15. "Sende Var Mıyım?"

 Hoş geldin, mısırını al 🍿🍿


Bölüme oy verirsen ve diğer bölümlere de oy verip vermediğini kontrol edersen çok sevinirim. Bu algoritmalarda öne çıkmamıza yardımcı oluyor. 


Ve yorumların!! En sevdiğim şey yorumlarını okumak. Bu yüzden her şeyi yaz bana, çok kötü tartışsak bile dmdmwödös


Teşekkürler ve iyi seyirler 🫶🏻


🎬


Sabahın köründe pembe bir crop ve düşük bel bir kotla kendimi sokağa atmadan önce ayakkabılarımın bağcıklarını bağlama uğraşındaydım. Sete geç kalmam, olacak iş değildi. Arabamı hızlı sürersem zamanında orada olurdum. Trafiğe takılacağımı pek sanmıyordum.


Telefonumu çantama atıp içinde arabanın anahtarını ararken gözüm, evimin karşısına park etmiş halde duran araca takıldı. Gözlerimi çantamdan çektim ve araca tekrar baktım. Güneş gözlüklerimi başımın üzerine ittikten sonra sert adımlarla arabaya yürüdüm. 


Cam, sonuna kadar açıldı ve gülen bir yüz beni karşıladı. Elinde telefonu vardı. Ekranda atlar koşuyordu. 


"Kutay?" 


"Ada Hanım?" Gülümsedi. "Günaydınlar!" 


Göz altları bütün gece uyumadığının göstergesiydi. Hafif sersem bir ifadesi vardı ve yüzü şişmişti. Beynimde bir şimşek çakarken gözlerimi kıstım. "Kutay?" 


"Ada Hanım!" dedi yeniden. "Nasılsınız?" 


Onu dün Ozan'ın evinden çıkarken görmediğim için kendimi garip hissetmiştim. Kulübede bir başkası oturuyordu. Boşluğu direkt fark ediliyordu ama kimseye açıklama yapmadan Ozan'ın evinden ayrılıyor olmak iyi hissettirmişti. Şimdiyse bir açıklama bekleyen bendim. 


"Ne işin var burada senin?"


"Geçiyordum, uğradım," dedi. Oturduğu şoför koltuğunu tamamen kaplayan bir adamdı. Bu yüzden tatlı bir gülümseme yollama çabası, komik görünüyordu. Bir çizgi filmde karşısındaki çocuğun korkmaması için onu eğlendirmeye çalışan bir viking gibiydi. 


"Ne zaman geçiyordun?" dedim. "Ve evimi nereden biliyorsun?" 


Yüzü anında ciddi bir ifadeye bürünürken telefonunda oynayan yayını durdurdu ve gözlerimin içine baktı. "Rahatsızlık duymanızı istemem. Aslında rahatsızlık duyacağınız bir olay olmasın diye buradaydım." 


"Bütün gece mi?" dedim şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereyken. 


"Ben bir güvenlik görevlisiyim," dedi bu sanki her şeyin açıklamasıymış gibi. 


"Benim için çalışmıyorsun."


"Ozan Bey için çalışıyorum, aynı şey." Telefonunu kucağına bırakıp başını yeniden kaldırdı. "Tatsız bir duyum aldım," derken sesi sertleşmişti. "Bu tatsız duyum karşısında sizin için de çalışma kararı aldım. İnanmayacaksınız ama bu gönüllü bir hizmet." 


"Ozan seni bana bekçi diye mi gönderdi?" dedim öfke içimde büyürken. Aynı zamanda içimde anlamlandıramadığım bir başka his de büyüyordu. Düşünülmüş olmak garipti. Ozan, Yiğit beni rahatsız edemesin diye onu buraya göndermişti. Yiğit her gece kapıma dayanmıyordu, buna elbette ki gerek yoktu ama yine de içi başka türlü rahat etmeyecekti. Muhtemelen Kutay burada olmasaydı gözüne uyku girmeyecekti. 


"Ozan beni aradı ve ek bir iş ister miyim diye sordu. Karşılığında maaşımın iki katını ve lüks bir barda içki ısmarlamayı teklif etti." 


"Sen de hemen atlayıp buraya mı geldin? Sana üç katını vereyim ve git, Kutay." 


"Sadece sunduğu ikinci seçeneği kabul ettim." 


"Ne?" 


"Keşke o herif, bu gece buraya gelmiş olsaydı Ada," dedi birden. Adımı tek başına kullanmaz, saygısına her zaman dikkat ederdi fakat şu an ne dediğinin farkında bile değildi sanki. "Keşke o adamın gölgesi bu gece bu sokağa düşseydi. Bunun yaşanması için maaşımın iki katını ben verirdim." 


"Ozan sana ne anlattı?"


"Bilmem gerektiği kadarını." Burnundan solumaya başlamıştı. "Sizden habersiz geceyi burada geçirdiğim için özür dilerim ama bu, benim tutmak için en gönüllü olduğum nöbetti."


"Ozan ne ki güvenliğinden ne bekliyorum?" dedim gözlerimi devirerek.


"Size sete kadar eşlik etmemi isterseniz şoförünüz de olabilirim," dedi Kutay. 


"Uykun yok mu senin?" diye sordum. "Mutant mısın? Yedi yirmi dört çalışıyorsun ve hâla daha çok çalışmanın yolunu arıyorsun." 


"Bana asla teşekkür etmeyeceğinizi söylemişti Ozan Bey," dedi gülerek. "Hatta seni fark ettiği anda sana iki saat kadar bağıracak, sonra da eve gidip dinlenmeni söyleyecek demişti. Bu adamın elinde kullanma kılavuzunuz var, Ada Hanım."


Ne yazık ki vardı. Yolcu koltuğunun kapısını açarken gözlerimi devirdim. "İyi madem, beni yetiştir sete." 


"At yarışının açık kalması sizin için bir problem teşkil eder mi?"


"Eder Kutay." 


Yarışı anında kapattı. Ciddi değildim ama Kutay, telefonunu arka koltuğa fırlatıp kontağı çevirdi. "Emniyet kemerinizi takın lütfen," dedi sonra. Gerildiğini hissettim. Direksiyonu sıktı ve bana doğru kaçamak bir bakış attı. "Arabam ucuz ve ilk defa bu kadar pahalı biriyle karşılaşıyor. Bizi yolda bırakmayacaktır ama kısıtlı konforumuzun kusuruna bakmayın Ada Hanım."


Güldüm. "İdare edeceğiz bir şekilde. Yol çok uzun değil neyse ki." 


Kutay'dan ses çıkmadı ama bana gülmedi de. Demek ki o şaka yapmıyordu. Koltuk cidden rahatsızdı ama bu konuda başka bir şey söylersem alınacaktı. "Ozan'ı soyup yükseltsene modelini," diye takıldım. "Evinin anahtarı da var sende. Ben sana kasasının yerini söylerim."


"Biliyorum maalesef," dediğinde bir kahkaha patlattım. 


"Öğrenmek istiyorum bu hikâyeyi."


"Ozan Bey bilmiyor olabilir." Kutay, gözleri yola odaklıyken gülümsedi. "İddia ediyorum ki yaşadığımız şeylerin yüzde doksanını hatırlamıyordur. Oysa ki ne anılar biriktirdik onunla..." 


"Mizacın genel olarak hep böyle olduğu için söylediklerinin ne kadarı şaka anlayamıyorum." 


"Şaka yapmadım," dedi. Kendi telefonunu arkaya attığı için benim telefonumdan navigasyonu açtım ve gideceğimiz yerin yol tarifine bastım. Haritaya bir bakış attıktan sonra başını salladı. "Kaçta orada olmanız gerekiyor?" 


"Dokuz, en geç." 


"Daha erken yetişmemiz gerekiyorsa fena araba kullandığımı belirtmek isterim ama cezaları siz ödersiniz." 


"Dikkatli sürmen yeter," dedim. "Ben başrolüm. Seçilen mekânlar, ben ayağımı bastığımda set oluyor. Dokuz işin formalitesi yani."


Kutay'ın dudakları iki yana kıvrıldı. "Öyle diyorsanız öyledir. En son ilkokulda okuma birincisi olduğumda böyle bir güç zehirlenmesi yaşamıştım ben. Anlayamam tabii bu seviyeleri."


"Komik bir adamsın." 


"Fakirlerin hayatlarına katlanmak için başka şansları olmuyor genelde."  


"Çok paran olsa çok mutlu olur muydun sence?" 


Başını ışık hızıyla bana çevirdi. "Bakın bu para mutluluk getirmiyor muhabbetini sobalı bir evde büyümüş bir çocuktan duyamazsınız. Gerçek yokluk görmemiş zenginlerin motivasyonları ve felsefeleri bana hiç geçmiyor. Allah'a şükür durumum şu an iyi ama mutluluğun koşullarından birinin hayatı idame ettirmeye yetecek kadar para olduğunu, o parayı bir kez olsun yana yakıla aramış herkes bilir."


"Tabii ki." Başka ne söyleyecektim ki? Haklıydı. Bu hayatta anlayamayacağım şeyler vardı. Ben hiç avucumdakileri hesaplayarak büyümemiştim. Çevremde de yoktu öyleleri. Kutay'ın bahsettiği dünyanın varlığıyla Ozan bana kendini açmaya başladığında tanışmıştım. "Ama burada da dünya dört dörtlük değil," dedim. "Asla kıyas yapmıyorum. Yanlış anlama lütfen. Sadece ışıltılı görünen hayatların da göründüğünden daha karanlık olabileceğini bilmeni isterim."


"Sizinki öyle mi?" Sesinde sahici bir merak hissettim. "Işığınızın Ozan Bey'de olabileceğini de ben söylemek isterim haddim olmayarak. O dönemde de sizi görüyordum. Gerçekten şimdi halinizden farklıydınız." 


"Gençtim."


"Ve aşıktınız." 


Başımı salladım. "Çok aşıktım." 


"Ve sanırım, ilk kez bir şeyi kaybettiniz." 


Daha önce biten ilişkilerim, arkadaşlıklarım, canımı acıtan deneyimlerim olmuştu fakat Ozan'a kayıp diyeceksem diğerlerine başka bir isim bulmam gerekirdi. Hayatımdaki hiçbir şey, onun artık yanımda olmayacağını fark ettiğim o ilk ana benzemiyordu. Kapıyı çarptığımda çıkan ses kulaklarımda yankılandı. İlk defa gerçekten hiçbir şeyimin kalmadığını hissetmiştim. 


Hayatımı idame ettirmeye yetecek kadar his kalmamıştı içimde. Buna fakirlik denmiyordu. Yaşanılan hayal kırıklığının bir tarifi olsun isterdim. Hiçbir kelime, o günkü halimi tanımlamak için yeterli gelmiyordu. 


"İkinizin en büyük farkı bu bence," dedi Kutay. "Ozan Bey, kaybı çok iyi bilen biriydi ve yokluğunuzla nasıl baş edeceğini bilemedi. Siz, kaybı yeni yeni anlamlandırmaya çalışırken o çoktan depresyona girmişti." 


"Çok mu sarhoş oluyordu?" 


"Hâlâ oluyor," dedi Kutay. "Pek bir şey değişmedi." 


"Ona bunun büyük bir problem olduğunu söyledim ama beni dinlemiyor." 


"Ne yazık ki sorunlarına mantıklı çözümler üretebilen bir adam değil," dedi. "Ama o iyi bir adam. Gerçekten. Tanıdıklarımın arasında en iyilerden biri."


"Öyledir." Başımı gülümseyerek salladım. Bir başkası Ozan hakkında olumlu konuştuğunda onunla duyduğum gurur yüzünden hemen göğsüm kabarıyordu. 


"Sarhoşken bile bana nasıl olduğumu sormayı ihmal etmez," dedi. "Açarım telefonu. Kelimeleri bir araya getiremez, dili dolanır. Arkadan düşme sesleri gelir, patırtılar duyulur. Anlarım ki ayağı takıldı. Ozan düşer, düştüğü yerde bana yine de nasıl olduğumu sorar. Onun huyu da bu." 


"Onu cidden seviyorsun." Eğlenmiştim. "Aranızda garip bir bağ var." 


"Ozan Bey, trafik ışıklarında su satan bir amcayla bile garip bağlar kurabilir," dedi. "Adamın şahsi kuryesi var. Yemeğini getiren çocuğu resmen kendine bağlamış. Kapının önüne her geldiğinde eleman otuz iki diş. Kırk beş dakika uzakta bile olsa Ozan'ın adını görünce hemen restorana dönüp siparişi o teslim alıyormuş, sırf iki dakika ayaküstü sohbet edebilmek için."


"İyi bahşiş verir."


"Orası kesin." İmayla güldüğünde o bahşişlerden kendisinin de nasiplendiğini anladım. "Aman neyse. Siz burada olunca Ozan'ın metresi gibi kaldım. İkinci kadın olmak yakışmaz bana."


"Bence onun esas meselesi sensin bu arada." 


"Sizi bana emanet ettiğini gördüğümde ben de bir şüphelenmedim değil." Kutay, bu sohbetten en az benim kadar keyif alıyordu. "Yani, ondaki mertebemin bu denli yüksek olduğunu bilmiyordum. Serhan Bey'den bir tık üstteymişim herhalde."


"Bu ilkokulda yaşadığından daha büyük bir güç zehirlenmesi Kutay." 


Kutay, kahkaha attı. "Ama bana söz verdi," dedi. "Bir akşam içmeye çıkacağız. Gitmek istediğim bir mekân var, sizin camiadan. İçerisini bayağı merak ediyorum ama aşıyor beni. Hesabı o ödeyecek. Kahrını çektiğim zamanların ödemesi sayarız artık." 


"BigBar mı?" 


Başını heyecanla sallamaya başladı. "Siz de biliyorsunuz tabii. Abartıldığı kadar var mı kokteylleri?"


"Var bu arada." Orası, tam bir ünlü geçidiydi. Bu yüzden benim hiç tercih ettiğim bir yer değildi. Sektörün yarısıyla kavgalıydım, bir kısmıyla yatmıştım, diğer kısmı benimle yatmaya çalışmıştı, kalanları da benden nefret ediyordu. Aralarında beni sevenler de vardı da benim sevdiğim insan sayısı üç olduğu için eğlenme niyetiyle dışarı çıktığımda kimseyle karşılaşmak istemezdim. "Ama orası magazinin lağımıdır," diye devam ettim. "Instagram'da B&B Magazin diye sektörün bütün kaoslarının ilk kez patlak verdiği bir sayfa var. Benden uzak olsunlar."


"Ada Hanım?"


"Efendim Kutay." 


"Oya Kaaner, kumral bir kadın mı demiştiniz? Sanırım artık onu tanıyorum." 


Gözlerimi yola çevirdim ve kahve dükkanının kapısını Oya için tutan Ozan'ı gördüm. Oya, gülümseyerek teşekkür ettikten sonra elinde tuttuğu bardakla birlikte onun kolunun altından geçti. Ardından Ozan da dışarı çıktı. Cebini yokladı. Sigara yakacaktı. Oya'yla orada oturacaklar mıydı? Burası setin hemen dibiydi ama bizim gayet güzel otomatlarımız vardı. Ayrıca o kahve dükkânına gönderebileceğimiz on tane set çalışanı da vardı. Sabahın köründe oturup birlikte kahve içecek zaman mı yaratmışlardı kendilerine? İşimiz gücümüz vardı!


"Kesinlikle eve daha önce gelmedi," dedi Kutay, tedirgin bir şekilde. Şu an benden korkuyordu. Akıllı adamdı. Keşke biraz da sessiz kalmayı başarsaydı.


"Ben ineyim," dedim.


"Gelmemi ister misiniz?" 


"Ozan arabanı biliyor mu?"


"Evet." 


"O zaman biraz daha yaklaş, öyle ineyim." 


Oya ve Ozan, kaldırımdan karşıya geçeceklerdi. Set o taraftaydı. Kutay, arabayı sürmeye devam etti. Sonra yavaşça durdu inmem için. Neredeyse gülecektim. Nizami bir şekilde beni Ozan'ın önüne hizalamıştı. 


Ozan kafasını karşı kaldırımdan bu tarafa çevirmişti. Kapıyı açtığımda da gözleri buradaydı. "Teşekkür ederim," dedim Kutay'a dönerek. 


"Beni Ozan Bey'in gönderdiğini belirteyim mi belirtmeyeyim mi?" diye fısıldadı Kutay, hızlı hızlı. "Bağırabilirim?" 


Gülmeye başladım. "Kalsın," diye fısıldadım ben de arabaya eğilip. Karşılıklı gülüşmemizin Ozan'ın omuzlarını gerdiğinin kapıyı kapatana dek farkında değildim. Pürdikkat bana bakıyordu. Arabanın tepesine yavaşça vurduğumda Kutay iki kez korna çaldı ve sonra gazladı. O uzaklaşırken ben de omzumdaki çantanın zincirini düzelttim. 


Ozan ve Oya'ya dönüp el salladığımda bana doğru yürümeye başladılar. Dip dibe karşıdan karşıya geçiyorlardı. Oya adımlarını Ozan'ınkilere senkronize etmişti. Ozan'ın gözleri, belime düştü. Sanırım piercingime bakıyordu. 


"Günaydın," dediğimde Oya, "Ay günaydın!" dedi. "Aldatılınca hiç takılı kalmayıp hemen yerine bir başkasını koyacaksın işte böyle. Kimdi o adam?"


Dudaklarımın arasından engel olamadığım alaycı bir ses çıktı. 


Ozan, başını ağır çekimde Oya'ya çevirdi ve tek kelime etmeden bir süre sadece ona baktı. Ne diyeceğini bekledim. Kutay'ı tanıtıp tanıtmayacağını merak ediyordum. Bana dönüp "Günaydın," dedi sadece. İçinde büyüyen gerginlik balonunu görebiliyordum.


"Günaydın," dedim yeniden, elindeki kahveye bakarak. Gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Ona sorduğum bir soru vardı ve bunu duyuyordu. Algılayıp algılamadığını çözemedim çünkü hızlı bir şekilde bakışlarını kaçırdı. Bunu Oya'nın söylediği şeye sinirlendiği için yapmıştı. 


"Ee, kim bu şanslı adam?" dedi Oya. "Seni Porsche'undan indirecek kadar ayaklarını yerden kestiğine göre önemli biri olmalı." 


Arabanın modeli benimkinden düşük olduğu için kafasında anında senaryo kurmuştu. Aşkın gözü kördü, iki günde hayatıma birini almıştım ve o beni sete bırakıyordu. Benden fakir olduğu için de o benim büyük aşkımdı. 


Kafada kurma yarışında kimse benimle rekabet edemez sanıyordum ama belli ki Oya, bu konuda güçlü ve komik bir rakibimdi. 


Ozan'ın cevaplamayışı, biraz sinirimi bozmuştu. Bu yüzden "Bir arkadaş," dedim sadece. 


Ozan bu sırada "Yeni mi?" diye sordu. Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde gözleri karnımdaydı. 


Piercingimi soruyordu. Yıldızlı olmasına takılmıştı. Aramızda son geçen kolye muhabbetinden sonra buradan bir anlam çıkarıp çıkarmaması gerektiğini sorguluyordu sanki. Merakı çok sahiciydi. 


Açıkçası bunu kasıtlı olarak yapmıştım ve meyvelerini yemekten hoşlanmadığımı söyleyemeyecektim. 


Oya, bir süre neler olduğunu anlayamadı. Sonra Ozan'ın bakışlarının nerede olduğunu gördü ve az daha yüzünü ekşitecekti. 


"Evet," dedim elimi karnımın üzerine koyarak. 


"Böyle şeyler garip geliyor bana." O konuştukça utançtan kanım çekiliyordu. "Bir oyuncunun vücuduna kalıcı şeyler yaptırması büyük cesaret. Sanırım dövmen yok ama kulağında da piercinglerin var. Karnında da var. Hiç rollerde sorun yaşadın mı? Ben asla yaptıramam. İğne fobim var bir kere." 


Kendimi bir yerlerden atmak istiyordum. Ozan'ın ilgisini çekmeye çalıştığı için böyle şeyler yapıyordu ve bu gerçekten de ona olan saygımı çok azaltıyordu. Üstelik bana söylediği tüm o şeylerden sonra sanki aramızda o konuşma hiç geçmemiş gibi böyle davranması çok irite ediciydi. 


Ozan'ı kazanmak için her şeyi yapabileceğini göstermeye çalışıyordu sanki. Ozan ona ilgi gösterdiği anda bunu benim gözüme sokmaya çalışacaktı. Onları kahve dükkânından çıkarken yakaladığım için muhtemelen içi içine sığmıyordu şu an. 


İnsanların bizimle ilgili bilmediği bir şey vardı. 


Ada ve Ozan, birbirlerinin ilk sayfasıydı. 


Mahfer Hanım, koca bir senaryoyu yalnızca bizim oynadığımızı düşünerek kurgulamaya başlamıştı. Biz bir senaristin eline kalemi alma sebebi olacak bir çifttik zamanında. Adlarımız manşetlerde ayrı yazıldığında bile aynı sayfada yer alırdık. 


Ve tüm bu ışıkların arkasında, baş başa kaldığımızda birbirimize bazı kelimeler fısıldardık. Dışarıda duyduğumuz fan çığlıkları kadar güçlü, hakkımızda atılan manşetler kadar kırmızı olmazdı onlar. 


Şeffaf olurdu, beyaz olurdu, alçak sesle söylenen ama bütün hayatımı değiştiren şeyler olurdu. 


Ozan derdi ki: "Bu dünyadaki her şeyden çok seviyorum seni. Yalanım varsa kalbim dursun Ada."

Ve sonra derdi ki: "Önce sen iyi ol, sonrası sonra."

Ve yine derdi ki: "Senin olduğun bir ortamda senden başka bir yere bakma ihtimalim yok."


Oya'ya bakarken onu o kadar ciddiye almamıştım ki, bu güveni bana veren Ozan'ın geçmişte kurduğu cümlelerden biri miydi yoksa geldiğinden beri alık alık piercingime bakmasından mıydı bilmiyordum ama rahatça konuşmaya başladım.


"Rollerde sorun yaşamak mı?" Alayla güldüm. "Alnımda kocaman bir dövme olsa, senaristler ona göre bir rol yazar bana. Ben Ada Göktan'ım Oya." 


Kendini gülmeye zorladı. Beni bozmak için şimdi yeni bir şeye sarılacaktı. "Sen ne düşünüyorsun Ozan? Dövmeyle piercingle falan var mıdır aran? Bizim reklam çekimi zamanı uzaktın sanki sen de böyle şeylere. Hâlâ öyle mi?"


Kahveyi tuttuğu kolunu kullanarak Ozan'ı hafifçe dürtmüştü bunu söylerken. Milattan önce ikisi bir bisküvi reklamında oynadı diye kıskançlıktan ikiye ayrılacağımı falan düşünüyordu herhalde. 


Ben hayatına girmeden önce mi girdiğini sanıyordu onun hayatına? Elindeki koz bu muydu? Ne yazıktı, bilmiyordu. Ozan'ın hayatı benden sonra başlıyordu.


"Ne düşündüğüm bende kalsın," dedi Ozan, bir kez daha piercingime bakarak. 


Bir kahkaha atarken buldum kendimi. Oya yine anlam veremedi. Bu da yetmezmiş gibi Ozan, gözlerini yüzüme çıkarttı ve gülüşüme baktı. Dudakları iki yana kıvrıldı ve yalnızca ikimizin hissettiği bir şimşek çaktı aramızda. "İğneden korkmam ama özellikle haşır neşir olduğum söylenemez. Dövme? İleride bir gün, belki."


Kahvesinden bir yudum aldı. 


Oya ise "Aklında bir model var mı?" dedi ilgiyle. 


Katlanamıyordum. Çığlık atmak istiyordum. 


"Oturup düşünmedim üzerine," dedi Ozan. "Olabilir diyorum sadece." 


"Ay bence hiç gereği yok ya. Oyuncuysan oyuncusundur... Ne gerek var zorlamaya yani? Her seferinde oranı buranı kapatmakla mı uğraşsın insanlar? Bana biraz gereksiz asilik gibi geliyor böyle şeyler." 


Ucunu piercingime dokundurmaya çalışıyordu. Ben de böyle bir kadındım işte. Göbek deliğime taktığım bir takı bile dillerden düşmüyordu. 


"Sen yaptırmazsın olur biter," dedim geçiştirme isteğiyle. 


"Doğru. Neyse. Biz de yarım saat önce falan geldik. Repliklerin üzerinden geçtik Ozan'la. Bir tane de kahve içelim dedik işte. Umarım ezberin tamdır senin de. Bugün işimiz uzun..." 


Tam şu an onu sessize alma tuşum olması için birkaç milyon verebilirdim. 


Ozan, kahvesinden bir yudum daha alırken bir kaşını kaldırarak Oya'ya baktı. Anlatış şekli ona da garip gelmişti. Gökhan bile adamı arayıp Oya'nın ondan hoşlandığının farkında olduğunu söylüyordu. Bu adamın kafası niye her şeye az basıyordu? 


"Ezberim, kafana takacağın son şey olsun Oya. Dikkat et de seninki bozulmasın. Bazı oyuncular benimle karşı karşıya geldiklerinde repliklerini unutur." Saçımı parmağımın ucuna dolayıp güldüm. "Çok yaşandı biliyor musun? Çok tatlı bir şey aslında. Heyecandan aklı karışan, sana hayran çömezlerle çalışmak keyiflidir." 


"Öyledir tabii." Modumu düşüremediği için resmen kızarmaya başlamıştı karşımda. Birden Ozan'ın dirseğini tuttu. "Neyse ki biz bu konuda birbirimize çok benziyoruz Ozan'la. Ozan da benim gibi aşırı disiplinli." 


Gözlerimin içine bakarak ona temas ediyordu.


Bir elinde kahvesi varken diğer eliyle Ozan'ın dirseğine tutunuyordu. Tırnaklarının hafifçe onun tenine gömüldüğü yere baktım. İstemsizce gözlerim kısıldı. Ozan, geri çekilmek için bir hamle yapmamıştı ama rahatsızlığının kokusunu resmen soluyabiliyordum. Gerildiği, omuzlarından belli oluyordu. 


Ozan'a doğru bir adım atıp, "Şekerli mi kahven?" diye sordum, yanındakini tamamen yok saymaya başlayarak. 


"Şekersiz." 


Dudaklarımı ıslattım. "Sütlü, değil mi?" Başını salladı. "Ben daha günün ilk kahvesini içmedim." 


"Al istersen benimkini." 


Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. "Öyle olmaz ama canım çekmedi değil." 


"Kızım, alsana," dedi ve o alık halinden sıyrılıp ciddileşti. "Süt laktozsuz değil ama. Sorun olur mu?" 


Başımı iki yana salladım.


Bana doğru bardağı uzatırken Oya, onu tutmayı bıraktı. Bu onun tanık olmadığı bir şeydi ama bizim doğal akışımızdı. Kahveyi elinden aldığımda içecek miyim diye Oya resmen gözlerimin içine baktı. Düşünmedim bile. Ozan'ı mümkün olsa bütün yutardım, içtiği bardaktan mı iğrenecektim? 


"Olmaz, teşekkür ederim."


"Rica ederim. Kahvaltı yaptın mı?" 


Güzel... Artık ikimiz de Oya'yı umursamıyorduk. 


"Belki şu gizemli arkadaşıyla yemiştir bir şeyler," diyerek kıkırdadı Oya. "Gülüşürken pek keyifli görünüyordunuz." 


Ozan, sesli bir şekilde nefes aldı. Kendi gözüyle görmesine rağmen, aramızda Kutay'ı en iyi tanıyan kişi olmasına rağmen sadece bu cümleyi duymak bile onu sinirden delirtiyordu. 


"Gözlerin üzerimde çok fazla geziyor Oya." Güldüğüm için dalga geçiyormuşum gibi çıkıyordu sesim. "Ve burnun da biraz uzun. Bir arkadaş diyorsam bir arkadaştır. Sen yan yana gördüğün her erkeği ve kadını birbirlerinin büyük aşkı mı sanıyorsun böyle?"


"Yok canım... Sadece arabadan inerken bir mutlu geldin gözüme. O yüzden sordum." 


Ozan, gerginliği söküp alma isteğiyle "Geçelim mi sete?" diye sordu. 


"Olur," dedim. "Beni makyaja alırlar zaten şimdi." 


"Açsan bir şeyler ayarlayalım." 


Hoşuma gidiyordu böyle yapması. Oya'nın da çok hoşuna gittiğine şüphem yoktu. "Gerek yok, sağ ol. Sen nasılsın? Dün iyi uyuyabildin mi?" 


Gülümsedi. "Kanepede sızmışım." 


Benim uyuduğum yerde mi uyumuştu?


Biz flört mü ediyorduk? 


Oya'nın yanında biraz daha edebilirdik bu arada. Benim için problem yoktu. 


"İyi bari. Sevindim." 


Birlikte sete geçtik ve hızlıca karavanıma yürüdüm. Beni makyaja aldılar. Bugün çekilecek sahnelerin ilkinde Oya ile karakol konuşması yapacaktım. Bu yüzden üniforma giydim. Henüz bir bölüm yayınlanmış olmasına rağmen biz beşinci bölümü bitirmek üzereydik. Anbean'ın ömür çürüten diğer Türk dizileri kadar uzun olmamasını seviyordum. Böylece kendimi paralamama gerek kalmadan çalışma imkanım oluyordu. Bu uzun zamandır ihtiyacım olan bir rahatlıktı.


Saçlarımı sıkı bir şekilde toplayıp sabitledi Eslem. Ardından yüzüme abartılı olmayacak dokunuşlar yapıp pudraladı. Ozan'la karavanlarımız hep yan yana duruyordu. Benimkinin kapısını açtığımda onu kendi merdivenlerinde sigara içerken buldum. 


"Kutay neden bıraktı seni?" diye sordu kafasını bile kaldırmadan. 


"Adamı neden bana haber vermeden evimin önüne diktin?" 


"Kabul etmeyeceğini bildiğim için. Soruma dönelim mi?" 


"Bırakayım mı dedi ben de olur dedim, ne olacak başka?" 


"Öyleyse tamam," diye mırıldandı. "Ben, sana bir şey oldu da araba kullanmak istemedin mi diye merak ettiğim için sordum. Zaten kahvaltı da yapmamışsın." 


"Ben iyiyim." 


"Güzel... Sen keşke hep iyi olsan Ada."


🎬


Oya ile sahne çekmek, işkence gibiydi. 


Kapalı mekân çekimlerinin normalde daha rahat geçmesi gerekirdi ama rol arkadaşınızı hiç sevmediğinizde bazen oyunculuk yapmak zorlaşabiliyordu. İki kere yönetmenimiz Musa Bey, "Ada, somurtma," demek zorunda kalmıştı. 


Karakolda Oya'nın karakteri Neşe ile Göksel, işlenen son cinayet vakası hakkında konuşuyordu. Oya, bir yandan da Göksel'in Demir'le aralarında ne yaşandığını eşelemeye çalışıyordu ama Göksel bu konuda çok katıydı. İkisi karakolun kafeteryasındalardı.


Ve sonra Başkomiser Demir sahneye girecekti. Üstelik elinde bir kahveyle gelecekti ve Göksel, onun kahvesini çalacaktı. Senaryoya ayaküstü minicik bir ekleme yapmış olabilirdim. Dümdüz gelmek yerine aynı kahveyi içseler mi demiştim. Geçmişten gelen alışkanlıklarına yapacağımız bu küçük gönderme, Musa Bey'in de hoşuna gitmişti.


"3, 2, 1... Oyun!"


Oya, gözlerini benden çekip Ozan'a dikti. Demir hakkında konuşurken birden sahneye dahil olduğu için şimdi susmam gerekiyordu. Ben de varlığını sezdiğimi mimiklerimle belli ettim ve sustum. Ozan, solumdaki sandalyeyi çekti. Sırayla repliklerimizi verdik. Ben daha suskun olandım. 


Oya, bizi yalnız bırakmak için kadrajdan çıkacaktı. Çıktığında Göksel, ilgisini tamamen az önce Demir'den çaldığı kahveye verdi ve ona bakmadı. Demir, sesli bir nefes alıp verdi. Neredeyse gülecektim çünkü bu sahne de çektiğimiz birçok sahne gibi bana çok tanıdıktı. 


"Ada," dedi Ozan, birden. "Niye bakmıyorsun bana?" 


"Kestik!" dedi yönetmenimiz. "Göksel! Göksel!" 


Ozan duraksadı. İçinden kendine bir küfür savurduğunu resmen duyabiliyordum. "Özür dilerim hocam," dedi. "Devam edelim." 


"Göksel," dedi ve yeniden hızla role girdi. 


"Ne var?" dedim. "Ben sana benden uzak durmanı söylemedim mi? Özellikle karakoldayken! Gelip her şey yolundaymış gibi masama oturuyorsun bir de!" 


"Senin bu çocuk tavırların ne zaman sona erecek?" dedi Ozan. "Bir iş üstündeyiz, değil mi? Birlikte görünmemizden daha doğal ne olabilir?" 


"İş üstünde falan değilim." Kahvemden bir yudum aldım. Soğuk olduğu için yutkunurken boğazımda kötü bir tat bıraktı. "Moladayım, görüyorsun. Gördüğün halde geliyorsun." 


"Kısa süreliğine de olsa daha güvenli bir yere geçmelisin. Abinlerle yaşadığın ev, senin için güvenli değil. Bu cinayetin şahsi bir mevzu olması muhtemel. İkimiz de bunun bir taklitçi olduğunu düşünüyoruz. Seneler sonra kafayı bize takmış biri varken hayatlarımıza her şey normalmiş gibi devam edemeyiz. Kendini koruman gerekiyor." 


"Ben üç senedir koruyordum kendimi!" diye bağırdım. "İhtiyacım var mı bunları duymaya sence? Başımın çaresine bakarım." 


"Bakacağını biliyorum ama sözümü dinlesen ölmezsin." 


"Çok umurunda sanki." 


"Ozan, çek sandalyesini," diye seslendi yönetmenimiz.


Sandalyem, Ozan'ın tahmin ettiğinden daha hafifti. Uyguladığı aşırı güç yüzünden sandalyenin bacağı sarsılarak hafifçe havaya kalktı ve ben de Ozan'a doğru savruldum. Onun sandalyesinin koluna tutunarak dengemi zorlukla sağlarken gülme krizine girdim. "Oha, çok romantikti." 


Ozan, panikle sandalyemi geri bıraktı. "Ozan, uçurma kızı!" dedi yönetmenimiz. 


Gülmeyi bırakamıyordum. 


Benim üzerimde üniforma vardı. Ozan'sa lacivert bir gömlek giyiyordu ve aşırı çekici görünüyordu. Yan yana kamerada nasıl durduğumuza dair şüphem yoktu. Eğer düzgün bir şekilde çekebilirsek seyircileri heyecanlandıran bir sahne olacaktı.


"Tekrar alıyoruz." 


Ozan, birbirimizden uzaklaşmadan önce kulağıma "Çok güzel kokuyorsun," diye fısıldadı.


Bu ani iltifatı karşısında kızarmadığımı umdum. O derin bir nefes alırken ben sertçe yutkundum ve hızlıca toparlanmayı deneyip role yeniden girdim. Oya, yönetmenimizin olduğu taraftan bizi izliyordu. Klaketin sesi duyulduğunda "Çok umurunda sanki," dedim. 


Ozan, sandalyemin bacağını kavrayıp çektiğinde bu kez de sandalye hareket etmedi ve ben resmen "Iğk," diye kaldım. 


Bu ikimizi de gülmekten çatlattı. 


"Ozan..." 


"Hocam, zemine takıldı." Ozan kahkaha attı. "Benle alakalı değil. Çok az sağa kaydırıp yeniden alalım. Olacak bu kez." 


"Çek şu zıkkımın sandalyesini," dedi yönetmenimiz gözlerini devirerek. "Sence umurumda değil mi, diyeceksin, unutma. 3, 2, 1..." 


Ozan sandalyeyi çektiğinde sandalye yeniden aynı yere takıldı ve bu defa plastiğin kırılma sesini duydum. Kolumu ani bir refleksle kavramasaydı ve ben de son anda masaya tutunmasaydım yere yapışacaktım. 


Set ekibi gülme krizine girerken biri "Ada Hanım, iyi misiniz?" dedi panikle. Bardaktaki kahve masanın üzerine dökülmüştü. Ozan, kolumu kızartmıştı ve sandalye düşerken ben de bükülü dizlerimle öylece ayakta kalmıştım. 


"İyiyim." Gözümden yaş gelmek üzereydi. 


Ozan, sandalyesini bana doğru çevirdi ve bacağımı bacağıyla destekleyebileceği şekilde yaklaştı bana. "Kazasız belasız çekemeyeceğiz galiba biz bu sahneyi. Arkadaşlar, alalım kırık sandalyeyi." 


"Nazar mı değdi size ben anlamadım," dedi Musa Bey. "Evrenin en basit ve en klişe sahnesine beş dakika daha harcarsak ben de bu sandalyeye yığılıp kalacağım. Herhangi bir sorun var mı Ada?" 


"Kahve döktüm hocam." 


"Onu görebiliyorum. Eski haline getirelim arkadaşlar masayı. Bir sandalye verelim Ada Hanım'a, hızlıca." 


Neyse ki bir sonraki denememizde kimse kendini sakatlamadan üstesinden gelebildik. Göksel, Demir onu kendine çekince biri gördü mü diye hızla etrafına bakıyordu. Ardından yavaşça Demir'den uzaklaşıyor ve sahneden hızlı adımlarla çıkıp Demir'i o masada tek bırakıyordu. 


Karakoldaki bütün sahneleri bitirmemiz, yaklaşık iki buçuk saatimizi aldı.


Çekmek için hazırlık yaptığımız bir başka sahnede, açık alandaydık. Konum olarak karakolun birkaç sokak arkasına denk gelecekti kullanacağımız sokak. Anbean'ın katil polis karmaşasından bağımsız, birkaç serserinin bir adamı köşeye sıkıştırdığı bir olaya şahit olacaktı Göksel.


Bu bir ana karaktere zarar gelsin de ne olursa olsun sahnesiydi. Kim bilir bölümler ilerledikçe başıma neler neler gelecekti ama seyircimiz, böyle şeylere bayılıyordu. Senaristimiz de onları beslemenin yollarını iyi biliyordu. 


Dizinizin ilk bölümü 7-8 reyting bandında gezdiğinde ağzınızı açıp her şeye müdahale edemiyordunuz. Vardır bir bildikleri diyor ve önünüze konanı oynuyordunuz. 


Yani, benim dışımdakiler böyle yapıyordu. 


"Musa Bey," dedim saldırı sahnesi için set hazırlanırken. "Şöyle bir şey düşünüyorum, uygun görürseniz. Bu sahnede bana desteğe gelen kişi Ozan yerine Oya olsa olmaz mı? İki kadının sırt sırta verdiği mücadele, seyircileri yeterince tatmin eder bence. Ben yine aynı zararı görürüm, Ozan olayın sonuna doğru sahneye dahil olur ve akışta planlanan dramatik sahneleri yine çekeriz. Yine Demir, Göksel için endişelenir. Yine kafayı yer. Oraları bozmayız. Sadece neden bir çift yerine iki kız arkadaş üzerinden işlemeyelim ki bu sahneyi?" 


"Girl power," dedi Oya, gülerek. "Çok güzel olur bu arada. Kadının gücü diye pazarlanan hiçbir projede bunu göremiyoruz. Anbean, televizyonda kendi devrimini yaratabilir."


"Güzel fikirlerin var ama bir gün senin yüzünden Mahfer Yerebakan beni parçalarıma ayıracak, Ada," dedi yönetmenimiz. 


Aldığım övgü beni gülümsetirken "Arayıp ona danışabiliriz," dedim. "Eğer orijinal halde kalmasını isterse o haliyle çekeriz ama bence bu fikir onun da hoşuna gidecektir."


"İtiraz ediyorum," dedi Ozan, dudaklarının arasındaki sigarayı parmaklarının arasına alırken. Dinlenmek için kenardaydı. Ayak bileğini diğer bacağının üzerine atarak adının yazılı olduğu sandalyeye kurulmuştu. "Bu kadın benim sahnelerimi sabote etmeye çalışıyor. Düşmanı uzakta aramayacaksın. Ah hocam ah, nelerle uğraşıyorum? Yarın öbür gün Ozan'a ne gerek var beni çekin yeter de der size. Kanmayın hocam."


"Ağlama," dedi Musa Bey. "Sadece dövüş sahneni kısacağız. Dört bölümdür taşı toprağı yumruklayarak geziyorsun zaten, bir şey olmaz." 


İki elimi havaya kaldırıp bir boksör duruşuna geçince Ozan, oturduğu yerden kalktı. Sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp yumruklarını sıktı. Ardından eliyle gel işareti yaptı bana. 


Yumruklarımı önce havaya, sonra Ozan'a doğru savurmaya başladım. Ozan, atmayı denediğim ilk yumruğu avucunun içine hapsetti. Diğer yumruğumu beline yavaşça vurduğumda "Ah," diye inledi ve bir elini karnının soluna sarıp sendeledi. Diğer eline sigarasını aldı. "Şahitsiniz, bu sette başrole şiddet uyguluyorlar. Ada Göktan'ın gerçek yüzü bu işte."


Sanırım bugün, korkunç bir şekilde başlamasına rağmen sette en çok eğlendiğim günlerden biriydi.


Kendimi de çok övmek istememekle birlikte günün sonunda yine benim sözüme gelmiştik. Mahfer Hanım'ın da aklına yatmış, Musa Bey de her geçen saniye fikrime daha çok ısınmıştı. Yakın dövüş sahnelerini çekmek pek kolay bir şey değildi fakat Ferhat Hoca'yla yaptığım antrenmanların en çok ekmeğini yiyeceğim yer burasıydı. Oya, kendi dövüş koreografisini öğrenmeye çalışırken benden daha çok zorlanmıştı. Oysa aslında ikiye bir kalacağım için benim işim daha zordu.


Sahnenin hakkını verebilmek için çok fazla üzerinden geçmemiz gerekti. Ozan bir telefon konuşması için bir süre ortalıktan kaybolmuştu. Geri döndüğünde hocamız, avucunu boynuma sarıp beni duvara yapıştırmış durumdaydı. Bana ne yapacağımı adım adım anlatıyor ve uygulamalı olarak gösteriyordu.


Ozan, adamın boynumdaki eline bakarken gözlerini kıstı. O bana baktığı için dikkatim dağılmıştı. Hocamızın yeniden ilgimi ona vermem için gözlerimin önüne parmaklarını şıklatması gerekti.


"Buraya," dedi. "Soluma vuruyorsun, iki adım geriliyorum. Tık, tık, tık... Sağ yumruk, belin yanına. Pıt, pıt. Tekrarlayalım." 


"Hocam, dans geçmişiniz de var mı?" Bana dik dik baktığı için dudaklarımı birbirine bastırdım. Niye gülmemişti ki? Bence komik biriydim. 


Hareketlerin bir kere daha üstünden geçtikten sonra sahnede rol alacak figüranlar yerlerine geçti. Önce bir deneme çekimi aldık. Oya her şeyi eline yüzüne bulaştırdığı için işimiz olması gerekenden daha uzun sürdü. O benim gibi ateş hattının devamlı ortasında olacak başrol karakter olmadığı için, benim kadar dövüş eğitimi de almamıştı. Bu yüzden benden daha yavaş kavraması normaldi ama işler uzayıp durduğu için sinirim bozulmaya başlamıştı. 


Böyle kalabalık sahneler, çoğunlukla zorlayıcı geçerdi. Kadrajda görünen her kişinin işini düzgün şekilde yapması, birbirleriyle uyumları, ayaklarını bastığı yerler, gözlerini değdirdiği noktalar... Tüm bu senkronizasyonu tutturmak kolay değildi. Sabahtan beri ayakta dikildiğim için bacaklarım ağrımaya başlamıştı ve esnememek için bütün kaslarımı sıkmam gerekiyordu. 


"Hocam," dedim en sonunda Musa Bey'e dönerek. Oya'yı sahneye katmamız benim ortaya attığım bir fikirdi. Her fikrimi ortaya atmamam gerektiğini tecrübe ettiğim bir gün oluyordu. "Ne olursunuz çekelim artık şu sahneyi. Keser biçeriz, benim kısımlarımı kullanırız. İki saattir diktiniz beni buraya. Delirmeme ramak kaldı."


Settekiler buna başrol tribi diyeceklerdi. Oya daha çok kinlenecek, Ozan serzenişimi gereksiz ya da abartılı bulacaktı. Hiçbiri umurumda değildi. Bu sahnenin üzerine belki dokuz saat daha sette kalacaktım. Ana karakterin motivasyonunu düşürmek buradaki kimsenin yararına olmazdı.


"Kusura bakma da o iş öyle olmaz," dedi Oya alayla. "Sahnelerimi keseceksek ikimizin oynamasının ne anlamı var? Kadın gücü falan diyorduk, bu mu senin hemcinsine olan desteğin? Bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum burada." 


Sadece Ozan'a yaranmak için ağzını açar sanıyordum ama hedeflerinin arasına settekilere beni kötü kadın olarak göstermeyi de koymuştu belli ki. 


"Daha hızlı öğren o zaman," dedim başımı ona çevirerek. "Kimse önündekine yetiş diye durup seni bekleyecek değil. On dakikadır adam sana yumruğunu vururken gözünü kapatmaman gerektiğini anlatıyor. Ben sıkıldım, ona da yazık."


Musa Bey bile bir ara ona ümitsiz bir vakaymış gibi bakış atmıştı. "Hadi şu sahneyi de aradan çıkartalım artık ekip," dedi, ortamın kontrolünü eline almak isteyerek. "Herkes hazır mı?" 


Figüranlardan birinin beline kan fışkırması için sahte yara yerleştirilmişti. Diğerine kullanacağı maket bıçak verilmişti. "Tek seferde halletmeye çalışalım," dedi Musa Bey. "Çok fazla kan olacak. Devamlılık açısından sahneyi olduğu gibi vermemiz önemli. Durdur, kıyafet temizle, yüz sil, yer temizle, yeniden başla... Uğraşmayalım. Bu yüzden tekrar soruyorum. Herkes hazır mı? Önce kesmeden, kavganın tamamını çekeceğiz." 


Minderler gerekli yerlere yerleştirildiğinde birazdan pataklayacağım figüranlara elimi uzattım. Sahne başlamadan önce gülümseyerek el sıkıştık onlarla. Benimle oynayacakları için heyecandıklarını hissetmek hoşuma gidiyordu.


"Üç, iki, bir..." Ozan, yönetmenin diğer tarafında kalan sandalyesine oturdu. "Oyun!"


Önce figüranların bir adamı sıkıştırdığı ve onu tehdit ettikleri sahneyi çektik. Üç iri adam çeyrek bir çember oluşturup adamı duvara sıkıştırmışlardı. Sonra ben, üzerimde üniformamla birlikte koşarak köşeyi döndüm. Onları gördüğüm anı çektik. O taraftaki çember daha da daraldı. Olayı idrak edip koşmaya başladım. "Kamera 3, yakın!" dedi yönetmenimiz. 


Olayın içine girdim ve yakın plan bir görüntü verdim. Yüzümdeki ciddi ifadeyi koruyarak "Polis!" dedim. "Ne oluyor burada? Dağılın şuradan!" 


"Dağıtalım güzelim," dedi esmer olan. Ozan'ın yüzünü buruşturduğunu hayal edebiliyordum ama bunu düşünmemem gerekiyordu. Karşımdaki adamın omzunu kavradım ve sertçe çektim. 


Figüran sendelerken yüzüne çok gerçek bir şaşkınlık ifadesi kondurmuştu. Gücüm karşısındaki afallayışı için onunla gurur duydum. Sağ yumruğumu suratına geçirir gibi yaptığımda minderin oraya, kalçasının üzerine düştü. 


Ben sıkıştırılan adama "İyi misiniz?" diye sormaya çalışırken çemberdeki diğer kişi bana saldırdı. Birini daha indirdim. Bir diğeri kalktı. Üçüncü kişi, boğazımı sıkan kişi olacaktı. 


Bir anlığına gücünü kontrol edemediği için sırtımı duvara gereğinden fazla hızlı çarptı. İç organlarımın ağzımdan fırlayacağını sandım. Parmakları, boğazımın çevresine hafifçe sarılıyken nefesim kesiliyor gibi yapmama gerek kalmamıştı. Zaten nefesim kesilmişti. 


"İyi misin?" diye sorduğunu duydum Ozan'ın. Sesi sertti. 


Sesimi çıkartmadım, gözlerimi çevirmedim, sırtımdaki acıyla birlikte figürana bakmaya devam ettim. Musa Bey, "Devam," dedi, devam etmek istediğimi fark ettiği için. 


"Eline koluna sahip çık figüran," dedi Ozan. Gerilimi, bizim kavgamızın ekrana yansıtabileceği gerilimden daha fazlaydı.


Figüranın gözlerindeki o ürkek bakış kaybolmuştu çünkü sahnenin kesileceğini ve azar yiyeceğini sanmıştı. Özür dilemedi ama özrünü hissettim. Parmakları, boğazımı gevşekçe sararken yüzümün dibine girip "İşine bak," dedi. "Bizi görmedin, biz de seni. Yoluna devam et."


Koreografide bana gösterilen şekilde yaptım. Tık, tık, tık. Sağ yumruk. Pıt, pıt.


Ben üçüyle mücadele etmeye çalışırken bir yumruk yedim ve açıdan çıktığımda figüranlardan biri alındı kadraja. Düştüğüm yerde makyaj ekibinden biri yaklaşıp sahte kanı kaşımın kenarına dokundurdu ve alnıma ter efektini verdi. Elimi kaşımın kenarına bastırarak yeniden sahneye girdim. Birazdan da dudağım patlayacaktı ama önce o sahte bıçağı figüranın yarasına sokmam lazımdı. 


"Oya," dedi yönetmenimiz. "Köşeyi dönüyorsun. Üç, iki... Şimdi koş. Gör olayı." 


Kalkmak üzereyken karnıma bir tekme yediğim kısmı oynadık. İki büklüm oldum. Ardından adamı bacağından tuttuğum gibi yere düşürdüm. 


"Göksel!" diye bir bağırış geldi. Oya sahneye girdi ve akışı düzgün bir şekilde devam ettirdik. O bir kişiyi aldı, mağdur olan adamla karşılıklı olarak repliklerini verdiler ve ben bu sırada iki kişiyle dövüştüm. Figürandaki kan, istediğim şekilde fışkırdı. Dudağımın kenarına sahte kan sürüldü. Saçlarım dağıldı, yüzüm gerildi, Göksel Kaplan'ı ruhumda hissettim. Bakışlarıma onun kararlılığını, onun hırsını yerleştirdim. 


Hayatı boyunca abisinin sorunlarıyla uğraşmış, evin yükünü çekmiş, polisken bile türlü şeylerle mücadele etmiş bir kadının dünyaya duyacağı nefreti aldım ve göğsümün ortasına koydum. Sertçe nefes alıp verirken bu dövüşün yorgunluğunu yansıtıyordum. Kameranın yaklaştığını hissedebiliyordum. Odak yaralı yüzümde ve gözlerimdeydi. "Harika," denildiğini duydum. "Harika. İndir onu. Kelepçeye uzan."


Senaryoda küfür olarak belirtilmişti burası. Kelepçeyi çıkarıp adama takarken birden "Sik kırığı!" dedim. "Haysiyetsiz yavşak!"


Ekipteki bunca kişinin arasından Ozan'ın gülmemek için kendini sıkarken verdiği nefesi ayırt edebildim. Bunlar benim kelimelerim değildi. Ona aitti. Aslında... Tonlama bile onunki gibiydi.


"Sen kime vurduğunu sanıyorsun it? Üçünüz değil topunuz gelse kaç yazar? Rahat yok ki rahat! İnsanı adabıyla dinlendirmiyorsunuz yemin ederim. Dümdüz evime gidiyordum lan, gerek var mıydı bu aksiyona şimdi?"


"Ozan, köşeye fırla," dedi yönetmenimiz. Kamera Oya'ya yaklaştı. Oya, bana doğru adımlayıp elini omzuma yerleştirdi. Yere yatırdığım adamı kelepçelediğim için eğilmiştim. Doğrulmama yardımcı olurken iyi olup olmadığımı sordu. Ona dönüp gülümsedim. Dövüşürken bir ara sırt sırta da vermiştik. Bu sahneden istediğimiz verimi alacağımızı düşünüyordum.


Özellikle adamın elindeki bıçağı tekmeyle fırlattığım anın kamerada nasıl göründüğünü izlemek için sabırsızlanıyordum.


"Gir Ozan," dedi yönetmenimiz. 


Bu kez karakterimin adını bağıran kişi Ozan'dı.


Göksel olarak başımı yavaşça omzumun gerisinden ona doğru çevirdim. Ozan, gözlerini hızlıca çevrede gezdirdi. Kameraya uzak olmasına rağmen onun tiyatrocu mimikleri seyirciye eminim ki geçecekti. Üç adamın hakkından geldiğimizi anladığında soğukkanlılıkla yürümeye başladı. "Her şey yolunda mı?" diye sordu. Oya, mağdur adamla konuşuyor ve olayın detaylarını dinliyorken ben de gözlerimi devamlı diğerlerinde gezdiriyor ve kimsenin ters bir şey yapmadığından emin olmaya çalışıyordum. 


Desteği Ozan çağırdı. Bekledik. Adamlar ekip araçlarına bindirilirken ve mağdurun ifadesi alınırken Demir ve Göksel hiç konuşmamıştı. Şimdi Neşe'nin, Göksel'le kısaca sarılması gerekiyordu. 


Oya bana doğru gülümseyerek gelirken az önceki dövüş koreografisinden daha çok zorlandım dudaklarıma bir gülümseme asabilmek için. Kollarını bana sardığında yüzümü buruşturmamak için çabaladım. Ona sarılırken gözlerimi kapattım ve Çisem'e sarıldığım anlardan birini zihnimde canlandırdım. Böylece yaşadıklarımın arasında gerçek arkadaşlığa benzeyen tek duyguyu seyirciye geçirebileceğimi umdum.


Bu sahneyi de çektikten sonra sıra Ozan'la tek olacağımız ana geldi. Olaylar bitmişti ve ikimiz o duvarın dibinde dikiliyorduk. Ben soluklanıyordum, o gözlerini benden ayırmıyordu. 


En sonunda Demir Göksel'in yüzünü tuttu. Dudağımın kenarındaki kanlı yaraya başparmağını hafifçe sürttüğünde gözlerimi kapattım ve kasıtlı olarak nefeslerimi yavaşlattım. Kalbimin hızı, ne yazık ki kastım dışındaydı. "İyi misin?" diye sordu yavaşça. 


O kadar tarifsiz bir bakışı vardı ki o an. Sanki Göksel'e kıyamadığı için ağlamaya başlayacaktı fakat buna rağmen buz gibi de soğukkanlıydı. "Kaşın kötü gibi," diye devam etti bu defa orayı hafifçe okşayarak. 


"Biraz yaklaş," dedi Musa Bey. "Duvara gerile Ada. Başın dönüyor." 


Geriye doğru sendeledim. Sırtımı duvara çarpmayı düşünmüştüm ama Ozan, belime elini koyarak bunu yumuşattı. Senaryoda böyle bir şey yoktu.


"Göksel," dedi Demir'in otoriter sesi. "Hastaneye gidelim mi?" 


"Hayır." Düşmemek için koluna tutundum. Kas yığınıydı. Parmaklarımın altında pazusu kasıldı. "Hayır, ben iyiyim."


"Öyle görünmüyorsun."


"Öyleyim."


"Başına bela açmadan duramıyorsun."


"Ben ne yaptım?" dedim bıkkınlıkla. "Uğraşma benimle, hiç halim yok inan." 


"Huyum kurusun, duramıyorum uğraşmadan." Demir duraksadı. "En azından pansumanını yapalım. Arabam otoparkta. Yürüyebilecek misin oraya kadar benimle?" 


"Kestik!"


O kısmı daha sonra çekecektik. Farukçuğum Mazharoğlu sete teşrif etmişti. Oya'nın karakteri ve amir konuşurken ben biraz dinlenecektim. Sanırım Ozan'ın bugün başka bir işi yoktu. 


Musa Bey'le detayların üzerinden geçtikten sonra karavana doğru yürümeye başladım. Ozan, bir adım yanımda beni takip ediyordu. Başım ağrımaya başlamıştı. Karavanlarımızın olduğu kısma geldiğimizde Ozan'la hâlâ dip dibeydik. 


"Benle mi geliyorsun?" dedim merdivenlerdeyken. Başını aşağı yukarı sallamak dışında tek kelime etmedi. Kapıdan geçerken sağıma soluma bakındım çünkü ortak çekimimiz biter bitmez aynı karavana girmemiz, türlü dedikodulara sebep olabilirdi. Yine de ağzımı açıp neden ona gelme dediğimi bilmiyordum. 


Koltuğa otururken üniformamın yakalarını gevşettim ve daha rahat nefes alabilmeyi umdum. Sırtımı geriye yasladığımda gözlerimi Ozan'a doğru kaldıracaktım fakat hissettiğim sızı, arkama yaslanmaktan alıkoydu beni. O kadar büyük bir kaza değildi ama yine de sırtım biraz acıyordu.


Ozan bunu fark ettiğinde dişlerini sıktı. Cümleye nasıl gireceğini bilemiyor gibiydi. Bakışıp duruyorduk. Neden peşimden geldiğini o da mı bilmiyordu? "Burası arkaya şarkı koyacağımız bakışma sahnesi mi?" dedim alayla. "Ozan, onu az önce çektik ya." 


"Çok sert çarptı seni duvara," dedi sonunda konuşmaya karar verdiğinde. Gözlerini yüzümden çekmiyordu ve biraz garip bakıyordu. Anlam verememiştim. "Bir daha canın acıdığında siktiğimin setini durdur. Niye devam ettin ki oynamaya?" 


"Abartma," dedim şaşkınlıkla. "İncilerim dökülmedi. Ufacık bir şeydi, geçer gider."


"Ben Anbean'ı kabul ederken işin bu boyutunu düşünmemiştim."


"Hangi boyutunu?" 


Yavaşça yaklaşıp yanıma oturduğunda gözleri dudaklarıma kaydı sandım ama o, dudağımın kenarına bakıyordu. Sonra bakışları kaşıma tırmandı. "Seni böyle görmek canımı sıktı," dedi. "Sana bakarken zorlandım. Ada, bir gün karşıma böyle geçseydin o gün birilerinin katili olurdum. Temizleyelim mi yüzünü?" 


Saçlarım hâlâ dağınık ve hafif ıslaktı. Yüzüm yara bere içindeydi. Tamamen dağılmış görünüyordum. Sahte de olsa kan kandı ve Ozan, mutfağında parmağımı kestiğimde bile kıyameti koparan bir insandı. 


"Ciddi misin?" diye sordum. "Daha neler çekeceğiz, bunu aşman gerekiyor." 


"Zamanla alışırım belki, bilmiyorum ama kendimi tuhaf hissediyorum. Figüranlara öfkeliyim amına koyayım. Koreografiyi oynadıklarını bilmeme rağmen boğazına parmaklarını saran çocuğa kafayı takmış durumdayım. Bu ne saçmalık?" 


"Gerçekten saçmalık." 


"Farkındayım."


"Ben iyiyim." 


"Canın acıyor."


"Unuttun mu? Ben çıtkırıldımın tekiyim. Canım çok acısaydı hemen çekimleri durdururdum zaten. Kimim ki böyle bir rolün hakkını verebileceğim?" 


"Söylediğim her şeyi not mu alıyorsun zamanı geldiğinde kullanabilmek için?"


"Evet, kafamın içinde kapladığın alandan haberin bile yok." 


Yüzünü yüzüme yaklaştırırken birden Demir'in Göksel'e yaptığı gibi dudağımın kenarına parmağını bastırdı ve sertçe silerek çıkarttı tenimdeki makyajın bir kısmını. "Öyle mi?" diye sorduğunda nefesi yüzüme çarptı. 


Bugün Oya ile yaşanan bütün o saçma anlardan sonra emin olmam gereken bir şey vardı. Ozan'da hâla biraz kaldığımın farkındaydım. Oradaki varlığımın silinme ihtimaline hiç hazırlıklı olmadığımı da bugün anlamıştım. Oya'nın ona bakması, ona gülmesi, onunla kahve içmeye gitmesi, ona dokunması... Canımı sıkıyordu. Bugün canımı sıkan çok fazla şey olmuştu. 


Ozan benden uzaklaşacaktı ama çenesini kavrayarak onu durdurdum. Donup kalırken gözlerimin içine kilitlendi. Parmaklarımın arasında sıkıştırdığım çenesini kendime doğru çektiğimde nefes almayı bırakmıştı. 


Hoşuma gidiyordu. Özgür Ozan Özaltan, yeniden çok hoşuma gidiyordu. Sahte bir makyaj yüzünden delirmesinden hoşlanıyordum. Sırtımı duvara çarptığım için duvarı delebilecek olmasından, nedenini kendine bile açıklayamadan peşime takılmasından, makyajımı silmeyi teklif etmesinden, kahvesini hiç düşünmeden bana vermesinden...


Ona yaklaştığım anda bütün şalterleri indirmesinden hoşlanıyordum. 


"Ada," dedi kısık sesiyle. Temasımı sürdürdüğüm için kendini toparlamayı başaramamıştı ama geri çekilmeye de niyeti yoktu. 


"Bugün kameraların önünde bana bakarken rol yapmadığını hissettim bazen."


Alçak fısıltım, kafasında mantıklı bir zemine oturamıyordu. Gözlerini bir kez daha dudaklarıma indirdiğinde çenesini daha sıkı kavradım. 


Dudaklarım, dudaklarına değdi. Minik bir öpücük verdim ona. Daha fazlasını almaya çok hazırdı. "Ve bu durum hoşuma gitti, haberin olsun." 


Avucumu boynunun kenarına yaslayarak gözlerime bakmasını sağladım. Bacağımın yanından elini koltuğa bastırmıştı. Bunu hem düşmemek için yapmıştı hem de beni kafeslemiş olmuştu. Ne diyeceğini bilemiyordu sanki. Kafası sadece daha fazlasındaydı. 


Oya'nın ona bakış şekli aklıma geldi. Kanımın damarlarımda sızlayarak dolaştığını hissettim. Ona aşık oluyordu. Bir zamanlar benim olan bir adama karşı duyduğu hislere müdahale edemezdim ama bu adamın ona karşı bir şeyler hissetmeyeceğinden emin olmam gerekiyordu. 


"Ozan," dedim o rüyalar aleminde bir gezintiye dalmışken. Uslu bir çocuk gibi tek bir hareketimi bekliyordu. Temasları bu kadar az olmazdı onun. Çoktan belimi ya da yüzümü kavramış olması gerekirdi. Oysa şu an tamamen bana teslim haldeydi. "Bilmem gereken bir şey var." 


"Sor," dedi nefes nefese. 


Ağır bir ritim, aramıza doldu. Plak döndü. 


Ozan, o anının içinde bir sigara yaktı. Kısılan gözlerini izledim. Plak dönmeye devam etti. Hiç bilmediğim bir şarkı, ilk kez o gece çalıyordu. Onun evindeydik. Benim için hiçbir zaman öylesine bir adam olmadığını kabullendiğim bir andı. Bana sevdiği şarkıları dinletiyordu ama garip bir sessizlik paylaşıyorduk. Sanki ikimiz de hislerimizin büyüklüğünden korkmaya başlamıştık o gece. 


Rehber, Sorgu. 


Bu şarkının plağı yoktu. Ozan, onu özel olarak bastırmıştı. 


"Senden sonra, ihtiyacım oldu," demişti sigarasının dumanı havaya karışırken. "Ben özel olarak yaptırdım bu plağı, istediğimde dönüp dursun diye." 


Kanepesinin arkasında, yere çökmüştük. Ayaklarımızı ileriye doğru uzatmıştık. İkimiz de dönen plağa bakıyorduk. Elimde bir içki şişesi tutuyordum. Ozan, kendi şişesini başına dikti. 


"Senelerdir anlamsızca yeri ayrıydı bende. İçime dokunurdu her dinlediğimde. Bir öyküsü olmalıymış gibi hissettirirdi. Bir öyküsü oldu, Ada. Cevap ararken gecelerce bana eşlik etti."


Gülüşüyorduk, öpüşüyorduk, sevişiyorduk. Kalplerimiz birlikte atıyordu. Yan yana uyuyor ve sarmaş dolaş uyanıyorduk. Bu, akıştı. Benim akışım... O, ayak uydurmayı deneyen taraftı fakat soru işaretleri kafasını kurcalıyordu. 


Bizi kimseye söylemek istemiyordum. Yalnızca sınırlar içinde böyle olabiliyorduk. Birinin bize baktığında tahmin edebileceğinden çok daha fazlasını her gece paylaşıyorduk. Artık olaylar temasları da aşmıştı. 


Ozan, tenimi yakmaktan çok kalbimle konuşuyordu. Ona bakınca ilk düşündüğüm şey yatağına girmek değil, gününü nasıl geçirdiğini merak etmek oluyordu. Yemek yedi mi? İyi uyuyabildi mi? Kâbuslar bıraktı mı peşini? Mutlu mu? Yolunda mı her şey? 


O gece kalbim bu yüzden ağrıyordu. Eve girdiğimden beri hislerim çığırından çıkmış durumdaydı. Aramızda konuşulması gerekenler vardı. Ozan, buna bir ad koyma isteğiyle doluydu ve ben kaçtıkça o içine kapanmaya başlamıştı. O gece, bizim tamam ya da devam kararımızdı.


"Ada," dedi başını arkamızdaki kanepeye yaslayıp bakışlarını bana çevirerek. "Bilmem gereken bir şey var."


"Sor."


Plak döndü, döndü ve döndü.


"Sende var mıyım? Sende yok muyum?" 


Kalbimin nasıl çarptığını dün gibi hatırlıyordum. Dudaklarımdan çıkacak tek bir söz için ömrünü verecek gibi bakmıştı. O kadar çaresizce istiyordu ki bendeki yerini duymayı. 


Şüphesi yoktu. Olmaması gerekiyordu. Fakat onu biraz üzmüştüm. Yine bir kavga etmiştik ve bu sefer hemen çözememiştik. Açıklama taraftarıydı, gizlemeye devam ediyordum. Aramızdakiler giderek ona bir yatak arkadaşlığı gibi hissettiriyordu. Ozan'ın mutsuzluğunu görebiliyordum. 


Gözlerimi gözlerinden çekememiştim. Çalan müzik, ruhuma işlemişti. Ozan'ın sesi hayatımda duyduğum en güzel şeydi. Ozan'ın nefesi, benimkine karışmasını istediğim tek nefesti. Ozan'ın gülümsemesi, benim için uğruna ölmeye değer bir şey haline gelmişti. 


Ona gerçekten aşık olmuştum. 


Çok, çok aşık olmuştum. 


İkimiz de elimizdeki şişeleri bıraktık. Ozan, sigarasını yere bastırarak söndürürken gözleri geciken cevabım yüzünden umutsuzlukla çevrelendi.


Derin bir nefes aldım. Burası, benim hayatımın bir daha asla aynı olmayacağı yerdi. 


"Varsın," dedim, zayıf bir sesle. "Benden çok hem de. Sen bende, benden bile çok varsın Ozan." 


Ozan, gözlerini kapatıp gülümsedi. O an sessizce şükretti. "Çok aşığım sana," dedi gözlerini açtığında. "Çok aşığım. Duramam, tutamam, saklayamam. Ne gereği var? Seni seviyorum ve bir gün karşıma geçip bu yolda tek başıma olduğumu söylemenden çok korkuyorum. Sende kafamda büyüttüğüm kadar değilsek diye çok korkuyorum Ada."


"Bende varsın," demiştim bir kez daha. "Hiç kimsenin hiçbir zaman olmadığı kadar. Benliğim senmişsin gibi. Sensizken hiçmişim gibi. Bu da beni çok korkutuyor. Sana bu kadar aşık olmak, beni de çok korkutuyor Ozan." 


İkimize dair en yoğun hissettiğim anları sıralayacak olsam, bu listemin en başında yer alabilirdi. Kabullenmiştim. Kendimle savaşmayı bırakmış, onun yanında olmak istediğime karar vermiştim. Ben her zaman yaşlanmaktan korkan biri olmuştum ama o an, onunla yaşlanma fikri bile bana o kadar da uzak gelmemişti. Oysa insanların maksimum birkaç ayda gideceğine inanırdım. Herkes geçici olmalıydı. Ben hep tek başımaydım. 


Ozan, benim yalnızlığımı almış ve onu bizim yapmıştı. Bizim alanımız. Bizim yalnızlığımız. Bizim kurallarımız. 


Bu, iki tarafın da birbirine deli gibi aşık olduğu bir ilişkiydi. Ona öyle gelmediğinde bile benim için öyleydi. 


"Ozan," dedim ruhum bu anıdan zorlukla sıyrılırken. Plakçalar da benimle gelmişti. Zihnimin içinde cızırtısını hissedebiliyordum. Aynı plak dönmeye devam ediyordu. "Sende var mıyım? Sende yok muyum?" 


İçime düşen şüphenin farkındaydı. Sevilmeyecek biri olduğuma kolaylıkla ikna olurdum. Kırardım, dökerdim, şımarıktım, bencildim. Onda olmayı hak ediyor muydum? Bundan bile emin değildim. 


Kalbim, kırık bir hüzne sahipti. Atışlarım düzenden çıktı. Ozan'ın boynuma dokunuşu, nabzımı tamamen sarstı. Dokunduğu yeri hafifçe okşarken gözlerini kapatıp açtı. Derin bir nefes aldı.


"Varsın, hâlâ. Varsın, benden bile çok..." 


Gözlerim dolacak gibi olduğunda kalbimin çevresini sımsıkı saran o ipi hissettim. Ölecek miydim yeniden? Yoksa kırık parçalar tekrar bir araya gelsin diye mi sıkılıyordu o düğüm? 


Yanağını avucumun içine aldım. Yaptığım, ona tutunmaktı. Ben biraz fazla yorulmuştum. Biraz fazla tek kalmıştım. Biraz içerlemiştim, biraz daralmıştım. Bu dünyaya son zamanlarda biraz fazla darılmıştım.


O olmadığı içindi. 


Yeniden benim olmasını istiyordum. 


O an her şey benim kontrolümdeydi. Yavaşça öptüm onu. Anında ayrıldı dudaklarımız. Sonra bir kez daha öptüm. Bir kez daha ayrıldık. Gözlerimi açtım ve yarattığım yıkıma baktım. 


Sonunda iki elimle birden yüzüne tutundum ve en başından beri istediğim şekilde onu öpmeye başladım. Ağır, tutkulu, görünmeyen gözyaşlarıyla dolu... Biraz da yas vardı. İki koca sene... Hayatlarımızın ikişer yılı hebaydı. 


Birbirimizin favori enkazıydık.


Beni öperken derin derin nefesler alıyordu. Sanki kokumu ciğerlerinin en dibine hapsetmeye çalışıyordu. 


Ozan, zorlukla geri çekildiğinde alnını alnıma bastırdı. Soluklarımız birbirine karışmıştı. Yüzündeki afallamış ifade yavaşça yumuşadı. Yine aramızda bir kabullenmişlik vardı. "Anladım," diye fısıldadı. "Kül olmaya doymayacağım."


Kulağıma doğru yaklaşırken yanağı yanağıma sürttüğü için yeniden gözlerim kapandı. "Yakmaya bıkmayacak mısın?" diye sordu. Sesi puslu geliyordu. "Mahvediyorsun, gör beni." 


"Görüyorum." 


"Görmüyorsun. Bilmiyorsun. Anlamıyorsun. Aynı değil. Benim kadar değil."


"Son verelim mi bu işe?" diye sordum, gözlerimi zorlukla açık tutarken.


"Her neyse bu, kalsın böyle," dediğinde korktuğunu hissettim. "Fazlası değil, azı değil. Bu. Buna bile razıyım. Arafsa araf, kalalım böyle." 


Kesik bir nefes bıraktım dudaklarımın arasından. "Tamam."


"Tamam," diye fısıldadı o da, dudaklarımın üzerine. 


"Sen neden bana sormadın?"


"Yeterli değilim," dedi. "Azım. Oradayım, hâlâ varım ama istediğim kadar değilim. Silik bir iz, üzeri karalanmış birkaç kelime, plakta dönen bir şarkı. Silinecek, uçacak, geçici. Almak istediğim cevabı vermeyeceksin, ben de zaten sormaya hazır değilim." 


Başımı salladım. O da yavaşça eşlik etti bana. O an sette olduğumuzu hatırladım. Her an birinin içeri gelebileceğini, her an birinin bizi görebileceğini... İkimizin de umurunda değildi. Ve bu, çok ama çok tehlikeliydi. 


Ozan, gitmeden önce dudaklarını alnıma bastırdı. Bu, onun bana vedasıydı. Ayağa kalkmadan önce bana bakıp buruk bir şekilde gülümsedi. Yüzündeki o gülüşü silmeden başını iki yana salladı. Ardından kalktı ve karavanımdan çıktı.


🎬


Ali Aydemir'in programına konuk olmamıza iki gün vardı.  


Bütün günüm sette geçtiği için o kadar yorgundum ki birkaç saat boyunca aralıksız bir şekilde uyumaktan başka hiçbir hayalim yoktu fakat anlamsız bir şekilde uyku bir türlü tutmuyordu. 


Gecenin köründe, tam dalacak gibi olduğumda telefonum çalmaya başladı. 


Bu saatte hayırlı bir haber almayacağımı biliyordum. Ekranda Çisem'in adını gördüğümde bakakaldım. Gözlerim saat ve adı arasında gidip gelirken arama, çok kısa sürdü. Onu cevaplamaya fırsatım olmadı. Sonra bildirim ekranıma mesajlar yağdı. 


Çisem: Aç Ada.

Çisem: Önemli

Çisem: !!!


Telefonum yeniden çalmaya başladığında bir saniye bile bekletmedim. Yattığım yerden doğrulmuş, elimi panikle göğsüme koymuştum. 


"Alo?"


"Ozan," dedi, lafı dolandırmadan. "BigBar'da Yiğit'i dövmüş. Dünya üzerinde gerçekleşebilecek en kötü senaryo! Ozan'ı gözaltına almışlar Ada. İşte bu sefer büyük sıçtık."


🎬


Patlattık bombayı, sonumuz hayrolsun.


Nasılsın? Nasıl gidiyor? Favori an sahne replik???


Geleceğe yönelik bir tahmin/bir his?


#bizimiçinyazılmış etiketinin altında dolaşıyor olacağım, oradan da konuşabilirizzz 


Yeniden görüşene dek kendine iyi bak. Ozan belli ki bakamayacak. 👋

Yorumlar

  1. bölüm bu kadar erken gelince gözlerime inanamadım sen bir tanesinn

    YanıtlaSil
  2. Yetmiyorrr daha çok bölüm

    YanıtlaSil
  3. Hadi bakalıııım

    YanıtlaSil
  4. Bölümü görünce çok sevindim İnş böyle olur hep ( kafamın içinde deli gibi kavga ediyorduk herkesle )

    YanıtlaSil
  5. Ozanın deyimiyle o yiğit denen sik kırığı bu dayağı çoktan haketmişti inşallah üzümlü ozan kekimin başına bir şey gelmez

    YanıtlaSil
  6. Ozanın deyimiyle o yiğit denen sik kırığı bu dayağı çoktan haketmişti inşallah üzümlü ozan kekimin başına bir şey gelmez

    YanıtlaSil
  7. BU KADAR ERKEN BÖLÜM GÖRÜNCE ÇIĞLIK ATTIM RESMEN. Ayrica adanın ozana adım attığı bölümler hep favori olacak. BÖLÜM DEHSET GUZELDİ. SUAN DUNYA UZERİNDELİ EN BUYUK DİLEKLERİMDEN BİRİ YENİ BÖLÜM TEŞEKKÜRLER

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

3. "Anbean"

54. "Yuva"