12. “Gala Gecesi”

Ozan


Temmuz boyunca koşturduk, Anbean için bölüm stokladık, işlerimiz istediğimiz noktaya gelince ise çekimlere bir ara verdik ve yayın tarihimiz için resmi bir geri sayıma başladık.


Bu süreçte Ada'yla birbirimizi çok az gördük.


Röportaj verdiğimiz derginin Ağustos kapağı geçtiğimiz hafta yayınlandı. Bir haftadır fotoğraflarımızla da röportajımızla da sosyal medyayı yerinden oynatmıştık. Herkes bizi konuşuyordu ama biz birbirimizle konuşmuyorduk.


Hakkımızda onun ve benim dışımda her kafadan bir ses çıkıyor, herkes farklı yorumlar yapıyordu. Trol hesaplardan biri nefes almadan birkaç gündür Ada'ya sövüyordu. Yiğit'i göz göre göre aldattığını ve onu asla hak etmediğini yazıyordu. Ada'nın Yiğit'in hayatından siktir olup gitmesini istediğini öyle hakaretler ile servis ediyordu ki ağzım açık kalıyordu. Bunlarla da kalmayıp insanları boktan fikirlerinin etrafına toplayarak kendine kamuoyu oluşturuyordu. 


Ada'yı bir nefret objesi haline getirmeye çalışıyordu. 


Bir tweet daha görecek olursam hesabı Gökhan'a iletecektim. Çisem'e ulaştırırsa belki dava açmak isterlerdi. Böyle takıntılı insanlardan nefret ediyordum ve çoğu zaman tehlikeli olanları diğerlerinden ayırabildiğime inanıyordum. Bu hesap, kesinlikle öyleydi. 


Dokunulmaz ya da ulaşılamaz insanlar değildik. Bize bir kafede rastlayabilir, rastgele bir sokak arasında denk gelebilirlerdi. Güçlü bir nefret sezdiğimde tedirgin hissetme sebebim buydu. Böyle yorumlar okudukça onu korumaya dair bir istek duyuyordum. Bunu yapamayacağımı fark ettiğimde ise kendimi aynı yarayı kaşırken buluyordum. 


Telefonu elimden bırakmak üzereyken karşıma yeni yayınlanmış bir haber çıktı. Magazin başlığı, kocaman harflerle atılmıştı.


Yiğit Uzunalp, Ada Göktan'a doğum günü hediyesi olarak ev aldı!


Evlenecekleri iddia edilen ikili, ilerleyen günlerde Tarabya'ya taşınmayı planlıyor. 


"Siktiğimin..." Sigaramı dudaklarımın arasından çekip kül tablasına sertçe bastırdım. "Siktiğimin haber siteleri."


Hiçbir şeye inanmıyordum. 


İçimdeki bir ses, her gördüğünü reddetmeye yemin etmişti. Ada'nın gerçekten aşık olduğunda nasıl baktığına aşinaydım. Bir ilişkiden neleri beklediğini, sınırlarını ve medyayla bunu hangi düzeyde paylaşacağını biliyordum. O adamın elini benimki gibi tutmuyor, onunla birlikte kameralara gülümsemiyor, kimin yanında durduğunu kimseye göstermiyordu. 


Hırkası kapımın yanında asılı duruyordu ve bir başkasıyla eve çıkacağı mı konuşuluyordu? 


Arabamda bıraktığı kıyafetleri dolabımdaydı. Evime son gelişinde üzerine geçirdiği tişörtüm, şimdi benim üzerimdeydi. Ve insanlar çıkıp onun Yiğit'e ait olduğunu söylüyorlardı, öyle mi?


"Ev almak ne amına koyayım ya..." diye söylendim. "Başka bir şey uydursaydınız bari. Kız istese sıfırdan yalı yaptırır kendine her semtte. Mal oğlu malın parası mı boyayacak onun gözünü?"


Avucum kaşınıyordu. 


Birlikte yaşayacak halleri yoktu. 


Bu piçi biraz tanıyorsam sete zırt pırt gelip varlığını gözüme sokması gerekirdi. Bunun yerine çiçek, çikolata gönderip duruyordu. İkimizin aynı ortamda olmasından rahatsız olmama ihtimali yoktu. Sevgilisini bana kaptırmaktan deli gibi korkacağı için sette sabahlamasını beklerdim ama şimdiye dek bir kez bile uğramamıştı. 


Kafama yatmayan çok şey vardı. 


Yine de bir kere daha evlilik kelimesi görürsem evi yeniden dağıtacak gibiydim. 


Telefonum çalmaya başlayınca dikkatim dağıldı. Kimin aradığına bakmadan açıp onu kulağıma yasladım. "Alo?"


"Ozi'm, bu akşam ocakbaşına ne diyorsun? Geçenki fena sarmıştı."


"Sen mi ısmarlıyorsun?" diye sordum. Aslında keyfim yoktu ama bu evden kesinlikle çıkmam gerekiyordu. 


"Evet," dedi Gökhan. "Orada görüşürüz."


🎬


Ada


Önüme düşen videoyu belki de yirminci kez izliyordum. 


Ozan, bir zamanlar müdavimi olduğumuz ocakbaşındaydı. Öyle ki o restoranda, tam olarak oturdukları masanın yaslı olduğu duvarda bir fotoğrafımız vardı. Bu, tamamen aklımdan çıkmıştı. Eğer masadaki ters çevrilmiş kahverengi çerçeveyi görmeseydim hatırlamazdım.


Yine aynı masadaydı. 


Karşısında Gökhan vardı. Uzaktan birisi onları kayda almıştı. Gökhan'ın sırtı görünüyordu. Ozan'ınsa yüzü apaçık ortadaydı. 


Beyaz gömleğinin üç düğmesi açık, saçları darmadağınıktı. Kendini ana kaptırmıştı. Elindeki rakı bardağını sallıyor, o tok sesiyle avaz avaz bağırıyordu. 


"Seni kimler aldı?

Kimler öpüyor seni?

Dudağında, dilinde

Ellerin izi var..."


Tribün bestesi gibi yükselen sesi, Sezen Aksu'nun sesini bastırıyordu. Ortamdaki birkaç kişi daha şarkıya eşlik ediyordu ama ondan başka kimse dikkat çekmiyordu. 


Bir adam, bir şarkıyı ne kadar hisli söyleyebilirse o kadar hisli söylüyordu. Gözlerini kapatıyor, rakı bardağını daha fazla kaldırıyor, acısını dökercesine bağırıyordu. 


"Deli gözlerin gelir aklıma...

Gülüşün, öpüşün, iç çekişin gelir."


Yeniden nakarata giriyordu. Sonsuz bir döngüde izlemeye devam ediyordum. Gözlerim dolduğunda kendime hayret ettim. Bir video, beni bu hale getirmemeliydi. Bir video koşarak ona gitmek istememe sebep olmamalıydı. 


Tek bir video, bana hiçbir şeyi unutturmamalıydı. 


Kafamı dağıtmak isteyerek yüksek ihtimalle yeni çekilen bu videonun altındaki yorumlara baktım.


İnsanlar onu aşağılıyordu. 


Yiğit'le evleneceğimi sandıkları için sevinenler, onun başka kapıya gitmesi gerektiğini söylüyorlardı. Pirim kasmaya doymadı diyenler de vardı. Hakkımdaki haberlerin arkasından bu videonun ortaya çıkmasında bir art niyet arıyorlardı. 


Ve bir kesim, bizi nasıl özlediklerini anlatmaya çalışırken salya sümük haldeydi. İkimizin birbirimiz için yaratıldığını söylüyor, Ozan'ın söylediği şarkıyı görmem için videoya beni etiketliyorlardı. 


Gözüm bildirimlerimden kayıp ekranımın köşesindeki saate ilişti.


23.59. 


Ada Göktan, tek başına yirmi altı yaşına girecekti.


Saat 00.00'ı gösterdi. 15 Ağustos 2026...


Kendimi gülümsemeye zorladım.


Ekranıma bildirimler yağdı ama hiçbiri WhatsApp'tan değildi. Hayranlarımın beni etiketledikleri gönderiler yığınını hızlı hızlı kaydırıp gözden kaçırdığım bir bildirim var mı diye aradım.


Yoktu. Sevdiğim hiç kimse bana henüz mesaj atmamıştı. 


Oysa herkes, benim buna çok önem verdiğimi bilirdi. Ben her zaman karşı tarafın doğum gününü ilk kutlayan olmak isterdim ve kendi doğum günümde de içten içe bunu beklerdim. 


Saat tam 00.00'ı gösterdiğinde Ozan'ın plakçalarına taktığı plak dönmeye başladı ve tatlı bir melodi, evin içini sardı. Koşarak buzdolabına gitti. Buzluktan eğri büğrü, altın sarısı bir mum dikili, küçük bir pasta çıkardı. 


Pasta donmuştu. 


"İyi ki doğdun!" diye bağırdı bir elinde pasta varken diğer eliyle cebindeki çakmağa uzanarak. "Bir saniye..." Çakmağı yaktı ve alevini muma tuttu. 


"Pastayı neden buzluğa koydun?" Sekerek ada tezgaha gittim ve dirseklerimi yaslayarak beklemeye başladım. 


"Çünkü canın sıkıldıkça buzdolabımı açıp duruyorsun. Sürprizi kaçardı."


"Unutacağını düşünmedim ki. Hem hani sen sevmiyordun sürprizleri?"


"Böyle ağzını açıp büyük büyük konuşuyorsun hayatın boyunca, sonra bir kadın gelip gecenin üçünde parmak ucunda pasta yaptırıyor insana."


Gözlerimi sıkıca kapatıp telefonumla birlikte koltuğa kıvrıldım. Ne bir arama vardı ne de bir mesaj. Bildirimlerimin arasından rastgele birine tıkladım. Biraz üşüdüğümü hissettim ama bunun evin sıcaklığıyla bir ilgisi yoktu. Yalnızlık, hava otuz dereceyken bile soğuk hissettiriyordu.


Dm kutuma düşen yüzlerce mesaj isteğinden rastgele birine götürdü beni tıkladığım bildirim. 


En fazla on beş yaşında görünen bir kızın yazdığı mesajları okumaya başladım.


Merhaba Ada. Muhtemelen asla görmeyeceksin ama yine de sana yazmak istedim. Acaba siz diye mi hitap etmeliyim? Umarım bunu saygısızlık olarak algılamazsın, seni kendime çok yakın hissediyorum. Zaten burayı da günlüğüm gibi kullanıyorum. Neyse. Şunu söylemek istedim. Bu sene güzel sanatlar lisesine girmek için hazırlanıyorum. Benim şehrimde tiyatro bölümü yok ama büyük hayallerim var. Umarım hepsi gerçek olacak. Ben çok küçükken seni televizyonda görmüştüm, o zaman sen de küçüktün. Ama beni resmen büyülemiştin. İlham kaynağım hep sen oldun. Bunun için teşekkür ederim. Annem saçımı hâlâ sarıya boyamama izin vermiyor. Küçükken bir kere pastel boyayla boyamayı denemiştim senin yüzünden :)) 


Ben de senin gibi oyuncu olmak istiyorum. Belki tiyatro sahnesinde, belki bir film setinde ama her zaman sahnede. Bunu kabul ettiremedim kimseye ama benim yerim orası bence. Seni çok çok çok seviyorum. Hep böyle parlayıp benim yolumu aydınlatmaya devam et. Ben imkânsızın içinden çıkıp geleceğim çünkü Ada Göktan'ın bir lafı vardır: İmkânsız mı? O ne? Bilmiyorum ben.


Doğum günün kutlu olsun dünyanın en iyi oyuncusuuu, en prensesi, en ikonu! Bu yaşın sana hep mutluluklar getirsin! Seni seviyorum!!💕 


Normalde bunu yapmazdım ama bu gece beni öyle bir yerden yakalamıştı ki ona cevap yazdım. 


Ben önümüzdeki bir saati Rojin'in mesajlarına ağlayarak geçirirken Rojin, maddi ve manevi olarak onun her şekilde yanında olacağımı ve bu hayalde artık yalnız olmadığını biliyordu.


Adıma bağışlar yapıldı, dm kutum bildirimlerle dolup taştı, önüme bana yapılan editler düştü. 


Fakat nankördür ya insanoğlu, olmayanı ister hep.


Ben tanıdığım, bildiğim, sevdiğim biri beni hatırlasın diye bekledim sessizce. Oysa kabul etmeliydim. Kendimi herkesin önünde var etmiştim ama sevdiklerimin arasında bir hiçtim. 


On sekiz, on dokuz, yirmi... Kalabalık doğum günü partileri. Peki ne oldu şimdi? Anmıyorsun hiçbirini. Hepsi birer gençlik hevesiydi, geçti gitti. 


Tek bir dostun bile yok. Bu aralar Çisem bile yok. 


Her şeyle tek başına uğraşıyorsun. Sen bu yoldaki şımarık prenses sanılıyorsun ama aslında yalnız bir kuşsun. Gökyüzünde süzülürken o kadar uzaksın ki herkesten, kimse kırık bir kanatla uçtuğunu göremiyor bu yüzden.


Gözlerimi kuruladım ve bir bardak su doldurdum. İçtiğim her bir yudumda attığım her bir adımı düşündüm. Hesabımı takip eden milyonlar, bugün sadece benim doğum günüm olduğu için sevinecek yetim çocuklar, benim için dikilecek ağaçlar vardı. 


Yine de yeterli gelmiyordu.


Ne kötü bir kalbim vardı benim. Ne de doyumsuz, ne şımarık biriydim. 


Bir kez yutkundum ve kendime gelmeyi denedim. Bir maske yapmak için banyoya ilerledim, maskemi yapıp on beş dakikanın ardından yüzümü duruladım. Kirpiklerime serum sürdüm, kaşlarımı taradım. Bir şarkı mırıldanmaya başladım. Parlayan bir cilt, bütün kusurlarımı kapatabilir sandım. 


İyi görünmeye odaklandım. Hep yaptığım gibi. Kimse bana bakmadığında bile. Aynada o kadını görmek zorundaydım. 


Tamamen arınmış bir halde banyodan çıktım. Dertlerimin suyla sabunla silindiğine inandım. İpek pijamalarımı giydim. Pembe, beni canlı gösteriyordu. Uyuyacaktım ama önemli değildi. Tertip içindeydim. Kapım çalmaya başlamasaydı yatağa gidecektim.


Tedirgin bir şekilde ilerleyip kapı deliğinden baktım. Gördüğüm şey, bana izlediğim videodan tanıdıktı. 


Beyaz gömlekli, dağınık saçlı Ozan gecenin bir yarısı kapımdaydı.


Onunla uğraşacak gücüm yoktu ama bir yanım, kapıyı açmak istedi ve elim, o yanıma itaat etti. 


Ozan, "Sarışın," dedi gülümseyerek. "Evdesin."


Buna şaşırmış gibiydi. Kapıma dayanmıştı, bunda sorun yoktu ama kapıyı açmama şaşırmıştı. 


"Nerede olacağım?" diye sordum. Yine sarhoştu. Ozan, ciddi bir problemin ortasına doğru yol alıyordu fakat bunu henüz idrak edemiyordu. Yine de bilincinin bu kez dalgalı olmadığı belliydi. Daha aklı başında görünüyordu. Muhtemelen birkaç rakı içmiş, öyle gelmişti. Anason kokuyordu. 


"Sana ev aldı mı?" diye sordu.


Doğum günümü kutlamak için geldiğini sanmıştım. Yüzümdeki alaycı ifade yerle bir oldu. Niye umut ediyordum ki? Hâlâ oyunun içinde olduğunu iddia eden bir adama göre son zamanlarda fazla yok olmuştu.


Belki de oyun buydu. Tıpkı benim ona yaptığım gibi. Zamanı gelene kadar peşimden gelmiş, sonra elini ayağını tamamen benden çekmişti.


Bunlarla uğraşmaya takatim yoktu. "Hayır," dedim. "Gidebilirsin şimdi."


Kapıyı kapatacağım sırada avucunu bastırarak beni durdurdu. "Girebilir miyim içeri?" 


Başımı iki yana salladım. Kaşlarını kaldırdı. "Müsait mi değilsin?" 


"Ozan... Neden geldin?"


"12'ye yetişemedim," dedi. "İçiyordum. Saatin geçtiğini fark etmemişim."


"Çok fazla içiyorsun. Benimle iki çift laf edebilmek için sarhoş olman mı gerekiyor? İçmediğin zamanlarda yüzüme bile bakmıyorsun."


"İçeri gireyim mi?" diye yineledi. "Doğum gününü yalnız geçirmekten hoşlanmıyorsun."


"Yalnız olduğumu nereden çıkardın?"


Aniden kapıyı itti ve içeri girer girmez onu arkasından sertçe kapattı. Ben şaşkınlıkla kalakalırken Ozan belimi kavrayıp beni duvara yasladı. Yüzünü yüzüme eğerken teması titrememe sebep oldu. "Şunu yapıp durma."


O kadar yakındı ki konuşmaya başlasam dudaklarım dudaklarına değecekti. Avucumu duvara bastırarak ayakta kalmaya, ilk şoku atlatmaya çalıştım. O da elini başımın yanından duvara yaslayarak beni kafesledi. Gözleri pembe şort ve askılı bir üstten oluşan pijama takımımda şöyle bir gezindi. Ardından beni süzmemiş gibi "Sarışın," dedi. "Bak bana."


Ani yakınlığı, kalbimi tekletmişti.


Onu bu gece çok istiyordum ve bakarsam yanlış bir şey yapmaktan korkuyordum. Birkaç saat önce bir rakı masasında şarkı söylüyordu, şimdi buradaydı. Benim hayaletimle o masada oturmuştu, şimdi ise yüzünü yüzümün kıyısında tutuyordu.


Çenemi kavrayarak başımı hafifçe kaldırdı. "Neden böyle haberler çıkıp duruyor? Sen mi yapıyorsun? Ağzıma sıçmak için mi?"


"Ben hiçbir şey yapmıyorum." Gözlerimin yeniden dolmasını engellemek için başımı eğdim. "Ozan ya..." Kendimi karşısında bir çocuk gibi hissediyordum. Kalbim çok kırılmıştı. "Bugün benim doğum günüm. Kutlamak yerine bunları sormak için mi geldin?"


Bedenini benimkine yasladığında belimi daha sıkı kavradı. "Büzme dudaklarını."


"Beni kimse almadı," dedim. "Kimse de öpmüyor beni. Cevabını aldıysan..."


Dudaklarını sertçe dudaklarıma yasladı. 


Bir kameranın önünde değildik. Bu yakınlığımızın başka bir sebebi yoktu. Yanağımı avucuyla kavradı, beni sıkıca tuttu ve öyle sert öpmeye başladı ki başım arkamdaki duvara çarptı. 


Sıcak nefesi, tereddütsüz bir şekilde sızıyordu dudaklarının arasından. Gözlerini kapatmıştı. Buraya gelirken bunu planladığını sanmıyordum. Beni gördüğü an dengesi şaşmıştı.


"Ozan," demeyi denedim ama bir nefeslik bile boşluk yoktu aramızda. Oysa Ozan, kolayca geri çekilebilmem için bana fırsatlar sunuyordu. Kollarım eski bir alışkanlıkla boynuna dolandığında bunu yapmayı bıraktı. Çünkü bunun durma demek olduğunu biliyordu.


Parmağı, belimde o küçük dairelerini çizerken tüylerim ürperdi. Ensesini kavradığımı fark ettiği anda daireler çizmeyi bırakıp beni belimden sertçe çekti ve göğüslerimiz çarpıştı. Ardından kendini bana yaslayarak duvara yapışmama neden oldu.


Ensesini kavrayıp bu bir rüyaysa sonunu görmek istediğim için onu kendime doğru çektim. Gözlerim neredeyse kayarak kapandı. Nefes alamıyordum. Zaten bunu istemiyordum. Ozan'ın dudakları, dudaklarımın üzerinde hırpalarcasına hareket ediyordu. Beni resmen tüketiyordu. Özlem ya da arzu, onu hırçınlaştırmıştı. Ne zaman geri çekilecek gibi olsa yeniden dudaklarıma yaslanıyordu. Alt dudağımı kendine doğru uzatarak çekip bıraktığında "Ozan..." diyecek kadar bir nefes boşluğu buldum kendime. Sesim tamamen muhtaç halde çıktı. 


Ozan kendini bana daha fazla bastırdı. Belimdeki eli kalçama indi. Rakının keskin kokusunu dudaklarından soluyordum, tadını bana bulaştırıyordu. Bacağımı kavrayıp hafifçe yukarı kaldırdı. Avucuyla çıplak tenimi yavaşça okşarken "Söyle," dedi nefes nefese. "Var mı biri aramızda?"


"Sen varsın," dedim. "Ben varım. Bu kadar."


Ayaklarımı yerden kesti ve bacaklarımı beline sarmamı sağladı. Beni kucağına alır almaz sırtımı yeniden duvarla buluşturdu. Dilini hırsla ağzımın içine ittiğinde tırnaklarımı ensesine geçirdim. Düşünmüyordum. Düşünseydim buna asla devam etmezdim. Boğuk bir sesle inlediğinde o mekanizma, bende tamamen devre dışı kalmıştı.


Beni öyle bir tutkuyla öpüyordu ki aklımı başımdan almıştı. 


"Ne yapıyorsun?" demeye çalıştım soluklarımız birbirine karışmışken.


"Bilmiyorum," dedi çaresizce. Beni kucağında biraz daha yükseltti. "Bilmiyorum."


Kanım uğulduyordu. Bu, saf bir arzuydu. Onun da daha önce dergi çekimi sırasında bana dediği gibi... Dürtüsel bir şeydi. 


Saçlarını kavradığımda Ozan, dudaklarımdan kopup dudaklarını boynuma bastırdı. Bu, titrememe yol açtı çünkü boynumun kıvrımına bırakılan minik öpücüğün arzuyla hiçbir ilgisi yoktu. 


Yeniden boynumu öptü. Saçlarını çekiştirmeme sebep olacak bir öpücüktü bu seferki. Kafasını kaldırdı. Yarı aralık gözleriyle benimkilere baktı. Yeniden dudaklarıma kapandı. Kendime hakim olamadığım için alt dudağına dişlerimi geçirdim. "Ada," diye inledi göğsü körük gibi inip kalkarken. 


"Bir geceye ne dersin?" diye sordum en sonunda. 


Ozan duraksadı. 


Bacaklarımın arası sızlamaya başlamıştı ve en azından biraz sürtünmeye ihtiyacım vardı. Bunu yapmıyor oluşu, hıncını yalnızca dudaklarımdan çıkarması yeterli gelmiyordu. Kapımda onu bulacağımı tahmin etmemiştim ama bugün, tıpkı o güne benziyordu. 


İlk günümüze. 


O zaman da ne yaptığını bilmiyordu bugün de. Bazı şeyler değişmiyordu. Değişmeyen bir diğer şey, dönüp dolaşıp bana gelmesiydi. Araya neredeyse iki sene girmişti ve bana hiç kimse onun gibi hissettirmemişti. Buna ihtiyacım vardı. 


"Tek gece," dedim. "Olup bitecek. His yok. Kimse daha fazlasını beklemeyecek. İhtiyaç gidereceğiz, üzerine konuşmayacağız. Ne diyorsun?"


Yüzümü yavaşça bıraktı, belindeki bacaklarımı çözdü. Ben ona beklentiyle bakarken o beni indirdi ve benden uzaklaştı. "Çok kötü bir fikir. Duymadığımı varsayacağım."


"Neden?" diye sordum. Daha fazlasını istediğini görebiliyordum. Bunu ona verebilirdim. Doğum günümü yalnız geçirmemiş olurdum. Belki gerçek olmasa bile bir saatliğine gerçekten değer gördüğümü hissederdim. Ona kontrolü verecek olmam, beni hor göreceği anlamına gelmeyecekti. Özen gösterecekti, bunu biliyordum. Bunu özlemiştim. Değerli hissettirecek dokunuşlara ihtiyacım vardı. 


Onun tarafından değer görmeye ihtiyacım vardı. Bunun yoksunluğunu çekiyordum. 


"Aramızı tuhaflaştırmaz," dedim ikna olması için. "Endişelendiğin buysa, işimizi etkilemez. Durumu garipleştirmeyecek, söz veriyorum. Beni böyle öpüyorsan sen de bir şey istiyor olmalısın Ozan. Sadece cesaret edemediğin teklifi ben sunuyorum."


"His yok diyorsun?" 


Sorguladığını fark ettim ve içini rahatlatacak bir cevap vermek istedim. "Kesinlikle olmayacak."


Başını omzuna doğru eğip yavaşça iki yana salladı. "Ben gidiyorum."


"Ne? Neden? Sen geldin. Ben seni çağırmadım ki. Nereye gidiyorsun?"


"Tek gece diyorsun," dedi inanamamış gibi. 


"Evet."


"Ben böyle biri değilim. Senden bunu istemiyorum. Böyle düşünüyorsan çok yanlış düşünüyorsun Ada. Hiçbir şey hissetmeyeceğimizi düşünüyorsan çok yanılıyorsun."


"Ben..." Az daha alışkınım diyecektim. Ellerini üzerimde istiyordum. İstediğimi alırdım. Almam gerekiyordu. "Sana seks için yalvaracağımı sanıyorsan sen yanılıyorsun. İkimiz de kafayı yiyor gibi görünüyoruz ve bir çözüm önerisi attım ortaya sadece. İstiyorsan gidebilirsin. Kimse seni çağırmadı zaten."


"Sikeceğim," dedi sertçe. "Sen ne diyorsun ya?" 


Neden bu kadar öfkelendiğini anlayamıyordum. "Git, Ozan," dedim daha fazla uğraşamayacağım için.  


"Dalga mı geçiyorsun? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Aklın alıyor mu senin?"


"Bana neden bağırıyorsun?"


Yüzünü bana çevirip "Bir geceyi değil her geceyi istiyorum," dedi üstüne basa basa. Ses tonu bana nefes almayı bıraktırdı. "His mi yok? Ben burada ölüyorum."


"Ozan..."


"Görmüyor musun?" diye sordu. "Görmüyor musun Ada? Senin için bu kadar basit mi? İhtiyaç gidermek mi? Bu kadar mı?" 


"Biz bittik," dedim. "Bitmiş bir ilişki, küllerinden falan doğmayacak. Birbirimizden alabileceğimiz tek şeyin bu olduğunu düşünüyorum."


"Sen köpek gibi korkuyorsun," dedi yüzüme yaklaşarak. "Beni değil, bu gece yalnız kalmayı istemiyorsun. Farkında olmadığımı sanıyorsun ama canımı yakıyorsun. Evleneceğini söyledikleri adam nerede? Doğum gününde burada değil, öyle mi? Bana neyi anlatmıyorsan, benden ne saklıyorsan bıktım bundan anladın mı? Ortada belirsizlikler varken seninle birlikte olmayacağım. Seni öpmek bile çok yanlıştı. Çok... Çok fazla saçmalıyorum. Hadi ben saçmalıyorum, sen ne yapıyorsun?"


"Senin saçmalıklarınla uğraşıyorum," dedim. "Kapıma dayanıp, beni öpüp sonra yine beni suçlayabiliyorsun. Şok içinde yaptıklarını izliyorum, oldu mu? Oyundayım diyorsun, sonra kayboluyorsun. Benimle resmen dalga geçiyorsun. Senin elinde oyuncak olmayacağım ben, haberin olsun."


"Ne oyuncağı kızım? Ne oyuncağı ya?" 


"Bunu bir yarış gibi görüyorsun Ozan," dedim nefretle. "Bir buçuk sene tek ses gelmedi senden. Döndün, yanımda onu gördün. Ben yalnız kalmayayım diye istiyorum seni, öyle mi? Sen de onunla arandaki yarışı kazanmış olmak için istiyorsun." 


"His yok diyen sen değil misin?"


"Var mı?" diye sordum.


Bana doğru bir adım attığında çenemi kavradı ve bakışı, sertçe yutkunmama sebep oldu. "Göz bebeklerin, gözünün mavisini yutuyor bana bakarken. Sence yok mu Ada?" 


Dudaklarımı ıslattığımda Ozan'ın bakışları yeniden oraya kaydı. Saçlarımı tutup hafifçe çekerek başımı geriye yatırdı. Dudaklarıma bıraktığı küçük öpücük, beni baştan ayağa titretti. "Hayatımda hiçbir şey yolunda gitmiyor," diye fısıldadı. "Böyle zamanlarda toparlanmak istersin, değil mi? Ben mahvolmak istiyorum belli ki. Bu yüzden bütün adımlarım sana varıyor. Beni mahvet diye. Madem mahvolacağım, mahvedenim güzel olsun."


"Ben hiçbir zaman senin kötülüğünü istemedim." 


"Biliyorum." 


"Hiç kimsenin seni mahvetmesine izin vermem."


"Kendinle bir konuşman gerek o zaman." 


"Senin de," dedim. "Çünkü bu tek taraflı bir şey değil. Bir birbirimize gerçekten iyi gelmiyoruz Ozan."


"Gitmeliyim, değil mi?" diye sordu bana temas etmeyi bırakarak. 


"Ve bir daha kesinlikle öpmemelisin beni." 


"Niye, beni yatağa atmaktan mı korkuyorsun?" 


"Ozan!" 


"His olmayacakmış... Siktir oradan. Üç dakikayı bile bulmaz, beni ne kadar sevdiğini sayıklatırım sana şuracıkta."


Bunu yapabileceğini biliyordum. Böyle konuşursa denemesine izin de verirdim. "Hadi oradan," dedim inadına. "Rüya görüyorsun."


"Görüyorum arada," dediğinde Ozan sırıttı ve ağzım açık kaldı. Omzuna sertçe vurduğumda geri geri adımladı. 


"Şaka bir yana, harbiden kırıldım," dedi ifadesi yeniden düzleşirken. "Harbiden çok sinirlendim sana."


"Ozan..." 


"Lütfen bunu bitir," dedi bir anda, yalvarır gibi. Yüksek ihtimalle Yiğit'le ilgili haberleri kastediyordu. "Hayır, bu siktiğimin yarışı değil ama seni kazanmak istediğim doğru. Ve bu çok yanlış. Tüm bunlar, çok yanlış."


"O zaman kendine gel." 


"Kendimle aram bozuk," dedi. "Ama boş ver sen bunları. Gerçi zaten boş vermişsin çoktan."


Kısa bir duraksamanın ardından yeniden konuştu. "Her şeyi olan birine hiçbir şey alınmaz dersin ama..." Bana arkasını döndü ve elini pantolonunun arka cebine soktu. Lacivert bir hediye paketini dresuarın üzerine bıraktı. Hiçbir şey söylemeden kapıya doğru ilerledi. Durdu. Bana doğru döndü. "İyi ki doğdun, Ada."


Öylece çekip gitti. 


Buraya aniden geldiğini ve bu saatte açık bir yer bulamayacağını varsayarsak, bana zaten hediyemi almıştı. Ayaküstü bir şey değildi. Yıldızlı altın kolyeyi benim için özel olarak yaptırmıştı. 


Bunu biliyordum çünkü bir keresinde ona on altı yaşında çekilmiş bir fotoğrafımı göstermiş ve boynumdaki kolyeyi işaret etmiştim. O gün onu kaybettiğim için ne kadar üzgün olduğumu, bu yaşıma kadar taktığım mücevherlerin hiçbirini o kolye kadar sevmediğimi anlatmıştım. 


Şimdi ikinci kez o kolyeye sahiptim ve bu ilkinden daha iyi hissettirmişti. 


⭐️


Doğum günümde kayda değer hiçbir şey olmadı. Çevremdeki insanlar, doğum günümü kutlamak için beni aradı. Çisem de o insanların arasındaydı. Annem ve babam da. Ama evime gelen tek kişi Ozan olarak kaldı. 


O günden sonra yine görüşmemiş olsak da bugün yeniden yan yana gelecektik çünkü Anbean'ın gala gecesi vardı. 


Büyük ses getireceğimiz apaçık ortadaydı. Bugün, ünlüler, influencerlar ve özel davetliler bir araya gelecek ve medya da orada olacaktı. Birinci bölümün prömiyer gösterimi için heyecanlı olmadığımı söylesem yalan olurdu. Her ne kadar sahnelerin içinde olsam da onların kurgulanmış versiyonları ile bizim setteki halimiz birbirinden farklı oluyordu. Dışarıdan bir göz olarak yaptığımız işi izlemek bu yüzden her zaman farklı hissettiriyordu. 


Üzerimdeki elbise yer yer transparan işlemeli siyah dantellerden oluşuyordu. Kumaşı boynumu sarıyor, derin bir göğüs dekoltesi ile aşağı iniyordu. Üzerime yapışan kesimi vücut hatlarımı belli ediyordu. Her iki kolumda da kalın ve altın kol bilezikleri vardı. Boynumdaki choker ise doğrudan odağı kendisine çekiyordu. 


Normalde kendime kırmızı halıya çıkmadan önce bu kadar çok bakmazdım ama bugün annem de davetlilerin arasındaydı ve yüzde yüz rahat olduğum söylenemezdi. Mutlaka yargılayacak bir şey bulacağını biliyordum. Başımı az ağrıtmasını diliyordum. 


Çisem, bir saat kadar gecikeceğini söylemişti. Ozan'dan ve annemden haberim yoktu ama gece, benim gecemdi. Bu yüzden kimseyi beklemeden kameraların karşısına geçebilirdim. 


Heyecanlı kalabalığın girişe toplandığını gördüm. Bir dizi henüz başlamamışken bu kadar bütçenin reklam için ayrılmasına şaşıranlar olduğuna emindim. Fakat işin içinde Ada Göktan vardı, bu yüzden herkes her şeyi daha az garipsiyordu. İhtişam, beni gittiğim her yerde bir gölge gibi takip ediyordu.


Beni gördükleri anda flaşlar patladı. Yürümeye başladım. Birazdan röportaj için duracaktım. O ana kadar yalnızca gülümsedim ve el salladım. 


Kapıdan geçtim ve röportajların yapıldığı alana ilerledim. Mahfer Hanım, bordo ceket elbisesinin içinde çok hoş görünüyor ve karşısındaki kameraya konuşuyordu. Benden epey uzaktaydı, bu yüzden geldiğimi henüz görmemişti. Yanında Ozan'ın da olduğunu hafifçe hareket edince gördüm. 


İkisi, diğer tarafa doğru ilerlerken başka bir basın mensubu bana yaklaştı ve ben de ona poz verdim. 


Çok geçmeden hemen yan tarafımda kalan koridordan bir beden fırladı. "Aşkım, çok geç kalmadım umarım..."


Yiğit belime sarılırken flaşlar patladı ve önümüze bir yığın insan daha doluştu. 


Siktir. Siktir! 


Kendimi geri çekerek onun yüzüne şaşkınlıkla baktığımda bana doğru eğildi ve yanağımı öpüyor gibi göründü. "Merhaba," dedi kulağıma. 


Bu asla olmamalıydı. 


Karşımızda bir sürü gazeteci varken uzanıp elimi tuttu. Ona bağıramaz, onu itemezdim. Beni kilitlemişti. PR'dan ibaret olan ilişkimizde hiç kimse şimdiye kadar bu kadar yakın bir poz alamamıştı bizden. Onun elini tutup kameralara gülümsememiştim ben.


Şimdi de gülümsemiyordum. Midem o kadar bulanıyordu ki muhtemelen kusacak gibi görünüyordum. 


"Evlilik ne zaman Ada Hanım?"


"İddialar doğru mu?"


"Ev aldığınız söyleniyor."


"Arkadaşlar arkadaşlar," dedi Yiğit, kibarca. "Bu Ada'nın ve onun yeni işinin gecesi. Lütfen bu soruları başka zamana saklayın. Bu gece sadece onu konuşalım."


Onu hiçbir şeye aldırış etmeden itmek üzereydim fakat o saniye annem kapıdan içeri girdi. 


Kâbusta mıydım? Uyanmam gerekiyordu. Buradan derhal kurtulmam gerekiyordu. "Bu bir partner çekimi değil," dedim sert bir sesle. "Bu gece fotoğraflanmak istediğim kişiler Ozan ve ekibim, arkadaşlar. Anbean için buradayım ve dizinin önüne geçmeyelim, olur mu? Kırmayalım birbirimizi." 


Gözlerim dolmak üzereydi. Annem bakıyordu. Annem, Yiğit'le medyaya eski projemiz için böyle yansıtıldığımızı biliyordu ama daima aramızda bir şeyler olacağına dair umut beslediğini sezmiştim. Aşka inanmazdı, sadece onun yanıma uygun bir statüde olduğuna inanıyordu. Bu yüzden bizi bir arada görmek istiyordu.


Yiğit'e hiçbir şekilde sarılmamış, elimi tuttuğunda bile parmaklarımı açık bırakmıştım. Birileri elbet terslik olduğunu sezmişti. Şimdi bir de sert sesim eklenince olaya, herkes gerilmiş ve put kesilmişti. 


Her şey mahvolmuştu.


Çisem dur dediği için durmuştum ve şimdi, onunla olan ilişkimin tamamen yalan olduğuna kimseyi ikna edemeyecektim. O, gala gecesinde beni yalnız bırakmayan centilmen olarak kalacaktı. Ben ortamı bozan burnu havada kadın olacaktım. 


Ondan uzaklaştım. Annem hemen yanımda bitecekti fakat gözler ona dönünce ilgiyi seven tarafı baskın geldi. Böylece bir saniyeliğine gözler üzerimden çekildi.


Yiğit'in kolumu kavramasına izin vermeden hızlı hızlı yürümeye başladım. Bu mekâna daha önce başka bir etkinlik için gelmiştim. Lavabonun yerini biliyordum. Gökhan'ın yanından rüzgâr gibi geçtim. Bana bir şey söyleyecekti sanırım. "Ozan," dedi ama durmadım. Yürümeye devam ettim. 


Midem çok kötüydü. 


Haberleri istesem de yalanlayamayacaktım. Gereksiz yere beklemiştim ve o da daha doğru hamlelerle ilerlemişti. Şimdi bütün kozlar onun elindeydi. Üstelik ilk saniyeden gecemi mahvetmişti. 


Daha yönetmenimin yanına gidememiştim. Ozan'a selam verememiş, Mahfer Hanım'la favori senarist ve biricik oyuncusu imajını çizememiştim. Açık açık bizim için yazdığını söylediği roller vardı ve Ozan'ı bir yanına beni diğer yanına alıp bununla övünememişti henüz. Bu geceyi beklemişti. 


Lavabonun kapısını arkamdan sertçe çarptım. Bacaklarım titremeye başladı. Bir his, göğsümü yakarak yükseliyordu içimde. 


Aynada kendime baktım ve asla görmemem gereken bir ifadeyle karşılaştım. 


"Atak geçirme," dedim. "Hayır, şimdi değil. Kusma. Hayır. Hayır ya. Kendine gel."


Lavabonun mermerini kavradım ve çeşmeyi açmak için uzandım. Yansımamda annemin hayal kırıklığı ve yargı dolu bakışlarını gördüm. 


Yiğit kazanacaktı. Oyunu lehine çevirmişti. Ya imajımı zedeleyecek ya da istediğini elde edecekti. 


Herkes onun tarafında olacaktı. 


Bu kadar çok beklememem gerekirdi. 


Ellerim boynumu saran takının etrafına sarıldı. Onu titreyen parmaklarımla çekiştirmeyi denedim. Kabine kadar ilerleyemeden topuklu ayakkabılarımla yere çömeldim. Başım dönüyordu. Öğürmeyeyim diye başımı tavana çevirdim ve her şeyin geçmesini bekledim. 


Sırtımı yasladığım duvar, mezar taşım olacak gibi gelmeye başlamıştı. Nefes alamıyordum. Alamadığım nefesler beni yavaş yavaş bitiriyordu. 


Her şey berbat olmuştu.


Gözlerim dolarken inler gibi bir ses çıkardım. Bir gram oksijene muhtaçtım. Akciğerlerim sıkışıyordu. Göğsüm hızlı hızlı şişip iniyor, dengem kayıyor, topuklarım titriyordu. 


Boğuluyordum. Dünya üzerime geliyordu. Dışarıda kırmızı halı, başrolünü bekleyen insanlar vardı. Gülümsemeli, dimdik durmalıydım. Herkes beni arıyordu. 


Kusmak için kendimi içeri atmak istedim ama bu elbisenin içinde iyi görünebilmek için sabahtan beri su bile içmediğimi hatırladım. 


Başımı geriye atıp gözümden akacak yaşı engellemeye çalışırken "Ada," diye bir ses duydum dışarıdan. "İçeride misin?" 


Elimi ağzıma kapatıp ses çıkarmamayı denedim fakat nafileydi. Ozan kapıyı açtı ve kabinin önünde duvara yaslanmış haldeki benimle doğrudan göz göze geldi. 


Kapıyı arkasından çarptı. Koşarak yanıma gelip dizlerinin üzerine çöktü. Beni omuzlarımdan tuttuğunda nefes alamadığım için boğulur gibi bir ses çıkarttım. "Ne oldu?" diye sordu korkuyla. Dudaklarımı aralamak istedim ama konuşamadım. 


Ozan, yanağımı kavrayıp yüzümü kendine çekti. Suratı acıyla kırışmış, endişeden dolayı gözleri hemen nemlenmişti. "Sarışın," dedi. "Bak bana. Şşh, ne oldu?"


"A..."


"Atak," dedi. "Panik atak geçiriyorsun." Başımı tutup göğsüne bastırdı. Ardından hızla oradan ayırdı ve iki eliyle birden yüzümü kavradı. "Tamam. Tamam... Ben buradayım. Geçecek şimdi."


Dejavu hissi her yerimi sarmaladı. 


Gözlerim kaymak üzereyken Ozan, başparmağını yavaşça şah damarımın üzerinde hareket ettirmeye başladı ve beni odaklanmaya zorladı. "Sakin ol," dedi usulca. "İyisin. Her şey yolunda. Ben buradayım." Elini enseme sardı, başımı hafifçe geriye yatırdı. Boynumu okşamaya devam etti. Bileğine tutunurken buldum kendimi. Kol saatinin çıkıntılı ve soğuk yüzeyini hissettim parmak uçlarımda. 


"Nefes al," diye fısıldadı. "Hadi bebeğim."


Gözlerim yanıyordu. 


Hiçbir şey yolunda değildi.


Buraya gelebileceğini hesaba katmamıştım. Bu yaptığı başımı çok kötü ağrıtacaktı. Planlarımın önüne set çekmişti. Tepki verememiştim. Çok hazırlıksızdım. Bana yakışmıyordu. Ona yenilmek, bana yakışmamıştı.  Şimdi söylentilerden de ondan da asla kurtulamayacaktım. Burada, tek başımaydım. Her zaman tek başımaydım. 


"Ozan," diyebildim zar zor.


"Söyle yavrum."


"İçeri dönmeliyim."


Ve Yiğit, buradan gitmeliydi. Onun yanına dönemezdim. Bir yol bulmalıydım. O buradayken bu geceye devam edemezdim.


"Döneriz." Kestirip atarcasına konuştu. Beni bu haldeyken buradan götürmeyi deneyecekti. Hiçbir yere gitmiyordum. Bu benim gala gecemdi. Bu Anbean'ın ilk gösterimiydi. Bu bir yıldızın gökyüzünde süzülmesi demekti. Kayıp bir yıldız olmayacaktım. En parlağı olmak için vardım. Dönecek ve ışıldayacaktım. "Ada... Etrafında gördüğün beş şeyi sayabilir misin bana?"


"Kapı," dedim nefes nefese bir halde. "Saatin, çantam, ayna, lavabo."


"Dört şeye dokun şimdi." 


Saatine dokundum, elbiseme, pantolonuna ve en son yüzüne. 


Parmaklarım yüzünde kalırken "Güzel," diye onayladı beni. "Duyduğun üç şeyi söyler misin peki?"


Grounding tekniğini benim için adım adım uyguluyordu. Hiç acele etmiyor, beni hiç bırakmıyor ve içinde bulunduğum ana adapte etmeye çalışıyordu. Ona ayak uydurmayı denedim.


"Senin sesin, havalandırma, dışarıdaki alkışlar."


"Harikasın," dedi bana yaklaşarak. Ensemi daha sıkı kavradı düşmemi engellemek ister gibi. "İki koku?"


"Sadece sen," dedim ciğerlerime bir nefes çekebildiğimde. "Sadece sen."


Başımı yeniden göğsüne bastırdığında saçlarımın arasına karışan parmaklarında bir titreme sezdim. Ozan, dudaklarını saçlarımın üzerine bastırdı. O da endişesini üzerinden atmaya çalışıyordu. "Öldüreceksin beni," dedi. "İyi misin biraz daha? Ne oldu birdenbire? Hastaneye gitmek ister misin?"


"Hayır," dedim hızlıca. Yavaş yavaş nefes almaya zorladım kendimi. Ozan'ın göğsüne saklanmak, güvenli bir alandı benim için. Etraftaki kalabalığı silen, huzurlu bir alan... "Toparlanıp içeri döneceğim."


"Ada..."


"Her şey yolundaymış gibi gülümseyeceğim."


"Bana yolunda olmayan şeyi söyle."


"Toparlanmama yardım eder misin?"


"Canımı bile veririm," dedi yüzüme bakmak için beni kendinden uzaklaştırdığında. Merhameti gözlerinden taşarken halime üzülüyordu ve hiçbir şey yapamıyordu. Soruları cevapsız kalıyordu. Onu mahvediyordum, beni mahvediyorlardı ve sonra sadece ikimizin olduğu bir alanda harap olmuş halde kalıyorduk. Sonsuz bir döngüye sıkışıp kalmıştık.


"Bana yardım et," dedim. "Onu burada istemiyorum."


"Kim o?"


"Yiğit." Ozan, buz kesti. "O gitmeli. Ortalığı ayağa kaldırmadan bunu nasıl halledebiliriz? Ben hallederim deme. İkimizi buraya kilitlerim de seni onun yanına göndermem. Tanıyorum çünkü seni. O da muhtemelen huzursuzluk çıkarmak için geldi zaten. Aklına bir şey geliyor mu?"


Aniden beni tutmayı bıraktı. "Ne yaptı sana?"


"Ozan..."


"Buna o mu sebep oldu?" Ozan, ayağa fırladı. "Nerede şimdi? Burada mı? İçeride mi?"


Kendimde nasıl o gücü bulduğumu anlamasam da bileğini yakalayıp kapıyla arasına geçerek dışarı çıkmasını engelledim. "Olay çıkarmadan bunu..."


"Çekil önümden," dedi dişlerini sıkarak. Şakağındaki damar zonklayarak atmaya başlamıştı. "Kavga mı ettiniz? Bir şey mi dedi? Sen mi çağırmıştın onu buraya yoksa o mu geldi? Onu görmedim. Piç, saklanıyor mu benden?"


"Dur bir."


"Sana dokundu mu?" diye sorarken sesi yükseldi. "İstemediğin bir şey mi yaptı? Onu öldürürüm. Siktiğimin kameraları mı durduracak beni? Seni bu hale getirecek ne yaptı sana?" 


"Öyle bir şey değil. Söylediğime pişman etme." Çoktan pişman olmuştum. Önünden çekilseydim koşarak salonun ortasına dalacak ve Yiğit'in ilk gördüğü yerde boğazına yapışacaktı. Sonra belki kendine bir tamirhane açardı. Çünkü kimse onu bu sektörde barındırmazdı. "Ciddi bir şey değil. Tartıştık ayaküstü. Keyfim kaçtı. Gitsin istiyorum."


"Ciddi olmayan şey, nefesin kesile kesile ağlattı mı seni lavabonun köşesinde?" Sinirden gözlerinin içi kızarmıştı. "Çekilir misin önümden Ada? Bir de ondan dinleyeyim olayı."


"Ona elini sürersen yüzüne bakmam."


Ozan, bir anda savaş meydanında bütün silahlarını kaybetmiş gibi duraksadı. "Anlamadım?"


"Dokunmayacaksın kimseye."


"Kızım!" diye bağırdı. "Taşak mı geçiyorsun? Kim verecek bu halinin hesabını bana? Söyle onunla uğraşayım!" 


"İyiyim ben."


Bana doğru tek bir adım attı. Belimi kavrayıp beni arkamdaki kapıya bastırdığında burnunun ucunu burnuma sürtecek kadar eğildi üzerime. "Nefes almıyordun."


"Alıyorum şimdi," dedim ama bu yalandı. 


Ozan, burnunun ucunu hafifçe yanağıma sürterken parmakları çenemi tuttu. "Sorun ne?"


"Sorun yok. Sen gelince geçti."


"Neden koruyorsun onu?"


Ellerimi yavaşça boynuna sardım. Gözlerim kapanmıştı. Ozan, parmağını yeniden boynumda dolaştırmaya başladı. "Onu gönderelim ve içeri dönelim. Herkes bizi bekliyor."


"Dünya yansa umurumda mı?" Başparmağı, alt dudağıma hafif bir baskı uyguladı. Ozan, kulağıma yaklaşırken sakalları tenimi gıdıkladı. Nefesini hissetmek beni ürpertti. Başparmağının ucu dudaklarımın aralanmasını sağladı. "Senden önemli tek bir şey var mı?"


"Ozan..."


"Ne var onda, bende olmayan?"


Alt bedeni benimkine yaslandı. Soluklarım yeniden hızlanmıştı fakat bu seferki heyecandandı. "Sarışın... Neden ayrılmıyorsun?"


Kendimi gülmeye zorladım. "Sen mi alacaksın beni?"


"Ben seni hiç bıraktım mı ki?"


Bu, doğru değildi. Ama iyi hissettirdi. Bu kadar yalnızken, yanlış olduğunu bile bile sarıldım cümlesine. 


"Gitmeliyiz."


"Her şeyi siktir edip eve gidelim mi?"


"Bizim için düzenlenen gala gecesinde mi? Hayır Ozan. Bu tarihin rezaleti olur."


"İyi değilsin." Nefesi kulağımı okşadı. "Seni görüyorum," diye fısıldadı. "Görmemi en istemediğin anda bile. Hissediyorum ağladığını. Hissediyorum kalp atışlarını. Gidelim dersen gideriz. Nereye olduğu umurumda değil."


"Gitmeyeceğiz. Annem burada. Herkes burada. Sadece Yiğit gidecek. Çözebilir misin bunu?"


Ozan, elini belimin kıvrımı boyunca sürükleyerek indirdi ve ardından bel oyuntumda küçük daireler çizmeye başladı. "Öyle bir çözerim ki bu kez ameliyat ettirmesi gereken tek yeri burnu olmaz."


"Ozan, lütfen..."


"Gitsin istiyorsan gidecek," dedi. "Hallederim."


"Hastaneye gitsin istemiyorum. Buradan gitmesi yeterli. Ve onunla yüz yüze gelmeden hallet bunu. Çünkü elin kolun rahat durmayacak, biliyorum."


"Şu herifi anmayı bir bırak," dedi tok sesiyle. "Bana iyi olup olmadığını söyle." 


"Gözlerim kızardı mı? Makyajım toparlanacak gibi mi? Çok bozulmamıştır diye ümit ediyorum."


"Nasıl göründüğünü sormadım. Nasıl hissettiğini sordum."


"Güzel görünüyorsam iyi hissedeceğim." 


"Bu sorunun muhatabı ben değilim o zaman," dedi Ozan. "Gözüme güzel görünmediğin tek bir an bile olmadı."


Bir anda içimde tatlı bir utanç belirdi. Az önceki durumumu düşünecek olursam bu müthiş dengesiz bir şeydi. Hislerim, hız treni gibi dalgalanarak ilerliyordu ve benim en ön koltukta devamlı midem bulanıyordu şu sıralar. 


Ozan, parmaklarıyla belimden göğsüme kadar elbisemin üzerinde dantelleri takip ederek ilerledi. Dekoltemin kenarında durdu. Ardından büktüğü işaret parmağının dışını iki göğsümün arasına sürttü. 


Beni heyecandan titretebilen tek adam oydu. 


Kafasının o adamdan uzaklaşmış olmasını fırsat bilerek "Sevdin mi bu elbiseyi?" diye sordum. "İçinde nasıl görünüyorum?" 


"Bir içim su gibi."


Ses tonu az daha gözlerimi kapatmama sebep olacaktı. "Bir şeye ihtiyacın var mı? İt problemini çözmesi için Gökhan'ı arayacağım. O bulur bir yolunu."


"Hayır. Sadece aynaya bakmalıyım."


Geçebilmem için biraz bana alan açması gerekiyordu. Ozan, gönülsüzce bir adım geriye gitti. O telefon konuşması yaparken ben gözlerimin altına dökülen göz kalemimi sildim ve tazeledim. Ardından rujumu yeniledim. Gözlerim çok şişmediği için şanlıydım. Ağladığıma dair tek emare, burnumun kızarmış olan ucuydu. Allığımı biraz daha abartarak bunu makyajla dengelemeye çalıştım. 


"Ada," dedi Ozan, telefonu kapatıp pantolonunun cebine atarken. "Bu gece gözümün önünden ayrılma, olur mu?"


"Ben iyiyim."


"Biliyorum," dedi. "Yine de yakınımda dur." 


"Ağlamış gibi duruyor muyum?"


"Hayır."


"Elbisem düzgün mü?"


"Evet. Yanımda duracak mısın?" 


"Bana sinirli olduğunu sanıyordum."


"Sana sinirli olmam, yanımda olmanı istemediğim anlamına gelmiyor."


Endişeleniyordu. Ben söylediğini yapmasam bile o beni gözetlemenin bir yolunu bulurdu, biliyordum. Aksi halde içi rahat etmeyecekti. "Zaten muhtemelen koltuklarımız yan yana ayarlanmıştır."


"Öyle değilse de artık öyle. Emin misin içeri dönmek konusunda?"


"Gökhan halletmiş midir?"


"Yazar şimdi," dedi sıkıntılı bir nefes vererek. "Bu konunun böyle kapanmayacağını biliyorsun, değil mi? Seni şu an zorlamak istemiyorum. Uygun zaman değil diyorum, kendimi tutmayı deniyorum ama Ada... Bana her şeyi anlatacaksın."


"Bir şey olsaydı zaten anlatırdım." Yeniden paniklemeye başladığımı hissettim. Buradan uzak durmalıydı. Eşelememeliydi. "Onu bunu boş ver de annem ikimizi yan yana gördüğüne hiç sevinmeyecek."


"Sevilay Kayalar'ı üzebilmek benim için bir onurdur," dedi alayla. "Siz konuştunuz mu?"


"Daha değil ama hemen gidip kameralara poz vermemiz gerek. Beni çiğ çiğ yiyecek ortadan kaybolduğum için."


"Son teklifim. Hiç kimseyle uğraşmak zorunda değilsin. Basıp gidelim mi?"


Ciddi olduğunun farkındaydım. Beni anlamasını umarak ona doğru döndüm. "Hiçbir yere gitmeyeceğimi biliyorsun."


Başını yavaşça salladı. Gözünü telefonuna doğru eğdiği sırada kaslarını sıkıca saran gömleğine baktım. Ona birlikte olmayı teklif ettiğim gece de beyaz gömlek giyiyordu. Her ne kadar kabul etmek istemesem de bu adama dünyanın en düz şeyi bile çok yakışıyordu. 


"Gökhan gittiğini yazmış. Ve herkesin bizi aradığını. İçeri dönmeliyiz."


"Önden buyur."


"Hadi oradan," dedi. "Sensiz hiçbir yere gitmiyorum."


"Kadınlar tuvaletindeyiz. Buradan birlikte çıktığımızı biri görse..."


"Geç bunları. Yürümeye başlamayacaksan kucaklayıp götüreceğim. Son sayı üç. Bir, iki..."


İkimiz de durduk. 


Beni öpmek için yanıma gelmezsen seni havuza atacağım. Son sayı üç. 


Uyanmazsan plaklarını kırmaya başlayacağım. Son sayı üç. 


Elbiseni kendin çıkarmazsan onu ben yırtmak zorunda kalacağım. Son sayı üç. 


Aynaya hızlı bir bakış atıp iyi göründüğümden emin oldum. Topuklularımın üzerinde koşturarak ona doğru ilerlediğimde Ozan, sertçe yutkunarak kapının önünde durmaya devam etti. "Geldim," dedim kapıyı açması için. 


"Hoş geldin."


"Çekilecek misin?"


"Eğer gecenin herhangi bir anında kendini yeniden kötü hissetmeye başlarsan bana hemen haber vereceksin, anlaştık mı?" 


Etkileniyordum. Yaşım kaç olursa olsun en çok aradığım şey ilgiydi ve Ozan bunu bana verdiğinde bütün yaşlarım, onun gölgesine toplanıp soluklanmak istiyordu. 


Beş yaşım hastayken onun mendil uzatmasını isterdi, on beş yaşım zorlandığı sınavda ondan kopya çekmek. Yirmi beşim yalnızlığını onun kollarıyla gidermek isterdi, otuz beşim onun hazırladığı kahvaltıda çay koymasını beklemek. Kırktan sonrasını göremiyordum. Yaşlanmaktan korkuyordum.


"Anlaştık," dedim.


"Bu hayatta gözyaşına değecek hiçbir şey yok," dedi Ozan, son bir kez yanağıma dokunarak. "Yürü şimdi."


İçimden söylediği şeyi tekrarladım ve açtığı kapıdan geçip etrafı kontrol ettim. Neyse ki bu tarafta hiç kimse yoktu. Böylece onu gizlice kadınlar tuvaletinden çıkarmayı başardım. Bu sırada peşimden sürüklemek için elini tutmuştum ve tuttuğum eli hemen bıraktım. 


O bırakmadı. Önüme geçip koridor boyunca beni yürüttü. Kalabalığa yaklaştığımızda ise kenetli parmaklarımız ayrıldı. Kameralar, Oya ve Musa Bey ile ilgileniyordu. Bu yüzden kalabalığa karışıp doğal bir şekilde görünür hale geldik. Kimse az önce beni yerden topladığını anlayamazdı.


Yan yana bir adım daha attık, ardından kameralar bize döndü ve flaşlar patlamaya başladı. İlk gösterimin yapılacağı salonun kapısında Gökhan'ın haki yeşili bir gömlekle dikildiğini gördüm. Gözünü kırpmadan Ozan'a bakıyordu ve yüz ifadesi çok sertti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışıyor olmalıydı. 


Yiğit'i buradan göndermeyi başardığı için yüzüme telefonu kapatmış olmasını affedebilirdim belki. 


Gökhan'ı fark etmesi için parmak uçlarımla Ozan'ın eline değdim. Ozan anında kafasını kaldırdı ve benim baktığım tarafa baktı. Gökhan ona çenesiyle bir onay işareti verdi. Ardından aynısını Ozan da yaptı. Bu onların birbirlerine sorun olmadığını söyleme şekilleriydi. Gökhan'ın omuzları gevşedi ama bu kez de gözleri bana yöneldi. 


İlgimi yeniden karşımızdaki kameralara çevirdim ve bize sorulan ayaküstü soruları cevapladık. Yan yana bir poz alıp alamayacaklarını sordukları an, Ozan'ın eli en sevdiğim şekilde belimi kavradı. 


Beni kendine doğru çektiğinde bedenim, buna anında uyum sağladı. Hafifçe ona yaslandım ve temasının tadını çıkarttım. 


"Yiğit Bey az önce ayrıldı," diyerek patavatsız bir bilgilendirme geçti basın mensuplarından biri. 


"Öyle mi?" dedim şaşkınlıkla. "Bir işi çıkmış olmalı."


"O halde ilk bölümümüzü kaçıracak," dedi Ozan. "Oysa eminim ki yeni hikâyemize o da şahit olmak isterdi."


"Sizin aranız düzeldi mi?" diye sordu pek meraklı muhabirlerden biri. 


"Aynı soruyu senelerdir döndürüp durmaktan bıkmadınız," diyerek araya girdim. Çünkü eğer girmeseydim Ozan içinde bolca küfür barındıran bir cevap verecekti.


"Yeni sorularımıza cevap alamıyoruz ki," dedi ukala. "Evlilik teklifi hakkında ağzınızı açmıyorsunuz bir türlü."


Ozan, yanımda kaskatı kesilirken elini belimden çekmedi. Kendimi toparladım ve gülümsedim. Bu oyun yeterince kirliydi. Ellerimi daha fazla kirletmek için kimseden direktif beklemeyecektim. Zor durumda kalıyorsam, zor durumda bırakırdım. 


"Canım..." Küçümser bir gülümseme takındım. "Evlenecek olsam kafanızda herhangi bir soru işareti olmaz inanın ki." Kafamı kaldırıp Ozan'a baktım. "İlişkimi göstermekten gocunan birisi değilimdir," dedim yeniden onlara döndüğümde. "Eğer bir evlilik teklifi kabul etseydim parmağımda bir yüzük görürdünüz."


"Yani teklif geldi ama red mi ettiniz?"


"Ada Hanım, iddialar yalan mı o zaman?"


Daha genişçe gülümsedim. "Bu gece daha fazla soru cevaplamayacağım. İyi eğlenceler arkadaşlar."


Yürümeye başladığımda Ozan, elini belimden çekmeden senkronize bir şekilde benimle birlikte hareket etti. Bu esnada beni tutuşu daha da sıkılaşmıştı. 


Mahfer Hanım, Musa Bey, Oya, Meryem, Farukçuğum Mazharoğlu ve ekibin kalanıyla da birkaç sahte gülümsememin yüzümde asılı olduğu fotoğraflarımız çekildi. Ardından ilk gösterim için basın mensuplarının girmesinin yasak olduğu salona doğru ilerledim. Bölümün sızdırılma ihtimaline karşın yalnızca davetli listesindekiler salona alınıyordu. Kapıdan geçtiğim an omuzlarımdaki yükün azaldığını hissettim fakat annem, bir muhafız gibi kapının ağzında beni bekliyordu. 


Ozan bir adım kadar arkamdayken annem, "Gülümserken karnını içeri çek," dedi. "Dik dur. Yüzün o kadar solgun duruyor ki şok geçirdim sana bakarken. Makyajını kim yaptı senin?" 


"Selam," dedim neşeli bir şekilde boynuna sarılıp. Kafasını sertçe omzuma bastırdım sussun diye. Arkadan insanlar geliyordu. "Çok iyiyim, sen nasılsın?"


"İyi," dedi annem. "O göbeğindeki piercingi bir günlüğüne bile çıkaramadın mı gerçekten? Dantelin arkasından parlayıp duruyor."


"Anne," dedim içimden bir titreme geçerken. "Geçelim mi koltuklarımıza? Çığlık atacağım yoksa."


Merdivenleri inerken sessizce söylenip duruyordu. "İnsan neden göbeğine dikkat çekmek ister ya? Karnın sanki çok düzmüş gibi... Ay resmen dantelin altında piercing var. Kendimi atacağım şuradan. Moda kan ağlıyor. Elbisen güzel Allah'tan. Kime diktirdin?" 


Tok bir "Sevilay Hanım," sesi gelene dek, Ozan'ın attığım her adımı takip ettiği çıkmıştı aklımdan. Annemi gördüğüm an ortamdaki farkındalığımı yitiriyordum. "Merhabalar, nasılsınız?"


"Seni yok sayıyorum gördüğün üzere," dedi annem hiç çekinmeden. "Keşke sen de aynısını yapsan."


"Fikirleriniz için hep yapıyorum aslında," dedi Ozan, sert bir sesle. "Lütfen sessizce koltuğa geçin yoksa her an herkesin gözü üzerimizdeyken ablacığım diye bağırarak size sarılabilirim."


Midem bulanıyordu. Salonun loş ışıklandırması beni memnun ediyordu. Aksi halde herkes renk değiştiren yüzümü görebilirdi. 


"Yiğit nerede?" diye sordu annem, hızlı hızlı adım atarak koltuğuna geçtiğinde. Kaderin bir cilvesi olarak benim yerim, onun ve Ozan'ın arasındaydı. Üçümüz yan yana oturduğumuzda annem kulağımın dibine girdi. "Hem, nereye kayboldun sen? Ozan da yoktu."


Bunun onu delirteceğini bildiğim için gülümseyerek "Sevişiyorduk," dedim. 


"Ada!" dedi annem, Ozan yanımda öksürmeye başlarken. 


"Ağzından tek bir olumlu cümle çıkacak mı anne?"


"Güzel olduğunu söyledim!"


Elbisenin. Benim değil. Onu kime diktirdiğimi sordun. İltifatın tasarımcıyaydı. Sen modelle hiç ilgilenmezsin. 


Kızınla değil. Modelle. Bana tek hissettirdiğin bu. Sonsuza kadar bir vitrin mankeni olacağım senin gözünde. 


Ve sen, bunu biliyordun Ozan. 


Şimdi böyle bakıyorsun ama o gün, başka şeyler söylüyordun. 


"Teşekkür ederim," derken sesim olması gerekenden daha kalın çıktı. Yutkunarak toparlanmayı denedim. Midemdeki sancı, damla damla biriken bir sıvı gibiydi. Saniyeler ilerledikçe yukarıyla yükseliyordu. Salon yavaşça dolarken annem o kusursuz gülümsemesini takındı ve önümüzdeki, yanımızdaki sıradan tanıdıklarıyla konuştu. 


Tırnaklarımın kenarlarından hıncımı çıkarmaya çalışıyordum. Dizinin bu hafta yayınlanacak olan fragmanı, konuklarımıza önden verilirken birden salondaki ışıklar kapandı ve ortam, sinema salonunu andırdı. 


Ozan, kucağımdaki elime uzandı. 


Onu kendi kucağına çekti ve parmaklarımla oynamaya başladı. 


Parmağımın ucuna dek hafifçe sürttü parmağını. Ardından elimin tersini takip etti. Elim onun piyanosuydu ve Ozan, ezbere bildiğim melodiyi ufak dokunuşlarla çalıyordu. 


Başımı onunkine yaklaştırıp "Piercingim kötü mü duruyor?" diye sordum. 


"Onun için birkaç adam öldürürdüm," diye yanıtladı. 


Dizimizin introsu girdi. Adım, herkesin önündeydi. Önce ben görünüyordum, olması gerektiği gibi. Ardından polis sirenleri beliriyordu ve ortadaki adım, sola kayıyordu. Kırmızı ışığın altına benim adım, mavinin altına Ozan'ın adı denk geliyordu. 


"Midem bulanıyor Ozan." 


"Biliyorum bebeğim." 


"Gecenin başrolü olmama bile izin vermiyor."


"Çünkü seni kıskanıyor." 


Kimse duymasın diye fazla dip dibe girmiştik. Yavaşlayan solukları kontrollüydü. İkimiz yerine de kontrolü o sağlıyordu. 


"Fısıldaşıp durmayın," dedi annem, sesini yalnızca bizim duyabileceğimiz desibelde yükselterek. "Ayrıca introda neden sol profilini kullanmalarını istemedin?"


"Sadece susun, olur mu?" dedi Ozan. "Kimse sizin yorumlarınızı merak etmiyor."


"Sen benimle nasıl böyle konuşursun?"


"Kusura bakmayın majesteleri," dedi Ozan. İkisi de birbirine laf yetiştirebilmek için kafalarını karnıma doğru eğmişlerdi. Bu esnada ben de nefesimi tutuyordum, karnım çıkmasın diye. Karanlıkta göz gözü görmüyordu ama annem her şeyi görebilirdi. "Sen kızınla böyle konuşmaya devam edersen, şok olacağın başka cümlelerim de var hazırda. Ben kendimi rezil etmekten korkmam, yeter ki sonunda sen bozul. Bunu istemiyorsan da sus biraz, tamam mı?"


"Senden tiksiniyorum Ozan Özaltan," dedi annem. "Doğup büyüdüğün mahallelere layık bir adamsın. Kırmızı halı namına hiçbir şey yok sende. Bir gün bunu herkes anlayacak. Bu dizi tutarsa sadece Ada için tutacak. Ben senin yerinde olsam, ben de böyle onun ağzının içine düşerdim. Başka şansın olmadığını gördün nasıl olsa."


Kendimle ilgili en sevmediğim şey, buydu. İkisine de değer veriyordum. Tüm bunlara rağmen. Tüm bu konuşmalara, aşağılamalara, iğrençliklere rağmen. Heyecanla izlemeyi beklediğim dizimin ilk dakikalarını kaçırmama neden olmalarına rağmen. 


Yarın öleceğimi bilsem, bugün yine ikisinin sevgisini dilenirdim. 


Asla akıllanmayacaktım. 


Beni en çok mahveden iki kişinin arasında otururken boğazımda acı bir his belirdi. Onları koltuklarına yaslanacakları şekilde önümden iteledim ve yanan gözlerimi kırpıştırıp Anbean'a odaklanmayı denedim. 


Elimi Ozan'ın temasından kurtardım.


Birkaç dakika sessizlik içinde geçti ve kendimi sakinleştirmeyi başarabildim. 


İyi olduğumu sanmıştım. 


Sonra Demir ve Göksel'in geçmiş sahneleri başladı. 


Birbirlerini yeniden gördükleri an, bir klip şeklinde eski anıları aktı ve arkaya tanıdık bir melodi sızdı. 


Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım. 

Unutma beni, unutama beni. 


Esmeray'ın Unutama Beni şarkısını kullanmışlardı. 


Sarıldığımız, gülüştüğümüz, çekerken göğsüme taş oturtan o sahneler bir bir geçti. İnsanın içine ilmek ilmek işleyen sözler, bize o geçmişte eşlik etti. 


Gölgen gibi adım adım.

Her solukta benim adım.

Ben nasıl ki unutmadım.

Sen de unutma beni.

Unutama beni. 


Galiba ağlamaya başlayacaktım. 


Bu hikâyeyi özümsemeye başlayan insanlardan hafif uğultular yükseldi fakat ne ben ne de yanımdaki adam kırık kalplerimizin gürültüsünden başka bir şey duymadık. 


Kırık kalplerin ritimleri, birbirlerini tanır. Uyumlu bir melodi oluşturmazlar belki ama inanın bana, notalar birbirine aşinadır. 


Salonda yeniden sessizlik oldu. Öpüşme sahnemiz geliyordu ve gerilim, akışı bilmeyenler tarafından bile hissediliyordu. Müzik, yavaşça kesildi ve diyaloglar devreye girdi. 


Demir'in Göksel'in sırtını yaslayacağı sokak lambasının altında karşılıklı olarak dikiliyorduk. 


Bir his, annemi bile susturmuştu. 


Bütün seyirciler bize bakıyorlardı ve gördükleri tek şey aşktı.


Yönetmenimiz, müthiş bir iş çıkartmıştı. 


Yüzlerimiz yakın plandayken kendime baktım. O an nefes alamadığımı dün gibi hatırlıyordum. Yavaş soluklarım, Ozan'ın yüzüme yaklaştıkça değişen bakışları ve aramızdaki çekim... Aslında onu benim öpmem gerekiyordu ama sahneyi değiştirmiştik. İlk hamleyi o yapacaktı. Fakat öncesinde, yönetmenimiz detaylara odaklanmayı seçmişti. 


Ozan bir konuda haklıydı. 


Ona bakarken göz bebeklerim, gözümün mavisini yutacak kadar büyüyordu. Kirpiklerim heyecanla titriyor, soluklarım ağırlaşıyordu. 


Ozan, yüzümü kavradığı anda sanki salonda bir patlama oldu. Yemin ederim daha az profesyonel bir ortamda olsaydık seyirciler Demir ve Göksel'e öpüşmeleri için tezahürat yaparlardı. İzlediğim hiçbir dizi ya da filmde buna benzer bir enerji yoktu. Bu, bizimle ilgili bir şeydi. 


Rol değildi. İkimizin kimyası, ortalığı yıkıp geçecekti. 


Muhtemelen peşinden bizi de sürükleyecekti. Neye uğradığımızı şaşıracağımız bir sele kapılmamız çok uzun sürmeyecekti. Birbirimizle ne yapacağımızı bilemeyecek ve işin içinden çıkamadıkça da her şeyi berbat edecektik. 


Demir, dudaklarını Göksel'inkilere bastırdı. Dışarıdan nasıl öpüştüğümü izlemek her zaman biraz tuhaf hissettiriyordu ama karşımdaki Ozan olunca bu daha da tuhaf bir histi. Ve şimdi, yanımda oturuyordu. Üstelik, birkaç gece önce bunu kameralar kapalıyken benim evimde de yapmıştık. 


Her şey olabilecek en tuhaf halindeydi. 


Geçmişteki bu ilk öpücükte birbirimizi keşfeder gibi yapmak için ikimiz de ekstra çaba harcamıştık. Bu da doğal bir akışın öncesinde alışmak için küçük temasları içeriyordu. 


Oysa çekim esnasında Ozan, dilini ağzımın içine itmemek için kendini zor tutuyordu ve ben de inlememek için kendime sürekli kameraların önünde olduğumuzu hatırlatmıştım. 


İkimiz de huzursuz hissederek kollarımızı koltuğun kenarına yaslamaya kalktık. Birbirine sürtünen kollarımız arasından gözle görülemeyen, yalnızca tende hissedebilen kıvılcımlar çıktı ve hızla geri çekildik. 


İmalı birkaç gülüş ve birkaç şok oluş nidası duydum etraftan. Hiçbirini umursamadım. Annemin yüzünü buruşturduğunu tahmin edebiliyordum, sallamadım. Gökhan ne alemdeydi birkaç saniyeliğine merak ettim sadece. Bir de Çisem'in gelip gelmediğini. Gelse muhtemelen yazardı bana, acaba bitmeden yetişebilecek miydi yoksa gelmeye çalışmaktan vaz mı geçmişti? 


Yanımdaki adam dışında hiçbir şey, o kadar da umurumda değildi. 


"Sigaraya çıkmalıyım," dedi Ozan, kulağıma yaklaşarak. "İyi misin? On dakikalığına kaybolsam idare edebilir misin?" 


"Beni de götürsene." 


Ozan, ayağa kalktı ve hiç tereddüt etmedi. Elini bana doğru uzattı. Annem gideceğimi anladığında o uyarı dolu tonlamasıyla "Otur, Ada," dedi. Eskiden olsa bu beni mum ederdi. Ozan'ın elini tuttum ve çevredekilere vereceğimiz malzemeyi umursamadan onunla gözden uzak köşeye doğru yürüdüm. Belki centilmence bana lavaboya kadar eşlik ettiğini düşünürlerdi, belki de akıllarından bambaşka şeyler geçirirlerdi. Gerçekten önemsemiyordum şu an. Biraz hava almak iyi gelecekti. 


Ozan, beni karanlık merdivenlerde arkasından yürüttü. Yalnızca perdeye yansıtılan dizinin ışığı salonu aydınlatıyordu. Bu da bizi hareket eden gölgelere dönüştürüyordu. 


Kapı kolunu kavradığında beni arkasından çekmeden önce etrafta basından birilerinin olup olmadığını kontrol etti. Ardından neredeyse koşturarak beni peşinden sürükledi. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetli haldeydi. Karanlık bir koridora girdik. Sonunda yeşil bir tabela vardı. Beni yangın çıkışına götürüyordu. 


Bu bana canımızın çok sıkıldığı ödül törenlerini ve davet gecelerini hatırlattı. Bizimle ilgili olaylar biter bitmez kendimize kaçacak delik arardık. Yangın merdivenleri, favori yerimizdi.


Binanın dışında kalan yangın merdivenine vardığımızda ılık bir rüzgâr, tenimi ısıttı. Ozan ceketinin iç cebinden sigara paketini aldıktan sonra ceketi ikiye katlayıp basamağın üzerine serdi. Elimi bıraktı ve çenesiyle oturmamı işaret etti. Ben otururken kendisi tırabzana yaslandı. 


Bir dalı dudaklarının arasına yerleştirdi, çakmağı çaktı ve alevin etrafına avucunu siper ettikten sonra dudaklarındaki sigarayı aleve doğru yaklaştırdı. Dünyanın son günüymüş de o zehirli dumana kavuşmak istiyormuş gibi odaklandığı için kaşlarını çatmıştı. İlk nefesi çektiğinde omuzları gevşedi. 


"Her şey yolunda mı?" dedim alçak bir sesle. Sessizlik, öyle güzeldi ki bunu olabildiğince az bozmak istemiştim. Yalnızca sokak lambalarının turuncu ışığı aydınlatıyordu bu merdivenleri. Onlar da bizden aşağıda kalıyorlardı. Bu yüzden loş ortam, yüzünde hoş bir karanlığa sebep oluyordu. 


"Hiçbir şey yolunda değil," dedi. "Ama bir sorun yok. Şu an yok."


"Sadece biraz hava almak istedim. Seni rahatsız ediyor muyum?"


"İçeride olsaydın üç nefeste içecektim yanına daha hızlı dönebilmek için." Sigarasından çektiği dumanı yavaşça üfledi. "Yani hayır, Ada. Beni rahatsız eden sen değilsin, senin yokluğun."


Yüzüne baktığımda içimden ya ondan sonsuza dek uzak durmak ya da ona sımsıkı sarılmak geliyordu. Şu an ikincisiydi. Kollarımı dizlerimin üzerine yaslayıp ellerimi birbirine kenetledim. "Gelsene böyle yanıma. Uzak durduğun için öyle düşündüm."


"Duman sana gelmesin diye dikiliyorum."


"Sorun değil, otur sen de." 


Basamağın benden arda kalan boşluğunu kapladı cüssesi. Omuzlarımız birbirine değiyordu. "Var mı anlatmak istediğin bir şey?" diye sordu. Zorlamak istemiyordu ama kafasında dönüp duran sorular olmalıydı. 


"Çisem'e biraz kırgınım." Konuşmaya başlayana dek bunu söyleyeceğimi bilmiyordum. "Aslında herkese biraz kırgınım. Biliyor musun, doğum günümde yanıma sadece sen uğradın."


"Kalabalık bir parti görüntülerinin düşmesini beklemiştim önüme," dedi Ozan, yüzünü hafifçe bana çevirerek. "Büyük bir kutlama istemedin mi?"


"Ben severim böyle şeyleri. Yani, severdim. Eskiden. Şimdi birkaç kişi, benim için yeterliydi ama tenezzül edip kimse gelmedi. Kimse zorunda değil zaten ama... Bilmiyorum. Boş versene. Bazen çok fazla şey istiyorum galiba insanlardan."


"Senin için bir şeylerin değiştiğini sanmıştım," dedi Ozan. Hemen ardından "Yani..." diye ekledi. "Arkadaş çevresi, ortamın, sevdiklerin..." Cümlesini toparlayamadığı için bir anda sustu ve sigarasına sığındı.


"Yalnız olmadığımı mı sanmıştın?" 


Başını aşağı yukarı sallamakla yetindiğinde gülümsedim. "Benimki kronik. Düzelecek bir şey değil. Sadece dediğim gibi... Çisem bu gece burada da yok. Gökhan bile burada, Ozan. Bir derdim olduğunda çözmesi gereken kişi o değil. Ama ben yine sana gelmek zorunda kalıyorum."


"Ada," dedi kadife gibi bir sesle. "Bunun bir sorun olmadığını biliyorsun değil mi? Röportajda şov olsun diye öyle konuşmadım. Bir sıkıntı olursa birlikte çözebiliriz. Her zaman deneyebiliriz... Nisandaki Ozan ve Ada değiliz bence şu an. Yani, onlar o ajansta birbirlerini görmek bile istemiyorlardı ama öyle ya da böyle bir yola girdik. Bu yolda düşman değiliz. En azından, benim tarafımdan durum bu."


"Düşman olsaydık daha mı kolay olurdu diye düşünüyorum bazen." Ona bakmadım, altımızda uzanan sokağa diktim gözlerimi. "Bu şekilde çok yıpratıcı." 


"Orası öyle."


"Bana bazen acıdığını hissediyorum," dedim. Başını hızla benimkine çevirdi. "Birkaç kez kötü halime denk geldiğin için böyle yumuşadıysan... Bunu yapmak zorunda değilsin." 


"Yalnız olduğunu görmekten hoşlanmıyorum." Duraksadı. "Ama yalnız olmadığını bilsem kafayı yerdim. Herhangi bir acıma yok. Denk geliyorum, destek olmayı deniyorum. Durum bu."


"Peki bu senin için zor mu?"


"Anlamadım."


"Bu çok zor bir şey mi?" diye yineledim. "Neden insanlar denemiyor bana destek olmayı? Neden sadece sensin hep? Ağzına geleni söyledi Ozan ya. Tek görevi burada durup sessizce izlemekti. Piercingten makyajıma, saçımdan başıma kadar her şeye laf söyledi. Keşke hiç gelmeseydi."


"O zaman nasıl mükemmel anne imajını çizecekti?"


Sessizleştim ve bunu o da fark etti. Kendimi daha fazla açmak istemiyordum, ona bile. Çünkü bu, eline silah vermek demekti. Beni vurabileceği yerleri insanlara kendi elimle göstermemeyi zor yollardan öğrenmiştim. 


"Mahfer Hanım'ın seni ne kadar sevdiğinin farkında mısın?" diye sordu birden, alakasızca. "Ve Meryem'in. Ve diğerlerinin. Sette neredeyse hiç zaman geçirmiyorsun onlarla. Sahneler biter bitmez  kayboluyorsun, karavanına kaçıyorsun, tek kalıyorsun. Yalnızlıktan dem vuruyorsun ama sanki kendi kabuğunda biraz çok zaman geçiriyorsun. Belki önüne çıkan yeni fırsatları değerlendirebilirsin."


"Bilmiyorum ki. Sıfırdan tanışmalar için hiç enerjim yok bu aralar. Sanırım biraz fazla yorgun hissediyorum."


"Panik atakların bu kadar sık mıydı önceden de?"


"Başta evet." O, ayrı olduğumuz dönemi kastediyordu ve ben de ayrılığımızın ilk zamanlarından bahsediyordum. Detay vermiyorduk ama birbirimizi çok iyi anlıyorduk. "Sanırım ikimiz de daha iyiye gidiyorduk ama dengelerimizi yeniden bozduk."


"Vardır elbet bir sebebi," dedi Ozan. "Böyle olması gerekiyordur. Baksana ne olur, nasıl olur derken bir haftaya başlıyoruz resmen. Bir şekilde oluyormuş demek ki."


Bana derin bir şekilde bakmaya başladığında istemsizce gözlerim, dudaklarının arasında kaybolan izmarite kaydı. Ozan, sigarasını basamağa bastırarak söndürürken bakışlarını yüzümden ayırmadı.


Kısa bir sessizlik oldu aramızda ve bir his, ikimizin de doğum günümdeki öpüşmeyi düşündüğünü fısıldadı bana. 


Bir şekilde oluyordu. 


Senin kontrolün dışında, hayat kendi akışındaydı. Düşünmek için ne kadar zaman harcarsan harca, bazı şeyler tek bir anlıktı o anlarda hayat boğazında acı bir tat bırakırdı. 


"Anbean, akıp gidiyor," diyerek konuyu değiştirdim. "Bu dizinin enerjisinin çok sevileceğini hissediyorum."


Aramızda yine bir sessizlik oldu çünkü başarısız bir denemeydi. Hâlâ yüzlerimiz birbirine yakındı ve bu sefer onun gözleri saniyelik olarak dudaklarıma kaymıştı. 


En sonunda muzip bir şekilde gülmeye başladı. "Yalnız ne öpüşmüşüz."


Gerginliğim dağıldığında bir kahkaha attım. "Gerçekten!" 


"Dijital proje tekliflerinin kapımıza yığılması lazım amına koyayım," dedi keyifle. Beni güldürmüş olmak, dudaklarına daha derin bir gülümseme kazıdı. "Ve o sahne, bir doğaçlamaydı. İlk çektiğimizi kullanmışlar, fark ettin mi? Farklı açılarda birkaç montaj vardı ama çoğunluğu ilk öpüşmedendi."


"Fazla aşina oynuyorsunuz demişti bir de. Ne olmuş? Yine ilkine dönmüş işte." 


"Yine de laf etme," dedi Ozan. "Adam bu işi biliyor. Açılardan kalite akıyordu."


"Canım marifet kamerada değil. Sen böyle kimya gördün mü?" Parmağımı ikimizin arasında gezdirdim. "Yüz tane film izliyorsun günde. Çıkar şöyle bir öpüşme sahnesi göster bana. Yok ki."


"İyi öpüştüğümü biliyordum ama senden duymak onore etti beni. Sağ ol, var ol Ada Göktan."


"Yani, Ozan..." dedim alayla. "Bu konularda iyisin, hakkını yiyecek değilim."


Ozan, beklemediğim bir anda gülme krizine girdi. "Bu konularda mı? Hangi konularmış onlar?"


Aniden utandım. Bunu fark etti ve yüzümü işaret ederek bir kahkaha daha attı. "Hadi oradan ya... Hanım kızımıza bak, bilmesek yiyeceğiz bu numaraları. Anlat anlat, başka hangi konularda iyiyim mesela?" 


"İnsan zorbalamakta üstüne yok," dedim gözlerimi devirerek. Öyle güzel gülüyordu ki yüzümü ifadesiz tutamıyordum. Dudaklarım benden bağımsız bir şekilde iki yana kıvrıldı. "Ya Ozan, gülmesene."


"Senin utanabilme yeteneğin varmış!" dedi gülmeye devam ederek. "Ne bileyim, aşkım hızlanların kalmış benim aklımda." 


Onu omzundan sertçe ittim. "Ne kadar pislik bir insansın ya." Diğer omzunu tırabzana çarptı ama umurunda değildi, resmen kahkaha krizine girmişti. Ben de daha fazla dayanamadım. "Niye aklında kalmış ayrıca bunlar? Sarhoşken ne dediğini hatırlamazsın ama iki sene öncesini silememişsin belleğinden." 


"Daha neler var, bir bilsen..." dedi imayla. 


Bu sefer altta kalmayıp "Biliyorum," dedim. "Ben de oradaydım." 


"Evet, genelde inleyip duruyordun." 


Bacaklarımın arasında bir sızı hissettim. Benimle dalga geçiyorken bile beni etkilemeyi başarıyordu. Ona duyduğum arzunun kökünü kazıma şansım olsaydı keşke. Çünkü bu, başıma bela oluyordu. "Bir beyefendiye hiç yakışmayan iftiralar bunlar."


"İftira mı?" Bakışları değişti. "B12 değerlerine bir baktıralım senin. Ayrıca, bir beyefendi olduğumu iddia etmedim. Sen de zaten beyefendilerden hoşlanan bir kadın değilsin."


"Nelerden hoşlanan bir kadınım?" 


"Dilimin a-"


"Ozan!" dedim gözlerim kocaman olurken. "Ayarın olsun biraz ya!"


"Ama sen ondan da hoşlanmıyorsun."


Beni o kadar köşeye sıkıştırmıştı ki konuyu başka yere çekecek hiçbir şey gelmiyordu aklıma. O beni dalgadan dalgaya sürüklüyordu ve bana sadece kapılması kalıyordu. Uzun zamandır onu bu kadar keyifli görmemiştim. Bu yüzden gülümsemeleri, çok kafamı karıştırıyordu. 


Ayakkabılarımıza dikti bakışlarını. Kendini susturmak ister gibi başını iki yana sallıyor, gülüşünü bastırmaya çalışıyordu. Aklına doluşan diğer ahlaksız şakalarını yutmaya çalıştığını sırıtma biçiminden anlayabiliyordum. 


Fazla sessiz kaldığım için gözlerini bana doğru çevirdi ve beni gülüşünü izlerken yakaladı. Nasıl baktığımı bilmiyordum fakat yüz ifadesinin değişmesi bir saniye sürdü. 


Bu gece için mükemmel bir biçimde şekillendirilmiş saçlarından kendini kurtaran küçük bir tutam, ılık rüzgâr yüzünden bağımsızlaşıp alnına doğru dökülmüştü. Saçlarını darmadağınık severdim ama o bir tutamı düzeltme isteğiyle karıncalandı zihnim. 


Bunu düzeltmek için elimi kaldırdım. O tutamı diğerlerinin arasına iterken saçlarının arasına daldı parmaklarım. Çenesi aşağıdayken sadece gözleri üzerimdeydi başta. Fakat sonra, başını geriye yatırarak cevap verdi dokunuşuma. 


Parmaklarım hemen geri çekilmediğinde beklentiyle daha fazla alanıma girdi. Benden uzaklaşmadı. Aksine, onu öpmemi bekleyerek baktı.


"Saçın..." dedim elimi ateşe değmişcesine geri çekerken. 


"Evet," dedi o da daha dik bir şekilde oturarak. 


"Düzeltmek için."


"Anladım."


Bir saniye önce açık seçik konuşabilirken bir saniye sonra birbirimizden utanabiliyorduk. 


Ve ben, buna bayılıyordum. 


Rahatsız edici bir his yumağı karnımda büyümeye başladı. Panikledim. O da hiçbir şey söylemedi, ben de söylemedim. Bir süre gözlerimiz birbirine tutundu ve sanki kendi aralarında bu işin nereye varacağı konuşuldu. 


"Dönelim mi içeri?" diye sordu Ozan sonunda, huzursuzca kıpırdanarak. "Yoksa bir sigara daha yakayım mı?"


"Bana hiçbir şeyin yolunda olmadığını söyledin ya," diyerek bu kez ben aldım ipleri elime. "Yolunda olmayan ne? Yani, sen ve ben hariç. Başka bir durum var mı?"


Başını hafifçe salladı ve bir sigara daha çıkardı paketinden. Ucunu ben alevlendirmek istedim ama tabii ki buna yeltenmedim. Yalnızca çakmağı yakmasını izledim. "Bir oyun için seçmelere girmiştim. Haber gelmeyince başka bir oyun için de girdim. İkisinden de hâla dönüş olmadı."


"Belki..."


"Belki yok Ada. Tiyatro bu. Seçmeler, bana kadardır. Ben gelince olay orada kapanır." Sigara dumanını gökyüzüne doğru üfledi. "Yani, kapanırdı. Eskiden."


"Çok mu oldu? Elbet iletişime geçeceklerdir. Dediğin gibi, tiyatro bu. Tiyatro sensin."


"Sahnede olmayı özledim," dedi. "Uzun zaman oldu. İşler, benim başvuruma kalmazdı normalde. Tekliflerin yağması gerekirdi önüme. Böyle bir oyuncu olmak istiyordum ben. Lisedeki Ozan'a ihanet mi ettim diye düşünüyorum bazen."


"Anbean çok zamanını alıyor aslında," diyerek başka bir şey sundum önüne. "Belki bir süre başka bir işinin olmaması senin için daha iyidir?"


"Neden olmuyor ama?" diye sordu. "Her şey ters gidiyor Ada. Bir işbirliği için çok hevesli olan marka, aniden bize siktiri çekti. Gökhan her şeyle o kadar uğraştı ki bu ara, bıktı herif artık. Olmayınca olmuyor da, olunca çok güzel olmuştu. Böyle hevesim kaçıyor." 


Popülaritenin tehlikeli bir şey olduğunu en iyi ben bilirdim. Getirdiği baskıyı bir kenara bırakırsak, sizi üne boğar ve ertesi gün yere çakabilirdi. Diplerde yaşamaya alışkın bir adamı kral gibi hissettirirseniz, işler değiştiğinde o kralın düşüşü çok sert olurdu. Çünkü kat ettiği mesafenin haddi hesabı yoktu. Geri gitmek, onun için diğerlerine göre daha zordu. 


Ve kendi kademesine başkalarını istemeyen kötü kalpliler, en çok dipten gelenlerle uğraşırdı. Onların başarı hikâyeleri kendilerininki gölgeleyecek diye o kadar korkarlardı ki en büyük istekleri düşüşlerini görebilmek olurdu. 


Her taşın altında Yiğit'in varlığını hissediyordum. 


Ozan'ı üzdüğü için onu mahvedecektim. 


"Kendinden hiçbir zaman şüphe etme," dedim yüzümü ona çevirerek. "Ne olursa olsun, yeteneğini asla sorgulama. Bazen de her şey şanstır, Ozan. Şans büyük illettir. Elindekilerin yetersiz olduğunu düşünmeye iter seni. Başkalarıyla kendini kıyaslama işine fazla girersen, o işin içinden hiç çıkamazsın."


"Çok iyi olduğumu bildiğim bir işte başarısız olmayı kaldıramıyorum."


"Sen hiçbir işte başarısızlığı kaldıramıyorsun."


"Çünkü bunu hak etmiyorum," dedi sert bir sesle. Hırsı bana göz kırpmasaydı irkilirdim belki ama onu gerçekten tanıyan biri, o böyle konuştuğunda bunun bir toparlanma işareti olduğunu bilirdi. "Hak etmediğim çok fazla şey yaşadım, daha fazlasıyla uğraşmak istemiyorum."


"Bunun ne kadarı için beni suçluyorsun?" 


Sorum dudaklarımdan koptuğu an kalbimin orta yerinde derin bir acı hissettim. Cevabı duymak istemiyordum ama düşünmeden konuşmuştum. Sanki öğrenmeye ihtiyacım varmış gibi. 


"Son birkaç seneyi kastetmiyorum," dedi, sesini yumuşatarak. "Bütün hayatımdan bahsediyorum."


"Son birkaç senenin ne kadarı için beni suçluyorsun?"


"Ben pişman değilim Ada." 


"Beni tanıdığın için pişman olduğunu söylemiştin sarhoşken." 


"Seni hiç tanımadığım bir hayattansa kalbimi bin kez daha kırmanı tercih ederim." 


Bakışlarımı kaçırdım ve ellerimi oturduğumuz merdiven basamağına yaslamak istedim. Üzerinde oturduğum ceketin kumaşı, sert zemini hissetmeme engel oldu. Kumaşı avucumun içine toparlayıp derin bir nefes aldım ve topuklu ayakkabılarıma baktım. "Sanmıyorum, biliyor musun? Bence bir şansın olsa silmek isterdin beni." 


"Şans büyük illettir," dedi, dudağının bir kenarı yukarı kıvrılırken. 


Onu her şeyden korumak istiyordum. Yeniden o his gelmişti. Hiç gelmemesi gereken. Bana çok uzak, çok yabancı olan. Beni bozan, beni üzen, beni paramparça eden. 


O yangın merdivenlerinde öyle bir ruh halindeydim ki, ona beni silebilmesi için bir şans vermek istemiştim. 


Bunu yapsaydı eğer, dünyada bırakacağım hiçbir izin benim için önemi olmayacağını biliyordum. 


"Sana hiç benim diyemeden ölseydim, boşa geçmiş bir ömür olurdu bu. Sahip olduğum en güzel şey sendin." 


Sigarasının uzayan külü, dirseklerini yasladığı dizlerinin arasından ayakkabısının ucuna düştüğünde kendine geldi ve onu hızlı hızlı basamağa bastırarak söndürürken boğazını temizledi. "Bir rüyaydı, bitti," dedi. "Başarısızlık benim kanıma işlemiş belli ki." 


Canım o kadar yanıyordu ki. 


Sesimin titremeyeceğini umarak "Bazen de bitmesi gerekir," dedim. "Gerçek hayata dönmek için rüyaların sonu gelmelidir."


"Gerçek hayatı sikeyim," diye karşılık verdi. "Ben o rüyada mutluydum." 


Ben de öyleydim ve şimdi ne kadar çabalarsam çabalayayım öyle olamıyordum. 


Biz birbirimize ne yapmıştık? 


Yüzünü bana doğru çevirdiğinde göz göze gelmemizi bekledi. Sonra bir yemin eder gibi konuşmaya başladı. 


"Belki bir gün sen başka bir rüya alemine dalarsın. Benim hiç erişemeyeceğim... Çünkü diyorum ya, sanırım bir gün silinip gideceğim. Her neyse. Söylemek için yanında olamazsam bile şunu bil. Seninle bir dakikalığına bile olsa tanışma şerefine erişmiş hiç kimseye borcun yok, benden başka. Çünkü varlığın, onlar için bir hediye olmalı. Görüyorum, insanlar seni sen olduğun için sevmiyor Ada. Sen de bu yüzden o güzel yüzüne bulduğun her maskeyi geçiriyorsun. Tanımadığın insanlar tarafından bu kadar çok sevilirken asıl ihtiyacın olanlar, sana hak ettiğini vermiyorlar. Hiç kimse için üzme kendini. Bu, onların sorunu. Sen yalnız değilsin, yalnız bırakılıyorsun. Ve herhangi biri yanında olmak istemiyorsa senin, inan bana bu onun sorunu."


O adam gibi konuşuyordu. Doğum günümde benim için pasta yapan ve sürprizlerden nefret ettiği halde sürprizi bozmamak için pastamı buzluğa atan o aşık adam gibi. Birlikte ada tezgâha yaslanıp pastamın buzlarının çözülmesini beklediğimiz gecedeki gibi bakıyordu. Sanki aşkından ölecekmiş gibi. 


Başarısızlığı hak etmiyordu. Zamanında beni uyardığı biri bana kafayı taktığı için çok sevdiği tiyatro oyunlarında yer almamayı, önüne böyle ket vurulmasını hiç hak etmiyordu. 


Ben de ondan duyduklarımı hiç hak etmemiştim. Sevgiyi pahalı hediyelerden, süslü malzemelerden ibaret sanan ben ortaya bütün kalbimi koyarak onu sevmeyi denemiştim. Yine de onu yeterince ikna edememiştim. 


Gözlerim yeniden nemlenmeye başladı. Bu gecenin göğsümdeki ağırlığı bir başkaydı. Duyduklarıma ihtiyacım vardı fakat ondan başka hiç kimse bu ihtiyacı karşılayamazdı. Benim için günün sonunda yalnızca oydu. Bir tek oydu. 


Onun iyiliğiydi. 


"Ozan..."


"Hım?" 


Hiç yapmamam gereken bir şeyi yapma isteği, bütün vücudumu ele geçirdi. Kendimi biraz ona yaklaştırdığımda hareketsiz kalarak bana baktı. Sözleri, kafamın içinde dönüp duruyordu. Bana kendimi onun kadar değerli hissettiren hiçbir şey yoktu. Onun bir zamanlar bana beslediği şeyin adı sevgiyse, ben hayatımda ondan başka hiç kimse tarafından sevilmemiştim. Güzel anılarımızın hatırına gelip bana aslında nasıl sevilmem gerektiğini hatırlatıyordu ve ondan azına minnet etmemem gerektiğini söylüyordu. 


Başımı önüme eğdim. İki izmarit, ayaklarımızın dibinde tükenmiş bir şekilde yan yana duruyordu. Kafamı kaldırdım ve yeniden ona baktım. 


Yüzüne yaklaşıp dudaklarımı yavaşça yanağına bastırdım. 


Onun kadar uzun cümlelerim yoktu benim. Bu yüzden yalnızca "Teşekkür ederim," dedim. 


Nefesinin nasıl sıklaştığını, göğsünün nasıl sıkıştığını hissettim. "Ne için?"


"Hissettirdiklerin için." 


"Kalp kırıklıkları için bile mi?"


"Sadece bu geceliğine, her şey için."


🎬


Selamlarrr selamlar. Favori an, sahne, replikkk???


Nasılsınız? Bölümü nasıl buldunuz? Var mı söylemek istedikleriniz?


Biliyorsunuz artık, etiketimiz #BizimİçinYazılmış. Konuşacak çok şeyimiz var gibi. Beklerim efendim. Yorumlarınıza boğun beni. 


Teşekkürler ve görüşüüürüz.🧡

Yorumlar

  1. Artık yiğit mevzusu çıksın yaaaaa kanım kaynıyor onu okuyunca ellerim kaşınıyor gözlerim puslanıyor yetıoo artık

    YanıtlaSil
  2. Araları bira, daha

    YanıtlaSil
  3. Araları biraz daha düzele bilir

    YanıtlaSil
  4. Ada ve Ozan arasındaki kırgınlığı hissediyorum bir ağırlığı var bende..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de de ya hani okuyorum yakınlaşıyorlar ama sonra ayrı oldukları aklıma geliyor kırgınlıkları hep bir adım önde çünkü

      Sil
  5. Bayıldımmm bölüme yiğit artık bir git nolur

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biraz zor ama onun rezil olmasını o kadar istiyorum kii anlatamam

      Sil
  6. çok güzel ilerliyor gerçekler inş cıkar özan öğrensin

    YanıtlaSil
  7. Gelde bir ay daha bekle şimdi puf :(

    YanıtlaSil
  8. Yiğit mevzusunda Ada’nın biraz öne geçmesi lazım. Tamam karşı taraf kirli oynuyor ama okuduğumuz Ada karakteride sektörde sağlam yeri olan biri. Yiğit gibi birine bu kadar pabuç bırakması pek gerçekçi gelmiyor. Araya 3. Şahıs/kötü adam koyma durumunu anlıyorum ama sürekli kötü adamın galip gelmesi ya da daha güçlü olması okur için pek keyifli olmuyor. Bir de Ada ufak tefek mesajları veriyor ama bu mevzuda Ozan da fazla saf yazılıyor bence

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ay agzına saglık aynen bu sekilde dusunuyorum umarım düzelirbuanlamda

      Sil
  9. yeni gördüm bu kurguyu
    sınavlardan sonra hemen uçuyorumm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

63. “Hiç Nefes, Çok Nefes; İlk Nefes, Son Nefes”

52. "Four Quarter"