7. "Rol İcabı"

Hoş geldin 🤍

Bizi yorumlara boğacakmışsın diye duydum. Bölümü bitirdikten sonra #bizimiçinyazılmış etiketinin altında da fikirlerini, hislerini paylaşabilirsin.

Teşekkürler ve iyi seyirler!

•🎬•

Kendimden nefret ediyordum.

Bana sarıldı diye dolan gözlerimden nefret ediyordum. Demir ve Göksel'in geçmişteki tatlı anlarının çekimlerini yaparken birlikte gülüştüğümüz, yemek pişirdiğimiz, oyuncak ödüllü hedef oyunu oynayıp tabancalarla balonları vurduğumuz o sahneler yeterince canımı yakmamış gibi bir de birazdan onu öpmek zorundaydım.

Mola vermiştik. Kollarındaki sıcaklığı, sırtımı göğsüne yasladığımda hâlâ aynı huzuru hissetmemi aşmaya çalışıyordum. Ozan'dan neden uzak durmam gerektiğini, neden bir buçuk sene boyunca köşe bucak kaçtığımı anlamıştım. Çünkü onun dokunuşu başkaydı. Bunu açıklayamazdım ama farklıydı işte. Hisliydi, içtendi, tanıdıktı. Güvenliydi, güven demekti.

Su şişesindeki tüm suyu bir dikişte bitirdiğimde aynadan kendime baktım. Gözlerimde gördüğüm karmaşadan memnun değildim. İçimde yaşanan bu kargaşaya çok öfkeliydim. Daha bunlara bile dayanamazken dakikalar sonra onu öpmeye nasıl cesaret edecektim?

Bebekliğimden beri içinde bulunduğum oyunculuk hayatımın en zor sahnesi desem abartmış olmazdım.

Kafamda kurdukça gözümde büyüyordu. Üstelik Çisem ve Gökhan da bugün sete gelmişlerdi çünkü biliyorlardı çekeceğimiz sahneyi. O iki sinsi, bu anı asla kaçırmaz sonra da en az üç ay dedikodumuzu yaparlardı ajansta.

Ozan karavanıma gelip bana tepeden bakarken ona sinir olmuştum. Haklı çıkmasını istemiyordum. Böyle davranmak istemiyordum, bu kadar korkmak yapımda yoktu fakat göğüs kafesimin içindekine söz geçiremiyordum.

Terli avuç içlerimi pantolonuma silip saçlarım düzgün olmasına rağmen bir kez daha düzelttim. Ben Ada Göktan'dım, eski sevgilimi öpebilirdim. Bu benim işim gereği yapmam gerekendi ve hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Sadece basit bir öpücükten ibaretti.

Ozan hiç de öyle bakmıyordu. Sürekli ima vardı gözbebeklerinde. Birlikte gülsek de yan yana pamuk şekeri yesek de gözleri her zaman beni birazdan öpeceksin der gibi bakıyordu. Onu bir kitap gibi okuyabiliyordum.

Kendimi son kez toparlamayı deneyip topuklu ayakkabılarımın üzerinde dimdik durarak dışarı çıktım ve her adımımda bakışları üzerime topladım. Üzerimdeki bluzu göbeğime doğru çektim. Elimi göğsümden karnıma doğru sürtüp kumaşı düzelttim. Kararlı adımlarımı korudum. Çisem bana bir köşeden göz kırptığında gülümseyip her şey normalmiş gibi ona öpücük atmayı bile başarabildim.

Ozan bir sokak lambasının altında dikiliyordu. Üzerinde siyah gömleği vardı, kollarını kıvırmıştı. Sol bileğini bir kol saati süslüyordu. Bakışları Demir karakteri kadar derin, Ozan kadar baştan çıkarıcıydı. Şerefsiz, benimle öyle bir eğleniyordu ki Ferhat Hoca'dan öğrendiğim saldırı taktiklerinin hepsini üzerinde denemek istiyordum. Kendimi sakinleştirip benim için işaretlenen bölgeye kadar yürümeye devam ettim.

"Ada," dedi yönetmenimiz. "Sol taraftan yürüyerek geliyorsun. Ozan sen duvara yaslanıp ellerin cebinde bekle."

"Sahne 7, plan 3, tekrar 1."

Klaket çakıldı.

"3, 2, 1, kayıt."

Onun için her şey ne kadar kolaydı. Ne kadar da umursamaz davranıyordu. Benden daha profesyonel oluşunu kabul edemezdim. Bu yüzden görevimi layığıyla yapıp ona da kendime de hangimizin daha umursamaz olduğunu ispatlayacaktım.

Yürürken bacaklarım titriyordu. Omuzlarımı dikleştirdim. Bir adım daha attım ve markımın üzerinde durdum. Boom mikrofonu tepemizdeyken Ozan başını hafifçe bana çevirdi. Burada Demir ve Göksel küçük bir tartışma yaşayacaktı.

"Sana gerçekten inanamıyorum," dedi Demir, o puslu sesini kullanarak. Ellerini cebinden çıkardı ve yönünü tamamen bana çevirdi. "Oraya tek başına giderken ne geçiyordu aklından?"

"Hesap mı vereceğim sana?" diyerek yükselttim sesimi. "Bir işi kendi başıma halledemeyeceğimden ne kadar eminsin böyle ya. Bir gram güvenin yok senin bana."

Göksel, bir operasyonda söylenilenleri dinlemek yerine kendi kafasına göre hareket etmiş ve tehlikenin göbeğine atlamıştı çektiğimiz geçmiş sahnelerinin birinde. Demir, onu kaybetmekten ilk defa deli gibi korkmuştu ve artık ona karşı hissettiği yoğun duygularını kendinden bile saklayamıyordu.

"Neyin güveninden bahsediyorsun sen?" Üzerime doğru bir adım attığında altında olduğumuz sokak lambasının ışığı saçlarının tepesine vurdu. Yüzüne düşen gölgelerin arasında gözleri birer altın madeni gibiydi. "Öldün sandık, Göksel. Silah seslerini duyduğum an kafayı yedim ben orada. Kaybettim sandım seni."

"Sen çoktan kaybettin beni." Gözlerimin içine sanki onu bir silahla yaralamışım gibi acı çekerek baktı. Rol, dedim. Rol bu. O çok iyi bir oyuncu. "Bana güvenmediğin an kaybettin. Zaten en başından beri istemiyordun benimle çalışmayı. Ne güzel işte, fırsat geçti eline. Kurallara uymuyor bu de, şikayet et beni. Başından alırlar belki böylece. Uğraşmak zorunda kalmazsın benimle!"

Bu noktada Demir, üzerime bir adım daha attı. "Seni başımdan almalarını istemiyorum," dedi benim yükselen sesime tezat bir sakinlikle. "Seninle ortaklığımız bitsin de istemiyorum. Sen benim derdimi çok yanlış anlıyorsun, Göksel."

"Yalan söyleme, hiç istemiyormuşsun beni. O kadınla çalışmaya devam etmek yerine istifamı basarım daha iyi demişsin."

"Ne?" Kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırdı. "Ben böyle bir şey söylemedim."

"Ama Sinan dedi ki-"

"Delirdin mi sen? O herifin sözüne mi inanıyorsun? Uydurmuş bir taraflarından sen de balık gibi takılmışsın oltasına. Ben amirime karşı geldim lan senin için. Herkese seni savunuyorum üç gündür."

Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım senaryo gereği. Göksel herkesten her şeyi bekliyordu ama Demir gibi bir adamın onu kollamasını beklemiyordu.

"Neden yaptın ki bunu? Senin de başın yansın diye mi?"

"Ya birlikte ya hiç, Göksel." Ozan, gözlerimin içine baktı. "Ya birlikte ya hiç. Sen yoksan ben de yokum, yanacaksak da beraber yanacağız."

Elimi yüzüne doğru uzattığımda Ozan'ın nefesi kesildi. Avucumun içini gıdıkladı hafif uzayan sakalları. Gözlerim gözlerine kilitliydi. Bana bakıyor ama sanki içimi görüyordu. Öyle yoğundu ki harelerinden bana geçen hisler, öyle birdi ki içimize çektiğimiz nefesler, hareket edemedim. Ona söylemem gereken bir replik daha vardı, biliyordum ama o an aralayamadım dudaklarımı. Kimse müdahale etmediğine göre sahnenin akışını sevmiş olmalılardı. Umursamadım. Onları da düşünmedim. Kimseyi düşünmedim.

Ozan vardı. Ada vardı. Biz vardık. Uzun zamandır hiç olmadığımız kadar vardık hem de bu mesafede.

"Beni bırakmayacak mısın?" diye fısıldadım yüzüm yüzünün kıyısındayken. Başımı ona doğru kaldırmıştım, burunlarımız birbirine değmek üzereydi. Yanağındaki baş parmağım eski bir alışkanlıkla, ben farkına bile varmadan elmacık kemiğinin üzerini okşadığında Ozan'ın gözleri yavaşça kapandı. Yanında sallanan ellerinden birini yavaşça belime yerleştirdi. Kamera yüzlerimize doğru yaklaştı. Zaman ve mekan ikimizin de umurunda olmadı. Bu Demir ve Göksel'in geçmişi değildi, bu Ozan ve Ada'nın eski bir anısıydı.

"Seni hiç bırakmayacağım."

Göksel, demedi. Cümlesinin sonuna karakterimin adını iliştirmedi.

Ve bu noktada onu öpmeliydim. Göğüs kafesimde kanat çırpan kelebek soluk boruma sıkıştı. Gözleri bu kadar yakınımdayken nefesim kesildi. Birazcık zaman kazanabilme ümidiyle doğaçlamaya sığındım. "Söz mü?"

Ozan baktı, baktı, baktı. Ölçtü, biçti, kafasında tarttı ve yapamayacağımı anladı. Belimdeki eli güven vermek ister gibi sardı beni, ardından çenemi kavradı ve dudaklarını dudaklarıma yasladı.

Ellerim omuzlarına gitti. Sımsıkı tutundum ona. Gözlerim kapalı olmasına rağmen yanıyordu. Açtığım an gözyaşlarım boşalacaktı sanki yanaklarıma. Aramızdaki mesafeyi azaltıp kendimi ona yasladım. Bilinçli miydi değil miydi bilmesem de destek oldu bana. Sonra benim yapmam gereken bir diğer şeyi yaptı. Tek bir hareketiyle yerlerimizi değiştirdi ve sırtımı sokak lambasına dayadı.

Ona karşılık verirken hiçbir ses duymuyordum. Kafamın içindeki gürültüler bile son bulmuştu. İtiraf etmekten korkuyordum. Ayrı geçirdiğimiz bir buçuk yıl sonum olmuştu.

Kalbim öyle hızlı çarpmaya başladı ki bunu başarabilen yine kendisiydi. Bir tek oydu. Bir tek ona böyleydi. Başka partnerlerimle daha önce de öpüştüğüm olmuştu ama bunun gibi değildi. Kimse onun gibi değildi. Ozan'ın bana hissettirdiklerinin eşi benzeri yoktu, hiç de olmayacaktı belli ki.

Hiçbir açıdan kameraya girmeyen belimdeki elinin parmağı küçük daireler çiziyordu orada. Bunu eskiden de hep yapardı. Huylandığımı bilir, ben dayanamayıp gülerken o gülüşümü öpüp geri çekilirdi. Bu sefer gülmüyordum. Bu sefer ağlamamak için kendimi sıkıyordum.

Alt dudağı dudaklarımın arasındayken boynuna sarıldı ellerim. Saçlarını kavradım. O yumuşak dalgaların arasında dolaştı parmaklarım ve ensesini okşadım hareketlerimizin aksine oldukça yavaşça. Burnunun ucunu burnuma sürterek geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı. Göğsü sert nefeslerinin etkisiyle sarsılırken gözlerimi açmamak konusunda ısrarcıydım. Hâlâ ayakta duruyorsam sebebi sırtımı yasladığım lambaydı. Beni tutup çevirdiği için ona minnettardım.

"Söz," dedi Demir, Göksel'e. Ben çoktan unutmuştum Demir'i de Göksel'i de.

"Kestik!" İçime çektiğim hava ciğerlerime ulaşmıyordu. Yavaşça gözlerimi araladım ve Ozan'ın bakışları tarafından kuşatıldım.

Arka fondaki seslere kulak vermek yerine kalbiminkini dinledim ve duyduklarım hiç hoşuma gitmedi. Ozan'ın ıslak dudakları hâlâ birkaç santim kadar ötemdeydi ve gözleri sanki göğsüme yasladığı bir namluydu.

Bir adım bile uzaklaşmamışken yavaşça yutkundu. Bir şey söyleyeceğini hissettiğimde mideme yumruk yemiş gibi oldum. Bastıramadığım bir hevesle beklemeye başladım ne diyeceğini.

Kulağıma yaklaşıp "Bak, o kadar da zor değilmiş, değil mi Ada?" dedi alaycı sesi.

Tek bir cümlesiyle çekti tetiği.

Yönetmenimizin "Göksel Demir'i öpecekti çocuklar!" dediğini duydum ve bu o anki sinirimi körükledi.

"Daha erken kesseydiniz o zaman!" diye bağırdım ben de. Bağırmak istediğim kişi o değildi. Senaryonun dışına çıkıp bir doğaçlama yapmıştık. Akışı sevmeseydi bunu anında keserdi ama ortaya ne çıkacağını görmek istemişti.

"Böyle de oldu ama bir tekrar alıp senaryodaki haliyle deneyelim. Herkes hazırsa 3, 2..."

"Ada tekrar gelsin mi hocam?" diye sordu Ozan. Kalbim çok kırılıyordu. Kalbimin bu kadar kırılmaması gerekiyordu. Az önce onu öpmek için endişeliydim fakat şimdiki daha kötüydü. Şimdi bunu yapmayı hiç mi hiç istemiyordum.

"Ağzını çok fazla açıyorsun," dedim sesli bir şekilde. "Dilini ağzında tut. İlk bölümden RTÜK radarına takılmaya gerek yok. Basit bir öpücük olsa yeter, öyle değil mi hocam?"

Ozan, onu rezil etme girişimim karşısında öyle mi der gibi bir kaşını kaldırdı.

Musa Bey, "Abartmanın lüzumu yok ama o ilk öpücük enerjisini görmeyi istiyorum. Bunu ilk kez yapacak bir çifte göre birbirinize fazla aşina oynuyorsunuz," dedi.

Bu, bir süre duraksamamıza sebep oldu. Yeniden çekime başlamadan önce "Ozan Bey, saçınızı düzeltelim," diyerek hemen biri yanımıza geldi.

"Elleri rahat durmuyor ki," diye mırıldandı Ozan.

"Put gibi mi durayım?" dedim şaşkınlıkla. "Göksel'in seninle ilk öpücüğü. Dünyada ilk günü değil sonuçta."

"Biraz kalakal," dedi yönetmenimiz.

"Öpüşmeyi ben başlatıyorum! Ozan kalakalsın."

"Kaldı zaten," dedi Gökhan. Bu denklemde konuşmaması gereken bir kişiydi. Bakışlar ona döndüğünde yarım bir adım atıp Çisem'e yaklaştı ve tatlı tatlı gülümsedi.

O an Ozan'la göz göze geldik. Muhtemelen ikimiz de aynı anda gözlerimizi devirmiştik.

"Her sahne için böyle on dakika konuşursak bu diziyi Ön Bahçeler gibi yirmi sene çekmemiz gerekir. Hadi Ada, hadi canım."

Ozan, kafasını hızla yönetmenimize çevirdiğinde Musa Bey, "Bir şey mi diyeceksin?" diye sordu.

"Hayır," dedi Ozan.

"İki santim sola kay," dedi Musa Bey. "Sokak lambasının önüne sonradan geçin."

Bir tekrar daha aldık fakat bu kez içimde az önceki kelebek yoktu. Kanatlarını kırıp kendini kozasına kapatmıştı.

"Seni hiç bırakmayacağım," dedi Demir.

Ben de parmak uçlarımda yükseldim ve dudaklarımızı birleştirdim.

Ortaya az önceki gibi bir sahnenin çıkmadığını biliyordum çünkü bunda ruh yoktu. Birbirimize daha az temas ettik. Ozan, dudaklarını hoyratça oynatmak yerine daha çok beni tanımaya çalışır gibiydi. Ben de istekli ama cesurca hamlesinin devamında bedenini utanç sarmış bir karakter ortaya koydum. Geri çekildiğimde Musa Bey'in kafası karışık görünüyordu. Az önceki çekim, daha çok hoşuna gitmişti.

"Mahfer Hanım'ın senaryoya olabildiğince bağlı kalın ilkesini az önce sokak lambasının tepesinden fırlattık," dedi. "Bir tekrar daha. Ozan öpsün."

İkisi senaryodaki, üçü Ozan'ın başlattığı versiyon olmak üzere toplam beş tekrar aldık. Altıncısı olacak mıydı bilmiyordum ama Ozan "Musa Bey," dedi sert bir sesle. Hocam ya da yönetmenim kelimesini kullanmaması bütün set ekibinin dikkatini çekmiş durumdaydı. "Bu tür sahneler oyuncuların rahatsızlığını minimum seviyede tutmak açısından on tekrar alınmaz diye biliyorum. Yanılıyorsam düzeltin."

Yönetmenimiz, ona burnuna indirdiği gözlüğünün üzerinden bir bakış attı. "Yönetmen koltuğunda kim oturuyormuş bakalım?" Oturduğu yerde arkasına doğru yaslandı. "Aa, benmişim. Yanılıyorsam düzeltin."

"Haklısınız ama..."

"Duymayı en sevdiğim şeydir," dedi Musa Bey. "Teşekkürler Ozan."

Ozan, bunalmış bir şekilde içini çekti. Kızarmış dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve öfkesini yansıtmamaya çalıştı. "Yetmiyor mu?" dedi en sonunda.

Yetsin, der gibi bir bakış attım Çisem'e. Onun varlığı beni biraz olsun rahatlatıyordu. Bana gülümsedi. Çok eğleniyor ve bunu gizlemeye çalışıyor gibi hissettiriyordu. Yine de destek olmaya çalışıyordu.

"Ne oldu?" diye fısıldadım Ozan'a dönerek. "Seni zorlamaya mı başladım?"

"Ada," dedi uyarırcasına. "Bir geçmişimiz var diye keyfe keder elli kez öpüşecek değiliz. Sınırları baştan koymak, hepimiz için daha sağlıklı olur diye düşünüyorum."

"Elli kere çekmedik," dedi Musa Bey. "Haklarınızı ihlal ediyormuşum gibi ne kuşanıyorsun zırhını bana? Senin zor bir oyuncu olduğunu duymuştum ama ilk günden görmek bana da sürpriz oldu."

Ters cevaplar vermiyordu. Gülümsüyor, alaya alıyordu. Ciddi bir şekilde Ozan'a laf söylediği yoktu ama bir yanım onu savunmak istiyordu.

"Zor değilim," dedi Ozan. "Sevmeyen ses çıkardığım için sevmez genelde."

Kısa sürede bu ekipteki emekçilerin en sevdiği insana dönüşecekti, bunu biliyordum. Çünkü sektördeki birçok kişinin aksine o, kimseyi yok saymazdı. Bana aşırı gelen miktarda samimiyet kurardı denk geldiği çalışanlarla.

"Peki," dedi yönetmenimiz. "Güzel iş çıkardığınız sürece dilinize katlanacağız anlaşılan."

"Birbirimizi daha iyi tanıdık, ne hoş," dedi Ozan.

Yakasına yapışıp sen beni az önce sömürdün be adam, ne bu günlük rutinimizmiş gibi yönetmenimizle kakara kikiri yapıyorsun dememek için kendimi zor tutuyordum.

Ben bu kadar sessiz kalmazdım hiç.

"İşimiz bittiyse karavanıma geçeceğim," dedim. "Bana bir kahve ayarlar mısınız?"

"Yorulunca kafeinsizlik başına vurdu, size zahmet arkadaşlar," dedi Ozan, gülümseyerek.

Gözlerimi ona çevirdim ve üzerine doğru bir adım attım.

Aniden dibine girdiğim an Ozan'ın bakışları dudaklarıma düştü.

Gülümsedim ve yanından geçip ilerlemeye başladım.

Rol yeteneği umurumda değildi. İstediğim saniye onun aklını başında alma yeteneğimin baki kaldığını görmek, bana yetmişti.


🎬


Ozan

Ada'yı öpmek, eve dönmek gibiydi.

Tanıdık, sıcak bir his. Yeni doğan bir bebeğin aldığı ilk nefes ya da acılar içinde kıvranan birinin ölmeden önce aldığı o son nefes.

Yalnızca bir adım, yalnızca basit bir temas. Ben toy değilim, bu da benim ilk yakınlaşma sahnem değil ama ondan etkilenmemek de elimde değil. Biliyorum çünkü, tanıyorum, her hareketi ezberimde. Onu öpmeye başladığım an önce omuzlarıma tutunmaya çalışacağını, gerginliği azalıp yok olduğunda öpücüğü derinleştirip bana daha fazlası için izin veren tarafın o olacağını, kollarını eğer ki boynuma sararsa bunun durmamı istemediğini ifade etme şekli olduğunu biliyorum.

Gözlerini kırpıştırarak, senaryoda yazmayan uzun esler vererek çenesini kaldırıp o korku dolu ifadeyle gözlerimin içine baktığında beni öpmeye cesaretinin olmadığını anladığım gibi. Başta bunu yapmak istemediğini düşündüm. Beni istemediğini. Hayatında birinin olduğu gerçeği o kısacık anda tokat gibi çarptı yüzüme. Her kafasına estiğinde dudaklarında soluklandığı bir adam vardı ve belki de kendini bu yüzden tam olarak rahat hissedememişti. Belki o ilk çekincesi bu yüzdendi.

Ama sonra, boynunu iyice kaldırıp tarif edemediğim bir muhtaçlıkla bana baktığında bütün düşüncelerim bir halının altına süpürüldü. Gökten gözleri yüzümün kıyısındaydı, çaresizdi, onu görmemi bekliyordu. Yapamayacağını kimseye belli etmek istemiyordu çünkü o bir profesyoneldi. Basit bir sahneyi bile çekemediği hakkında kimsenin konuşmasına izin vermezdi.

Ona yardım etmek miydi amacım? Yoksa bir kez daha tadını almak için mi atmıştım o adımı ben? Tensel bir çekimden kaynaklanıyor olabilirdi bu. Havada uçan kuştan, denizde giden vapurdan bile kaynaklanıyor olabilirdi ama aklımdan kovmayı denediğim sebepten kaynaklanıyor olamazdı.

Yüzüme verdiği ilk küçük nefesin ardından kolumu saran eliyle beni hafifçe kendine çektiğinde belini daha sıkı kavramıştım. Parmakları saçlarımın arasına kaydığında ise göğsümün ortasında bir acı birikintisi vardı. Bunu kaç kez hayal ettiğimi bilmiyordu. Kaç gece özlemiyle arka arkaya devirdiğim kadehlerden haberi bile yoktu.

Uzaklaşmadan önce burunlarımızı sürttüm birbirine hafifçe. İsteyerek yapmadım da aslında. Eskiden bu küçük hamlem onu kocaman gülümsetirdi. Şimdiyse yüzünde koca bir şok asılıydı. Nedense bakışları bana ağlamamak için kendini sıkarkenki halini hatırlatmıştı ama nemli değildi gözleri.

"Bak," dedim hem kendimden kaçmak hem de ona sataşmak için. "O kadar da zor değilmiş, değil mi Ada?"

Beklediğim şekilde sonuçlanmadı bu. Beni iter, dil çıkarır ya da ne bileyim, göz devirir sanmıştım.

Ada canı yanmış gibi baktı. Gözlerindeki duygunun adı hayal kırıklığıydı.

Bu bakış, bana beni terk ettiği günden yadigardı. Evimdeki eşyalarını toparlayıp giderken, kapıdan çıkmadan önce omzunun üzerinden atmıştı onu bana.

O derin maviler, ısıtıp önüme koydu anıları ve kafamın içinde bir şarkı çalmaya başladı.

Öptü beni üstünkörü, ayıp olmasın diye.
Toparladı eşyalarını izi kalmasın diye.
Bir sigara yaktım bütün şehir yansın diye.
Yandı.

Kelimeler boğazıma dizildi. Yasaklıydı, dinlenmemeliydi. O gecenin yarasıydı, o gecenin iziydi.

Kapıyı çarpıp gittiğinde ağlamamıştım da kendimi düşüncelerimden kaçmak için yatağıma bıraktığımda yastığın üzerinde gördüğüm sarı bir saç teli beni mahvetmişti.

Bedenimi alkole boğmak, bilincimi kaybedene kadar içip durmak istiyordum. Bunları yeniden düşünmeyi kaldıramazdım. Kendimin o haline küstüm, onsuzluğa alışmaya çalışan benden nefret ediyordum ve o adamı geride bırakmak için çok fazla uğraşmıştım.

Benim Ada'ya karşı hissettiklerimin sonunu getirebilmem için psikolojik destek almam gerekmişti fakat kalp ağrısının ne bir ilaç tedavisi vardı ne de doktorlar tarafından geçirilebiliyordu.

Yara ve yara bandı nasıl aynı kişi olabilirdi? Bir insan kendi açtığını kanatırdı da onu sonra nasıl kapatabilirdi? O yapabiliyordu. Onun bıraktığı hasarı bir tek o geçiriyordu.

Hayır. Sadece daha fazla hasara sebep oluyordu. Ev değildi. Yuva değildi. Sığınak değildi. Yıkılmış bir gecekondu, harabeye dönmüş bir şehirdi. Ada benim hiçbir şeyimdi.

Yönetmenimiz istediği için bir tekrar daha aldık ama bunun bir öncekiyle hiç alakası yoktu. Dudaklarında içimi eriten o sıcak tadın zerresi kalmamıştı. Bitse de gitsek tarzı çekimimizden sonra bir başka tekrar aldık. Yine olmadı.

İleri gitmemek için zihnimde büyük bir savaş veriyordum. Her gözümü açtığımda doğrudan kameraya bakmam gerekiyordu çünkü nerede olduğumu unutursam ellerim bacaklarının altına dolanacaktı ve Ada sadece üç saniye içinde kendini kucağımda bulacaktı.

Bu yüzden kafamın içinde tek görevi "Çekimdeyiz lan it," demek olan bir karakter yaratmıştım. Ama aynı karakter bana "O artık senin değil," diye hatırlattığında onu suda boğdum ve yüzüme daha katı bir ifade oturttum.

Zaten yönetmen de sinirimi bozmaya başlamıştı.

Çekmemiz gereken son sahne buydu o gün. Hava karanlıktı, sıcaktı ama Ada'nın yüzüme diktiği gözleri içimi üşütmüştü. Kırmızı dudaklarını yeterince hırpalayamamış olmak, o soğuk hisse inat her zerremi yakıyordu. Bu kadın her seferinde daha çok içimde kalıyordu.

Düşüncelerimin kontrolümden kayıp gittiğini fark etmek beni daha da sinirlendirdi. Ada bu süreçte tek bir kelime etmedi hatta ben yönetmene laf yetiştirirken ondan beklemediğim kadar uzun bir süre sessiz kaldı.

Sonra karavanına gitmek için hareket etti fakat aniden fazla yamacıma girdi. Özel alanım, bir zamanlar onun da özel alanıydı. Orada kafasına göre takılırdı fakat bana böyle yaklaştığında işlerin nereye gideceğini bilirdi. Az önce kesin bir şekilde reddettiğim altıncı tekrara o an ihtiyacım vardı. Bakışlarım dudaklarına kaydı ve o dudaklara kendinden emin bir gülümseme asıldı.

Yanımdan geçti ve dik omuzlarıyla karavanına doğru yürümeye başladı. Ben de kostümümü değiştirdim, yüzümü yıkadım ve arabama atlayıp evimin yolunu tuttum.

Kolaylaşması gerekiyordu. İlk gün diye böyleydi. Bir şey hissettiğim yoktu. Yalnızca uzun bir süredir elimin altında olmayan bir şeye yeniden sahip olmanın getirdiği garip duygulardı bunlar. Fakat adı zafer değildi. Tatmin olmamıştım, yalnızca canım yanmıştı. Ada'yla ilgili her eylemim canımı yakmak zorunda mıydı?

Dairemin kapısını açarken gölgesi peşimi bırakmıyordu. Üzerimi bile değiştirmeden önce buzdolabına yürüdüm ve alt raftaki şişelerden birine uzandım. Saniyeler sonra bira dolu bir bardak, bir sigara paketi ve yıkık dökük bir ruh haliyle birlikte kanepedeydim. Aklım dağılsın diye sosyal medyada dolaşmaksa büyük hataydı. Twitter alemi yine yeniden bizim için yıkılmış durumdaydı.

Gündemdeki isimlerimize tıkladığımda önüme çıkan gönderiler bana hiç iyi gelmedi. Bu edit muhtemelen bir ara Ada'nın bana bahsettiğiydi. Arkada Yalın, Yeniden çalıyordu. Yan yana kırmızı halıdaydık. O kendisine uzatılan mikrofona bir şeyler anlatırken hayran hayran bakarak onu dinliyordum. Kasıtlı ya da şov olsun diye yaptığım bir şey değildi, benim Ada'ya hep içim giderdi.

Kolum beline dolanmış, omzu göğsüme yaslanmıştı. Gülümsemelerimiz öyle içtendi ki bir zamanlar bu kadar mutlu bir adam olduğuma inanmak bana zor geliyordu.

Aynı etikete sahip başka bir tweete geçtim ve bu kez her kelimesini ezbere bildiğim o videolardan biriyle karşılaştım. Ayrılık sonrasıydı, Ada'nın tek başına katıldığı bir programdı. Sunucusu Ali Aydemir sorularıyla Ada'yı köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu.

Ali Aydemir, fazla samimi tavrı ve aşırı sululuğu sayesinde ünlenmiş biriydi. Muhabbetleri kırk senelik dostunmuş gibi başlatır, dilediği her şeyi şakaya vurarak sorar ve kendince bir sohbet programı sunardı.

Video oynamaya başladı.

"Hiç keşke yaşanmasaydı dediğin bir ilişkin oldu mu?"

"Tabii ki insanlarla kurduğum ilişkilerin bazılarında pişmanlıklar yaşadım ama asıl sorunun bu olduğunu sanmıyorum."

"Peki, daha açık olayım o zaman. Son ilişkinin seni yıprattığı konuşuluyor. Hiç yaşamamış olmayı diler miydin bu süreci?"

Ada kalbime kastı varmış gibi gülümsüyordu bu kısımda. "Dilemezdim. Acısıyla tatlısıyla güzel şeyler yaşandı. Son ilişkim benim için bir keşke değil, iyi ki olabilir ancak."

"İlişkiyi bitiren tarafın sen olmadığını mı anlamalıyım buradan? Bir aldatılma iddiası da dolaşıyor ortalıkta, bizi bir aydınlat."

Burada kaşlarını çatıyor, başını hafifçe sola yatırıyor ve sunucuya küçümser bir bakış yolluyordu. "Ağzı olan herkes konuşuyor. Her seferinde bu iddiaları yalanlıyorum ama sen o röportajlarıma denk gelmedin sanırım Ali."

"Geldim hayatım, geldim de yol yapıyorum diyelim işte. Tüm Türkiye bu ayrılığın sebepleri hakkında teoriler üretip duruyor. Tabiri caizse eski sevgilinin tam bir şerefsiz olduğu doğru mu?"

"Tabiri caiz değil," diyordu Ada gözlerinin içi öfkeyle alevlenirken. "Medyada hangi haberlerin dönüp durduğunun farkındayım ama insanlar benim ilişkimi nasıl benden daha iyi bildiklerini sanıyorlar anlamıyorum. Değil Ozan'ın şerefine laf etmek, hakkında tek bir kötü kelime bile söylemedim. Benden başka birine de laf düştüğünü sanmıyorum."

"Ama sen böyle konuşursan shipperlara malzeme çıkarırsın hayatım."

"Atılan iftiralara susup Ozan'ı neden zan altında bırakayım ki? Onun hakkında resmen bir karalama kampanyası başlatıldı. Bunu hak etmiyor. Ben Ozan'a da birlikte yaşadıklarımıza da çok saygı duyuyorum. İyi ki hayatımdaydı, bundan sonra da bana düşen yolunun açık olmasını istemektir. Ona da sorsanız aynı cevapları verecektir. Biz sadece artık iki farklı yolda yürüyoruz, inanıyorum ki bir gün siz de bize aynı soruları sorup durmaktan sıkılacaksınızdır."

Çok sinirlenirse gelip ellerini boğazıma sarabilirdi ama tek bir yabancı parmağın bana değmesine izin vermezdi Ada. Vermemişti. Onun sahip olduğu ün beni beşe ona katlayacak türdendi ve ne söylerse insanlar ona inanırdı fakat o, hiç medyayı benim aleyhime yönlendirmemişti.

Bu video çekilirken üzerinde kot bir büstiyer ve kot pantolondan oluşan bir takım vardı. Daracık kumaş parçası vücudunun üst kısmına göre dikilmiş olmalıydı. Göğüslerinin arasında parlayan ince kolye ilk izlediğimde de odağımı dağıtmıştı, şimdi de dağıtıyordu.

Gülümsediği ana geri sarıp durdurdum kaydı. Bir sigara yaktım, biramdan bir yudum daha aldım. Bir kez daha oynattım benden bahsettiği kısmı. Gözlerine baktım, iyi ki hayatımdaydı dediği yerde yutkunamadım.

Yeniden hayatındaydım ama herhangi biriydi konumum. Kalbinin bana ait bir köşesi yoktu artık. Birkaç yara izi bırakmıştım sadece. O da beni silmeyi tercih etmişti öylece.

Kafayı yiyecek gibi hissederken içimi çektim. Yarım kalmışlık kadar insana koyan bir duygu daha yoktu. Elimdeki şişenin ne ara bittiğini anlayamadım. Kanım kaynıyordu. Bir mallık yapmaktan korkuyordum. Önümdeki video bir kez daha dönüp durdu. Sıradakine tıkladım. Yine aynı programdandı. O mu bu mu diye ekranın iki köşesinde ünlüler beliriyor, Ada hangisiyle beraber büyük bir kavgaya gözünü kırpmadan gideceğini seçiyordu. İsimler bir bir elenirken ekrana Yiğit geliyordu. Onunla partner olan Ada, hiç düşünmeden Yiğit'i seçiyordu. Hayranlarına nasıl oynayacağını çok iyi biliyordu.

Sonrasında benim pek de iyi çıkmadığım siyah beyaz fotoğraflarımdan biri, Yiğit'in yanında beliriyordu. "Yiğit Uzunalp mi yoksa Özgür Ozan Özaltan mı?" diyordu Ali Aydemir sırıtarak. Yaptığı her bir hareketi sanki Ada'yı kışkırtmak için yapıyordu gecenin başından beri ama Ada aldırış etmiyor, her zamanki gibi başını kaldırıp bu oyunlara kanmıyordu.

"Ay," diyordu her şey oldukça sıradanmış gibi. "Ozan'ın başka fotoğrafını bulamadınız mı?" Saçlarım yeni mezun oldığum dönem kulaklarıma kadar uzundu. Dalgalı kullandığım için fena durmazdı ama bu çekimde düzleştirip iki yana ayırmışlardı. Gerçekten bir garip görünüyordum.

"Hayatım resimlere değil isimlere odaklanman gerek."

Ali Aydemir'in ağzından çıkan o hitabın amına koyasım geliyordu. Ada'ya karşı herkese kullandığı o yavşak tutumu kullanmasından zerre hoşlanmıyordum.

Ada'nın yüzünde derin bir gülümseme belirdiğinde dudaklarının kenarındaki çukurlar derinleşiyordu. Bir benim bir Yiğit'in resmine bakıyor ve sonra "Kavgaya gidiyorduk değil mi?" diye soruyordu imalı bir tavırla.

Ali Aydemir başını salladığında Ada gür bir kahkaha atıyordu. "Ozan," diyordu. "Sakın sebebini sormayın."

Ve gülme krizine giriyorlardı ikisi birlikte.

Her türlü magazin sayfasında paylaşılan, haber programlarında açılış konuşmalarını süsleyen o yumruğum, tıpkı Ada gibi izleyen herkesin aklına gelmiş olmalıydı. Üstelik Ada bu skandalın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra Yiğit'e karşı beni seçip öyle güldüğünde yeniden onlara malzeme vermişti. Onun hakkında atılan kraliçem benim, işte erkekleri böyle birbirine düşürüp ortada bırakacak ve sonra da keyfine bakacaksın tweetlerini hâlâ dün gibi hatırlıyordum.

İşin en keyifli yanı Yiğit'e karşı beni seçmesinden de ötesindeydi. Sonrasında gelen isimlere göz ucuyla bakıyor, ardından yeniden sarılır gibi ismimi dile getiriyordu. Bu programdan sonra barıştığımıza dair o kadar çok iddia dolaşmıştı ki ortalıkta bir an ben bile barıştık mı lan acaba diye şüphe duymuştum ama onu aramamıştım. Hiç duymamış, hiç görmemiş, hiç haberim yokmuş gibi davranmıştım.

"Brad Pitt mi Ozan mı?"

"Ay Ozan ya." Daha fazla gülüyordu. Telefonumu elime alıp buzdolabına doğru gittim ve bir şişeyi daha açıp kanepeye geri döndüm. "Brad'i almak şimdi haksız rekabet olur karşı tarafa."

Kendimi sırıtırken bulmamam gerekiyordu.

Muhtemelen Ada, kameraların önünde olduğunu bile unutmuştu bunları söylerken. Mantıklı olan en başında Yiğit'le devam etmesiydi çünkü hem partneriydi hem de ettiğimiz kavganın masum görünen tarafıydı. Bir şiddet failiyle yoluna devam etmiş olmasından dolayı linç de yemişti oldukça büyük bir kesimden. Bana karşı nefret besleyen insanların sayısı hiç de az değildi ve o insanlar her fırsatta Ada'ya sallamaktan da çekinmezlerdi.

Tam üç kez arka arkaya beni seçiyordu Ada. Her ismimi söylediğinde bir yudum boğazımdan kayıp gidiyor, yerine bir düğüm oturuyordu. Onu duraklatan soru finalde geliyordu. O da bunun final olduğunu anlıyordu ve yüksek ihtimalle benimle oyunun sonunu getirmek istemiyordu.

Ne saçmalıyordum? Diğer seçeneğe karşı galibiyet alma gibi bir şansım Ada'nın gözünde hiçbir zaman yoktu.

"Theo James mi, Ozan Özaltan mı?"

"Aaaa..." diyordu Ada. Küçük, utangaç bir gülümsemenin ardından tatlı bir kahkaha atıyordu. "Ozan bile bu soruya Theo der Ali. Theo James. Oyun bitmiştir benim için."

"Demezdim," derken buldum kendimi. Kaşlarımı çattım. O ve herhangi bir seçeneğe karşı herhangi birini seçmezdim.

Saçlarımın bir tutamını parmaklarımla kavrayıp sıkarken derin bir nefes aldım. Başıma aynı anda binlerce iğne girdi sanki. Durdurduğum videoyu gözlerimin hizasına kaldırmıştım. Bakışlarım, dudaklarına kilitlenip kalmıştı. Onu nasıl öptüğümü bir kez daha düşünmeye başlamamı durdurmak isterken işler daha da kötüleşti ve daha geriye gittim. Kapısına dayanmıştım. O kapı bana açıldığında bir daha hiç kapanmaz sanmıştım.

Tenine ilk kez hiçbir engel olmadan dokunduğum an, ruhum onun esiri olmuştu sanki. Parmaklarım titremişti yüzüne uzanırken. O kapının eşiğinden bir kez geçtiğimde geri dönüşüm olmadığını hissetmiştim. Onu o gün, çektiğimiz dizinin setinde rol icabı öpmüştüm ve yine bu koltukta delirmek üzereyken harekete geçmiş, ne yaptığımı bile bilmeden kapısında bitmiştim. Hayatımda yaşadığım hiçbir heyecan o gecekine benzemiyordu.

Kanım o gün de bugünkü gibi saf bir istekle kaynıyordu.

"Hay sikeyim," dedim kendi kendime. "İnadını sikeyim, bu dizi teklifini kabul eden aklını sikeyim. Gerçekten, toplu toplu, hepsini sikeyim."

Daha fazla kilitlenip kalmamak için videoyu kapattım. Elimdeki şişenin de yarısına geldiğimi fark ettim. Su tüketmekten farkı yoktu benim için. İğrenç bir özelliğimdi, vazgeçemediğim bir bağımlılığımdı. Bu Ada'ylayken daha kontrol altındaydı ama o gittiğinden beri iyice rayından çıkmış durumdaydı.

Rehberime girip yaşadığım gökdelenin en alt katında gece vardiyasında olan güvenliğin numarasını tuşladım. Onunla tuhaf bir ilişkimiz vardı. Birkaç kez beni sarhoşken toparladığından beri ona karşı hep mahcup hissederdim. O ise böyle şeylere gram takılmayan rahat ve kafa dengi bir adamdı.

"İyi geceler Ozan Bey," dedi o sert, kalın ses. Kolaylıkla bir dublaj sanatçısı olabilirdi ama güvenlik görevlisi olmayı seçmişti. "Bir sorun mu var?"

"İyi geceler Kotar," dedim çakırkeyif sesimle. "Şimdi sana bir şey diyeceğim ama ölene kadar aramızda kalacak. Asla dalgasını geçmeyeceksin."

Kutay Kotar, eğlenir bir sesle "Sarhoş muyuz?" diye sordu. "Dairendeki kızı kovalamamı istiyorsan bu işlere bakmıyorum, haberin olsun."

"Ne kızı be oğlum?" diye sordum ciddiyetle. "Ne zaman dairemden kız kovaladın hıyar herif?"

"Söyle derdini. İşim gücüm var."

"At yarışı mı izliyorsun?"

"NBA maçı," dedi Kotar. "Ne istiyorsun?"

"Ben bu gece körkütük sarhoş olacağım."

"Geleyim de birlikte mi olsun? Biliyor musun sen çok iyi bir insansın."

"Gerzek herif, dinlesene beni. Kovulursun İnşallah."

"Tövbe de."

"Tövbe."

"Ozan, sarhoş olacaksın diye beni niye arıyorsun amına koyayım? Kusmuğunu temizleme hizmeti de sunmuyorum."

Kutay siyah saçlı, kara gözlü ve oldukça iri yarı bir adamdı. Onu sürekli koyu renk kıyafetler içinde görürdüm. Ufak muhabbetlerle başlayan ilişkimiz hayatı alaya alış tarzını sevmemle birlikte sikimsonik telefon sohbetlerine sürüklenecek kadar ilerlemişti. Bu içip onu ilk arayışım değildi. Bir gün beni gördüğünde geldi telefon sapığım demişti yüzüme. İşte o zaman onda bir yakın arkadaş kapasitesi görmeye başlamıştım.

"Eğer beni zemin katta görürsen daireme geri yolla," dedim keskin bir şekilde. Sesimdeki netlik muhtemelen yüzündeki gülüşü kesmişti. "Sakın dışarı çıkmama izin verme. Ada'ya gitmemem için gerekirse evimin kapısını dışarıdan kilitle ama beni bu gece bu binadan çıkartma, anladın mı koçum?"

"Ooo..." dedi. "Durum ciddi. Emir alınmıştır. Özel hizmet için ekstra ücret ödemeyi kabul ediyorsanız 1'i tuşlayınız."

"Kapatıyorum, kahve alırım sana yarın akşam."

"Yok hesabı böyle kapatamazsın," dedi. "Yazdım borcunu ben kenara. Dikkat et kendine. Seni aşağıda görürsem kurbanlık koyun gibi sürükleye sürükleye dairenin kapısına götürür bırakırım, başka bir şey bekleme benden."

"İyi," dedim. "İstediğim bu zaten."

"İstediğin yenge belli ki."

"Kapatıyorum Kutay, hayırlı işler."

"Eyvallah."

Bir sigara daha yaktım. Şehrin manzarasını gören büyük camların kenarında kalan koleksiyonuma ilerlerken içlerinden hangi plağı çekeceğimi adım gibi biliyordum ama o rafın önünde, kül uzayıp da sigaramdan düşene kadar aynı bölüme bakacağım aklımda yoktu.

Ben küçükken babamın plakları vardı. Ona özenir, bir gün benim de bunun için ayrılmış raflarım olduğunu düşünürdüm. Raflarım, hayalini kurduğumdan daha doluydu çünkü babamın plakları da bir zaman sonra benim olmuştu.

Kendi koleksiyonuma rock gruplarıyla başlamıştım. Metallica, Pink Floyd, Led Zeppelin, Linkin Park ve nicesi... Yaş aldıkça geçmişe duyduğum özlem yüzünden babamın sevdiği sanatçıların onda olmayan albümlerini de toplayarak devam etmiştim bu işe. Sezen Aksu'dan Neşet Ertaş'a uzanan geniş bir skalaydı bu. Ardından benim için bir bağımlılığa dönüştüğünde hoşuma giden her şarkının plağını toplayarak hobimi sürdürmüştüm.

Siyah ve gri tonlarının ağırlıkta olduğu rafımın sol kısmında pembeli beyazlı ve altın sarısı plaklar vardı. Taylor Swift'ten Britney Spears'a ve oradan da Gülşen'e uzanan o küçük bölümde gezdirdim parmaklarımı. Hepsi Ada'nındı. Eşyalarını toplarken onları almayı unutmuştu ya da belki canım daha fazla yansın diye bilerek kendinden bir iz bırakmıştı.

Mutfaktan gelen tıkırtıları gözümü açar açmaz izleyebileceğim dizayndaydı dairem. Yatağımın olduğu kısım çentikli bir ahşap duvarla ayrılıyordu evin kalanından. Bu yüzden Ada en sevdiği şarkılardan birini plak çalarıma koyup mutfakta bize kahvaltı hazırlarken notalara eşlik eden sesini dinleyebiliyor, uykudan yeni uyandığımda onu üzerine geçirdiği gömleğimle dans ederken seyredebiliyordum.

O günler hiç bitmez sanıyordum. İnsan sevince sonsuz olur sanır. Aşkın bitebilecek bir şey olduğuna inanmadığımdan mı yoksa Ada tarafından gözüm boyandığı için kör mü olmuştum bilmiyordum ama aramızdaki hislerin hiçbir zaman yok olmayacağını zannediyordum. Kendimi yalanlarla inandırmış olduğumu o kapıyı çarpıp gittiğinde fark etmiştim.

Söylenemeyen cümleleri mühürlemiş ve bir rafa tıkmıştık. Yalnızca aynı gemide yol alabilmek için çırpınan iki eski aşıktık biz.

Bir zamanlar gözlerine her baktığımda hayaller kurduğum kadın, şimdi benim için yalnızca bir hayal kırıklığıydı.

Sikerler. Yine kendime yalan söylüyordum.

En sevdiğim albümlerden birine ait plağı alıp pikaba yerleştirdim.

Bakışlarım gecenin karanlığında gezindi ama aklımdaki tek şey onun gözleriydi.

Sil gözünün yalnızlıklarını,
O an fısılda duvarlara adımı.

Gecenin şarkısı, daha önce de bana buna benzeyen bir gecede eşlik etmişti. Belki bir gün özlersin.

Hiç özlememişti.

Hiç özlememiş miydi?

Ben çok özlemiştim.

Bin bıçak var sırtımda.
Biniyle de adaşsın.
Her biri hayran sana.


🎬


Yorumlar

  1. bence gelmeliydi ada ya paramparça oldum ya ozanın haline

    YanıtlaSil
  2. Def olun gidin barışın ya, delireceğim burada. Bir insan nasıl bu kadar sevdiği kurabilir diyorum, hem ada için hem de ozan için. Ama biliyorum ki insanın canını yine en sevdikleri yakar.

    YanıtlaSil
  3. Analiz ve Dört çeyreği okumuş bir olarak söyleyebilirim ki, Ada ve Ozan hem konu dolayısıyla hem de karakterlerin kendisinden kaynaklı bir farklılık var. İlk bölümlerde ne yalan söyleyeyim içim ısınmamıştı ama sonra onların kendine has kaotik ama bir o kadar huzurlu kimyası bir anda içimi ısıtmış. Öyle ki hem güldürüyır ama sonra öyle bir şey okuyırsun ki ağlatmıyor ama göğüs kafesinin tan ortasına bir ağırlık çöküyor. Her şeyiyle bu kitapları okumayı çok seviyorum, hele Analiz orası ayrı bir yuva benim için. Okuyun okutturun.

    YanıtlaSil
  4. Bölümlerin yenisi gelene kadar eskisini unutuyoruz :(

    YanıtlaSil
  5. Bu durumu beraber aşacaklar biliyorum ama yinede şimdiki halleri beni kahrediyor.

    YanıtlaSil
  6. Ya ozan gitsin ya ada gelsin böyle olmazzz

    YanıtlaSil
  7. Yeni bolummmmm

    YanıtlaSil
  8. Yeni bolummmmm

    YanıtlaSil
  9. Ay yeni bölümm, bölümler ne sıklıkla geliyor acabaa

    YanıtlaSil
  10. Bunlar bi sevişse enerjileriyle tüm türkiye’deki elektrik ihtiyacını karşılarlar.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"

8. "Perde Arkası"