bedeni ise toprağa karışıyordu ama bir saniye aklınızdan çıksa diğer saniye yine gelip göğsünüze batıyordu.

Onu bugün de çok özlüyordum, yarın da çok özleyecektim.

Gözlerimi resmimizden zar zor çektim ve saldığım saçlarımı dalgalandırmaya başladım. Koridoru kontrol edip koşar adımlarla banyoya ilerledim. Lacivert perdeyi aynanın üzerinden tek seferde kenara itip makyajımı yapmaya başladım. Beyaz göz kalemi kullanmak konusunda Eylül kadar iyi değildim ama kendi çapımda bir şeyler denedim. Kirpiklerimi rimelle kıvırırken gözlerimin içinde bir ışık fark ettim. Sanırım bu, birkaç gece önce Görkem'in içime ekmeye çalıştığı umuttu. Belli ki beni hâlâ onun cümlesi ayakta tutuyordu.

Hazırlıklarım bittiğinde kapı zilinin sesini duydum. Hole doğru yürüdüm, Arda'yı sağ eliyle koltuk değneğinden destek alarak salondan çıkarken gördüm. O değneği kullandığını neredeyse hiç görmemiştim ama bugün uzun süre ayakta kalabilme ihtimaline karşı yanına alacaktı sanırım. Hafifçe topallayarak kapıya gidişini izledim.

Eylül, kapı açılır açılmaz siyah elbisesiyle kendi etrafında döndü ve küçük adımlarla koşup Arda'nın boynuna sarıldı. Arda hâlâ saf bir aşık olduğu için onun belini kavramak için koltuk değneği olan elini koltuk değneğiyle beraber havaya kaldırdı ve afallayan yüz ifadesi beni güldürdü.

"Sevgilim?" diye seslendim koridora doğru. "Hazırlandın mı? Eylül de geldi."

Kaya ve Can, kendi odalarından aynı anda çıkarken Görkem de yalnızca birkaç saniye içinde koridorun en başında elinde paketlerle görüş alanıma girdi. "Laz az daha unutuyordum," dedi hızlı hızlı baştan ayağa siyahlar giymiş arkadaşlarının yanına yürürken. "Bunlar sizin."

Elindeki paketlerden önce ona odaklandım çünkü daha önce onu birçok farklı versiyonuyla görmüş olsam da çubuklu Beşiktaş formasıyla görmemiştim. Nasıl yutkunacağımı kendime hatırlatmam gerekti.

Favorim çıplak Görkem Duman'dı ama şunu belirtmem gerekiyordu ki formalı hali de en sevdiğim Görkem Duman görüntüleri arasında kendine kolaylıkla yer bulurdu.

"Bu ne?" diye sordu Kaya.

Görkem, martılara simit atar gibi paketleri tek tek çocuklara attı ve kucağında iki tane kaldığında önce Eylül'e döndü. "İstersen seninkini de yanımıza alalım. Üşürsen geçirirsin elbisenin üstüne. Üşümem dersen de bırakalım salona, daha sonra alırsın."

Bizimkiler, göğsünde küçük birer kartal işlemesi bulunan siyah sweatshirtleri aynı anda havaya kaldırdılar. "Günlük hayatta da kullanabileceğiniz bir şey olsun istedim," dedi Görkem. "Forma alacaktım ama tek tek soy isimlerinizi yazdırmak güvenliğimiz açısından sakıncalı olabilir diye vazgeçtim. Sevdiğiniz futbolcu falan da olmadığı için... Yani, böyle bir şey düşündüm. Neyse, giyin işte. Lideriniz olarak görev buyurdum."

Kimse böyle bir şey beklemediği için tepkileri gecikti. Bu sırada Görkem bana döndü ve yeniden dudaklarını araladı. "Bir sana yenilmişim dediğim günden beri beni tekrar tekrar yenmeye bıkmadın," dedi belime sarılarak. "Çabucak o kapüşonluları giyin de yengenizle bir fotoğrafımı çekin bakayım."

"Yengemiz mi?" diye sordu Eylül. "Sen bu kelimeyi kullanmazdın pek."

"Çok heyecanlı, salak," dedi Can, Eylül'den bile fazla gülerek. "Teşekkür ederiz kapüşonlular için. İlla hediyemin üzerine çıkacaksın, değil mi? Rahat duramıyorsun asla. En çok ilgiyi senin çekmen gerekiyor."

"Yeterince ilgi çekemediğinde de panik atak geçiriyor," dedi Arda, sırıtarak. "Böyle bir adam o. Alış."

"Yok artık," dedi Görkem kızıyormuş gibi. Asla ciddi değildi. Aslında gerçekten heyecandan yerinde duramıyor gibiydi.

"Yalnız on numara hediye," dedi Kaya. "Bize para harcaman gözlerimi yaşartacak amına koyayım. Daha düne kadar dolabından tişört alsak olay çıkarırdın."

"Öyle bir şey yapmazdım bu arada."

"Yapıyordun Görkem," dedi Arda.

"Her şeyimi alıyordun!" diyerek karşı çıktı Görkem.

Arda sırıtmaya başladı. "Bu yüzden aynı evde yaşıyoruz sanıyordum!"

Kaya, üzerindeki kazağı eteklerinden tutup çıkarttı ve onu Görkem'e doğru fırlatıp hediyesini üzerine geçirdi. Kapüşonunu da kafasına takınca ipleri çekiştirerek hizaladı. "Kaliteli de bir şey," diye homurdandı. "Kaçınmamış masraftan."

"Siktir git."

Arda, değneğini Eylül'e uzattı ve sonra o da üzerindeki tişörtü Görkem'e fırlatıp kazağı giydi. Görkem, arkadaşlarının giysilerini refleksle havada kaparken ne kadar komik göründüğünün farkında değildi. Sonra Can da aynısını yaptı ama bilerek uzağa doğru uçurdu kazağını. Altında bir tişört vardı, doğrudan tişörtün üzerine geçirdi kapüşonlusunu. Görkem, birkaç adım bana doğru gelerek diğer kazağı da yere düşmeden yakaladı. Sadece bunun için ayağını kullanması gerekmişti. "Lan!" dedi aklı başına gelince. "Benle maytap mı geçiyorsunuz lan?"

"He," dedi Arda. Kıkırdıyordu. "Çok komik adamsın."

"Az konuş, karımla fotoğrafımı çek, tepemin tasını attırma."

"Emrin olur beyim."

"Bu da senin, balım." Gözleriyle kucağında en altta kalan paketi gösterdi ama hitap şekli karnımda bir kasılmaya sebep oldu. "Hepimiz için aldım ama biz forma giydik diye giymeyiz dedim. Odaya bırakayım geliyorum. Dur durduğun yerde."

Cevabımı beklemeden arkasını dönüp gittiğinde 33 numaralı formasının arkasındaki Gomez yazısına değdi gözlerim. Bu formayı ona abisinin hediye ettiğini söylediğini hatırlıyordum. Bu kadar yakıştığını bilseydim, daha önce benim için giymesini isterdim ve onu çıkarmaktan gerçekten çok hoşlanırdım. Bunu aklımın köşesine not ettim.

"İki araba mı yapalım?" diye sordu Kaya. "Nasıl dağılalım?" Bu sırada elleriyle üzerini düzeltiyordu. Aslında üstü başı gayet düzgündü. Sadece kumaşın yumuşaklığı hoşuna gitmişti ama bunu elbette kimseye söylemeyecekti.

Hediye almak, onu bir çocuk gibi mutlu ediyordu.

"Ben Arda'yı alayım," dedi Eylül. Bir arabamız perte çıktığı için garajımızda bir süredir tek bir araba duruyordu. Bunu düşündüğü için Eylül buraya kendi arabasıyla gelmiş olmalıydı. "Can, sen de bizimle gelmek ister misin?"

Can, bir an tereddüt etti ve kendini nasıl ifade edeceğini düşündü. Ardından "Kaya sürse daha rahat ederim," dedi. Kaya, onu Kilyos'a da götürmüştü. Bizi hastaneye götürürken de şoförümüz oydu. Can, kazadan beri sadece onun sürdüğü arabalara binmişti.

"Bu da özel şoförü yaptı iyice beni," dedi Kaya, dalga geçer gibi. "Olur paşam, senin için süreriz."

"Tamamdır," dedi Eylül. "Biz daha önce varacağız ama, haberiniz olsun da."

"Kraliçe," dedi Arda. "Öndeki aracı takip et benim en sevdiğim oyun ve bu sefer öndeki araçta olacağım. Muhteşem."

"Hızlı kullanma," dedi Can, kendine hakim olamayarak. Göz bebekleri korkuyla küçülmüştü aniden.

"Sorun yok," dedi Eylül tatlı bir şekilde gülümseyerek. Yanına yaklaşıp onun yanağından bir makas aldı. "Yolların ustası gözlerinin hastasıyım be Can'ım."

"Ay iyice Arda'ya benzedin," dedim. "Ay, birdiler iki oldular."

"Bana benzemek bu evde bir hakaret olarak mı kullanılıyor yoksa bana mı öyle geliyor?" diye sordu Arda. Başımızı Kaya'yla aynı anda iki yana salladık. Görkem hole geri döndüğünde ona yavaşça yanaştım ve başımı koluna yasladım.

"Biraz bandajım görünüyor formamın kolundan," dedim solumu işaret ederek. "Kötü değil, değil mi?"

"Değil sevgilim," dedi Görkem. "Rahatsız oluyorsan ben bütün gün sarıp kapatırım."

Kaya ve Arda aynı anda kusuyormuş gibi yaptığında Eylül Arda'nın ensesine vurdu ve bir kahkaha attı. Ardından telefonunu kaldırıp "Hadi geçin," dedi. "Birazcık geriye gidin... Heh, tamam. Çekiyorum. Öpüşecek misiniz yoksa böyle mi alayım direkt?"

"Böyle al," dedi Görkem. "Stadda öpüşürüz."

Karnımda yeniden aynı karıncalanma oldu. Görkem, belimi kavradı ve beni kendine yapıştırdı. O an gerçekten elimde olmadan kafamı kaldırdım ve siyahların arasında iyice ortaya çıkan mavi gözlerine bakmak istedim. Bakışımı hissetmiş gibi başını eğdi ve gülümsedi. Eylül, bu esnada fotoğrafımızı çekti.

"Ve Asya'nın duvarına bir kare daha ekleniyor."

"Günün sonunda bin kare olur mu?" diye sordum tatlı tatlı gülümseyerek. "Sana güveniyorum."

"Ben bol bol çekerim bizi!" dedi Eylül hevesle. İki güzel bakışa kanmıştı, salak. Telefonunu Kaya'ya verdi ve "Hadi bir de bizi toplu çek," dedi.

Kaya, telefonu umursamazca havaya kaldırdığında poz vermemizi bile beklemeden somurtup hemen fotoğraf çekecekti. Bunu bildiğimizden herkes birbirine hızlıca yanaşırken ben de koşup Can'ın sırtına atlayarak kadraja girmeye çalıştım. "Böreeek!" diye bağırdık ve hole gülüş seslerimiz karıştı.

Daha birkaç gün önce ebesini tersten görmüş Can'ın sırtına böyle bodoslama atlamak asla mantıklı bir fikir değildi. Can, ağırlığımla yalpalayıp Arda'ya çarptı. Arda'nın koltuk değneği düştü. Eylül, Arda'yı tuttu. Kaya, telaşla bize döndü. Görkem, bir adım arkamızda belirdi. Can, bir kahkaha atıp bacaklarımı kavradı ve düşmeden dengede durmayı başardı.

Yine de bu yalpalamadan önce düzgün bir fotoğraf yakalayabilmişti Kaya.

"Deli!" dedi Can. O kadar çok gülüyordu ki kahkahaları çok absürttü. "Kaburgalarımın yeri değişeli bir hafta falan oldu daha. Atlanır mı öyle dan diye?"

"Güçlüsün sandık koç."

"Koç mu?" dedi Görkem dehşet içinde. "Formayı giyince tiner de mi çekeyim dedin?"

"Beğenmiyorsan bırak kral," dedim. Kelimeler, ağzıma o kadar oturmuyordu ki Kaya'nın gülmekten gözleri yaşarmıştı.

"Gel bakalım kardo," dedi. "Geç kalmadan seni maça bırakayım. Bugün ters düşülmez seninle."

"Eyvallah reis."

"Korkunç," dedi Görkem. "Korkunç. Karım amigoluk yaparsa onu durdurun tamam mı? Ben bir yerlerde kalp krizi geçiriyor olabilirim o sırada."

"Çok salaksınız." Buraya ilk geldiğim günlere döndürmüşlerdi beni. "Gidelim hadi."

Birlikte arabalara doğru ilerledik. Eylül ve Arda, Eylül'ün arabasına geçerken Kaya bizim gideceğimiz arabada sürücü koltuğuna oturdu. Görkem'in epey yavaş yürüdüğünü ve benim de elimi sıkıca tuttuğunu fark ettiğimde Can'a kendine yer seçmesi için fırsat verdiğini anladım. Can, yolcu koltuğu tarafındaki kapıyı açınca biz de birlikte arkaya geçtik. Can, başını bize doğru çevirdi ve durdu. Aynı anda Görkem'le emniyet kemerlerimize uzandık. Taktığımızdan emin olunca önüne döndü. Bu defa da dik dik Kaya'ya bakmaya başladı.

"Sakin," dedi Kaya. "Nefes alma sıklığın değişti anında. Camı açmamı ister misin?"

Can, başını salladı ve kemerine tutundu. Sanırım kemer, canını yakıyordu. O an kazadan sonra göğsünde bir iz kalıp kalmadığını merak ettim.

Kaya bir tanesi yerine dört camı birden açtı ve arabayı çalıştırdı. Arabayı daha diken üstünde kullandığını anlamak için ona birkaç saniye bakmak bile yeterliydi. Her şeyi daha fazla kontrol ediyordu. Yola daha çok odaklanıyordu ve Görkem'den uzak duramadığım için ortada oturmamla dalga bile geçmiyordu.

Kaya ve Can'a o kadar odaklanmıştım ki asıl diken üzerinde olan kişinin Görkem olduğunu kaçırmıştım. Bunu Kaya arabayı Beşiktaş'ta bir sokak arasına park ettikten hemen sonra fark ettim. Aşağı inmeye yeltendiğimde Görkem, kapımı tutuyor ve geçebilmem için boşluk bırakmıyordu. Kafamı kaldırıp ona baktığımda onun etrafına bakındığını gördüm. Olası bir tehlikeye karşı tetikteydi. Sanki her an biri bir ara sokaktan fırlayacak ve bana doğru çevirdiği bir silahı ateşleyecekti.

Elimi tutarak inmeme yardımcı oldu. Ardından beni önüne aldı ve sırtını bana siper etti. Bunu kasıtlı olarak yapıp yapmadığından emin olamadım. Bir çeşit refleks gibiydi.

"Bu ne lan?" dedi Kaya. "Tek tek tetiklenen travmalarınızla mı uğraşacağız? Yürüsenize."

Arda ve Eylül, tıpkı hedeflerindeki gibi bizden önce bu sokağa varmışlardı ama arabadan inmeleri daha uzun sürdü. Yine de Arda, değneğiyle sekerek yanımıza gelip uçurtmayı kendi rüzgârına çekti. "Bir hafta boyunca ev işlerini kendi aranızda dörde bölersiniz artık, canım."

"Bir iddiaya girmedik," dedim somurtarak. "Sen kendi kendine iddiaya girdin. Ayrıca ben o evde yaşamıyorum ya kaç kere daha söyleyeceğim size?"

"Bir haftadır burnunu dışarı çıkarmayan biri için fazla iddialı sözler," dedi Eylül. Ben buradaydım ve Arda'yı destekliyordu. En yakın arkadaşlık kuralını sevgilisi için yıkıyordu. Kendimi aldatılmış gibi hissettim.

"Orada yaşamıyorum dedim, o ev benim değil demedim?"

"Bizde yaşıyorsun Asya," dedi Kaya, son noktayı koymak ister gibi.

"Sizde yaşamak başka, sizle yaşamak başka. Ben sizle yaşıyorum."

"Tamamdır Şenol Güneş," dedi Görkem, beni yeniden önüne çekerek. "Yürü hadi, özledim stadı. Kavuşalım artık."

Diğerlerinden biraz uzaklaştığımızda "Böyle çelik yelek gibi bütün gün üzerimde mi olacaksın?" diye sordum.

"Yok ben gece seviyorum," dedi ve kulağımın dibinde o kısık sesli, içimi ayaklandıran kahkahasını attı.

"Seninle uğraşamıyorum," dedim arsızlığı karşısında ne diyeceğimi bilemediğimde.

"Yalancı." Avucunu başımın arkasına sarıp beni kolunun altına çekti. "Sen benden beter bir şeysin, sadece çaktırmıyorsun."

Dudaklarıma masumiyetten uzak bir gülümseme yerleşti çünkü haklı olduğunu biliyordum. "Formanın pazularına öyle yapışması gördüğüm andan beri beni delirtiyor," dedim.

"Yağmur," diyerek ikaz etti beni.

"Aman tamam," dedim bir adım sekip yüzümü ona doğru çevirerek. "Bir şey demedim."

Diğerlerini de görebileceğim şekilde geri geri yürümeye başladığımda gülüp duruyordum ama ayağım bir kaldırım taşına takılınca Görkem kolumdan tutup beni bir çocuk gibi yamacına çekmek zorunda kaldı. "Seni böyle görmeyi o kadar seviyorum ki," dedi dalga geçmeye başlamak yerine. Sesi çok mutlu çıkıyordu. "Böyle gülsen hep keşke."

Ağaçlı yolda yürürken aniden durdum. Çevremizdeki insan seli hızla akmaya devam ederken parmak uçlarımda yükseldim ve onu öperek zamanı durdurdum. Ben geri çekilirken gözleri hâlâ kapalıydı. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı. "Nefes almanın ne demek olduğunu bana tekrar tekrar hatırlattığın için."

"Vallahi de yakaladım!" diye bağıran Eylül kolumu çekiştirerek aramıza girmeseydi ona bir cevap verebilirdim belki. Eylül, çektiği kareyi gözüme soktu. Stada giden ağaçlı yolda, siyah beyaz bir insan selinin arasında gülümseyerek öpüşüyorduk.

Vurulmamıştım.

Bu cidden yaşanıyordu.

Maça gelmiştik. Evliydik. Aşıktık.

Ailemizleydik. Aileydik.

Tüm bunlar, merdivenleri tırmanırken gözlerimi doldurdu. Bir anı, zihnimin kenarındaki uçuruma tutundu. Yanımdaki adam değişti, hafif çekik gözler ışıldayarak gözlerimle buluştu. Binlerce kişinin arasında bir hayalet dolaşıyordu. Kendimi bu merdivenlerde Mete'ye öyle yakın hissettim ki, sanki bana kollarını sarıyordu.

Görkem, beni etrafımdakilerin darbelerinden korumak için karnımdan tutup kendine yapıştırdı. Sol avucu yeniden oradaki dikiş izinin hizasındaydı. Kapıdan geçip ilerledik. Güvenlikleri de aşıp tribüne yöneldik.

Can, bizim için iki sırada toplam altı koltuk almıştı. Diğerlerini beklemeden ben 13 numaralı olana yerleştim. Görkem, solumdaki yeri alırken arka sıramıza da diğerleri yerleşti ve ilk düdüğü beklemeye başladık.

Tribünlerde Ateşini Yolla Bana çalmaya başladığında aramızda ilk bağıran Arda oldu. "Ben açtım sandım," dediğini duydum. Heyecanla Kaya'yı dürtüyordu. Gülerek ona baktım ve sonra Görkem'in gür sesinin etrafımızdaki seslere karışmasını dinledim. Sakin bir giriş yapmamıştı. Bu adamın içinde bir yerlerde gerçek bir tribüncü vardı.

Müziğin ritmine uygun şekilde hep birlikte alkış tuttuğumuz kısım, eskiden de hep favorimdi. Görkem, beni kolunun altına çekti ve birlikte zıplamaya başladık. "Gel benim ol, sözlerim ol!"

"Gecelerim kalsın gündüzlerim ol!"

"Düşlerim ol, gülüşlerim ol!"

"Gurbetlerden geriye dönüşlerim ol!"

Bizimkilerin seslerini ayırt edebiliyordum ve devamlı sırıtıyordum. Heyecan içimde kol geziyor, beni diri tutuyor, bana her şeyi unutturuyordu. Dünyadan bir günlüğüne kaçmak istemiş ve siyah beyaz bir sele kapılmış durumdaydık.

İlk düdükle birlikte taraftar desteği de çoğaldı. Bu maçın nasıl biteceğini bilmiyordum ama hepimizin eve kısık seslerle döneceğini biliyordum.

Başımı Görkem'in oyunu takip eden gözlerine çevirdim. Masmavi gözleri, içinde bulunduğu kalabalığın arasında bir mücevherden farksızdı. İlk saniyeden beri ayaktaydık. Yanımda bir heykel gibi duruyor, beni bugün ayrı bir delirten kollarını kaldırıp indiriyor, gaza geldikçe alkışa abanıyordu. Ne zaman bunu yapsa parmağındaki alyansa bakıyor ve kendime onun benim olduğunu hatırlatıyordum.

Bir gol kaçırdığımızda bir küfür savurdum.

Görkem, kaçan pozisyona sövmeyi yarıda kesip bana gülmeye başladı. "Çok aşığım lan!" dedi elini enseme atıp yüzümü sertçe kendine çekerek. Dudaklarını sertçe alnıma bastırdı. "Üzülme, atarız şimdi bir tane. Güzelim benim."

"Üç atacağız," dedim. "Var mısın iddiasına?"

"Neyine giriyoruz?"

"Kazanan üstte olur."

Kahkahası, kulaklarımı okşayıp bana muhteşem bir işitsel şölen sundu. "2-1," dedi.

"3-0," dedim. "İkimiz de tutturamazsak ne olacak?"

"Yan döneriz."

Sırıtmaktan yanaklarım ağrımaya başlamıştı. Sırtımı gövdesine yasladım ve bestelere beraber eşlik ettik.

Dakikalardır kaçan pozisyonlara ve yapılan faullere tepki gösteriyorduk. Bu sırada pozisyonumuz değişmiyordu. Ben sırtımı Görkem'in gövdesine yaslıyordum ve Görkem de kollarını karnıma sararak beni önünde tutuyordu.

Maçın durgun seyirde devam ettiği bir anda yakınımızdan aşina olduğumuz besteler dışında bir şarkı sesi geldi ve birlikte arka sıramıza baktık.

Bizimkiler, sözleri bir taraflarından uydurarak My Heart Will Go On söylüyorlardı.

Arda, kendini Can'a doğru bırakmıştı ve Eylül, Kaya'ya yaslanmıştı. Dördü de kollarını iki yana açmış, Titanik yapıyorlardı.

Bizimle dalga geçiyorlardı!

"Ya oğlum," dedi Görkem, gözleri gülmekten nemlenirken. Uzanıp kahkahalarla gülen ve bir yandan da çirkinleştirdiği tiz sesiyle şarkıyı sürdüren Arda'nın koluna vurarak onu ittirdi. "Geri zekâlılar."

Etrafımızdaki herkes bir anlığına maçla ilgilenmeyi bırakıp bize bakmıştı. Eylül ve Kaya, yine bir nebze kabul edilebilirdi ama Arda, kendini öyle bir kaptırmıştı ki bütün ilgiyi anında Can'la kendine topluyordu.

Can, sadece iki yana açtığı kollarıyla gülerek duruyor ve ensesini onun omzuna yatıran Arda'ya dayanak oluyordu.

"Manyak mısınız?" dedim utanarak. Gülmekten konuşmakta zorlanıyordum. "Ya Görkem bir şey desene. Maskarası olduk şunların ya. Kaya, çok kötüsün. Çok kötüsünüz!"

"Aşk kuşları," diye mırıldandı Eylül. "Kendinizi izleyin istedik ya, kötü mü ettik?"

"Utandırmayın lan karımı," dedi Görkem. Ardından onlara arkasını dönüp kollarını iki yana açtı. "Aç kollarını," dedi. "Bazen durdurmanın tek yolu ayak uydurmaktır."

Eylül, Beşiktaş tribününde üzerimizde formalarımızla Titanik yaptığımız bir fotoğrafımızı çekene kadar durmadılar.

Beşiktaş, bir kontratakla sol kanattan hızla gelmeye başladığında heyecanla nefesimi tuttum.

Rakip, kendi sahasında az adamla yakalanmıştı ve 27 numaralı oyuncumuz başarılı bir çalımın ardından bir tane daha adam eksiltmeyi başarmıştı.

Takım arkadaşına nokta atışı bir pas verdi ve bu şiir gibi asist, tribünleri yıkan bir golle süslendi.

Bağırıp Görkem'e sarılırken ekibimiz de bizi ite kaka sarsıyorlardı. Büyük bir sevinç çemberi oluşturmuştuk.

İlk golün coşkusu, on dakika kadar sürdü. İlk yarının uzatma dakikalarında kullanılan korner sonrası bir kafa golü yedik ve yarıyı 1-1 kapattık.

Devre arasında Görkem'e zamanında bana iltifat etmek için kullandığı besteyi tribünlerin bir türlü söylememesinden yakınmıştım.

İkinci yarının on üçüncü dakikasında Görkem, sıfır sosyal anksiyeteyle sessizleşen tribünde tıpkı bir amigo gibi bu besteye giriş yaptı.

Boğazı yırtılırcasına "Yormuyor bak bu yüreğin savaşı!" diye bağırdığında gülümseyerek ellerimi yüzüme kapattım.

Bizimkiler ve taraftar, aynı anda ona ayak uydurdular. Ellerimi yüzümden çektiğim anda Görkem, gözlerimin içine baktı ve sesini daha da yükseltti. "Yormuyor da bir sana yenilmişiz!

Sonunda ben de kolumu kaldırdım ve ona eşlik etmeye başladım. "Hani bizler memleket olmuşuz da, sanki bir tek sana fethedilmişiz!"

Bağıra çağıra, güle alkışlaya devam ettiğimiz bu besteyle birlikte çevremizdekiler de enerjimizle uyumlanmıştı. Daha fazla ses eklenmiş, daha büyük bir gürültü oluşmuştu.

Beşiktaş yeniden atağa çıktığında tribünlerde de hareketlilik arttı. Başımı arkaya doğru çevirdim ve kapüşonunu başına geçirmiş Kaya'nın ellerini kaldırıp "Vur lan!" diye bağırışını izledim.

Elbisesiyle biz holiganların arasında fazla prenses kalan Eylül, Kaya'ya göz ucuyla bakıp "Ay vur ya," dedi. Abisinin hareketlerini taklit eden küçük bir kız gibi geldi gözüme.

Şıkır şıkır paslaşarak herkesi ayağa kaldıran Beşiktaş, topu bir kez daha ağlara gönderdiğinde Arda kollarını bir ahtapot gibi açıp Can'ı kucakladı. Bu sırada koltuk değneği Görkem'in sırtına çarptı. Görkem de değneğini tutup çekerek onunla yavaşça Arda'nın sağlam bacağına vurdu.

"Gole sevinirken liderimden şiddet görüyorum!" diye bağırdı Arda.

Can, onu tek bir hareketle diğer tarafına alıp ikisinin koltuklarını değiştirdi. Böylece Arda'yı Görkem'den uzaklaştırmış oldu. "Ben seni korurum."

İkisini böyle sarılırken görmeyeli sanki bir asır olmuştu. Golden daha çok sevindim sarılmalarına. Can, o yaralı yüzüne ve harap edilmiş bedenine rağmen Görkem'in hediye ettiği kapüşonlusunun içinde çok iyi görünüyordu.

O an, Arda'ya sarılırken dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşen Can Günay'ın çok güzel bir adam olduğunu düşündüm.

Nedense yüzündeki gülümseme kalbimi kırdı.

Seksen dokuzuncu dakikaya geldiğimizde sesim kısılmıştı. Boğazım ağrıyordu. Dakika doksanda bir gol daha bulduğumuzda bir hafta o boğaz ağrısıyla dolaşacağımdan emin olmuştum.

Anons edilen golle birlikte tribünde forvetimizin adını bağırdık. İyiden iyiye keyiflenen taraftarlarla birlikte söylenen şarkılara eşlik ederken Görkem, beni elimden tutup kendi etrafımda dönmem için çevirdi. Sonra dudaklarıma uzanıp bir öpücük bıraktı. Ardından da belimi kavradı ve ayaklarımı yerden keserek beni bir arka sıraya basabileceğim kadar yükseltti.

Arda'yla Eylül'ün arasına girdim. Sonra Görkem, arkamdan tırmandı ve uzatma dakikalarını dört kişilik alana altı kişi sığmaya çalışarak, birlikte boğazımız patlayana kadar bağırarak geçirdik.

Kaya, Görkem'in sağlam olan omzuna kolunu attı. Eylül, benim belime yapıştı. Arda, koltuk değneğini yere bıraktı. Hepsi kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Bu yüzden hepimizin bileğindeki lacivert ipler görünür durumdaydı.

Son düdük çalıp da üç puanı aldığımızda yaralarımıza aldırmadan zıplamaya başladık. Kolum Arda'ya sürtüyordu. Arda'nın bacağı, benimkine çarpıyordu. Kaya, Görkem'in omzuna yükleniyordu. Eylül, mor şakağını Kaya'nın Görkem'in omzunda duran eline yaslamıştı. Can'ın yüzünde gerçek bir gülümseme vardı. Ve bu an, tüm detaylarıyla birlikte sonsuza kadar hafızama kazınmıştı.

Tribünden çıkmamız çok zaman aldı. Beşiktaş trafiği de her zamanki gibi berbat durumdaydı ama bir buçuk saat sonra Kaya, arabayı 13. İstasyon'un önüne çekmişti ve Eylül'le Arda da hemen arkamıza park etmişti.

Onları en sevdiğim yerde işkembe içmeye getirmiştim.

Görkem, arabadan inmeden önce işaret parmağıyla eski karakolumun olduğu taraftaki köşeyi işaret etti. "Şuradan döndünüz..." dedi. "Kar yağıyordu. Titreyerek yürüdünüz."

13 Şubat'tan bahsediyordu. Farkında değildi ama bu tarihin kazılı olduğu yüzüğüyle oynadı.

"Mete siyah kaban giyiyordu," dedi. "Senin üzerinde lacivert bir trençkot vardı. Kolunu omzuna atmıştı. Seni güldürüyordu."

"Gülümsemeni izliyordu," dedi Kaya, araya girip. Yine sürücü koltuğundaydı. Bazı şeyler değişmiyordu. Can, o günü sessizce dinlerken yüzünü bana doğru çevirmişti. "Seni güldürebilmek için çok çaba harcıyora benziyordu çünkü güldüğünde o da zafer kazanmış gibi gururla sırıtıyordu."

"Şurada," dedi Görkem. "Senin başındaki siyah şapkayı kulaklarına kadar çekti. Sonra gözlerine kadar indirdi onu. Kahkaha attın. O ana dönebilseydim duyabilmek için camı sonuna kadar açardım."

"Aşk ne saçma şey," dedi Can. "İlk kez gördüğün birinin kahkahasına dair merak duyuyorsun ama o an farkında bile değilsin bunun."

"Gerçekten öyle," dedi Görkem. "Seni ekipte görmek için delicesine bir istek duyuyordum. Emin olduğum tek şey buydu. Seni istiyordum."

"Ve benim emin olduğum şey de bunun ileride her anlamı kapsayacağıydı," dedi Kaya. Sırıtarak emniyet kemerini çözdü. "O her istediğini alır. Görüyorsun, bugün o yüzüğü takıyorsun ve çorbaları sen ısmarlıyorsun Asya."

"İyi ki," dedim. "İyi ki."

Benim Mete'yle tanıştığım, Görkem'inse beni ilk kez gördüğü restorana girip masaya altı tabak çorba sipariş ettik.

Ve kaderimle doğrudan ilişkili olan 13. İstasyon'da, kaderimi değiştirenlerle birlikte dünyanın en güzel çorbalarını içtik.




O gece oldukça geç bir saatte eve döndük. Herkes yorgun argın köşelerine çekildiğinde ben de yine Görkem'le birlikte onun odasında uyudum. Saat dörtte gözümü açma sebebimi bilmiyordum. Görkem hâlâ uyuyordu, boğazım çok kurumuştu ve etrafta hiç su yoktu.

Yavaşça yataktan kalkıp koridora çıktım. Ardaların odasının önünden geçerken aralık kapıdan Can'a baktım ve yatağında olmadığını gördüm.

Salonda yoktu ve mutfakta da yoktu. Bu yüzden çatı katında olduğunu düşündüm.

Bir şey üzerine çalışıyorsa konu fark etmeksizin ona eşlik edebilirdim. Bir kitap okumak için yukarı çıktıysa kendime bir kitap alır ve karşı sandalyesine çökerdim. İki kahve, bize iyi gelirdi. Bu yüzden gözlerimi ovuşturarak Vanessa'ya gittim ve bizim için iki kahve hazırladım. Algılarım tam olarak açılmamıştı, bunu bir kahvenin açacağını umdum. Yüzüme birkaç kez su çarpmam gerekti çünkü arka arkaya iki defa esnemiştim.

Kahveleri kupalara doldurdum ve çatı katının merdivenlerini tırmandım. Doğrudan bakışları bana yöneleceği için yüzüme bir gülümseme de asmıştım ama Can'ı beklediğim yerde göremedim.

Burada da olmadığına göre çatıda olmalıydı.

Elimde iki kahveyle yukarı çıkamayacağım için onları masaya bıraktım ve sonra çatıya çıkan merdivenleri tırmanıp başımı yukarı uzattım.

Çatının en ucuna oturmuştu. Sırtı, olduğum tarafa dönük olduğu için beni görmüyordu. Sesimi de mi duymuyordu? Havaya yükselen dumanı fark ettim. "Can?" diye seslendiğim anda irkilerek bana doğru baktı.

Dudaklarının arasında bir sigara vardı.

İki elimle çatının zeminine tutunarak kendimi kare boşluktan yukarı çektim ve çatıya oturdum. Ardından dizlerimin üzerinde yürüyerek onun yanına ilerledim. Normalde burada o kadar uçta oturmazdık. Bacaklarımızı aşağıya da sarkıtmazdık. O yaptığı için ben de yaptım. Gözleriyle hareketlerimi takip etti ama hiçbir şey söylemedi. Sigarasını benden saklamaya da çalışmadı. Sadece yakalandığını kabul etti.

Yanına oturup ayaklarımı sallandırdığımda aramızda bir sigara paketi duruyordu. Onu oradan çekip diğer tarafına aldı. Ardından sigarayı dudaklarından uzaklaştırdı. "Uyku mu tutmadı?" diye sordum.

Bir kaşını yukarı kaldırarak bana baktı. Sanırım duymayı beklediği şey bir azardı. "Evet," dedi.

Can'ı konuşturmak için hiçbir zaman bir kerpeten kullanmanız gerekmezdi.

Siz kendi zihninizde kaybolurken bile o sözcüklerle dans eder ve sizin için en uygun koltuğu seçip gösterisini izlemenizi sağlardı

Sanki solunda kalan çakmakla ucunu tutuşturduğu sigarası, tiyatrodaki tüm koltukları ateşe vermişti. Can Günay, seyircisiz bir oyun oynuyor ve artık kendini dumanla gizliyordu.

"Biliyor musun?" diye sordum, sarkıttığım ayaklarımı yavaşça sallayarak. "Bugün Mete'yi iliklerime kadar özledim."

Sesim titreyince Can gözlerimin içine fazla dikkatli baktı.

"Hiç mi geçmiyor?" diye sordu bana bakmaya devam ederek.

"Hiç," dedim. "Sadece bazı günler daha katlanılmaz oluyor, bazen daha hafif." Vega'yı düşünerek sorduğunu sandığım bu soruya "Ama alışıyorsun," dedim. "Bir şekilde alışıyorsun. Nasıl deme. Onu ben de bilmiyorum. Sadece... Hayat devam ediyor işte."

"Peki, ona kızıyor musun?"

"Neden kızayım?"

"Seni bıraktığı için."

"O elinde olsaydı beni asla bırakmazdı Can."

Sigarasından bir nefes çektiğinde yanaklarının içe göçüşünü izledim. Onu parmaklarının arasında tuttuğu sigarayla görmek, bir çiçek bahçesinde bir zehir şişesine rastlamak gibi hissettiriyordu. Zihnim, bu resmi kabullenmekte zorlanıyordu. Bu yüzden hâlâ bu konu hakkında tek kelime edememiştim.

"Sen ona kızgın mısın?" diye sordum. "Öldüğü için?"

"Beni getirdiği konum yüzünden kızgınım," dedi Can. Ağaçların arasından yükselen böcek sesleri ve yaprak hışırtılarının arasında sesi, en az gecenin dördü kadar sakindi.

"Hiç mi geçmiyor?"

"Geceleri katlanılmaz oluyor."

"O anı aklından silmen gerekiyor. O sigarayı söndürmen ve parmağındaki o yüzüğü çıkarman... Can, geri döndürülemeyecek şeyleri düşünmeyi bırakınca ileriye doğru bir adım atabiliyoruz. Hayat sadece o zaman koşu bandı olmaktan çıkıp gerçek bir yola dönüşüyor. Yerinde saymak istemiyorsan bazı yüklerden kurtulman gerekiyor."

"Asya," dedi. "Bugün güzel bir gündü. Ben uyurum zaten birazdan. Sen de in aşağı hadi."

"Konu istemediğin bir yere gittiğinde böyle kaçmamalısın," dedim. "Sevdiğim birinden öğrendim. Hatta konuşulmayan her acı, kalbi parçalar diyen de oydu."

"O son alıntı Shakespeare'in," dedi Can, küçük bir gülümsemeyle. "Sevdiğin kimse kandırmış seni."

"Herkesi kandırır, beni kandıramaz," dedim ben de gülerek.

"Öyle mi?"

"Öyle."

Sigaradan bir nefes daha çektiğinde "Ben de istiyorum," dedim. Anlamayınca gözlerimle paketini işaret ettim. "Bana da ver bir tane."

"Sen içmezsin."

"Sen de içmezdin."

"Kimseye söyleme."

"Neden?" diye sordum. "Bu seni rahatlatıyor mu? Hafifletiyor mu? Baş etme yöntemi gibi bir şey mi? Ya da belki... Arda'yla mı ilgili? Bu saatte seni çatıya çıkartıp o dumanı kendi isteğinle solutan şey ne ki Can?"

"Anda kalmakta zorlanıyorum, Asya," dediğinde sesi, içimi kanattı. "Yeterince hissedemiyorum."

Arka arkaya kulağımda yankılandı kurduğu cümle.

Yeterince hissedemiyorum.
Yeterince hissedemiyorum.
Yeterince hissedemiyorum.

"Ve?"

"Zihnim puslu gibi. Ateşe düştüm, dumana sarılıyorum. Yanan bir şeyin küle dönüşmesini izliyorum. Öyle işte."

"Geçiyor mu peki?" Yüzümü ona doğru çevirdim ve ay ışığı, gölgemi üzerine düşürdü. Can, karanlıkta kaldı.

"Günler," dedi Can. "Sadece günler geçiyor. Başka hiçbir şeyin geçtiği yok."

Omuzlarım titrediğinde soğuğun kemiklerime kadar işlediğini hissettim. Buraya üzerime hiçbir şey almadan çıkmıştım ve uykudan yeni uyanmıştım. Üşümemin sebebi bu olmalıydı.

Can, sigarasını çatıya bastırarak söndürdükten sonra Görkem'in hediye ettiği kapüşonluyu doğrudan çıkarıp bana uzattı. "Ama sen üşüyeceksin böyle," desem de bana aldırış etmedi, kazağın yaka kısmını genişletip onu başımdan geçirdi ve öylece bıraktı.

Gülerek kollarımı geçirdiğimde Can sadece beni izledi.

"Onunla ilgili en çok ne kaldı içinde?" diye sordum.

Afalladı. Çenesini sıktı. Biraz düşündü. Cevap vermekte tereddüt ettiğini hissettim ama ona bu soruları soran birinin kalkıp onu yargılamaya kalkmayacağını biliyordu. "Sanırım bir satranç maçı yapmak," dedi.

"Kim kazanırdı sence?"

"Ben," dedi. "Bu kez ben kazanırdım."

"Aranızdaki şeyin galibi o gibi hissediyorsun," dedim bunu dile getirmenin onun canını yakacağını bile bile. "Ama Can, o sadece seni kandırmış da olabilir."

"Nasıl yani?"

"Ona karşı beslediğin bu duygunun adı aşk olmayabilir," dedim. "Sana bin kez bunu söyledi. Senin sevgilinmiş gibi davrandı. Seninle flörtleşti. Sana devamlı senin de onunla ilgilendiğin fikrini aşıladı. Kendini bunun adına aşk demekten başka şansın kalmamış gibi hissetmeni sağlayan oydu. Bu, duygusal bir manipülasyondu. Sen benden daha hâkimsin ama kafanın içindeki mahkemede sürekli kendini suçlu çıkartıyorsun."

"Onu seviyordum," dedi ama sesi, kendinden emin çıkmadı.

"Onun sevilecek bir yanı yoktu," dedim. "Ama ilgi çekici bir kadındı. Senin gibi bir adamın ilgisini kolaylıkla çekecek bir kadındı. Hayatın boyunca fareler üzerine çalışma yapmış bir bilim insanıysan önüne çıkan bir farenin dikkatini çekmeme ihtimali yoktur ki."

"Ondan nefret ediyordum." Sesi bu kez kendinden emindi. Başını gökyüzüne çevirdi ve bir anda konuyu değiştirerek "Yıldızlar bu gece pek görünmüyor," dedi.

Ben de başımı onun gibi gökyüzüne çevirdim. Haklıydı. Koyu lacivert, yıldızları yutmuş durumdaydı.

"Bence gökyüzü umut değil. Yıldızların da artık yol gösterdiğine inanmıyorum."

Gözü, uzaklara daldı.

"Yolunu bulman için yıldızlara ihtiyacın yok senin," dedim.

Bir şey mırıldandı ama ne söylediğini duyamadım.

Sönmüş bir yıldız olmak istiyorum, dediğini sonradan anlayacaktım.

"Asya," dedi. "Yaptıklarım, söylediklerim ya da hissettiklerim yüzünden gerçekten bana kızgın değil misin? Bizi bu hale ben getirdim. Mutlu bir gün geçirdin ve gecesinde ben yine içine ettim. Hiç mi kızmıyorsun?"

"Can," dedim ben de. "Sana canım olduğunu söylediğimde bunu öylesine söylemiyorum. Sana kızmıyorum. Sadece, göz göre göre canımı yakıyorsun ve buna izin vermek istemiyorum."

"Özür dilerim."

"Buna gerek yok," dedim. "Sen bana bir şey yapmıyorsun, kendine yapıyorsun. Senin kendinden özür dilemene ihtiyacın var Can. İnan bana, bunun neye benzediğini biliyorum. Bir çukurda debelenirken bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu da biliyorum ama yukarı çıktığında orada yansıman kalacak ve ona baktığında gördüğün tek şey kendine yaptığın haksızlıklar olacak. Sen düşmedin, düşürüldün. Bu bir seçim değildi, seni oraya hayat itti."

"Beni kendine benzetme," dedi Can. "Benimkisi bir seçimdi. Tetiği çekiyorsan sorumluluğu da alman gerekir."

Kollarımı açtım ve ona sarıldım. Dengesiz bir şekilde hareket etmiştim. Eğer bana destek olmasaydı iki katlı evimizin çatısından aşağı bile düşebilirdim. "Seni tuttum," dedi usulca.

"Mete'den sonra gördüğüm ilk cesette kötü olduğumda da beni sen tutmuştun. Başka bir çatıdaydık, başım dönmüştü ve bana destek olmuştun. Sen beni bir şekilde hep tutuyorsun Can. Bunu hep yapıyorsun."

"Özür dilerim."

"Bu seferki niye?"

"Bilmiyorum."

Kollarımı ona daha sıkı sardım. "Ben biliyorum. Beni tanımlayacak kadar güzel ve özel sözcükler bulamadığın için. Sendeki yerimi ifade etmek istedin ama kelimelerin efendisi olmana rağmen hiçbir şey bulamadın. O yüzden."

Başını sol omzuma yasladığında gülümsediğini hissettim. "Evet, Yağmur. O yüzden."

"Vay!" dedim gülerek kendimi geri çekerken. "Tek bir kelime kullandın ve her şeyi ifade ettin. Yemin ederim sen bu işi biliyorsun ya..."

"Başka hangi işi biliyorum?"

"Kedi bakmayı," dedim. "Kedilere fısıldayan adam..."

Küçük bir kahkaha attı. "Bunu artık siz de biliyorsunuz. Öğrendiniz bence."

"Tesla hiçbirimize sana baktığı gibi bakmıyor. Hangi büyü bu bilmiyorum ama Görkem'le birlikte onu sahiplenmek için barınağa gitmeseydik onu senin doğurduğunu düşünürdüm."

"Defol."

"Ne var? Yalan mı?"

"Değil," dedi. "Yine de sen de yeterli yetkinlikte olduğunu kabul et."

"Sayende," dedim. "Hepimizin farklı uzmanlık alanlarının yanı sıra bir de yan dal kedi bakımı diplomamız var."

"Güzel," dedi ve sigara paketini açıp içindekilere baktı.

On üç sigarası kalmıştı.



Son bir sigaranın
kaldığı gün, 20.13


Çok önemli bir şey unutmuştum ve bu, çok önemli bir şeye sebep olmuştu.

Ne hissedeceğimi bilemeyerek kendimi evden dışarı attım. Diğerlerinin karakoldan dönüp dönmediğini bilmiyordum. Analizcilerin evine bakmalıydım. Birini bulmayı umdum. Birine ihtiyacım vardı. Herhangi birine. Kafayı yemek üzereydim.

Kendimi hiç iyi hissetmiyordum.

Yalnız kalmak istemiyordum.

Kapıyı arka arkaya çaldım. O kapı, en çok ihtiyaç duyduğum anda bana açılmadı. Kapıda kaldım. Çantamın içindeki anahtarımı aradım. Onu bulana dek nefes nefese kalmıştım. Belki biri uyuyordur diye düşündüm. İçeri girmeliydim. Onlarla en son sabah konuşmuştum. Telefonda konuşmak istemiyordum. Sanırım birine sarılmaya ihtiyacım vardı.

Anahtarı kilide takmaya çalışırken parmaklarım titrediği için onu ayaklarımın ucuna düşürdüm. Zemine çarptığında çıkarttığı sesle birlikte içimde çok kötü bir his belirdi. Sebebini anlayamadım. Karışık duygular içerisinde olduğum doğruydu ama bu karanlık his, çok yersizdi.

Sanki yanan bir düğümü yutmuştum. Ayaklarım zor hareket ediyor, midem çalkalanıp duruyordu.

Kapıyı zorlukla açıp içeri girdiğimde "Kimse var mı?" diye seslendim. Sesim oldukça garip çıkıyordu. "Evde misiniz?" dedim tekrar. "Kaya, Arda, Can?"

İçeriye adımladım. "Tesla? Neredesin oğlum? Mila? Yıldız?"

Kedilerin sesi koridordan geliyordu.

Ve ben, köşeyi döndüğüm an olduğum yerde donakaldım.

Koridora sıra sıra dizilmiş mama kapları, ağzına kadar dolup taşmıştı.

Gelirken holde su kapları görmüştüm. Burada da vardı. Her yerdelerdi. Kedilerden biri, bir tanesini devirmiş olmalıydı çünkü Can'la Arda'nın odasının önü ıslanmıştı.

Her şey, akşam eve dönecek bir sahibi olan üç kedinin ihtiyaç duyduğundan çok daha fazlaydı.

"Can?" diye bağırdım. "Can!"

Tesla onun odasından fırlayıp bana doğru koştu ve arka arkaya miyavlamaya başladı.

"Can!" Mila ve Yıldız'ı da korkutmuştum. Artık onlar da bağırıyorlardı. Odasının kapısını hışımla açtığımda kapı sertçe duvara çarptı. Yatağını kontrol ettim. Boştu. Düzenli bir şekilde bırakılmıştı.

Dışarı çıktım. Bütün odaları yalnızca birkaç saniye içinde dolaştım. Parka baktım. Mutfağa ve lavaboya girdim. Çatı katına koştum. Çatıya baktım. Her yere baktım. En son salona girdim.

Ortadaki sehpanın üzerinde yarım bardak su, bir kalem, bir makas ve Can'ın kahverengi deri kapaklı defteri duruyordu.

Oraya yaklaştığımda bundan fazlası olduğunu fark ettim.

Beyaz not kağıdının üzerinde bir parça lacivert ip vardı.

Kağıdı ve kesik ipi elime aldım. Baştan ayağa titriyordum. Yaşlarla dolu gözlerim, Can'ın el yazısının üzerinde gezindi.


Lekelensin istemedim.
Sizi seviyorum.
Özür dilerim.


Yorumlar

  1. Saçmalama Can ölmesinn

    YanıtlaSil
  2. YAaa ağlıcam

    YanıtlaSil
  3. Yaaa güldüğümde hep kötü birşey olucak tezini çürütmek istemiştim yapma bunu cannn

    YanıtlaSil
  4. ne olur canı birşey olmasın ya

    YanıtlaSil
  5. Bakın ben bunu kaldıramam Can’a bir şey olmasın offf

    YanıtlaSil
  6. Sanki yağmur hamilelik şüphesi içindeydi ve canı da bu sebeple durduracak gibi bir Vibe aldim

    YanıtlaSil
  7. Sanki can görkeme yanlış yapmış gibi af bekliyor ama görkemde canın hislerine karşılık küstahlık yapıyor sanki herşey plan program değildir sonuçta

    YanıtlaSil
  8. Bölüm erken gelsin tek diyeceğim bu

    YanıtlaSil
  9. Hikayenin unutulmaz olması için Can'ın ölmesine gerek yok yaa biz her türlü onu hatırlarız kiii...
    Böyle bir şey olmamalı.

    YanıtlaSil
  10. Canı bizden alma lütfen onu çok seviyorum ben

    YanıtlaSil
  11. canı da anlıyorum ama yaptığı cok bencilceydi bence ve yağmur bu bolum biraz değişik geldi bana

    YanıtlaSil
  12. Can ölmez ama intahqr etmeyi dener gibi geldi sonuçta buradan nereye gidecek ki birde canın anne babasını görmeyi isterdim ya yağmur ve diğerlerinin onlara kızmasını felan

    YanıtlaSil
  13. Şaka dei can ölemez hayır yaaa

    YanıtlaSil
  14. Ağlicam şimdi sonunu böyle beklemiyordum🥺

    YanıtlaSil
  15. Maç bileti almaya karar verdiği andan itibaren Can'ın intihar edeceğini biliyordum. O yüzden bu bölümün komik olan hiçbir saniyesinden keyif almadım. O son birkaç hafta içerisinde Can da olan şey maskeli depresyondu. Anda kalamayışı, hissedemiyor oluşu ama bir o kadar da çok eğlenmesi. Hayatımın büyük bir bölümünü bununla mücadele ederek geçirdiğim için biraz tetikleyici bir bölüm oldu benim için. Börek yapmaya karar verdiği ilk anda intihar etmeyi kafasına koymuştu aslında Can... Sonra ki süreçte olan her şey onların hatıralarında son zamanlarda geçirdikleri güzel anılar kalsın istedi. Bu yüzden Kaya seviyor diye börek açtı, Görkem ile sürekli uyuduğu filmin sonunu getirdi, Arda ile her zaman ki sabah rutini olan şarkı söylemeye gönülsüzmüş gibi yapıp eşlik etti ve Asya'ya Mete'yi unutturamayacağını bilmesine rağmen maç bileti aldı ki, artık oraya gittiğinde başka anıları olduğunu da hatırlayabilsin diye... Hepsini kafasında planlamıştı zaten Can... Umarım ben yanlış düşünüyorumdur da Can sadece analizcilerden ayrılma kararı almıştır sadece.. Ya da bu Asya'nın sadece bilinç altında gördüğü bir rüyadır..

    YanıtlaSil
  16. Allah kahretmesçn kaç bölümdür içimize korku salıyordun azra belliydi bi boklar olacağı allah kahretmesşn ahyır hayır. En baştan canın intiharı anlamıyorum demesinden bile belliydi allah khretmesşn hayır ya hayır olmaz olmasın. Cana sarılırız yaparız bir şeyler hayır ya hiç mi etkisi olmadı o kadar şeyin hayır

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"