10. "Körkütük"

Hoş geldinnn 🤍

Hazırsan üç, iki, bir... Kayıt!

•🎬•

İyi haber: Arslan Bey, Yiğit'e yaptığı teklifi geri çekti ve yerine Batuhan'dan audition istedi.

Kötü haber: Yiğit magazincilere evlilik hazırlığı yaptığımızı söyledi.

Aslında tam olarak öyle söylemedi ama kendisi bir mücevher mağazasından çıkarken kameralara yakalanmıştı ve böylece ona yöneltilen sorularda adım geçmişti.

Bunların hepsini elbette ki kendi ayarlamıştı!

Ben onunla el ele bile kameraların karşısına geçmekten kaçınıyordum ama o, işi resmileştirmeye yakın olduğumuzu söylemişti üzeri kapalı bir şekilde. Bu iğrenç oyunu öyle profesyonel oynuyordu ki sosyal medyayı istediği yöne çekmeyi çoktan başarmıştı.

Bir süredir gündemde Ozan'la çektiğimiz partner fotoğrafı yer alıyordu. Şimdiyse her yerde Yiğit ve benim evlilik yoluna girmek üzere olduğumuz konuşuluyordu.

Tüm bunlardan benim de birkaç saat önce haberim olmuştu ve delirerek Çisem'i aramış, ne yapacağımızı sormuştum. "Sakin kal," dedi Çisem. "Bırak istediğini konuşsun. Ada, kiminle gündemde kaldığın önemli değil şu aşamada. Gündemden hiç düşmemen önemli. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demeyeceğim, bu çok alçak bir davranış ama adamın rolünü elinden aldık, elbet saldırmayı deneyecekti. Bırak önce o pis dövüşsün. Böylece biz de ellerimizi daha çok kire bulama hakkı kazanırız."

"Arkamdan neler dediklerini görmüyor musun?" dedim. "Annem bile, Çisem. Sürekli arayıp duruyor beni."

"Ay hayatım, takıldığın şeyleri seveceğim şimdi... Boş ver sen bunları. Bak, kapımızdaki markaları sana bir atayım. O piti piti mi yapıyorsun, kura mı çekiyorsun bilmem de... Ya senin çektiğin fotoğraftaki kapağı açık rujun bile stokları bitiyor ülkede. Yiğit gibilerini mi ciddiye alacağız? Biz önümüze bakalım. Gelinlik giymeyeceksin sonuçta. Elbet gerçeklerin konuşulacağı zaman gelecek. Sadece fevri davranmayalım, tamam mı?"

"Beni kötü gösteriyor!"

"Hayır," dedi. "Kendini sana olan aşkından ölüyormuş gibi gösteriyor. İnsanlar kaostan beslenir. Sizin üçgeniniz, herkesin senelerdir ihtiyacı olan entrika Ada! Sen bunları düşünme, sadece biraz ekmeğini yiyebiliyor muyuz diye bakalım. Sonrasında aksiyon alırız tamam mı?"

Telefonu kapattıktan sonra hiç kimseyle iletişim kurmak istemediğim için onu sehpaya bırakmış, bir film izleyip kafamı dağıtmak için muzlu granolamı hazırlamıştım. Yarın uzun bir gündü ve geceyi dinlenerek geçirmek istiyordum. Zaten bu sabah da sette yeterince yorulmuştum.

Henüz kâseden bir kaşık almışken telefonumun çalmaya başlamasıyla birlikte ekrandaki isme takıldı gözlerim. Gökhan yazıyordu. Ozan'la birlikte hayatımdan çıktığını düşünecek olursak, numarasını ekranımda görmek garip bir histi.

"Ada," dedi açar açmaz. "Ozan'a ulaşamıyorum. Yarın dergi çekiminiz var. Planlarını yolladım ama asla bakmıyor kaç saattir. Unutmuş bile olabilir her şeyi. Gidip bir bakma şansın var mı? Ben bir iş için şehir dışındayım ve Serhan'a da ulaşamadım, uyuyor sanırım."

"Niye Ozan'a gideceğim be?" diye sordum şaşkınlıkla. "Bebek bakıcısı mı sanıyorsun beni?"

"Ada," dedi derin bir nefes alarak. Sesi sinirli geliyordu. Bundan hoşlanmamıştım. "Bak, seni severim," diye devam etti. Benimle bu tonda konuşması daha önce görülmüş şey değildi. Eskiden arkadaştık. Ben, Ozan, Çisem ve o... Güzel bir gruptuk. Bu günler geride kalmıştı tabii... "Ama rica ediyorum yaptığın hamlelere dikkat et."

"Ne?"

"Konu sen olunca onu toparlayamıyorum, tamam mı? Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, adamı omzumda göklere çıkarmaya da çalışsam adın geçtiği an dibe çakılıyor. Gerçekten zor bir dönemden geçtik biz Ozan'la. Çisem'in telefonları senin işbirliklerin için susmazken benim telefonumun çevresinde karasinekler uçuşuyordu. Senin için önemli olmayanlar bizim için önemli. O dergi çekimine gitmesi gerekiyor. Anbean için ilk röportajı vereceksiniz. Bunu kaçırmamalı. Onu tanıyorum. Sikine takmayacak çünkü kafası bir dünyadır şu an. Rica ediyorum, eğer biraz hatırı varsa sende... Yarını kaçırmasına izin verme."

"Bu ne korkunç bir manipülasyon böyle?" diye sordum hayretle. "Ozan'ı o hale ben getirmedim. Kimsenin düşüşe geçen kariyerinin sorumluluğunu üzerime almayacağım. Benim sayemde yeterince gündeme geliyor şu sıralar. Merak etme, yakında işbirlikleriniz de başlar. Her şeyi abartıyorsunuz. Bu sektörde neler neler unutuluyor... Kimse birine bir yumruk attı diye kariyeri bitmiyor. Ayrıca Ozan üç yaşında değil. Sorumluluk almayı bilsin artık! Dergi çekimine bile elinden tutup mu götüreceğiz ya 26 yaşındaki adamı?"

"Ya sizin aklınız nasıl bu kadar çalışmıyor ben yemin ederim anlamıyorum!" dedi Gökhan, büyük bir öfkeyle. Bana kin güttüğü gerçeğiyle yüzleştim. Onun kadar hayatı makaraya alan bir adam, bas bas bağırarak konuştuğunda insan kendini gerçekten kötü hissediyordu. "Yiğit piçi ağzını yaya yaya sana yüzük aldığı iddialarına gülüyor. Hayır, ben biliyorum doğruyu. Çisem duramaz çünkü. Söyler bana böyle bir şey olsa. Ama Ozan'a nasıl anlatacaksın ki? Adın geçtiğinde beyni fasulye kadar kalan bir adam o! Biraz empati... Biraz Ada. İndir o burnunu, gör gözünün önünü. Başucunda sabahlayan bir adama bu kadarını borçlusun çünkü."

Telefonu yüzüme kapattı.

Gökhan, telefonu yüzüme kapattı!

Kucağımdaki porselen kaseyi sinirle sehpaya o kadar sert bıraktım ki sehpanın cam yüzeyi çatladı.

Onu bir ara öldürecektim.

Ozan'ı da öldürecektim.

Uğraştığım şeyler yetmiyordu. Bitmiyordu. Kafam bir türlü rahat etmiyordu. Annem ayrı, Yiğit ayrı yerden başımı ağrıtıyordu.

Tek istediğim Göksel'e can vermekti. Başka hayatlara ruhumu bulaştırmak, oynadığım karakterlerden parçaları da kendime katarak sonsuzlaşmak istiyordum. Ben kıyıda köşede kendi halimde sanatımı icra etmek istiyordum. Alkışlar motive ederdi ama günün sonunda insan, çıktığı sahnenin doyumunu tek başına hissederdi. Işıkların altında olmak için doğmuştum. Bu işi seviyordum.

Fakat artık bir zamanlar sevdiğim kadar değildi.

Bunları yaşamak istemiyordum. Sadece oyunculuk yapmak istiyordum.

"Yıprandım ya," dedim kendi kendime konuşmaya başlayarak. Sesim, evin içinde yankı buldu. "Özür dilerim Ozan'dan daha ünlü olduğum için Gökhan! Belki de Çisem'den biraz kariyer yönetimi dersi almalısındır! Geri zekâlı seni. Beceriksiz herif!"

Ayağa kalktım. Çünkü bu insanlar, boşuna menajer değillerdi. Bana kendimi bok gibi hissettirmişti. Ozan'ı merak etmeye başlamıştım. Göz göre göre manipüle edilmiştim.

Günün sonunda ona değer veriyordum.

Nasıl ki Çisem onu arayıp Ada kötü, bir bak dediğinde Ozan kalkıp kapıma geldiyse ben de şimdi aynı durumda kalmıştım. Ondan daha az insan değildim. Duygularımızı farklı şekilde gösteriyor olabilirdik ama bu, benim gözümde onun bir hiç olduğu anlamına gelmiyordu.

İyi miydi?

Yarınki dergi çekimini kaçırırsa gerçekten çok kötü olurdu. Nasıl demişti bana?

Belki de bu dizinin eski günler için bir bilet olmasına ihtiyacım vardır.

Eğer biraz daha böyle giderse eski günlerini aramak için bir mum bile bulamayacaktı.

Bugün ben yanındaydım. Adım, adıylaydı. Her başlıktaydık. Yarın ben yok olabilirdim ve onun da ismi, soy ismiyle birlikte karanlığa gömülebilirdi. Bunu hak etmeyecek kadar iyi bir oyuncuydu. Kimse onun karakterine de laf edemezdi. Büyük işler başarabilecek biriydi fakat mentali, potansiyelini kaldıracak güce sahip değildi.

Benimki öyleydi.

Sanırım farklarımızdan biri de buydu.

"Umarım Gökhan saçmalıyordur," dedim. "Umarım beni ilk Anbean röportajında tek başıma bırakmayı falan düşünmüyorsundur. Bu sefer arkanı ben bile toparlayamam çünkü."

Evine uğrasam ölmezdim herhalde.

Bu kadarını hak ediyordu.

"Bir daha bu kapıdan adımımı atarsam Allah belamı versin benim!"

"Paspasta yatsan kapıyı açmam lan sana!"

Porsche'umun anahtarını almak için yatak odama giderken kendi kendime gülmeye başladım.

Allah belamı yeterince vermişti, sözümü çiğneyip o kapıdan geçsem de artık fark etmezdi sanırım.

Ozan Efendi eğer evdeyse beni düşük omuzlu gri bir crop ve gri eşofman kombiniyle görecekti. Yapacak bir şey yoktu. Hiç üstümü değiştiremezdim. Sadece topuzumdan tokamı çektim ve omuzlarıma dökülen saçlarımın arasına parmaklarımı geçirdim. Üzerime bir hırka alıp hızlıca çıktım evden.

Üstüne biraz düşünseydim bu fikirden kesin vazgeçerdim.

Saat on buçuğa geliyordu ve fazla trafik yoktu. Bu yüzden normalde varacağım süreden yirmi dakika daha hızlı varmıştım kaldığı rezidansın önüne.

Buraya gelmeyeli uzun zaman olmuştu.

Ozan'ın kapımı açmasını bekledi içimin bir köşesi. Gülerek önümde eğiliyor gibi yapıp elimi tutmasını... Omzuna vurduğumda beni kolunun altına çekmesini... Kahkahalarını duymayı. Asansöre bindiğimizde çok yukarıda oturduğu için ona söylenmek istedim yeniden. Ozan'ın vaktimiz var diyerek dudaklarıma uzanmasını... Elimize geçen her fırsatı öpüşmek için kullanmamızı...

Başımı iki yana salladım.

Evde olup olmadığını bile bilmiyordum. Buraya gelmemdeki tek sebep yarınki çekim için ona ihtiyaç duyuyor olmamızdı. Anbean, bu kadar hevesle beklenirken ilk bölüme kadar insanlara elle tutulur bir şeyler vermeye devam etmeliydik. Seyircideki heyecanı diri tutmak önemliydi.

İçeri girmeden önce turnikeden geçebilmek için güvenlik kulübesine doğru ilerledim. Gözlerim, siyah saçlı iri yarı adamı buldu. Ayaklarını ileri uzatmış, başını ekranını yan bir şekilde tuttuğu telefona doğru eğmişti. Kameraları gösteren monitörün önünde büyük boy bir jelibon paketi vardı. Kulübesinden taşan spikerin sesinden basketbol maçı izlediğini anladım.

"Kutay," dedim. "Naber ya?"

Kutay, şeftalili jelibonu ağzına atmak üzereyken kalakaldı ve gözlerini benimkilere çevirdi. Ardından telefonunu yavaşça monitörün kenarına bıraktı. "Ada Hanım?"

"Kutay?"

"Oo Ada Hanım... Yüzünüzü gören cennetlik." Bir anlığına gözüme ne yapacağını bilememiş gibi telaşlı göründü. Beni içeri alacaktı. Başka ne yapacaktı? "Buyurun, kime bakmıştınız?"

"Dalga mı geçiyorsun?" diye sordum. "Ozan'ın üst komşusu olan yeni evli çifte... Düğünlerini kaçırmıştık, altın takmayı ihmal etmeyelim dedim."

"Onlar taşındı," dedi Kutay, düz düz bakarak. "Yeni evli de değiller artık. Üç buçuk aylık dünya tatlısı bir kızları var, Allah bağışlasın."

Dalga geçmek için söylediklerim sonrasında öğrendiğim yeni bilgiler, duraksamama neden oldu. "Amin," dedim hayatlarının ne denli değiştiğini idrak etmeyi denerken. Biz ikiden bire düşmüştük, onlar ise üçe çıkmışlardı. Hayatın matematiği herkese farklı işliyordu.

"Ozan Bey evde mi?" diye sordum yeniden bulunduğumuz ana döndüğümde.

"Evet," dedi Kutay.

Bir saniye... Gökhan, neden Ozan'ı kontrol etmesi için Kutay'ı aramamıştı?

"Emin misin?"

"Evet," dedi Kutay. "Çıkmadı bugün evden."

"Tamam, yukarı çıkacağım."

"Ben bir arayıp haber..."

"Çok konuşuyorsun Kutay. Ada Göktan ben. Adım, kapıların açılması için yeterlidir sanıyordum."

"Eskiden öyleydi," diyerek beklemediğim bir anda kalbimi hedef aldı Kutay. Kırık parçalar, göğüs kafesimin içine dağılırken gülümsedim. "Bu arada evleniyormuşsunuz, hayırlı olsun."

Birkaç metrekarelik kulübenin içinde hayatını geçiren adama bile ulaşmıştı bu fiyasko.

"Benim de bugün haberim oldu," dedim gözlerimi devirerek. Kutay, kaşlarını kaldırdı. Beni burada tutmaya devam etmesi gözümden kaçmıyordu. Sanki yukarı çıkmamı istemiyordu.

"Artık geçebilir miyim?" diye sordum. "Yoksa sana rüşvet teklif etmem falan mı gerekecek?"

"Hayır demem, bir deneyin."

Parmak uçlarımda yükselip pencereden kolumu içeri uzattım ve paketten bir jelibon aşırdım. Yüzüme kızgın bakışlar yolladı. "Sana iki paket alırım," dedim. Hemen arkasından ise "Tekrar gelirsem tabii..." diye ekledim.

"Valla hiç beklemediğim bir anda oldu," dedi Kutay. "Oysa gözüm uzun bir süre yollarda kalmıştı." Kollarımı göğsümde bağlayıp kaşlarımı çatarak ona rezidansın girişini işaret ettim. Mesajı almış gibi sabrımı zorlamayı bırakıp bir tuşa bastı. Turnikeden geçtikten sonra döner kapıya doğru ilerledim. Girişte danışma gibi bir şey vardı. Burada bazı katlar kişisel ofisler için ayrılmıştı. Bu yüzden resepsiyonistler, misafirlere yardımcı oluyordu. Orada da bir güvenlik görevlisi oturuyordu. Bazen Kutay da oraya geçerdi.

O tarafa yönelmek yerine asansöre doğru ilerledim. Ozan'ın kaldığı katı tuşlayıp aynadaki yansımama baktım. Eğer yanına gittiğim kişi o değil de bir başkası olsaydı böyle ev halimle alelacele çıkmazdım evden. Yüzümde makyaj bile yoktu. Saçlarıma tarak değdirmemiştim. Altımda eşofman vardı. Bu saatte kapısına dayanıp iade-i ziyaretimi gerçekleştirecektim beyefendiye.

Tek bir telefonla bir daha asla gelmeyeceğimi söylediğim evin önünde bulmuştum kendimi.

Zamanında o telefon Ozan'dan gelmiş olsaydı, yine bulurdum belki...

Zile basmak yerine kapıyı sertçe çalmaya başladım. Paspasın üzerinde duruyordum.

Hayır, ağlamıyordum.

Birkaç saniye geçti. Biraz daha sert çaldım. Sonunda içeriden adım sesleri duydum. "Lan Gökhan lan, anahtarın var işte! Niye çalıyorsun şu kapıyı alacaklı gibi?"

Kapı, aniden sonuna kadar açıldı ve Ozan'ın bayık bakışları beni karşıladı.

Altında siyah bir eşofman, üzerinde siyah bir tişört vardı. Saçı başı dağılmış durumdaydı. Gözlüğünü takmıştı. Leş gibi kokuyor ve ayakta zor duruyordu. Dikilmeye devam etmek için için pervazdan destek alması gerekti.

Gökhan'dan nefret ediyordum ama bir konuda haklıydı.

Ozan şu an değil yarınki programını, adını bile hatırlamıyor olabilirdi.

Birkaç saniye gözlerini kırpıştırdı, sonra ayakkabılarımdan başlayarak saçlarıma kadar beni süzdü ve en sonunda gözlerini yumup geri açtığında, "Hadi oradan," dedi. "Rüyasın sen."

"Eh, rüya gibi olduğum söylenir." Saçımı savurarak onu aşıp içeri girdim. Pek etkilenmişe benzemiyordu. Avel avel bana bakmakla meşguldü hâlâ.

"Rüyasın çünkü Ada bana gelmez."

Sarhoş Ozan'ın dürüstlüğünü unutmuştum.

"Gökhan aradı beni. Endişelenmiş senin için, kontrol edebilir miyim diye sordu."

"Bebek bakıcısına ihtiyacım yok, geldiğin yere geri gidebilirsin." Aynı şeyi düşünmüştük. Ne çok ortak yönümüz vardı. Ozan somurtmaya başladı. Çok fazla dağılmış görünüyordu. Sanki uykudan yeni uyanmış gibi yüzü gözü şişmişti. Baygın bakışları ve şu keskin kokusu olmasaydı onun sarhoş değil de yataktan yeni kalkmış olduğunu düşünürdüm.

"Neden bu kadar içtin?"

"Canım istedi."

"Ozan... Ayakta zor duruyorsun."

Kapıyı arkamdan sertçe çarparak kapattı. Eski bir anıyı da tam olarak orada bıraktı. Paspasta yatsam bile beni içeri almayacağını söylemişti. Oysa ben, istediğim ilk anda öylece geçip içeri girebilmiştim.

Acaba daha önce bir kez olsun gelseydim...

Hayır Ada.

Kafamı dağıtmak için içeriye göz gezdirdim.

Stüdyo dairesi sayesinde evin dağınıklığı anında gözlerimin önüne serildi. Televizyonun karşısındaki koltuğun üzerinde üst üste yığılmış boş şişeler ve teneke kutular vardı. Buzdolabının kapağı anlamsız bir şekilde açıktı. Evin kalanından bir bölme ile ayrılan yatak odası da dağınıktı. Yatağın üzerinde olması gereken her şey yerdeydi. Plakçalarının kapağı açıktı fakat üzerinde dönen bir plak yoktu. Televizyonun kumandası yerdeydi. Küllüğü ağzına kadar doluydu. Ada tezgâhın kenarındaki iki sandalye yere devrilmişti. Zeminde sanırım bir bardak kırılmıştı. Tezgâhın üzerinde de şişeler ve bir kadeh duruyordu.

"Bu ne?" diye sordum şaşkınlıkla. "Savaş mı çıktı bu evde?"

Yüzüme dik dik baktı. İçerisi çok sıcaktı. Hırkamı çıkarıp askılığa bırakırken onun bakışları, belime kaydı. İşaret parmağını bana doğru uzattı. Yüzünde tuhaf bir sırıtış varken göbek deliğimin üzerine dokundu. "Piercingin..." dedi gülümseyerek. "Özlemişim. Uzun zaman olmuş eski dostumu görmeyeli."

Çok sarhoştu. Konuşurken kelimeleri üzerinde hakimiyet kuramıyordu.

"Ozan?"

Bakışlarını da elini de çekmedi üzerimden. "Şuna bak..." dedi piercingimle oynayarak. "Bu kadar yakışan kimseyi görmedim." Gözleri, gözlerimi buldu. "Afet bir şeysin."

"Ne içtin sen böyle Allah aşkına?"

Kolay sarhoş olmazdı. Bu hale gelebilmesi için gerçekten çabalamış olması gerekiyordu.

"Beline bak..." dedi beni umursamadan, hayran hayran. "Altında eşofman var amına koyayım. Her halinle rakipsizsin ki. Dünyanın en güzel kadınısın. Açık ara en güzeli..."

Utanmaya başlamıştım. Ben utanmazdım. Buna benzer iltifatların her gün yüzlercesini alıyordum.

Ama Ozan'dan almıyorsun.

İçime derin bir nefes çekmeyi denedim. Başını eğmiş, göbeğime daha yakından bakmaya başlamıştı. Piercingimi hafifçe çekip bıraktı. Bir kedinin ip yumağıyla oynadığı gibi oynuyordu resmen benimle. "Çok güzel," dedi sayıklar gibi. "Çok güzel..."

"Yarın günlerden ne olduğunu biliyor musun?" diye sordum güçlü durmayı deneyerek.

"Senden sonra saymayı bıraktım."

"Ozan..."

"Evime gelmişsin," dedi aniden doğrularak. Bir adım yaklaştı. Başını sağa eğdi ve bana tepeden bir bakış attı. Gözlüğü ve dağınık saçları yüzünden kameraların önündeki halinden farklı görünüyordu. "Hangi rüzgâr attı seni? Hangi dağda kurt öldü?"

"Gökhan beni aradı," diye yineledim. Bir şeyleri anlaması için tekrar tekrar söylemem gerekiyordu. Üstelik, bunun için sarhoş olmasına da gerek yoktu.

"Beni de aradı," dedi omuz silkerek. "Telefonu açmayınca konuşamıyor. Güzel bir özellik."

"Yarınki çekimi unutmadın değil mi?" Söylediklerim hiçbir şey ifade etmemişti. Yüzüme boş boş baktı. "Dergi için..." dedim. "Birlikte röportaj vereceğiz ve fotoğraf çekileceğiz hani."

"Hım..."

"Dinle beni."

"Ama evime geldin."

"Seni toparlamak için."

"Ada, sen beni dağıtmayı seversin."

Gözlerindeki hüzün, ağır bir taşın altında kalmış gibi hissetmeme sebep oldu. Aklı yerinde değildi, her an devrilecek gibiydi.

Üzerime doğru bir adım daha attığında geriye gittim. Bunu tekrarladı ve kapıya yaslandı bedenim. "Tek bir şey soracağım," dedi. Gözlerinin içine anlam vermeye çalışarak bakarken Ozan başını eğdi ve benimle burun buruna geldi. "Aşık mısın ona?"

Bir cevap alamazsa kafayı yiyecekmiş gibi çenesiyle konuşmamı işaret etti. Kaşlarını kaldırdı ve yeniden bana baktı. Sanki utanmasa önümde diz çöküp bir şeyler söylemem için yalvaracaktı.

Bu kadar dağıtmasının sebebi buydu.

Anlamıştım ama ondan duyana kadar kendimi kandırmak istememiştim.

"Ada..." dedi çaresizce. "Mutlu ediyor mu seni? Benimle mutsuz olduğunu söylemiştin. Mutlu musun şimdi?"

Nefesi yüzüme çarpıyordu. Elini başımın yanından kapıya bastırdı. Başını eğdi ve sonra kaldırdı. Derin bir nefes aldı. "Benim soyadımı almak istemiyordun ve şimdi onunla evlenecek misin?"

Bunların hiçbirini hatırlamayacaktı.

"Hiçbir şey göründüğü gibi değil," dedim bu hali karşısında içim parçalanırken. Elimi neden yüzüne uzattığımı bile bilmiyordum. Bakışları yüzünden canım yanıyordu. "Öyle değil, Ozan."

"Ne yaptı etti, aldı seni," dedi kırgın bir öfkeyle. Bağırmak istiyordu ama sesi yeterince şiddetli çıkmıyordu. "Her şeyimi aldı. Her şeyimi... O kötü biri. Senin iyiliğin için söylüyorum, yemin ederim. O sandığın kişi değil. Yapma bunu. Evlenme onunla."

Yanağını avucuma yatırdı. Başını bir kedi gibi oraya sürttü. "Lütfen," diye fısıldadı, mahvolmuş bir halde. "Yapma bunu kendine. Seni hak etmiyor o. Tek bir hücreni bile hak etmiyor."

Kalbim çok uzun zaman sonra ilk kez böyle atıyordu.

"Ozan..." dedim. "Bilmediğin şeyler var."

"Artık seninle ilgili hiçbir şeyi bilmiyorum ki." Dokunuşuma muhtaçmış gibi yanağını elime daha fazla bastırdı. Parmak uçlarıma sakalları batıyordu. Hafifçe okşadım sakallarını ne yaptığımın farkında olmadan. "Söylediğini yaptı. Aldı işte benden seni. O kadar sinirliyim ki. Size öyle kızgınım ki. Mahvettiniz lan beni. Hayatımı siktiniz. Bugün bir kameranın karşısına geçip pişkin pişkin sırıtıyor, iddiaları yalanlayamayacağını söylüyor. Vakit yaklaşıyor diyor. Neyin vakti lan?" Birden elimi itti ve bir adım geri gitti. "Neyin vakti lan?" diye bağırdı. "Piç herif. Net bile konuşamıyor. Benimle evlenecek olsan belediye hoparlörlerini satın alırdım lan. Kaçamak kaçamak cevaplar... Senin arkanda bile duramıyor, puşt."

"Biraz oturalım mı?" Sesim titredi. Onu böyle görmek beni gerçekten etkilemişti. Ne yapacağımı bilemiyordum. Neden burada olduğumu unutmuştum. "Gel hadi. Öyle bir şey yok. Doğru değil duydukların."

"Çok canımı yaktınız," dedi Ozan. "Duymamalıydım bunları.
Kaç ay hesaplarıma girmedim ben, sizden kaçamıyorum diye. İkimizden bahsederken sen ve ben diyorum diye alınıyorsun, biz demediğim için... Yiğit ile kendini siz yaparken hiç mi utanmadın?"

"Hiç dinlemiyorsun ki beni."

"Senin beni dinlemediğin gibi mi?"

Çığlık atmak istiyordum. "Başımı ağrıttın," diye söylendim. "Bir bardak su içeceğim. Sen de şu koltuğa geç. Seni yarına nasıl toparlayacağız inan bilmiyorum ya... Evde ağrı kesici var mı?"

Önünden geçip gidecekken sertçe kolumu kavradı. Adımlarım anında durdu. "Dikkat et," dedi kulağıma yaklaşıp. Göğsü ile sırtım arasındaki mesafe en fazla iki santimetreydi. Tam arkamda dikildi. "Bardak kırdım. Sanırım bir tane de şişe. Batmasın bir yerlerine."

"Canımın acımasını bu kadar umursaman gözlerimi yaşartıyor," dedim alayla. "Bu eve son girdiğimde bana neler söylediğini düşünecek olursak... Hiç samimi gelmiyorsun Ozan ya."

"Nefret ediyorum bundan," dedi kolumu bırakıp sert adımlarla kanepesine doğru yürürken. Elini saçlarının arasından geçirdi. Daralmış gibi ensesine uzandı ve tişörtünü yukarı doğru sıyırdı. Tek bir hamlede onu çıkarıp kendini koltuğa bıraktı. Ardından tişörtü yere fırlattı. "Ben geberiyorum, sen tırnağım kırıldı diyorsun. Zaten hikâyemin ana karakterisin, daha ne olsun istiyorsun?"

Başını geriye doğru yaslayıp sesli bir şekilde "Of," çektiğinde kendime sakin olmam gerektiğini hatırlattım. Cam kırıklarından uzak durmaya gayret ederek kapısı açık olan buzdolabından bir şişe çektim ve kendime bir bardak su doldurdum. Ada tezgâha yaslanıp onu yavaşça yudumladım. Ozan bir kez daha içini çekti. "Çok zor... Böyle çok zor."

"Nasıl?" diye sordum alçak bir sesle.

"Sen onunken," dedi. "Onunlayken. O, senin arkandan atıp tutarken. Seni arabasıyla almaya gelirken. Sana bakabilirken. O, nefes alırken. Çok zor."

"Sen gerçek bir geri zekâlısın." Bardağı tezgâha bırakıp koltuğa doğru yürümeye başladım. Sinirlendiğim için adımlarım parkeyi inletiyordu. "Onun falan değilim. Bas bas bağırıyorum burada, mevzu göründüğü gibi değil diye. Kıt mısın? Basmıyor mu kafan? Yolunda olmayan bir şeyler olduğunu yüzüme bakıp anlayamıyor musun? Hiç düşünmüyor musun?"

"Onu öptün," dedi. Çektiğimiz diziyi kastediyordu. Yiğit'le partner olmamız dışında hiçbir fiziksel yakınlığımız olmamıştı. "Onun elini tuttun. Ona için giderek baktın. Ona, Ada. Bizi mahvedene. Seni ve beni parçalara ayırana. Ona koştun ya. Ona koştun! Evlilik diyor! Evlenecekmiş seninle. Her yerdesiniz. Kafayı yiyeceğim. Her yerdesiniz lan! Kaçamıyorum. Kafamı kuma gömemiyorum. Önüme aşk dolu klipleriniz düşüyor. Kinimden öleceğim lan!"

Masanın üzerinde duran sigara paketine uzandı. Dudaklarının arasına bir dal sıkıştırırken çakmağı tutan eli titriyordu. Sigarasının ucunu alevlendirdi ve kül tabağını önüne alma zahmetine girmeden sigaradan derin bir nefes çekti. Küllüğü önüne iten bendim. Yüzüme bile bakmadı.

"Neden o? Başkası olsa bu kadar acıtmazdı. O olmak zorunda mıydı?" Sigaradan bir nefes daha çekti ve kül uzadıkça uzadı. "Kimi kandırıyorsam..." dedi. "Kimi kandırdığımı sanıyorsam... Bir başkası olsa ne değişecekti? Günün sonunda ben değilsem yanındaki, ne fark eder ki?"

"Sabah hatırlamayacağın şeyler söylüyorsun," dedim yavaşça. "Sus istersen. Gerçek duyguların olmadığını biliyorum ama alkol, senin çenene vuruyor. Eğer bu anı hatırlarsan benimle konuştuğuna pişman olacaksın."

"Seni tanıdığıma da pişmanım," dedi. Kalbimi bir kez daha avucunda ufaladı. Gözlerindeki öfke, birlikte paylaştığımız sayfaları bir bir yakmaya başladı. "Bu kadar güzel olman ne alaka mesela? Seni kim nasıl unutsun amına koyayım ya?"

"Ozan..." Artık nefes alamadığımı hissediyordum. Sigarasının uzayan külünü silkmeyi unuttuğu için kül uzayıp çıplak karnına düştü. Ozan'ın amcasının o küçükken üzerinde sigara söndürdüğünü bildiğim için delice bir koruma isteğiyle reflekslerim ayaklandı ve telaşla karnındaki sıcak külü silkeledim koltuğa doğru. Elimin tersi karnına sürttükçe Ozan karnını daha çok içeri çekti. Gözümün önünde bütün kasları gerilmişti.

Başını eğerek gözlük çerçevesinin üzerinden bana baktı. Sigarası, dudaklarının arasında duruyordu. Uzanıp onu aldım ve hızlıca küllüğe bıraktım. İçinde kalan dumanı başını benden uzak tarafa çevirerek üfledi. Yeniden bana baktığında gözleri duman yüzünden biraz nemlenmişti.

"Böyle yapma." Sesim, çaresizlikle çevrelenmişti. Ona uzanamayacağım zamanlarda bunu anlardım. Ozan'ın nefret ettiği bir boşluğu vardı. Oradan kendi istemedikçe onu döndürmek imkânsızdı ve şimdi gözümün önünde o boşluğa savruluyordu. "Kendini mahvetme," dedim. "Bundan çok daha iyisini hak ediyorsun. Dönüş için bir bilet istiyorsun ama bu şekilde nasıl olacak ki? Daha ayık bile duramıyorsun."

"İyiydim," dedi başını geriye yatırarak. Gözlerini tavana dikti. "İyiye gidiyordum."

"Ve sonra ben mi geldim?"

"Ve sonra sen geldin..." Gözlerini kapattı. "Sen gel diye kaç gece beklediğimi bir bilseydin... Ada, ben vazgeçmiştim. Anlıyor musun? Vazgeçmiştim."

"Ben de öyle."

"Çok çabuk..." diye mırıldandı. "Ona koşmak için keşke bu kadar acele etmeseydin."

Ozan'ın görüş açısına girebilmek için bacaklarımı altıma topladım ve yüzümü ona yaklaştırmak için hafifçe dizlerimin üzerinde doğruldum. "Ona koşmadım."

"Beni aldattın."

"Hayır Ozan," dedim sabırla. "Seni aldatmadım."

"Beni mahvettin."

Sanırım buna söyleyebileceğim bir şey yoktu çünkü gözlerimin önünde eriyen bu adam, gerçekten mahvolmuş görünüyordu. Kendimi toparlamak için, "Sabaha sağlam lazımsın," diyerek konuyu değiştirmeyi denedim. "Duşa gir. Ben de bir kahve yapayım. Seni toparlayalım. Sonra uyursun. Yarın çekeceğin baş ağrısını biraz azaltalım en azından. Bu iyiliğimi de unutma çünkü mutlaka karşılığını isterim."

Avucunu belime sarıp beni hafifçe kendine çektiğinde dizlerimin üzerinde dengemi koruyamadığım için elimi başının yanından koltuğa bastırdım. Yine de çoktan burun buruna gelmiştik. "Hemen gitmeyecek misin?"

"Hayır," diye fısıldadım. "İstersen bunu bir geri ödeme sayarsın, istersen iyilik. Benim için oradaydın, senin için buradayım Ozan."

Belimdeki parmaklarını çıplak tenime sürterek dokunduğu yerde bir kıvılcım yarattı. Gözleri, dudaklarıma indi. Buradan çıktığımda keskin alkol ve sigara kokusunu üzerimden atabilmek için bütün giysilerimi kuru temizlemeye vermem gerekecekti.

Yanlışlıkla birbirimize biraz daha yaklaştık.

"Bana," dedi neredeyse dudaklarımın kıyısındayken. "Ona aşık olmadığını söyle."

Dudaklarımı ıslattım. Etki alanının ortasında kalmıştım ve ben, burada çok zayıftım. "Hiçbir şey hatırlamayacaksın."

"Söyle," diye yalvardı.

"Ona aşık değilim." Gözlerine bir rahatlama çökmesini bekledim fakat bu olmadı. Avuç içini belime yerleştirerek beni en sevdiğim şekilde kavradı. Kameraların önünde bunu yapmasına bayılırdım. Ozan'ın yanımda bu şekilde durması bana farklı hissettirirdi. Daha güçlüymüşüm gibi. Sonunda aradığımı bulmuşum gibi. Ozan beni öyle bir sahiplenirdi ki sanki hayatımda daima beni korumak için orada olacakmış gibi hissederdim.

"Hiç oldun mu?"

"Eğer hatırlarsan bunu bana kafan yerindeyken tekrar sor," diye fısıldadım. Karar veremediğim, ne yapsam bilemediğim ve tek başıma halletmeye çalıştığım bir soruna sahiptim. Bunu bir işaret saydım. Eğer Ozan hatırlarsa ve bana sorarsa ona her şeyi anlatacaktım. "Hiç bilmediğin şeyler var."

Başını aşağı yukarı salladı fakat gözlerime kilitlenmişti. Gözlüğü burnunun ucuna kadar düşmüşken beni duyup duymadığını bile bilmiyordum. Mesafeye ihtiyaç duyarak yüzünden biraz uzaklaştım. Eş zamanlı olarak elini çekmesini bekledim ama tenlerimiz birbirini özlemişçesine temasımız sürmeye devam etti.

"Duşa girmelisin. Suyu senin için ayarlayabilirim."

"Çok güzelsin."

"Biliyorum Ozan."

"Yüzünü çok beğeniyorum."

"Bana yürümeyi bırakır mısın lütfen? Oradan bakınca bunlara tekrar kanacak gibi mi duruyorum?"

"Çeneni kasma," dedi. "Bu aralar dişlerini çok fazla sıkıyorsun. Sanırım annenin yanakların hakkında söyledikleri seni rahatsız ettiği için."

"Bunları anlayacak kadar tanımasaydın keşke beni." Duraksadım. "Keşke bunları anlayan tek kişi sen olmasaydın."

"Sarışın..."

Bu hitabı duymayı kalbim kaldırmıyordu. "Ayağa kalk hadi." Önce ben ayağa kalktım, sonra onun kolunu kavradığımda çekiştirmek için güç harcadım ve tırnaklarım tenine saplandı.

"Azarım böyle yaparsan."

Bu adamın dilinde hiçbir filtre olmadığını çok iyi biliyordum. Koluna o kadar sert vurdum ki çıkan ses evin içinde yankılandı. Ozan, koca bir kahkaha attı. "İnsanlar bu kadar nefret ettikleri kişiye böyle hisler beslemezler Ozan."

"Siktir oradan," dedi alayla. "Deli gibi kavga ettikten sonra hırsını benden çıkarmak, her zaman favorin olmuştur senin. Öfkeden az beslenmemişizdir."

İçimin titremesine sebep oldu sözleri. Ozan, ayağa kalktı ve yanağımdan bir makas alıp "Ne o, sustun?" dedi sırıtarak. Bir adım geri çekildim, o da bir adım ileri gitmek istedi fakat başı döndüğü için koltuğa geri devrildi.

Yeniden kolundan çektim onu. "Hadi, bütün gece uğraşamam seninle."

Sırıtışı yüzünden silindi. Ayağa kalktı ve yalpalayarak da olsa bana ayak uydurmayı denedi. Onu duşa sürüklerken birden durdu. Kolunu benden kurtardı ve dairesinin diğer ucuna yürümeye başladı. Sonra kafası karışmış gibi yeniden durdu. Üzerinde hiçbir şey yokken askılıkta duran ceketine uzanmasını şaşkınlıkla izledim. Cebinde sigara paketi falan mı vardı?

Siyah deri ceketini öylece üzerine geçirdi. "Olmuyor böyle. Ben Ada'ya gideceğim."

Kapı koluna uzandı.

"Ben buradayım, geri zekâlı!"

Koşarak yanına varıp kapıdan çıkmasına engel oldum. Onu geri sürükleyemeyeceğimi biliyordum. Bir rezillik çıkarmadan daire sınırları içinde uslu uslu durması gerekiyordu.

Ozan, gözlerini kırpıştırdı. Gözlerim istemsizce deri ceketinden görünen karın kaslarına kaydı. Ardından sert göğsüne diktim bakışlarımı. Elimi yakalarına götürdüm ve ceketi çıkarması için onu yönlendirdim. "Soyacak mısın beni?" dedi garipser bakışlarla. "Bana uyar bu arada."

"Ozan!"

Bu gece o kadar çok ismini söylemem gerekmişti ki... Kendimi beş yaşındaki haşere oğlunu zapt edemeyen bir anne gibi hissediyordum artık.

"Nereye gittiğini sanıyorsun?" Ceketini çıkarmam için bana yardım etti. Ardından onu askıya bıraktı.

Eliyle saçlarını karıştırırken düşünür gibiydi. O gözlük, birazdan sonum olacaktı. Ozan'a kattığı havayı seviyordum.

"Sarhoşum," dedi sonunda.

"Hadi ya!"

"Sarhoşken sana gelmeyi denerim."

Sarhoş olmak onu dürüst biri yapardı, yalancı değil. Sanırım bir buçuk senede çok şey değişmişti.

"Duşa, hemen."

Köpek mi eğitiyordum belli değildi!

"Bırak beni."

"Seni tutmuyorum ki."

"Ne olur serbest bırak beni," dedi, sesini alçaltarak. "Sen devam edebiliyorsun ama ben kurtulamıyorum bizden."

İçimdeki hisler çalkalanmaya başladı.

Birkaç adım mesafeye bile dayanamıyormuş gibi yeniden burnumun dibine girdi. Bakışlarımı yere sabitlemiştim ve aklımı karıştırmasına izin vermemeye çalışıyordum. Yüzünü benimkine doğru eğdi. Burnunu burnuma sürterek beni başımı kaldırmam için sessiz bir şekilde uyardı.

"Sarhoşum diye değil," dedi. Ağır ağır nefesini verdi. "Ayıkken söyleyemem. Bu doğru. Beni yerle bir edenin sana rüzgâr değdirmemesine kuruluyorum. Ama Ada, sana rüzgâr değse havaya düşman kesilirim ben."

Dilimi kilitliyordu. Artık susması gerekiyordu. Bunlar hiçbir işe yaramıyordu. Ben, arkamızda kalan kapıyı çarpıp çıktığımdan beri iki güzel cümleyle düzelemeyecek kadar çok sorun vardı aramızda. Hallolmayacak sorunlardı bunlar. Çünkü aynı dudaklar, bana o korkunç cümleleri de kurabilmişti zamanında.

Ozan, laflarını nasıl kullanması gerektiğini bilirdi. Konservatuvarda geliştirmemişti, bu onun doğal yeteneğiydi.

"Yalvarırım duşa gir artık."

"Yalvarırım evlenme onunla."

Dayanamayıp onu iterken "Algısız aptal!" diye bağırdım. "Sorsak seni yoran benim. Kırk dakikadır papağan gibi aynı şeyi tekrarlatıyorsun bana. Ya yürürsün ya da kafanı mutfak lavabosuna sokarım. Bu son uyarım. Ayılmaya başla ve gerçekten sus artık!"

Ozan, omuzlarını düşürüp ayaklarını sürüyerek yürümeye başladı.

Onu tatlı bulduğuma inanamıyordum.

Banyonun kapısını itti. Duş kabininin kapılarını da. Onun güvenliğinden emin olmadan çıkmak istemediğim için pervaza yaslanıp bekledim. Duş başlığı tepesindeyken çeşmeyi rastgele açtı. Altındaki eşofmanla birlikte sırılsıklam oldu ve gözlüğü de ıslandığı için hiçbir şey göremedi. Ne yapacağını da bilemedi. Öylece buz gibi suyun altında dikilmeye devam etti ve sırt kasları gerildi.

Omuzları daha da çöktü.

"Çok mutsuzum," dedi. Sesi, suyun sesine karıştı. "Ve..." Dişleri birbirine çarptı. "Çok soğuk."

Yine de geri çekilmiyordu. Buna alışkındı. Soğuk su, ona koymazdı. O kadar masum duruyordu ki onu böyle bırakamadım. Üstümün ıslanma ihtimaline rağmen bedeninin yanından çeşmeye uzanmayı denedim. "Çekil şöyle." Beni dinleyeceğini umdum ama bunun yerine Ozan, kendini sertçe yere bıraktı.

Seramik zemine kalçasını yasladı. Saçları ıslanmış ve rengi koyulaşmıştı. Bacaklarını açıp dışarı uzattı. Ellerini kucağındaki boşluğa saldı. Suyun altında öylece oturuyordu. Suyun sıcaklığını ayarladıktan sonra sırılsıklam olmuş gözlüğünü çektim gözünden. Kafasını arkaya atıp gözlerini kapattı. "Çok mutsuzum."

"İnan bana, ben de öyleyim."

Başının arkasını yavaşça duvara vurdu. Sonra bir kere daha... "Gidebilirsin," dedi. "Alışkın olmadığım bir şey değil."

Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum ve birkaç karış ötemde yere çökmüş olan Ozan'a diktim gözlerimi. Islak gözlüğünü lavabonun kenarına bıraktım. Su şiddetle akmaya devam ediyor, bacaklarıma sıçrıyordu. Ozan kafasını suya sokup çıkardı. Su, yeniden eşofmanını ıslatmaya başladı. Kumaş vücut hatlarını tamamen ortaya seriyordu. Bu yüzden gözlerimi yüzünde tutmaya çalışıyordum.

"Yarın beni tek bırakma," dedim. "Büyük bir dergi olduğunu biliyorsun. Bu, senin için çok önemli Ozan. Ve bunun haricinde, gerçekten tek kalmak istemiyorum. İnsanlara laf anlatmaya çalışmak çok zor. Aramızda bir sorun olduğunu düşünürler. Ben orada olduğum için de suç sana kalır."

"Yine."

"Su iyi mi? Üşüme."

Başını salladığında saçları iyice alnına yapıştı. Ayılmasını bekliyordum ama pek bir şey değişmiyordu. "Biraz daha kendinde misin? Eşofmanını da çıkar. Ben havlularını getireyim. Sen çıkana kadar kıyafetlerini de ayarlarım."

"Ada," dedi. "Çıksana."

"Çıkıyorum şimdi."

Avucunu ağzına bastırmadan önce "Kalk," dedi. "Dışarı çık."

Telaşla ayağa kalktığımda ıslak eşofman altıyla kabinden çıkıp yerleri sırılsıklam yaptı. Kendini klozetin kenarına atıp kapağını açtığı sırada lavabonun önünde kalakalmıştım. Ozan öğürünce bir adım geri gittim. Kalbim, acı bir hisle hızlandı. Bir kere daha oldu aynısı. Dışarı çıkmamın daha iyi olacağını biliyordum ama hareket edemiyordum.

"İyisin," dedim sesim endişe doluyken.

Beni bunu yaparken kaç kez görmüştü?

Midem alt üst oldu. Kusma isteği, içimde yükseldi fakat bu ondan iğrendiğim için değildi. Aynada kendimle göz göze geldim. Şu sıralar biraz kilo mu almıştım? Keşke geçen gece Çisem'in yaptığı makarnayı hiç yemeseydim.

Ozan, kusmaya başlamadan önce bana bir kere daha seslendi ama cümlesi yarıda kaldı. Çok geçti. Buradaydım. Kafasını zar zor kaldırıp omzunun üzerinden bana çevirdi. Kolları klozetin kenarına tutunmuşken "Özür dilerim," dedi. "Tetikleniyorsun. Dışarı çıkar mısın? Gidip içeride otur. Ben iyiyim. Birazdan döneceğim. Sorun yok."

Yere çöktüm.

Avucumu sırtına yasladım.

Dizlerim ıslandı. Umurumda olmadı. "Rahatla," dedim elimi ensesindeki saçlara götürerek. Yeniden sırtına indi parmaklarım. "Problem değil."

"Özür dilerim bunu görmek zorunda kaldığın için."

Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Ozan, dayanamayıp bir kez daha eğildiğinde sırtını sıvazlayarak arkasında bekledim. Tansiyonu düşüyor olmalıydı. Gözleri de kararıyor muydu?

Ozan, kapağı kapatıp sifona bastı. Ardından bitkin bitkin nefes almaya çalıştı.

Başımı sırtına yaslayıp kollarımı karnına sardım.

Üstüm ıslandı. Daha sıkı sarıldım ve başımı biraz daha sırtına bastırdım. Gözlerim doldu.

Ellerini ellerimin üzerine koydu, parmaklarımı okşadı. "İyiyim Sarışın," diyerek beni ikna etmeye çalıştı. "Kötü olmadım. Etkilenme."

"Hadi kalkalım," dedim. "Yavaşça. Kahve mi iyi gelir yoksa dokunur mu acaba? Hâlâ kusacak gibi hissediyor musun kendini?"

Bir süre birbirimizle ne yapacağımızı bilemeden öylece durduk. Ellerimi gevşettiğimde Ozan da bana dokunmayı bıraktı. Yanağımı çıplak sırtından çektim. "Üstün ıslandı," dedi tek sorun buymuş gibi. "Bir şeyler al üzerine. Dişlerimi fırçalayıp geleceğim."

Başımı bir çocuk gibi hızlı hızlı salladım. İyi olduğunu duyabilmek için ağzının içine bakıyordum. Ben kusmaktan nefret ederdim. Sonrasında ise kendimi ölecek kadar kötü hissederdim.

Ayağa kalkıp suyu kapattım. Ozan, başını kaldırıp bana baktı. İstemsizce elimi saçlarının arasına götürdüm ve saçlarını okşadım. Göğsümdeki sancı, o bana böyle muhtaç bakarken katlanılmaz bir hal aldı. "İyi ol lütfen," dedim çatlayan sesimle. Sadece başını salladı.

Dolaptan aldığım havluyu ona uzattım. Elimden alır almaz arkamı döndüm, kapıyı çektim ve çıktım.

Üzerimdeki crop, sırtındaki suyu bir havlu gibi emmişti. Altım, üstüm kadar ıslak değildi fakat yine de üzerimi değiştirsem iyi olurdu.

Ozan'ın dolabına doğru ilerledim. Bakınmak yerine elime gelen ilk tişörtü çektim. Düz, lacivert bir şeydi. Üzerimdeki cropu çıkarıp yerine onu giydim. Altımdaki eşofmanı da çıkarıp dolabın kapağına astım. Hızlı bir şekilde kururdu, kuruduğunda hemen giyerdim. Şimdilik Ozan'ın tişörtü, kalçalarımı kapatmaya yetiyordu. Yakası omzumdan düştüğünde onu kaldırmakla uğraşmadım.

Kısa bir kadın değildim. Boyum 1.70'ti ve uzun bacaklarım vardı. Ama Ozan da 1.87 olduğu için kıyafetleri beni her türlü kurtarıyordu. Hatta on beş santim topuklu bile giyebiliyordum yanındayken.

Tişörtün eteklerini elimle düzelttim. Ozan'ın telefonunun sesi doldurdu içeriyi. Banyodan beline bir havlu sarıp çıkmış olan Ozan, koltuk minderlerinin arasından çekip aldı telefonunu. Ardından onu kulağına götürdü.

"Efendim?"

Karşıdan gelen sesi duyamadım ama onun Oya olma ihtimali, beni huzursuz etti.

Tam da o anda "Problem yok Kotar," dedi Ozan. Bu, Kutay'ın soyadıydı. "Aynen. Ada Hanım burada."

Karşı taraf onunla bir şekilde dalga geçmiş olmalıydı çünkü yüzünde hoşuna gitmeyen ama komik olan bir espri duyduktan sonraki ifadesi belirdi. "Kapatıyorum. Kovduracağım seni. Eyvallah."

Ozan, telefonu koltuğa fırlattı. Sigara paketine uzandı ve bir dal çıkarıp yaktı. Onu parmaklarının arasına aldığında "Müsait misin?" diye sordu arkasını dönmeden. Evinin dizaynı yüzünden burada özel alan diye bir şey yoktu. Ben yatakta uzanırken koltukta oturarak beni izleyebilirdi ya da mutfaktan bana el sallayabilirdi.

"Geçebilirsin," dedim boy aynasının önünden çekilip hızlıca hareket ederek. Bacaklarım, gözüme bir anlığına biraz kalın gelmişti. Midem bulanıyordu.

Ben mutfakla yatak odasını ayıran bölmenin oradayken o da çoktan sigarasıyla bu tarafa gelmişti. Gözleri bana değdi. Üzerimdeki tişörtüne baktı ve "Sakın onu geri koyma," dedi. "Senin olsun."

Giydiğim bir şeyi dolabına geri istemiyordu.

"Eşofmanımı astım ama..." Kendimi haber vermek zorunda hissettim. "Üzerimdeki de ıslanmış. O yüzden..."

"Rahatına bak."

"Çok solgun görünüyorsun."

"Ağzımla içmiyorum, ondandır," diye kendine kızdı. "Başımı zor tutuyorum ya. Rezalet..."

"Ben salona geçeyim," dedim. "Bir şey olursa seslen."

"Bir şey olursa görürsün zaten."

"Doğru."

"Doğru." Tam geçecekken önümde bir kapı gibi durdu. "Bana neden bakmıyorsun?"

"Çıplak olduğun için Ozan."

Parmağını belindeki havluya taktırdı. "Bu bir havlu."

"Aa!"

Yeniden geçmeyi denediğimde bileğimi tutup sırıttı. "Kaçıyor musun kız benden?"

"Ayıldın galiba Ozan?"

"Eskisinden daha sarhoşum," dedi. Gözlerini tişörtünün altından görünen tenime çevirdi ve sigarasından bir nefes çekti. "Bacakların yüzünden."

Dalga geçiyordu. Gülmeye başladım. "Çekil şuradan. Tansiyonun düşmüştür. Bir an önce uzan, tamam mı? Bayılıp kalma benim başıma."

"Tamam." Bir şey söyleyecekmiş gibi durdu. Sonra emin olamayarak sustu.

"Söyle."

"Tişörtümü giyince piercingin kayboldu ya," dedi. "Bakıyordum ne güzel..." Gözlerini buna bir çözüm bulabilirmiş gibi odasında dolaştırdı. "Sana verebilecek kısa bir şeyim de yok ki."

Takıldığı mevzu beni güldürdü. Annem onu ilk gördüğünde benim asla iflah olmayacağımı söylemişti. Kulağımdakileri sorun etmiyordu ama göbeğimdekiyle bir derdi vardı. Göbeğimle de vardı. Onu açık bıraktığım anda delirirdi.

Sanırım bu yüzden kızının en sevdiği aksesuarları piercingleri ve bel zincirleriydi.

"İyiyim böyle," dedim Ozan'ı artık giyinmesi için zorla içeri iterek. "Kahve yapayım sana."

"Midem iyi değil," dedi. "İçmesem olur mu?"

"Başın çok ağrıyacak sabah."

"Onu sabah düşünürüm."

Başımı salladım ve koltuğa doğru yürüdüm. Kendimi yorgun hissediyordum fakat bu fiziksel bir şey değildi. Bir şeylerle baş etme enerjim, o banyoda kusarken tamamen benden çekilmişti.

İki dakika sonra Ozan, altına ekose desenli bir pijama altı geçirmişti ve başına bir saç havlusu atmıştı. Üzerinde yine bir şey yoktu.

Saçlarını kurutur diye bekledim ama baş havlusu öylece kafasından sarkıyordu.

Yine kafası karışmış gibiydi.

O kadar şapşal duruyordu ki.

"Yat," dedim. "Neden geri geldin? Girsene yatağa."

Ellerimi koltuğun yaslanma kısmının üzerinde birleştirmiş, çenemi de ellerimin üstüne yaslamıştım. Ozan, birkaç adım ötemde dikiliyor ve ela gözlerini üzerimden çekmiyordu. "Sen ne yapacaksın? Burada mı duracaksın?"

"Hımhım..."

Başını omzuna eğdi. "Ben uyuyana kadar mı yoksa sabaha kadar mı?"

"Bilmiyorum."

"Tamam." Göz ucuyla yatağına baktı. "Geçebilirsin istersen. Uykun varsa yani."

"Teşekkürler," dedim. "Burada rahatım."

"Teşekkür ettin. Kıyamet kopacak."

"Uyu artık Ozan."

"Ben senin üzerini örtmüştüm."

Sinirimi bozduğu için yine gülmeye başladım. Bu halinin beni eğlendirmediğini söyleyemeyecektim. Ozan ne zaman çocuk gibi davransa o tavrı kaybolmasın diye her yolu denerdim. Bunu sadece gerçekten rahat hissedebildiğinde yapıyordu. Serhan, Gökhan ve ben dışında kimsenin onu dudak büzerken gördüğünü sanmıyordum.

Yani, öyle umuyordum.

Yeniden ayağa kalktım. Aynı saniye, Ozan yana doğru sendeledi. Ada tezgâha tutunmasa düşecekti. "Başım döndü," dedi. Numara yapmadığını biliyordum. Kolundan tutarak ona destek oldum.

"Gerçekten sen benim başımın belasısın," dedim onu odasına sürüklerken.

Onunla uğraştığım için alay etmesini bekledim ama başını eğip uslu uslu bana ayak uydurdu. Yatağına vardığımızda yarısından fazlası yere sarkan siyah pikeyi tutup kenara çektim. Şu an geçmişi kesinlikle en düşünmemem gereken bir yerdeydim. Bu yüzden yastığını indirdim, başındaki havluyu tıpkı onun da bana evdeyken yaptığı gibi yastığın üzerine serdim. Yatağını hazır hale getirdim.

"Pişt," diye mırıldandı. "Özlemiş misin?"

Omzuna vurduğumda sanki çok sert bir darbe almış gibi geri geri sendeleyerek yatağa oturdu. Yüzüme alık alık, sanki bir şey bekler gibi bakıyordu.

Biraz daha müdahale etmem gerektiğini anladım ve başını tutarak onu yastığa resmen ben yatırdım. Doğrulacağım sırada parmaklarıma tutup gözlerimin içine baktı. Anında uyku modunu açmıştı. Bakışları artık yarı aralıktı. "Ada..."

"Efendim?"

"Onunla evlenmeyeceğine söz ver."

Gözlerimi devirdim. "Söz."

Ayak ucuna doğru ittirdiğim pikeyi Ozan'ın omuzlarına kadar çektim. Islak saçları havlunun üzerine dağılmıştı. Kızarık gözleri yavaşça kapandı. Birkaç saniye daha gözlerimi ondan alamadım. Tam gidecekken Ozan, yeniden elimi tuttu.

"Ada?"

"Yine ne var?"

"Teşekkür ederim, bebeğim."

•🎬•

Favori an sahne replik???

Bölümü sevdiniz mii? Yorumlarınızı okumaya bayıldığımı biliyorsunuz.

Bu arada 11 Nisan'da Ankara'da, 18 Nisan'da Bursa'da imzada olacağım. Haberiniz olsunn

#bizimiçinyazılmış etiketini kullanarak twde de bölüm hakkında sohbet edebiliriz. Sizi seviyooorum, görüşürüz 💖

Yorumlar

  1. Çokkk guzeldiii

    YanıtlaSil
  2. Butun bolummm favvvdııı

    YanıtlaSil
  3. Favorımm ozanın adayaaa bebegımmm demesiiii😻😻😻😻😻

    YanıtlaSil
  4. Favorımm ozanın adayaaa bebegımmm demesiiii😻😻😻😻😻

    YanıtlaSil
  5. teşekkür ederim bebeğimm

    YanıtlaSil
  6. birşey demek istiyorum ada kötü olduğunda ozan iyi davrandı ona ama ada sanki zorunda olduğu için

    YanıtlaSil
  7. ada o kadar kirici ki ozelikle bolumun basindaki dusunceleri bebek bakicisi miyom ben falan demesi asiri kirici ozan onu gercekten dusundugu icin gelmisti ada sanli basina silah dayamislae gibi davraniyor ve bu onu o madar itici gösteriyor ki insallah bir an once duzelir

    YanıtlaSil
  8. Yaa tam ağlamalık bi bölümm

    YanıtlaSil
  9. Smut sahneler var sandım bende ckck

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

9. "Partner Kimyası"

51. "Doruk Noktası"