63. “Hiç Nefes, Çok Nefes; İlk Nefes, Son Nefes”

Merhaba. Sanırım bu bizim üçten geriye sayımımızın başlangıcı. Başlamadan önce birkaç şey söylemek istiyorum. 


Öncelikle Analiz, upuzun ve bana çok iyi gelen bir yolculuk oldu. Bu kitaba çok fazla şey borçluyum. İyi ki 💙


Bildiğiniz üzere şu an kitaplaşma sürecindeyiz. Analiz I: Yarına Atılan Düğüm, çok yakında raflarda olacak. Ardından da diğer kitaplarımız çıkmaya başlayacak.


Ve biz burada final için geri sayıma başlamış durumdayız. Sizi final için son kitabın çıkışına dek bekletmenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Normalde final bölümünün basılı halinden önce burada yayınlanması risklidir fakat ben o riski alarak bunu yapacağım. Çünkü dediğim gibi, o kadar süre beklemenizi istemiyorum. 


Ve size gerçekten çok güveniyorum. 


Bu saatten sonra başkalarının okuma hevesini olumsuz etkilememek adına, yaptığınız veya yapacağınız paylaşımlarda SPOİLER olduğunu belirtmeniz, benim için çok önemli. 


Geriye dönük okumalarınızda ya da eski bölümlere dair yapacağınız yorumlarda/paylaşımlarda da aynı şekilde. Analiz ters köşeler üzerine kurduğum, üzerine kafa yorup detay detay işlediğim, yıllarımı verdiğim bir evren. Beş seneyi aşkın zamandan ve uykusuz gecelerimden bahsediyorum. 


Size artık normal gelen bir diyalog, bir isim, bir bölüm adı bile bir başkası için SPOİLER içeriyor olabilir. Bu yüzden Analiz hakkında konuşurken bunlara daha fazla dikkat etmemizi rica edeceğim. 


İlk kez okumaya başlayacak bir okurun okuma zevkini düşürmeyelim, olur mu? Onun yolculuğunun da sizinki gibi geçmesini isterim. 


Aynı şekilde, final için de geçerli bu. Ve Analiz mutlu son mu mutsuz son mu diye basit görünen bir mesaj da kesinlikle SPOİLER kategorisine girer. Bu sorudan hiç hoşlanmıyorum. Sizden ricam, eğer karşılaşırsanız sizin de bunu cevaplamamanız olacak. 


Birlikte başladık, birlikte bitireceğiz. Benim için çok kıymetlisiniz, bunu bilin. Her zaman ortaya en iyisini koymaya çalıştım. Umarım başarılı olabilmişimdir. Burada olduğunuz için teşekkür ederim. 


Kapağı, kutuyu ve diğer şeyleri göreceğiniz an için deli gibi heyecanlıyım. Ve geri sayımımız için fazlasıyla duygusalım. Daha fazla uzatmadan, bölümü size emanet ediyorum. 


❤️‍🩹


Bölüm Şarkıları:

Pilli Bebek, Bak

Teoman, Güzel Bir Gün Ölmek İçin

Tom Odell, When I Close My Eyes

NF & Britt Nicole, Can You Hold Me

NF & Mikayla Sippel, Chasing

NF & Andreas Moss, Lost In The Moment

Dean Lewis, Be Alright

Wiz Khalifa & Charlie Puth, See You Again


🪢


Dünya sana gülmediğinde

Avucuna bakacaksın

Yıldızları sayacak,

Bundan da bıkacak

Yaşamaktan utanacaksın. 


Bilirsin yalnızlığı. 

O soğuk hissi bilirsin. 

Boğar seni ve siler parmak izlerini. 

Boş bir odanın içinde nefeslerini

Dinleye dinleye geçirirsin geceni. 


Koşmanı söyleyecekler.

Bir kıyametin ortasında bile,

Sana koş diyecekler. 

Oysa durmak, dinlenmek istiyorsun.

Gitmeye bile gücün yok. 

Bu yüzden silinmeyi diliyorsun.


Bir sebep, seni tutacak. 

O sebep ki biraz uzansan 

seni kurtaracak. 

Kalbin atmıyorsa

Ve uzaksan kendinden

İzin ver ki tutsun biri elinden. 


Hataların, sadece hata. 

Ve sen, hatalı olabilirsin 

günün sonunda.


Bu koca dünyaya sığamadığında

Seni en mutlu eden yeri hatırla. 

Çünkü inanırım ki

Kör olan sen değilsin

Zifiri karanlıkta bile

Işıkları yakacak biri 

vardır mutlaka. 


⚓️


Gerçek bir acı, yalnızca bir kez yaşanır. 


Tarihin tekerrürüne kalp nasıl dayanır?


Herkesin bir eşiği vardır, en güçlü olanımızın bile. Benim bile. Hepimizin bir dayanma eşiği vardır. Hepimizin tekrar yaşanırsa kaldıramayacağı bir olay mutlaka vardır. 


En yakın arkadaşımı tekrar kaybedemem. 


Birini daha kaybedemem. 


Öleceğimi hissettim. Kalbim o kadar sıkıştı ki hareket edemedim. Elimdeki nota bakakalırken harfler gözlerimin önünde dalgalandı. 


Lekelensin istemedim.

Sizi seviyorum. 

Özür dilerim.


Salon, etrafımda dönmeye başladı. Ayaklarımdaki güç kayboldu. Zihnimde çıkan kasırga, aklımı da önüne kattı. Her şey... Kendimle ilgili döke saça topladığım ne varsa hepsi ama hepsi bir anda paramparça oldu. 


Zar zor dönebildiğim hayatımdan koptum. Susturmak için çok uğraştığım sesler geri döndü. Kanım uğuldadı. Kaslarım kendini bıraktı. 


Onun el yazısıydı. Eğik harfler, iki nokta yerine tek bir çizgi ile yazılan ö ve ü harfi... Hepsi Can Günay'a aitti. 


Elimdeki, en yakın arkadaşımın intihar mektubuydu. 


Gülmeye başladım. "Anlamazsın sen intiharı," dedim sesli bir şekilde. Başımı hızlı hızlı iki yana salladım. "Saçma gelir sana, çok uç nokta bulursun. Bunu yapmış olamazsın."


Gözlerimi kapattım. "Uyanacağım," dedim. "Uyanacağım şimdi. Kâbus bu." Hiçbir şey olmadı. Bir karabasan mı beni boğuyordu? Umarım onun soğuk bedenini kollarımın arasına çekmek yerine tam şu an ölürdüm. 


Kalk, dedi Mete. Zaman yok. Kalk. 


Titreyen parmaklarımla telefonumu elime aldım. Can'ın numarasını tuşladım. Çalmadı bile. Hiçbir şey olmadı. Şarjı bitmiş olamazdı. Can, şarjının 21'den aşağı düşmesine izin vermezdi.


Kalbim, hayatım boyunca hiç bu kadar korkuyla atmamıştı. 


Bacaklarımda bir temas hissettim. Tesla, gözlerini yüzüme dikmiş bana bakıyordu. Çok endişeliydi. Neredeyse ağlıyor gibi görünüyordu. 


Delirmiş gibi salondan fırladım. 


Ne yapacağımı bilemeyerek dış kapıyı açtım. Üzerime ceketimi bile almadım. Rehberime yeniden girdim ve Görkem'i aradım. Ona da ulaşılamıyordu. Kesinlikle bir kâbusta olmalıydım. Kaya'yı denedim. Arda'yı. Açan olmadı. 


Çığlık attım. 


Kendi sesimi hiç böyle duymamıştım. 


Gözümün önündeki binalar büyüyüp küçülüyordu. Bahçemizdeki ağaçlar, sanki bir çölde serap görüyormuşum gibi dalga dalga hareket ediyordu. Doğru düzgün adım atamıyordum. 


Cevapsız kalan aramalarıma diktim gözlerimi. 


Görkem... Kendini öldürmek isteseydi ne yapardı? Muhtemelen sonu, ilaçlarla olurdu.


Can böyle yapmazdı. 


Kaya... Bir silah mı kullanırdı? Tek bir kurşun. Fevri, ani bir ölüm. 


Can bunu da yapmazdı. 


Son kişiye indi gözlerim. Arda... Muhtemelen babası gibi kendini asardı. 


Can kendini asmazdı. 


Düşün, düşün, düşün... Bir yandan diğerlerini yeniden arıyor, bir yandan yürüyerek evden uzaklaşıyor ve diğer yandan Can'ın kendini nasıl öldüreceğini düşünüyordum. 


Hâlâ vaktim var mıydı? 


Saat 20.30'u gösteriyordu. 


Yapacaksa bunu 21.21'de yapardı. 


Bu ihtimale tutunmak, zihnimi bir saniyeliğine berraklaştırdı. 


Araba mı? Can, kendini öldürmek için bir araba mı kullanırdı? Son zamanlarda şoförünün Kaya olmadığı bir arabaya binmemişti. Ayrıca... Ölmeme ihtimali vardı. Altair, onu bir tırla şarampole yuvarlamıştı ama yine de ölmemişti. Bunu da tercih etmezdi. 


Çaresizce Eylül'ü ararken adım atmaya devam ettim. 


Nereye yürüyordum? 


Bilmiyordum. Önümü göremiyordum. 


Kilyos'taki Vega'nın evine mi gitmişti? Oraya asla zamanında yetişemezdim. Zamanım var mıydı ki? Ya çoktan öldüyse ne olacaktı? Ben de ölecektim. Gözlerim daha fazla yandı. Oraya gitse ne yapardı? Bileklerini mi keserdi? Hayır. Can Günay, kanlı bir ölümü tercih etmezdi. 


Lekelensin istemedim. Bilekliğimiz. Bilekleri. Keser miydi? Hayır, hayır. Görkem, Mete'yi kaybedişimin ardından birkaç gün daha beni o evden almaya gelmeseydi bunu muhtemelen ben yapardım. O, ben değildi. 


Gözlerimin önünde çatı katındaki panomuz belirdi. Yeşil bir postit, köşeye raptiyelenmişti. Yanında fotoğraflar vardı. Her şey, böyle başlamıştı. 


Bir bina. Gençler. Bir kadın. 


Kurbanlarını kendilerini aşağı atmaları için ikna eden bir kadın. 


Gözümün önünde bacakları garip bir açıyla bükülmüş, Mete'den sonra gördüğüm ilk ceset geldi. O gün Can Günay, beni o çatıda tutup oradan uzaklaştıran kişiydi. Aşağı baktığım için kötü olmuştum. Bir başka gün, uyuşturucu kullanmak zorunda kalmıştım ve bir binanın çatısından bakarken kendimi aşağı bırakmak istemiştim. 


Hikâyeyi başlatan, kendilerini aşağı atanlardandı. 


Ve Can Günay, o kadının son kurbanıydı. 


Ne zaman onu aradığımı bilmiyordum ama kulağımda Barış'ın sesini duydum. "Efendim Benekli?"


"Barış!" diye bağırdım. Sesim çatlaktı. Ne zamandır ağlıyordum? Hâlâ yürüyordum. Sitenin çıkışına yaklaşmıştım. 


Hayatımdaki en korku dolu sesi hattın öbür ucundan işittim. "Ne oldu? Neyin var? Asya!"


"Kendini atacak," dedim. Çoktan ölmüş olabileceğini ona söylemedim. Deli gibi ağlıyordum. Kelimelerimi anlayabiliyor muydu emin değildim. "Barış! Bir şey yap! Barış! Barış, ne olursun Barış..."


Dizlerim daha fazla titremeye başladı. 


Evden çıkarken ayakkabılarımı giymediğimi fark ettim.


Ayağımda beyaz çoraplarım vardı. 


"Bir tanem..." dedi Barış, kendini sakin olmak için fazlasıyla zorlayarak. "Nefes al. Anlayamıyorum söylediklerini. Lütfen nefes al."


"Barış!" Telefonu tuttuğum kolum uyuşuyordu. Kalp krizi mi geçiriyordum? Çok korkuyordum. Hiç bu kadar korkmamıştım. "Bizimkilere ulaşamıyorum. Yalvarırım bir şey yap. Can yok. Can intihar etti."


"Ne? Sen ne..."


"Yalvarırım." Adımlarım, sitenin girişindeki taksi şoförünün bana yaklaşmasıyla birlikte bir anda durdu. "Yalvarırım ölmesin. Yerini bul. Diğerlerini bul. Barış, yalvarırım bana yardım et."


"Hanımefendi," dedi adam. Karşısında saçı başı dağılmış, ayakkabıları olmayan ve deli gibi ağlayan bir kadın olduğu için neye uğradığını şaşırmıştı. "Sorun nedir?"


Barış'tan bir cevap bekledim fakat hiçbir ses duyamadım. 


Telefonumun şarjı bitmişti. 


Taksinin camına ellerimi dayadım. "Beni Can'a götürmen gerekiyor. Ben polisim. Bu... Hayat memat meselesi. Beni götürebilir misin?"


"Biri sana saldırdı mı abla?" diye sordu, anlam vermeye çalışarak. "Sakin ol. Atla." 


Hızla aşağı inip kapıyı benim için açtı. Bir an gözlerime baktı, ardından kolumu kibarca tuttu ve beni yolcu koltuğuna yönlendirdi. "Hastaneye mi gideceğiz?" diye sordu. "Beni korkutuyorsunuz."


Nereye gidecektik?


Hangi çatı katı? 


Keşke bizimki olsaydı. 


On iki gün önce, onunla bana yuva olan çatımızda yan yanaydık. Paketi, gözlerimin önüne geldi. İçinde on üç sigara vardı. 


Her gün için bir tane miydi? 


Can Günay'ın tek bir sigarası kalmıştı. 


Hangi çatı katı? Hangisi? Düşün. 


Şoför, nereye gideceğimizi söylemem için bana zaman tanırken başımı koltuğa yasladım. Her şeyin en çok ne zaman değiştiğini düşündüm. En son ben bir kurşunla vurulduğumda bu kadar dağılmıştık. Hepimiz o günleri farklı sebeplerden dolayı dönüm noktamız sayıyorduk. 


Can Günay'ı düşündüm. Yanıma geldiğini. Hastane yatağında yatarken bana baktığını. Çekinerek söze girdiğini ve bana Vega'yı öptüğünü anlattığını. 


O videoyu Analizcilerle de izlemiştik ve bu da bir çeşit dönüm noktasıydı. 


Can Günay, Vega'yı ilk kez öptüğü çatı katında mıydı?


Adresi biliyordum. 


Adama arabayı son hızda kullanmasını söylerken nereye gideceğimizi tarif ettim. Can bana anlatmıştı. Onunla konuşmuştum. Hatırlıyordum. Denizin kokusunu içine çekebildiğin bir yer demişti bahsederken. En üst kattan baktığında denizin göründüğünü söylemişti. O gece biraz estiğini de... Hiçbir gece o gece gibi hissetmediğini de. 


Aslında Can, Hermes'ten intikam alabilmek için Vega'yı öptüğü anı kayıt altına alıyordu. Ben hastanede yatıyordum tüm bunlar olurken. Kendime gelmemiş, bir odaya alınmamıştım. Görkem koridorda panik atak geçirirken Can geri dönmüştü. Hiç kimseye hiçbir şeyden bahsedememiş, sadece durmuştu. Onu öptüğünü itiraf edebildiği tek kişi bendim. 


Derin bir nefes almayı denedim. 


Mete, diye haykırdı zihnim. Onu kollarımın arasına çektim. Gözlerimi kapattım ve o anın içindeydim. Parmaklarımın arasından kan sızıyordu. Mete'nin kucağımdaki başını karnıma doğru çekiyordum. Elimi karnındaki kurşun yarasının üzerine daha sert bastırıyordum. Çekik gözleri, yavaşça kapanıyordu. Dudaklarından adım dökülüyordu. 


Yağmur... 


Kaset biraz daha geriye sardı. Her bir gülümsememin içinde onun cümleleri saklıydı. 


Yağmur, iyi ki tanıdım seni. 


Yağmur, her şeyimsin benim. 


Ve yerini Can Günay'ınkiler aldı. 


Asya, iyi ki geldin.


Asya, beni anlıyor musun?


Asya, özür dilerim. 


Her şeyin normale döneceğine o kadar inanmıştım ki yarım kalanları tamamladığımızı görememiştim.


Börek yemiştik. Beşiktaş maçına gitmiştik. Titanik'in sonunu hep birlikte izlemiştik. Son günlerde bir sürü... Bir sürü fotoğraf çekinmiştik. 


Can, duvarlarımı doldurmak için olduğunu söylemişti. Yeni evime çerçeveler alacaktık. "Çok güzel olur," demişti gözü dalmış gibi. "Fazla fazla al. Boş çerçeveler, elbet dolar."


Boğazım yırtılana kadar çığlık atmak istiyordum. 


Yolun nasıl geçtiğini ve o arabadan nasıl indiğimi, şoföre ne dediğimi bilmiyorum.


Binanın yakınına geldiğimde arabadan aşağı fırladığımı hatırlıyorum. Ayağım takıldı, düştüm, hemen kalktım. Titreyen bacaklarımla koşmaya başladım. Sırtımı duvara dayadım. Eğer hâlâ biraz vaktim varsa, ona vaktinin daraldığını hissettirmek istemiyordum. Eğer yukarıdaysa ve aşağıda beni görürse tetiklenirdi. 


Eğer çoktan bunu yaptıysa... 


Can Günay, o sokağın ortasında kanlar içinde yatıyor olacaktı. 


Doğru yerde olup olmadığımı bile bilmiyordum. Zamanım kalmış mıydı düşünemiyordum. Ellerimi karnıma sardım. 


Kimseyi kaybetmeyeceğim diye geçirdim içimden. Hiç kimseyi. Bir daha olmaz. Başında ağlayacağım tek bir mezar var benim. Gözyaşlarım bir ona yeter. 


"Seni yemin ederim affetmem Can," dedim, başımı sokağa uzatmadan önce. Ciğerlerimi bir nefesle doldurmayı denedim ama içime çekebildiğim tek şey acı hissiydi. "Yemin ederim affetmem." Titriyordum. "Beni bırakamazsın. Beni böyle bırakamazsın."


Sokağa baktım. 


Bomboştu. Terk edilmiş binanın kapısı aralık duruyordu. Rüzgâr sertçe esiyor, denizin kokusu yayılıyordu. Başımı yukarı kaldırmaya cesaret edemedim. Ne yaptığımın farkında olmadan kapıyı ittim ve hayatımda hiç koşmadığım kadar hızlı bir şekilde koşmaya başladım. 


Yedi katlı, inşaatı yarım kalan bir binaydı burası. Gri merdivenler hiç güven vermiyordu. Ayaklarım beni ona götürmeyecekse eğer, bu enkazın altında kalmayı kaldırırdı kalbim. Eğer o artık nefes almıyorsa üstüme taşlar yağsa bile ben kabul ederdim. Yemin ederim ederdim. 


Daha hızlı koşmaya başladım. 


Bacaklarımın beni nasıl taşıdığına hayret ediyordum çünkü parmak uçlarıma kadar titriyordum korkudan. Kalbim son sürat çarpıyor, nefeslerim her adımımda daha çok kesiliyordu. "Onu bulayım," diye mırıldandım bilinçsizce. "Allah'ım, yalvarırım... Yalvarırım onu bulayım. Yalvarırım, bir şey olmasın ona."


Yukarıya güç bela vardım. 


Tam yedi kat merdiveni belki de birkaç saniyede çıktım.


Bir kapı niyetine konumlandırılmış tahta parçasını iterek yanan gözlerimle terasa girdim.


Oradaydı.


Terasın alçak duvarının üzerine oturmuş, ayaklarını sallandırıyordu. O kadar uçtaydı ki rüzgar biraz sert bile esse aşağı düşecek gibiydi. Nefes sesleri yoktu. Yalnızca uzaktan dalgaların sesi geliyordu. Gökyüzü ve deniz, lacivertin aynı tonunda bütünleşmişti. Orası koca bir sonsuzluk gibi görünüyordu. 


Can'ın omuzları titredi.


Elinde telefonunu sıkı sıkı tutuyor, gözlerini orada oynayan videodan ayırmıyordu. 


Bu terası tanıyordum. Girdiğim kapının üzerine yerleştirmişti gizli kamerasını. Burada Vega ile ilk kez öpüşmüştü. Burası, onun hayatının en korkunç noktalarından biriydi ve sonunu burada getirmek istemişti. 


"Can..." dedim ağladığım için çatlayan sesimle. 


Başını öyle hızla bana çevirdi ki düşeceğinden korktum. Ellerimi uzatarak ileri doğru bir adım attığım anda gözleriyle beni olduğum yere mıhladı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Göz kapakları bile şişmiş durumdaydı. Kaçırıldığı zamandan kalma izler hâlâ tam anlamıyla iyileşmemişti ve şimdi yüz ifadesiyle birleşince her şey daha da korkunç görünüyordu.


Elindeki video oynamaya devam ediyordu. Rüzgâr sertçe esiyor, denizin kokusunu buraya kadar taşıyordu. 


"Can," dedim gülümsemeyi deneyerek. "Biraz üşüdüm, eve gidebilir miyiz?"


Titrememin sebebinin soğuk olmadığını ikimiz de biliyorduk. Tek kelime etmeden ayaklarıma indirdi bakışlarını. Sefil haldeydim. 


Ve o...


O kadar çok ağlıyordu ki hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim. 


Birer musluk taşıyor gibi akıyordu gözlerinin kenarından yaşlar. Yüzünde acı dolu bir ifade yoktu. Yüzünde bir ifade bile yoktu ama gözyaşları arka arkaya yanaklarına yağıyordu. Hissiz biri, içinde kalan son anıları şeffaf bir şekilde vücudundan atıyordu. Bu son dakikaları, onun için bir arınma seansıydı. 


"Can," dedim hiç tepki vermediği için. "Asya ben."


Beni tanıdığından bile emin değildim artık. Korkudan aklımı yitirmiştim. Yaşadığına şükredemeden, ona koşamadan öylece kilitlenmiştim. 


"Sen olmaz." Başını hızlı hızlı iki yana salladı. "Sen bakarken yapamam."


"Ne yapıyorsun ki?" dedi gördüklerini kabullenemeyen zihnim. Sol elindeki sigarayı fark ettim. Can, bana sırtını döndü. Sigarası sönmüştü. Duvardaki elini kaldırıp kenardaki çakmağa uzandı. Bir elinde telefon, bir elinde çakmak vardı. Dudaklarının arasına koyduğu sigarayı bir türlü yeniden yakamadı. Ben gelince Can Günay'ın son sigarası yarım kalmıştı. 


Onu yakmayı başaramadı. 


Pes ederek sigarayı parmaklarının arasına aldığında işaret parmağındaki gümüş yüzüğü fark ettim. 


Sol bileğinde olması gereken ip yoktu fakat parmağında yüzüğü vardı. 


"Bunu bile yapamıyorum," dedi çakmağı avucunun içinde sıkarak. Sonra benim buradaki varlığımı unutmuş gibi videoyu başa sardı ve gözlerini ekrana dikti. "Bir fotoğrafımız bile yok," dedi. "Sadece bu. Elimde kalan tek şey bu."


Ona bir adım daha yaklaşabilirim sandım ama avucunu kaldırarak beni durdurdu. Yüzüme bakmadı. "Yağmur..." dedi. "Lütfen git. Bunu sen bakarken yapamam."


"Sigara içmek için bu kadar yol mu geldin yani?" diye sordum, yeniden gülmeye çalışarak. "Bizim çatı neyine yetmedi ki?"


Beklediği, benim gitmem değildi. 


O, 21.21'i bekliyordu. 


"Bir gün birine seni öldürmesi için yalvardıktan sonra asla aynı kişi olunmadığını söylemiştin." Omuzlarından bir titreme geçti. "Ona beni öldürmesi için yalvarmıştım..."


"Bunu yapamazdı," dedim korkuyla. "Senin için istediği son bu değildi. Can, lütfen... Konuşabilir miyiz? Bana bakmanı istiyorum."


"Sana bakamıyorum," dedi. "Diğerlerine de. Arda'ya da... Denedim." Sesi boğuklaştı. Yarım bir sigara ve mor bir çakmak tuttuğu avucuyla başına vurdu. "Denedim... Denedim..." Arka arkaya vurmaya devam etti. "Arda'nın yüzüne baktığımda Milat'ın kanını görüyorum, Asya."


Can onu başından vurduktan sonra kanı, Arda'nın yüzüne sıçramıştı. Bu, ne yazık ki benim de sonsuza kadar hatıramda kalacaktı. Keşke Can'ın Vega yüzünden yaşadıklarını hafızasından silebilseydim ve ben her şeyi onun yerine iki kat daha fazla hatırlasaydım. O iyi olacaksa kafamın içinde yirmi dört saat dönecek olsa bile bütün travmalarını almaya razıydım. 


Tek istediğim yaşamasıydı. 


"Gülmeyi denedim," dedi. "Ağlamayı. Acı çekmeyi. Mutlu olmayı. Sevmeyi... Artık sadece hislerin fikirlerine erişebiliyorum. Sizi sevdiğimi biliyorum, yemin ederim. Ama sizi sevdiğimi hissedemiyorum." 


Bana bakmak için hafifçe bedenini çevirdiğinde siyah kapüşonlusunun göğsündeki kartal işlemesini gördüm. 


Görkem'in ona verdiği son hediye ile ölmek istiyordu. 


Bizi sevdiğini biliyordu ama yeterince hissedemiyordu. 


"Ama ben..." dedim burnumu çekerek. "Ben ne yaparım? Sen olmadan... Can, ben sen olmadan nasıl yaşarım? Görkem sana arkandan geleceğini söyledi. Gelir, Can. Biliyorsun. Ben de birini daha kaybedemem. Bunu biliyorsun. Can... Beşten bir çıkınca geriye dört kalmıyor Can. Yalvarırım in oradan. Çok esiyor, hasta olacaksın."


"Onlara iyi bak, tamam mı?" dediğinde telaşla bir adım daha yaklaştım ona. "Gelme!" diye bağırdı. Gözyaşları şiddetlendi. "Kedilerime de... Lütfen onlara da iyi bak. Sana bu kadar çok sorumluluk bırakmak istemezdim ama bu konuda senin kadar güvenebildiğim kimse yok benim."


"Can, yalvarırım bana bak..." Gözlerimin önü karardı. En son bu kadar çaresiz hissettiğimde bedenimde dört kelepçe vardı. Mete'yi kollarımda tutmaktan bahsetmiyordum bile çünkü o, apayrı bir şeydi. O duygunun adı çaresizlik değildi. 


Ve bugün, Can'ı tutacak kadar güç yoktu kollarımda. 


"Geri döndürülemez bir yerdeyim," dedi Can. "Bunu kabul et. Suçluluk duyma. Ben deli oteline bir kere daha gittim. Oradakiler, benden daha iyi durumda Asya."


"Çok ağır şeyler yaşadın," dedim. "Çok ağır... Konu sadece Vega değil. Biliyorum ben. Biliyorum. Seni görüyorum Can. Yemin ederim ki görüyorum. Anlıyorum. Lütfen... Ben çok korkuyorum."


"Kendilerini öldürsünler diye acaba onlara ne söyledi?" diye sordu. "Bana, bana aşık olduğunu söylemesi yetmişti."


"Can!" diye bağırdım. "Yapma. N'olursun."


Uzun cümleler kuramıyordum. 


Doğrusu, ayakta zar zor duruyordum. 


"Böyle olmasına izin vermemeliydim," dedi. "Hepinizi mahvettim. Kendimi mahvettim. Etik değerlerimi kaybettim, kendimden çok uzaklaştım. Ya da belki kendime yaklaştım... Korktukları halime. Belki benliğimi yanlış anladım. Belki çoktan kendini öldürmesi gereken bir korkaktım." Sesi öfkeli değildi. Çok saf, çok dingindi. Rüzgâr, ıslak yanaklarımı kuruttu. Göz pınarlarım yandı. O benden de beter durumdaydı ama artık ağlamıyordu. Sanki artık daha kararlıydı. "Böylesi daha iyi," dedi. "Çünkü ben böyle yaşayamıyorum. İnan bana, denedim."


"Bir halt denediğin yok senin!" dedim öfkeyle. "Yirmi bir sigara mı vardı Vega'dan aldığın paketlerde? O gittiği an geri sayıma başladın. Sen, onu vurduğun an kendi hükmünü verdin. Bundan çok daha fazlasısın Can. Her zaman çok daha fazlasıydın!"


"Ben..."


"Seni çok seviyorum," dedim. "Sen benim en yakın arkadaşımsın. Benimle evime gelip ben valizlerimi toparlarken yatağımda oturduğun günden beri. Bana çekinerek ilk kez Mete'yi sorduğun günden beri. Bahçemizdeki salıncakta bana çay getirdiğin, bana Vega'dan bir yabancı olarak bahsetiğin ilk günden beri. Hiçbir şey değişmedi. Hiçbir şey... Sen zamanı geldiğinde yaptın yapman gerekeni. Kötü biri değilsin ki Can. Hiç değilsin. Bizim önümüzde çok güzel günler var. Benim kötü günlerimin hepsini silecektik hani hep beraber? Hani hep yanımda olacaktın sen benim?"


"Artık bana ihtiyacın yok," dedi. "Bana aile olanlar, sana da ev oldular. Birbirinize sahip çıkın. Böyle bir şey yaşadığım için çok şanslıyım. Onlara bunu söyle, tamam mı? İyi ki onlarla tanıştım. İyi ki onlarla yaşadım."


"Can..."


"Artık kendim gibi hissetmiyorum." Uzun bir süre duraksadı. Bunu ifade edebilmek için çok beklemiş olmalıydı. "Tanıdığınız, sevdiğiniz gibi değilim artık. Olmuyor benden. Olmuyor Asya. Duramıyorum, uyuyamıyorum, yaşayamıyorum. Sığamıyorum. Ben o eve sığamıyorum. Bu dünyada yerim kalmadı benim."


"Can..." Devam edebilseydim söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. Kilitlenip kalmaktan ötesine geçmek istiyordum ama parmak uçlarıma kadar titriyordum. 


"İyi ki tanıdım seni," dedi, içinde kalmasını istemiyormuş gibi. "Bulsan bulsan sen bulurdun beni. Şaşırmıyorum... Böyle olsun istemezdim ama şaşırmıyorum inan ki. Ben suçluydum Asya. Suçlu olanın ben olduğumu sakın unutma, tamam mı? Kimseye hiçbir şeyi yıkmaya kalkma. Bu halimin sebebi benim. Kendimi bu hale ben getirdim. Şimdi de buna son vermeliyim."


"Yapamazsın!" Gözlerimin önü öyle karardı ki yüzünü göremedim. Karanlığa doğru "Yapamazsın!" diye bağırdım. "Beni böyle bırakamazsın. Kaldıramam. Benim için yaşayamaz mısın? Yalvarırım Can, in oradan."


"Asya..."


"Lütfen yanıma gel. Lütfen. Ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Sanırım bayılacağım. Lütfen Can."


"Gitmelisin," dedi tok bir sesle. Gözyaşlarını sertçe sildi ve yutkundu. Artık hiç ağlamıyordu. "Bir dakikam kaldı. Arkana bakmadan koşarsan uzaklaşabilirsin."


"Bizimkiler ne olacak?" diye bağırdım. "Sen olmadan yaşayabileceğimizi mi düşünüyorsun? Teker teker geliriz arkandan. Şüphen mi var? Sen tek başına çekip gidebileceğini mi sanıyorsun? Biz hiçbir yerde yalnız bırakmayız seni."


"Mete'ye emanet edersin beni," dedi Can, buruk bir gülümsemeyle. "Asya, anla beni. Zor olacak ama anla n'olursun anla. Kendimi göremediğim bir gelecek için her gün boğulmak istemiyorum."


"Sen zifiri karanlıktasın diye kendini kör sanıyorsun," dedim ona. Gözlerimi sertçe sildim. Görkem, beni böyle hayatta tutmuştu. Ezberden konuşmaya başladım. "Bana izin ver, ışıkların hepsini yakayım. Gerekirse kendimi ateşe veririm sen bir gelecek görebil diye."


"Ben... Layık değilim buna. Nefes almaya layık değilim Asya."


"Kim karar veriyor buna?" diye patladım. Ona bir adım daha yaklaşabildim. Hâlâ aramızda mesafe vardı ama bir adım, hiç adımdan çoktu. "Yaşamadan nasıl bilebilirsin? Nasıl böyle emin olabilirsin? Bana da olmuştu bu. Ben de istemiştim, hatırla. Ama bak şimdi neredeydim. Beni buraya siz getirdiniz. Olmaz deme, oluyor. Olabiliyor!"


"Yürümek istemiyorum," dedi. "Yok olmak istiyorum. Ben... Çok utanıyorum. Çok değersizim. Çok... Yanlışım. Geri dönüş olsaydı bunu bilirdim. Ben çok uzak bir noktaya geldim Asya. Çok ileri gittim."


"Onu özlemen mi ki sorun?" diye sordum. "Olabilir ki bu. Normal. İnsani. Hatalar yaparız. Hatalar normaldir ki." Ne dediğimi bile bilmiyordum. Güçlü durmak, düzgün konuşabilmek istiyordum. Bunu başaramıyordum. Tek bir şansım vardı ve onu elimde olmadan harcıyordum. "Lütfen yapma. Lütfen. Can! Aşağı bakma!'


Gözlerindeki ifade aklındakilerden uzaklaşmak yerine daha deli bir hal alıyordu. Telefona saati öğrenmek için bakacaktı. Bir dakika çoktan dolmuş olmalıydı ama bu, bizim vedamız olmamalıydı. Gözümün önünde bunu yaparsa hayatta kalma şansım sıfırdı. Hiçbir klinik beni kendime getiremez, aşk bu kez beni iyileştiremezdi. Bunu görmüyor muydu? 


"21.21," dedi. "Teşekkürler ve..."


Bir anda zihnimde bir patlama oldu. Bedeni yere çarptığında oluşacak sesi kafamın içinde duydum ve bu, beyin fonksiyonlarıma bir sinyal gönderdi. 


Kollarımı karnıma sardım. 


"Can," dedim. "Ben hamileyim." Başını hızla bana çevirdi. "Ve oğlumun adını Can koymak istemiyorum."


Gözleri sonuna kadar açılırken yarım kalan sigarası elinden düştü. 


Duvarın kenarına çarptı ve aşağıya yuvarlandı. 


Aynı şekilde telefonu da Can'ın kucağına düşmüştü. Can, gözlerini kocaman açmış halde yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. 


"Bunu sensiz yapmak istemiyorum," dedim bütün kalbimle. "Oğlum, bir dayısını hikâye olarak dinleyecek zaten. Lütfen... Onu sensiz büyütmek istemiyorum. İsmi Mete olsun istiyorum, Can olsun istemiyorum."


Erkek mi kız mı hiçbir fikrim yoktu. Hamile olduğumdan da hâlâ tam olarak emin değildim. Yalnızca banyomun zemininde pozitif bir hamilelik testi duruyordu. Sonrası bulanıktı. Bir destek arayışıyla kendimi sokağa atıp Analizcilerin evine koşmuştum. Şimdi ise buradaydım. 


Kalbim, gürültülü bir biçimde çarparken vücudumdaki bütün kan çekilmişti. Işıklar bir kere daha söndüğünde bu belirtilerin normal olmadığının farkındaydım. Başım çok şiddetli dönüyordu. 


"Sen," dedi Can, kekeleyerek. "Sen hamile misin?"


Bir cevap veremeden bedenim, şalterleri indirdi. Tek hatırladığım yere düşerken bile ağzımdan çıkan "Lütfen," kelimesiydi.


🪢


Dünya çok bulanıktı. 


Birkaç farklı an çok eski birer hatıraymış gibi zihnimde çakıyordu. Beyaz bir tavan hatırlıyordum. Sarsılarak giden bir... Ambulanstı sanırım. Siren sesleri kulaklarımı deliyordu ama gözlerimi kapalı tutmak konusunda inat ediyordum. Oysa kendime gelebilmiş olsaydım her yerde Can'ı arardım. 


Hastane yatağından da ağlaya ağlaya adını sayıklayarak uyandım. 


"Can!" Beyaz bir odanın içinde tek başımaydım. Ayağımda kirli çoraplarım vardı. Ayak tabanlarım taşlara basa basa ona ulaşmaya çalıştığım için sızı içindeydi. Kolumda bir damar yolu vardı. Serumu çıkartmaya çalışırken "Can!" diye bağırdım. 


Odanın kapısı sertçe açıldı. Önümü göremiyordum ama silüeti seçebildim. 


Dizlerimi karnıma doğru çektim. Kendime sarıldım. Gerçek mi diye ona baktım. Rüyada olmamak için tırnaklarımı bacağıma geçirdim ve canımın acıdığından emin oldum. Sonra yangın, bedenimden taştı. 


"Buradayım," dedi. 


Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. 


Yapabilseydim ayağa kalkardım. Yapabilseydim, ona koşardım. Bayılmış mıydım, bilmiyordum. Yaşadığım, bedenimin travmaya tepkisi olmalıydı. O daha iyi bilirdi. Buradaydı. Bilirdi. Bana anlatabilirdi. 


Telaşla bana yaklaştı. Adım sesleri hızlandı. Ben kendimden geçmiş gibi ağlarken Can, yanıma oturdu ve kollarını etrafıma sardı. 


Ona tutunamadım ama o beni sımsıkı sarıp göğsüne bastırdı. Yanında hiç böyle küçücük kalmamıştım. Gözyaşlarım dinmiyor, gözlerim alev alev yanıyordu. O kadar çok ağlıyordum ki sanki içim dışıma çıkmak üzereydi. Alamadığım nefesler yüzünden göğsüm sancılarla doldu. Fakat solum... Orası kanamıyordu. 


"Buradasın..."


Avucunu karnımın üzerine koyup sırtımı göğsüne yasladı. "Eğer erkek olursa adını Mete koyacaksın."


Sesi çatallı ve ruhsuzdu fakat hâlâ yaşıyordu. 


Ölmemişti. 


Zamanında hiçbir şeyi olmayan bir kadın, her şeye sahip bir adam tarafından kurtarılmıştı. 


Bugün ise her şeye sahip bir kadın, hiçbir şeye sahip olmayan bir başka adamı kurtarmıştı. 


"İyisin," dedi. "Kan sonuçlarını ne zaman alacağımızı sormak için dışarıdaydım."


Kollarımı boynuna doladım. Hiçbir şey umurumda değildi. Kalan hayatımı bu hastane yatağında da geçirebilirdim. Onun nefes alması yeterdi. "Özür dilerim," dedim. "Özür dilerim."


"Canım," dedi saçlarıma dokunarak. Çok donuktu, çok durgundu ama dokunuşu, hitabı gibi canlıydı. Boş bir bedene yaslanıyor gibiydim fakat kalbi bir buz kütlesinin altında atıyordu ve ben bunu hissedebiliyordum. "Ne özrü?"


"Çok özür dilerim."


"Şşh..." Başımı göğsüne bastırdı. "Buradayım. Senin... Sizin yanınızdayım."


"Ben... Emin değilim. Bir test yaptım ama... Aslında size koşmuştum. Sonra o kapları öyle ağzına kadar dolu gördüm. Can, öldüğünü düşündüm. Ve..." Bir hıçkırıkla kesildi nefesim. "Ben de ölürdüm. Yemin ederim Can, eğer bir daha böyle bir şey yaparsan..."


"Titriyorsun," dedi. "Doktoru çağırmalı mıyım?"


"Hayır, gitme." Yakasına yapıştım. "Hiçbir yere gitme. Beni yalnız bırakma."


"Tamam..." dedi beni yeniden sararak. "Sorun yok. Geçti."


Asla geçmeyecekti. 


Hiçbir şey, yaşadığım bu kâbusu silemeyecekti. 


Şiş gözleri, gözlerime değdi. Hangimiz daha kötü görünüyorduk bilmiyordum. Onunla yarışmakta zorlanmayacağıma emindim. Harap olmuş, mahvolmuştum. 


"Doktora şüphelendiğin ihtimali söyledim," dedi Can. "Test için kan aldılar."


"Kendimde gibi hissetmiyorum."


"Psikolojini siktim çünkü," dedi Can, elini sertçe saçlarının arasından geçirerek. "Bu normal bir bayılma değildi. Travmaya tepki olarak bütün sistemi kapattı zihnin. Hâlâ şokta olabilirsin. Bu yüzden biraz burada duracağız, tamam mı? Gözlem altında kalalım."


"Bizimkiler..."


"Az önce Arda'yı aradım," dedi Can. Bu, beni başka bir şoka sürüklerken "Ortalığı ayağa kaldırdığını tahmin ettim," dedi. "Ben sim kartımı çıkarmıştım, senin de şarjın bitmiş sanırım. Kaya bizi bulamamış. Aslında evren sonumu görmek için her şeyi yapmış ama... Seni hesaba katamamış."


"Ona ne söyledin?"


"Birkaç yalan," dedi geçiştirircesine. "Döndüğümüzde anlatacağıma ikna ettim. Burada öğrenmelerini istemezsin diye düşündüm. Sana biraz zaman tanımalıydım. Zaten sesimi duyunca sorgulamaya devam edemedi. O da bir yerlerde bayılıp kalmış olabilir."


Kendini hiç katmıyordu. Zihni, yalnızca benim için işlemeye devam ediyordu. 


"Görkem rahat durmaz."


"Olağan dışı bir durum söz konusu," dedi. "Sen panik butonuna bastın, ben de ses verip sirenleri susturdum. Kendilerine gelene kadar vaktimiz var diye tahmin ediyorum. Bu da yaklaşık yarım saat falan yapıyor."


"Eve gitmek istiyorum." Başımı sol omzuna yasladım. "Eve gidelim Can."


Çenesinin saçlarıma sürttüğünü hissettim. "Gideriz," dedi. "İşlemlerini halledelim, ben götüreceğim seni."


"Söz mü?"


Başını salladı. "Lütfen nefes al," dedi. "Nefes almıyorsun."


Denedim ama gerçekten zorlanıyordum. Camı açmak için ayağa kalktığında bile gidecek diye tedirgin oldum. Anladığı için hemen geri gelip yanıma oturdu. O hiç ağlamıyordu. Gözleri de dolmuyordu. Sadece yanımda duruyordu ve tepkilerimi gözlemliyordu. Sanki beden dışı bir deneyim yaşıyordu da gözlerini benden ayırırsa ruhu ve bedeni arasındaki bağ tamamen kopmuş olacaktı. 


Birkaç dakika sonra bir doktor yanıma geldi ve beni allak bullak eden o cümleyi kurdu. 


"Asya Hanım, hamilesiniz."


Kan sonucuma göre üç dört haftalık olduğunu tahmin ediyordu. Bana son adet tarihimi sorduğunda kulaklarım uğulduyordu. 


Bana iyi olduğumuzu söylediler. 


Biz... İyiydik. 


Doktorun yüzüne karşı bir kahkaha atmamak için kendimi sıkmam gerekti. Ciddiyetle başımı sallarken ne hissettiğimi bilmiyordum. Kendime bir şeyler hissetmek için zaman tanımıyordum. Litre litre ağlamıştım ama biraz bile rahatlamamıştım.


"Asya," dedi Can. "Başın dönüyor mu? Çıkabileceğimizi söylediler ama bu geceyi burada geçirebiliriz istersen. Analizcileri düşünme, bir şeyler uydururuz sen kendine gelene kadar."


"Onları görmem gerek."


O, bunu yapabilecek güçte miydi? 


Kendini hiç umursamıyordu. 


Hiçbir şey yolunda gitmeyecekti. "Eve geçmelerini, bizim de eve geçeceğimizi söyledim. İstiyorsan gidelim."


Başımı hızlı hızlı salladım. Olur da yeniden bayılırsam birilerinin Can'ı izlediğini bilmeliydim. Onu birilerine emanet edebilmeliydim çünkü kendime hiç güvenmiyordum.


Çıkış işlemlerimizi ve taksiye binişimizi anımsayamıyorum. 


Kopuk kopuk bir yolculuktu. Kendimi oradan oraya savrulmuş hissediyordum ve başımı biraz daha bir göğse yaslayamazsam tamamen kaybolacaktım. 


Görkem'e ihtiyacım vardı. 


Bana temel yaşam desteği sağlamalıydı. Belki yeniden kalp masajına ihtiyacım olabilirdi. Beni canlandırmalıydı. 


Ama önce onun ölümünü izleyecektim. 


Taksiden inip eve doğru yol aldık. Analizciler, kapının önünde oturuyordu. Kaya dizini sallıyor, Eylül parmaklarıyla oynuyor; Görkem saatine, Arda ise çalmasını bekleyerek elindeki telefona bakıyordu. Adım sesimizi duydukları an başlarını kaldırıp bize baktılar. 


Bahçemizde Can'la yan yana durduk. 


Benim ayakkabılarım yoktu, o ise çok ruhsuzdu.


Her şeyi çözmeleri bir saniyelerini aldı. Arda, kandırıldığını anladı. Bu onun en büyük acısı olmalıydı. Gözlerimin önünde alev alev yanmaya başladı. Eylül, bir destek arayışıyla Kaya'ya tutunacakken Kaya, Görkem'le birlikte ayağa fırladı. 


Bize doğru yürürlerken onlara yanlış anladıklarını söylememiz için ağzımızın içine bakıyorlardı. 


Can boğazını temizleyip "İçeri geçelim mi?" dediği anda Arda iki elini birden saçlarının arasına geçirip oturduğu yerden kalkamadan "Hayır," dedi. "Hayır ya..."


"Can..." dedi Kaya. Başka hiçbir şey söyleyemedi. İçeri girmemişlerdi. Belki de yeni gelmişlerdi. Bilmiyordum. Anlamlı bütünler oluşturamıyordum. Düşünme yeteneğimi yitirmiştim. 


Görkem, Can'ı kendine çekip bugün dünyanın son günüymüş gibi ona sarıldı.


Az daha hepimiz için öyle olacaktı. 


"Aklım çıktı." Bu sesi biliyordum. Kabullenmemişti. Bir açıklama bekleyecekti. Sadece Can'ı görmüş olmaya tutunuyor, kendini avutmaya çalışıyordu. "Aklım çıktı lan." Görkem güldüğünde yeniden ağlamaya başlamamak için direndim. "Kendine bir şey yaptın sandım. Kafayı yedik burada. Sabah bana dediğin gibiydi, değil mi? Yağmur'laydınız, öyle değil mi Can?"


Ona bize geleceğini mi söylemişti?


Ben, onlarla olduğunu sanıyordum. Onlar, benimle olduğunu sanıyordu. Can, kendisi için uygun bir denklem kurmuştu. Bu planlı bir şeydi. Bu, ölümle sonuçlanmamıştı ama gerçek bir intihar girişimiydi. İdrak etmekte ben gördüğüm halde zorlanıyordum. Süreç onlar için nasıl işleyecekti, hiç bilmiyordum. 


Can, Görkem'e sarılmadı. Eli havaya kalktı ama onu sırtına yerleştiremedi. "İçeri geçelim," diye yineledi. "Hava esiyor."


"Üşüdünüz mü?" diye sordu Görkem. İnkâr aşamasını öyle net yaşıyordu ki benim yalnızca bir iki saat önceki halime benziyordu. Zamandan da haberim yoktu ki. Hava karanlıktı işte. Gece olmuştu. Umarım bu gecenin bir sabahı da olurdu. "Geçelim. Arda, kapıyı aç hadi. Üşümüşler. Soğuktu tabii."


"Sana inanmıyorum," dedi Kaya öfkeyle. Bu ani çıkış Arda'ya ait olabilecek kapasitedeydi fakat Kaya'ya aitti. "Ne yaptın?" diye sordu. Neredeyse Can'ın üzerine yürüyecekti. "Ne yapacaktın?" dedi bu kez. "Niye kuş gibi titriyor bu kız? Biz niye buradayız? Neden bir boktan haberimiz yok bizim? Siz nereden geliyorsunuz böyle amına koyayım ya? Ayakkabıların nerede Asya?"


"Vardır bir açıklaması," dedi Görkem, Can'ın omuzlarını kavrayarak. Başını yavaş yavaş salladı. Can'ı korumak ister gibi kolunun altına aldı ve beni arkada bıraktı. Sadece buna bakarak bile aklını nasıl yitirdiğini görebiliyordum. Başını sallamaya devam ederek onu kapıya doğru yürütürken Can tamamen teslim olmuş bir halde ayak uyduruyordu. "Üşümüşsün." Avucuyla onun omzunu aşağı yukarı sıvazladı. Üzerinde ona hediye ettiği kapüşonlu olduğunu o da fark etmişti. Bu her şeyi daha beter hale getirirken Görkem, kimsenin bakışlarına aldırmadan anahtarı kilide takmayı denedi. "Isıtırız şimdi seni. Ev sıcaktır."


"Can," dedi Eylül şok içinde. Ardından bakışları benimkileri buldu. "Siz gerçekten neredeydiniz? Söylesene Asya. Aklımı kaybedeceğim, lütfen bir şey söyle."


"Hastane," dedi Can. "Hastanedeydik."


Okları kendi üzerine almak istiyordu. Doğruyu anlatacağımı biliyordu ve gerçeği tam olarak yansıtmasa da onların eline parçaları veriyordu. 


Görkem, Can'ı bırakıp bana çevirdi başını. Gözleri telaşla her yerimde dolaştı. Paniğinin kademe kademe yükselişini izledim. Kaya, yanımda biterken "Sen iyi misin?" diye sordu. Başımı salladım. Görkem, gözlerini benden ayırmadı. Açtığı kapıyı ittiği halde bir süre duraksadı. Ardından "Çocuklar," dedi. "Siz Can'la salona geçin. Benim... Üzerimi değiştirmem lazım. Geleceğim."


Hepimizi öylece bırakıp hızlı hızlı içeri yürümeye başladığında olacakları kestirebiliyordum. 


Can, içeri girmek yerine Arda'nın yanına gidip elini uzattı. Arda'nın ağzı açık kalırken o ele hayatı pahasına tutundu ve ayağa kalktığı anda Can'a sımsıkı sarıldı. 


Eylül'ü ve Kaya'yı öylece bırakıp kendimi Görkem'in peşinden gitmeye zorladım. 


Telaşlı adımlarımla koridoru hızla geçtim ve odasının kapısını ittim. 


Camdan dışarı kafasını uzatmıştı. Elleri yakasını çekiştiriyor, gömleğinin düğmelerini çözmeye çalışıyordu. O kadar panikle hareket ediyordu ki bunu başaramıyordu. Nefes almaya çalışıyor fakat yapamıyordu. Çıkardığı boğulur gibi sesin ardından koşarak ona yaklaştım. 


Gözlerim, o anda masasının üzerinde duran açık matematik kitabına kaydı. 


Arasında tam altı tane zarf vardı. 


Can, yalnızca bir not yazmamıştı. Hepimiz için bir intihar mektubu bırakmıştı. Yalnızca önce Görkem'in görmesini istemiş, süreci yönetme yetkisini ona vermişti. 


O mektupları okuyacak ve kaldırabileceğimizi ya da zamanının geldiğini düşünürse bize onlardan bahsedecekti. 


Can Günay, her detayı düşünerek bu evden gitmişti. 


Tıpkı nefret ettiği o kadın gibi. 


Görkem, "İntihar etti," dedi. Hıçkırıklar ve heceler birbirine girdi.


"Görkem," dediğimde "Ben..." diyerek varendaya çıkan kapıyı açtı. Oksijen ihtiyacıyla tutuşurken kendini kapının girişine öylece bıraktı. Gömleğinin yakalarını çekiştiriyor, hava almayı deniyordu. 


Onunla beraber yere çöktüm. Bana bakmadı. Başını kapının diğer tarafına çevirmiş, havayı içine çekmeye çalışıyordu. O bir türlü yapamadığı için gömleğinin en üstteki düğmesine uzanıp onu ilikten çıkardım. Avucumun altındaki göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözlerini sabit bir noktaya dikmişti, çok çaresiz görünüyordu. 


"İçeri dönmeliyim," dedi. Hızlı nefesleri yüzünden zar zor anlayabildim kelimelerini. Başını, arkasındaki kapıya vurdu. Saçlarını sertçe avuçladı ve iki kez çekiştirdi. "Dönmem gerek. Düşmemem gerek."


"Nefes alman gerek," diye fısıldadım. Sesimi sakin tutabilmekte çok zorlanıyordum. Gömleğinin bir düğmesini daha açtım ve varlığımı hissettirmek için avucumu yanağına yerleştirdim. O önümde can çekişirken ben onu sakinleştirmeyi denedim. 


Çoktan kendimi kaybetmiştim. 


Belki onları kazanmanın bir yolunu bulabilirdim. 


"Öldüğünü düşündüm," dedi. "Öldü sandım."


Çocuğunu kaybetmiş bir babaya ait olabilecek türden bir kederle içini çekti Görkem. Dile getirebildiğinde gözünden bir damla yaş aktı ve yeniden açmaya reddedercesine sıkı sıkı yumdu onları. Bir damla yaş daha yanağına doğru yol aldı.


"Beni korkutuyorsun." 


Cevap vermedi. Başını bir kez daha arkasındaki kapıya vurdu ve muhtemelen ona yetişememiş olmanın vicdan azabı tarafından ezildi. Bir daha onu göremeyecek olma düşüncesi, tüm bunların sebebiydi. İşte Can Günay, bizim hayatımızda böyle bir yer kaplıyordu ve bugün ağlayarak bana kendini değersiz hissettiğini söylemişti. Artık onu sevmediğimizi...


Kalbimi yerinden sökseler yine de onları sevmenin bir yolunu bulurdum. Yaşadıklarımızın herhangi bir aşamasında ölmüş olsaydım toprağa karışır, yine bu evin bahçesinde filizlenirdim. 


Görkem'in korkusunu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Atağının hiç bitmeyeceğini düşünmeye başlamıştı. "İçeri dönmeliyim," diye sayıklıyordu. "Her şeyin düzeleceğini sanmıştım. Yanılmışım. Hiç umut yok. Biraz bile."


Elini sıkıca kavradım. Gözlerini bana çevirmesini ümit ediyordum ama kendini tamamen kilitlemişti. Sakinleşemiyordu. "Seninle bir şey konuşmalıyım."


Başını pervazdan ayırıp boynuma gizledi kendini. Nefes almaya çalışırken kolumu ona dolayarak "Buradayım," dedim. "Hepsi geçecek."


Bunu yapmak için çok yorgundum. Daha fazla sürdüremezdim. İçimdeki bütün bu hislerle daha fazla bekleyemezdim. 


"Görkem," dedim ciddi bir sesle. "Kendine gelmelisin. Sana ihtiyacım var."


Boynumdan derin bir nefes aldı. Göğsü ritimsiz ritmini sürdürüyordu. Elini yere bastırarak kendisi için bir güç arayışına girdi. Neredeyse kucağıma yığılmıştı. Kendini biraz toparlamayı denedi. 


"Hastane dedi." Birden sesindeki korku şiddetlendi. "Bir şey mi oldu sana?" Bu, yeni aklına geliyordu. Zihni öyle bir parçalanmıştı ki Görkem, onu bu kez nereden toparlamaya başlayacağını bile bilmiyordu. 


"İyiyim."


"Ben değilim," dedi. "Ona ulaşamadım. Sana ulaşamadım. Korkunçtu. Çok korkunçtu." Omuzları çöktü. Avucuyla yerden destek alarak kendini oturmaya zorluyordu. Kolu şiddetle titremeye başladı. "Hiçbir şey yapamadım," dedi. "Herkesi ayağa kaldırdım ama elimden hiçbir şey gelmedi. Çok çaresiz kaldım. Onu ölü bulacağıma o kadar inandım ki bulmak bile istemedim. Her şey bitti sandım. Bir daha asla bu evde tam olmayacağımızı, biz diye bir şeyin kalmadığını sandım."


İçindeki irini boşaltır gibi arka arkaya kurduğu cümleleri yavaşça başımı sallayarak dinledim. Bu sırada elimi ona doğru uzattım ve parmaklarını parmaklarımın arasına geçirmesini bekledim. 


Görkem, elimi tuttu ve dudaklarına götürdü ama bunu yaparken de sıtmalanmış gibi eli titriyordu. Yeniden ağlamaya başlamamın önündeki engel neydi bilmiyordum. Sanırım onun için güçlü durmayı deniyordum. Oysa tamamen bitmiş durumdaydım. 


"Sevgilim," dedim şefkatle. "Lütfen böyle yapma. Ben onu bize getirdim."


"Nasıl," diye soracak oldu. Bunu anlatmaya hazır olmadığımı bilmiyordu. "Biz buradan nasıl toparlanacağız?" Kafasını iki yana salladı. "Bizi bu kadar koruyabildim," dedi suçlulukla. "Bu kadarı geldi elimden. Ona inanmamalıydım. Onu asla yalnız bırakmamalıydım. İyiye gittiğini zannediyordum."


"Her şey yeterince zorken kendine bunu yapmamalısın."


Robotik bir şekilde çıkan teselli cümlelerim hiçbir işe yaramadı. Kalbimle konuşmuyordum. Kalbim, korkutucu bir his tarafından sıkıştırılıyor ve patlamaya hazır bir bomba olarak göğsümde geri sayım yapıyordu. 


"Ne halde olduğumuzu görmedin," dedi. "Çocuklarla kafayı nasıl yediğimizi bilmiyorsun ama buna rağmen sen bile artık inanmıyorsun bize," dedi. "Sen bile inanmıyorsun buradan ayağa kalkabileceğimize."


"Kalkmak zorundayız."


"Neden?" diye sordu. "Neden Yağmur? Birimiz kendi sonunu getirecekken diğerlerinin ruhu duymayacaktı. Hak ediyor muyuz yeni bir başlangıcı? Eksilecektik. Belki de çoktan eksildik. Çok güçsüz hissediyorum. Çok boktan... Ölecek gibiyim lan. Ben kaldıramıyorum artık. Bu sorumluluk beni bitirecek. Bu suçluluk, tüketecek beni. Aklımın son kırıntısını da bugün kaybettim. Her şeyi bırakmak istediğim bir yerdeyim."


Kendini çok büyük bir sorumluluğun daha beklediğinden habersizdi.


"Maalesef," dedim gözlerim dolarken. "Bunu yapamazsın."


Önümde her şeyin mahvolduğunu düşünerek ağlayan bir adam vardı ve ilk kez, gerçekten her şeyi bırakmak istediğini hissediyordum. Daha önce benimle sınanmıştı. Şimdi sınandığı kardeşi yerine koyduğu adamdı. Yarın sınavı bambaşka bir şey olacaktı. Bundan çok yorulmuştu. 


Verdiği bütün savaşları kazanırdı ama savaşmamak da bir seçenekti. 


Buna bugün bir çatıda şahit olmuştum. 


"Çok yoruldum," dedi gözlerini yeniden kapatarak. "Bizi yaşatmaya çalışmaktan çok yoruldum. Belli ki bunu yapamıyorum."


Pes edecek gibi konuşuyordu. Her şey bitmiş gibi...


"Görkem... Beni dinlemelisin. Bizim için direnmelisin."


"Özür dilerim sevgilim," dedi. "Bu sefer yarını göremeyen benim."


"Görkem," dedim yeniden. Hisler içimde büyüdü. Stres, ruhumu kemirdi. Bana bir sebep vermişti. Ona bir sebep verecektim. Dayanamıyordum. Yardıma ihtiyacı olan kişi bendim ve daha fazla bekleyemeyecektim. 


Gözlerini gözlerime çevirdiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini sesimden anlamıştı. Odasının parka bakan kapısının önünde, yere çökmüş ve bitap düşmüştük durumdaydık. Umutlarımız, hayallerimiz, birbirimizden başka hiçbir şeyimiz yoktu. "Söyle," dedi yine de, kan kaybeden ruhuma yetişerek. 


"Bizim için direnmelisin derken beni ve diğerlerini kastetmiyordum." Birleşik olan ellerimizi ayırıp elimi karnımın üzerine yerleştirdim. "Bizi kastediyordum."


Görkem'in bakışları, elime kaydı. Ardından şok içinde gözlerini gözlerime çıkarttı. Dudaklarım titremeye başladığında nefes almayı denedim. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyordum. Bir şeyler hissedebilmek için ona ihtiyacım vardı. Bu, öteleyebileceğim bir konu değildi. Bu haberi ona böyle vermek istemezdim ama doğru zamanın gelmesini de bekleyemezdim. 


Çok kötü durumdaydım. Çok yanlış bir zamandı. Ama belki de mucizeler, yanlış sandığınız zamanlarda başınıza gelen şeylerdi. 


Bilmiyordum ki. Mucizelerle aram iyi değildi.


Tek bildiğim, karnımda bir cankurtaran taşıdığımdı. 


"Ben..." Açık bir şekilde söyleyemedim. Bunun yerine dudaklarımdan "Çok korkuyorum," cümlesi döküldü. 


Görkem'in gözleri sonuna kadar açıldı. İdrak etmeye çalışarak bir bana bir elime bakıyordu. Tamamen tükenmiş halde konuşmaya çalıştım. "Şu anki planlarımız arasında bunun olmadığını biliyorum ama..."


"Hamile misin?" diye sordu donakalmış bir şekilde. 


Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı aşağı yukarı salladım. 


"Hamilesin." Yüzündeki o çökmüş ifade yok oldu. Ben gözlerimi yere çevirince hemen çenemi kavradı ve bakışlarımızı buluşturdu. "Hamilesin..."


Gözleri dolmuştu. 


Gözümden bir damla yaş aktığında burnumu çektim. "Hımhım... Ne yapacağız?"


"Hallederiz."


Dudaklarıma gerçek bir gülümseme kazınırken gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Görkem, ne yapacağını bilemeyerek heyecanla beni kendine çektiğinde resmen kuvveti yüzünden savruldum. Omzumu göğsüne dayayabileceğim şekilde beni kucağına çekti ve kolunu sırtıma sararak başımı boynuna yerleştirmemi sağladı. Beni sımsıkı tutarken "Hamilesin," diye tekrarladı heyecanla. Sesi titreyince saçlarıma bir öpücük bıraktı.


Kendimi küçücük hissederek ona sokuldum. Kâbustan beter bir günün ortasında onun kollarının sıcaklığına sığındım. Beni tutmasına en çok ihtiyaç duyduğum zamandaydım. "Gerçekten mi?" dedi. "Kesin mi?"


Başımı salladım. 


"Ciddisin yani?" İnanamamıştı. Göğsünün titrediğini hissettim. Kalp atışları kulağımdaydı. Başımı boynuna iyice yasladım. Burnumu hafifçe boğazına sürterek kendi kalp atışlarımı kontrol altına almayı denedim ama nafileydi. 


Duraksadı. Sesine acı bir ton bulaşırken "Bugün mü öğrendin?" diye sordu. Böyle bir günde mi demenin başka bir şekliydi. Beni kırmamıştı ama hayatını gözlerimin önüne sermişti.


"Evet."


"Bizimkiler bilmiyor o zaman?"


"Sadece Can."


Her şey kafasında netleşmiş gibi başını ağır ağır salladı. "Nasıl hissediyorsun?"


Bunu sorması, beni paramparça etti. Ben yüzümü göğsüne gömmek isterken Görkem çenemi kavrayıp bakışlarımı ona doğru kaldırmamı sağladı. "Şşh..." dedi usulca, dudaklarımın titrediğini gördüğünde. "Çok korkmuş olmalısın. Çok mu korktun bebeğim?"


Omuzlarımdaki yirmi tonluk yük onun sayesinde yere düştü. O yük, her yeri tozutarak beni dumana boğdu ama o dumanda kendimi güvende hisettim. 


"Kıyamam," dedi beni yeniden sararak. "Kıyamam sana."


"Hiçbir şey söylemiyorsun," dedim. "Zamanı değildi, değil mi? Böyle öğrenmemeliydin. Böyle olmamalıydı. Hiç sırası değildi. Şimdi olmamalıydı. Böyle düşünüyorsun, değil mi?"


"Hayır," dedi telaşla. "Öyle şey olur mu? Bir tanem, ağlama."


"Hamileyim," diyebildim. Sesli bir şekilde söyleyebildim. İnanamaz, aklım almaz şekilde çıktı sesim ama yine de dile getirebildim. 


Çok endişeliydim. Sudan çıkmış balık gibiydim. Her zaman kendi kendime yetmiştim ama bugün kendime bile ulaşamıyordum. Durum böyleyken bir can taşımak, bana doğru geliyor diyemezdim. Ona nasıl yetecektim? 


"Nefes al," dedi yavaşça. İki eliyle birden yüzümü kavradığında dolu gözlerinden bir damla yaş aktı yanağına ama gülümsüyordu. "Birlikte nefes alalım hadi."


Sadece birkaç dakika önce hayatının en ağır panik atağını geçiriyordu. Kalbi hâlâ deli gibi atıyordu ama benim için kendini sakin olmaya zorluyordu. Boynundaki damar yırtılmak üzereydi bu baskıdan dolayı. "Sevindin mi?" diye sordum zar zor. "Eğer istemiyorsan..."


"Deli misin? O kadar sevindim ki," diyerek sözümü kesti. "Ben buradayım." Parmakları yavaşça çenemi okşadı, sözünü mühürler gibi. "Tam yanında. Her kararında. Ben... Çok mutlu oldum Yağmur. Allak bullak olduğum için bunu sana hissettiremediysem özür dilerim. Eğer benimle ilgili endişelerin varsa... Ben kalkarım ayağa. Aşkım, toparlarım ben bizi. Özür dilerim. Dik dururum ben. Ben... Korurum bizi. Güven bana."


"Görkem..."


"Hamilesin lan," dedi hâlâ inanamıyormuş gibi. "Bir dakika önce kendimi öldürmek istiyordum ve şimdi seninle yeniden doğdum. Yine. Güzel karım, sen korkma hiç. Ben bu kara bulutları dağıtır, Güneş'i üzerine çekerim. Bana ne hissettiğini söyle. Ne yapabileceğimi. Bileyim Yağmur. İçinden ne geçiyorsa, hepsini... Hiçbir şey senden önemli değil. Bunu biliyorsun, değil mi? Eğer sen... Yağmur, hiçbir şey benim için senden daha önemli değil. Her şeyi anlat bana."


"Nasıl hissettiğimi bilmiyorum," dedim. "Ama böyle bir şeye hazır değilim. Beklemiyordum. Plansız şeylerden nefret edersin. Bütün her şey raydan çıkmışken bir de bu..."


"Bir bebek."


"Bir bebek," diye onayladığım anda tuhaf bir his sardı midemi. "Nasıl olacak ki?"


Görkem, dudaklarını usulca dudaklarıma bastırdı ve gülümseyerek geri çekildi. Mavi gözleri, derin bir okyanusu andırıyordu. Ben yanağından çenesindeki yara izinin üzerine kayan gözyaşını silerken o şüphe bırakmayacak kadar umutlu bir sesle konuştu. "Güzel olur bence."


"Olur mu?"


"13," dedi nazikçe parmağını elmacık kemiğimde dolaştırırken. Bana kırılacakmışım gibi dokunuyordu. Aslında parçalanmıştım, bunu biliyordu ama kırık parçaların üzerinde beni bir dansa davet ediyordu. Gözlerinde yarın vardı. Bileğime üçüncü bir düğüm daha attığını hissettim. Bu kez beni değil, bizi bağladı kendine. "Dünyanın en güzel ailesi olacağız."


"Söz ver."


"Söz," dedi bir saniye düşünmeden. "Doğacağı eve bak Yağmur. Önce kendine, sonra bize bak. Onun için canını verecek, onu canından seveceklerle dolu olacak etrafı. Dünyanın en şanslısı bizim çocuğumuz olacak, sana yemin ederim böyle olmasını sağlayacağım."


İçimdeki bir iplik, Görkem'in parmağının ucuna dolanmış gibi ona sökülmeye başladım. "İhtimali düşük demişlerdi. Riskli olabileceğini söylemişlerdi. Ben ne nasıl olur hiç bilmiyorum. Anne olmaya dair hiçbir şey bilmiyorum. Görkem, vurulduğum zaman rüyalarımda görmüştüm bunu. Bir bebeği. Ama... Anne olmak istemiyordum önceden. İstemeye başlamıştım galiba. İmkansız demediler ama zor olur dediler. Ben... Zorlanacak durumda değilim şu an. Özellikle bugünden sonra. Hiç gücüm yok benim."


Bir kez daha dudaklarıma uzandığında bu kez nefesim olmak ister gibi öptü beni. Elimi yanağına yasladım. Sonra iki elimle birden kavradım yüzünü. Ona tutunmaya duyduğum ihtiyacı iliklerine kadar hissediyor olmalıydı. Belimi kavrayıp beni yönlendirdi. Yan oturmayı bırakıp bacaklarımı açarak oturdum kucağıma. Kalçalarımdan tutarak beni sabitledi. Ardından çenemi kavrayıp yüzümü yüzünün hizasına çekti. Ona üstten bakıyordum, bakışları yarı aralıktı. "Ben güç olurum sana."


"Görkem..."


"Böyle öğrenmemeliydin," dedi. "Bugün aklın çıkmıştır. Neler olduğunu bile bilmiyorum daha. Çok karışıksındır, bir kâbustan çıktın neticede. Ama sana yemin ederim, her şey yoluna girecek. Biz mutsuz bir sonu hak etmiyoruz sevgilim." Yeniden farkına vardığı şeyle birlikte gülmeye başladı. "Hamilesin lan! Daha ne olsun? Siktiğimin dünyasında beni daha mutlu edecek ne olabilir? Ben niye hiçbir şeye yeterince sevinemiyorum lan? Karım hamile. Kutlama yapmamız gerek bizim."


"Evimiz cenaze evinden hallice," dedim gözlerimi devirerek ama bu onu durdurmadı. Kucağında benimle birlikte ayağa kalktı. 


"O zaman bunu düzeltelim."


"Uygun bir zaman değil. Hiç doğru bir zamanda değiliz."


"Çocuklara söylemeden duramam ki," dedi gözlerimin içine bakarak. "Üç saniye bile tutamam içimde."


"Ama..."


Görkem, beni duvara yaslayıp dudaklarını sertçe alnıma bastırdı. Sonra dudaklarıma, sonra boynuma. Arka arkaya öptü beni. "Yok ama. Düşünmek de yok."


"İlgi odağı ben olmamalıyım bugün."


"Bu evdeki tek ilgi odağı sen olmalısın her gün." 


O kadar istekliydi ki hevesini kırmamak için başka bir şey söylemedim. Beni yere indirip elimi sımsıkı tuttu. Peşinden sürükledi ve birlikte odadan çıktık. Koridordayken durup derin bir nefes aldı. Boştaki eliyle gözlerini kuruladı ve geçirdiği krizin izlerini üzerinden silmek için bir nefesle daha şişirdi göğsünü. 


Bizi salonun kapısına götürdü. 


İçeride ölüm sessizliği vardı. Tesla, Can'ın kucağındaydı. Herkes yeri izliyordu. Biz gittiğimizden beri aralarında tek kelime edilmemiş gibiydi. Kaya hâlâ öfkeyle soluyor, bunu yaptığına inanıyormuş gibi Can'ın ayaklarına doğru bakıyordu. Eylül, bacaklarını altına kıvırmıştı ve Kaya'ya yakın oturuyordu. Arda ise Can'a en yakın oturan kişiydi ama o da herkes gibi yeri izliyordu. 


"Kaldırın başınızı yerden," dedi Görkem, sert bir sesle. Ardından heyecanla devam etti. "Baba oluyorum lan!"


Yemin ederim o saniye ortamdaki siyah beyaz filtre kalktı ve yerini capcanlı renkler aldı. 


Arda, hızla başını kaldırırken Eylül'ün gözleri sonuna kadar açıldı ve kendini koltuktan yuvarlayıp dizlerinin üzerine attı. Elini ağzına bastırdı, başını kaldırıp bana baktı. Can'ın dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşti ve ona hemen söyleyebilmiş olmamla gurur duydu.


"Hamile misin?" diye bağırdı Arda, Görkem'e.


"Karım hamile!" dedi Görkem de. "Oğlum, baba olacağım ben. Ben lan! Yuvam, yuvamı büyütüyor. Bana zaten her şeyi veren, durdurak bilmiyor. Neyim ben, dünyanın en şanslı adamı mı?" Beni belimden kavrayıp kendine yapıştırdı ve şakağıma kocaman bir öpücük bıraktı. "Yaşatıyor beni," dedi. "Geldiği günden beri bize bütün hayatımızı bu kadın üflüyor. Benim karım. Güzeller güzeli karım hamile. Hemen onu alkışlayın."


Analizciler o karar şaşkın durumdalardı ki onun emrine uyup bir anda hamile olduğum için beni alkışlamaya başladılar. 


Sonra birbirleriyle şaşkın şaşkın bakıştılar.


Neden şimdiye kadar bir şey hissedemediğimi anladım. Onlarla birlikte olacağım ana saklamıştım kendimi. 


Gözlerim yeniden dolarken Kaya'nın şokunun diğerlerinden daha farklı işlediğini fark ettim. Gözleri bana kilitlenip kalmıştı. Bütün o sinir harbi, birden geride kalmıştı. 


Öyle bir evdi ki burası, bir dakika sonranız olmadığına emin olduğunuz anda bile biri çıkıyor ve size yaşamaya değer seneler vaat ediyordu. 


Oturduğu yerden kalktığında gözlerinin dolu olduğunu fark ettim. Göz göze geldiğimizde ben ağlayarak gülümsedim ve sonra bir damla yaş, Kaya'nın yanağına düştü. 


Kaya ağlıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. 


Kollarını benim için açarak bana doğru yürüdü. Gülümsemesi ışıl ışıldı. Ona doğru kendimi attığımda belimi kavradı ve ayaklarımı yerden keserek bana her şeyiymişim gibi sarıldı. "Duyduğum en iyi şey," dedi boğuk sesiyle. Ardından saçlarıma doğru "Korkma," diye fısıldadı. "Abin burada."


Konuşmama gerek bile yoktu. Beni anlıyorlardı. "Her şey yoluna girecek," dedi beni tutmaya devam ederken. Ve o an, onun Görkem'le ne kadar benzediğini bir kez daha fark ettim. "Çok sevindim, Yağmur. Çok sevindim."


Görkem'den bile önce bana gelmişti. Elbette ki onu da boş bırakmamışlardı. Arda, kendini Görkem'e doğru fırlatmıştı. Omzuna pat pat vuruyor, şaşkınlıktan iki kelimeyi bile bir araya getiremiyordu. Eylül hâlâ ağzı sonuna kadar açık bir halde, dizlerinin üzerindeydi. Can, onu ayağıyla dürttü ve başıyla kalkması için direktif verdi. Bu şaşkınlıktan ölen tablonun içinde aşırı soğukkanlıydı fakat bizi izlerken dudaklarında gerçek bir gülümseme vardı. 


"Sen biliyordun!" dedi Arda, dilini yutmak üzereyken ona dönerek. "Nasıl bilebilirsin bizden önce ya? Öldüreceğim seni!"


Kaya, siniri bozulmuş bir şekilde kahkaha attı. 


Dünya üzerindeki en garip tımarhaneydik. 


"Anne oluyorsun!" dedi Eylül, kendini yerden zorlukla kaldırdıktan sonra. Kaya'yı adeta itti ve onun yerine kendi geçti. "Hot mama sahalarda, bebeğim!"


Gülmeye başladım. "Salak."


Beni sıkıca sararken onun da gözleri nemlenmişti. Sarı saçlarının arasına daldırdım parmaklarımı. Doğru an bu değil sanıyordum ama doğru an, onların bir arada bulunduğu her andı. Ben bu noktayı atlamış olsam da Görkem atlamamıştı. 


Kaya, Görkem'e doğru hareketlenmek istedi fakat Arda'nın kollarından sıyrılan Görkem çoktan yürümeye başlamıştı. Can'ın sessizce oturup bizi izlediği köşeye gitti. Kucağında Tesla olduğu için ayağa kalkmama bahanesi olarak onu sundu. Görkem hiçbir şey söylemediğinde ise Can tedirgin oldu. 


Sonra Görkem, onun ayak ucunda dikilirken kafasını kavradı ve kendi karnına doğru sıkıca bastırdı. Ardından eğilip Can'ın alnını öptü. "Teşekkür ederim gitmediğin için," dediği anda Can'ın gözleri doldu. Böyle bir şeyi beklemiyordu. Görkem, aynı şekilde ona baktı fakat onun gözlerinde uçsuz bucaksız bir sevgi vardı. "Bir aileyi en baştan kurmuyoruz. Ben o aileyi sizinle kurdum. Yağmur'la büyütüyorum. Bir eksilirsek hiç oluruz, bizim matematiğimiz böyle işliyor. Teşekkür ederim Can. İstiyorsan al kalbimi bak, en üstte adını görürsün. Sensiz yapamazdım. Burada olacağını bilmek, korkularımın hepsini siliyor. Kalmayı seçmeseydin, baş etmeyi seçmezdim."


"Görkem," dedi Can, boğuk sesiyle. Ağzını açtığı an kelimelerini kaybetti. Birçok şeyi düşündüğüne, diğerlerinden birçok şey duymaya kendini hazırlandığına emindim ama ona çok hazırlıksız yakalanmıştı.


Görkem, Can'ın önünde dizlerinin üzerine çöktü ve bir çocukla konuşur gibi ona bakarak yavaşça konuşmaya başladı. "Öğrendiğim ilk anda size söylemek istedim. Burada olmasaydın kafama sıkmayı seçerdim."


Can, ağlamaya başlamak üzereyken burnunu çekti. "Bunlar korkunç manipülasyon cümleleri."


"Bu sadece benim sana olan sevgim," dedi Görkem. "Bu sadece bizim ailemiz. Bu sadece Analiz. Bizim ekibimiz, bizim evimiz, biziz. Can, bu gece çok karanlıktı biliyorum ama en karanlık gecelerden sonra bile biz hep birlikte sabahı gördük oğlum. Benden yana bir sorun varsa aramızda, ben çok özür dilerim. Sana yalvarırım bizim için elinden gelenin en iyisini yap. Çünkü benim sana ihtiyacım olacak."


Ona üzeri kapalı bir şekilde çabala diyordu ve bunu çaresizce yapıyordu. 


Liderinin önünde diz çöküp yalvarması Can'ı tamamen bitirmişti. 


"Baba olmanı kutlamalısın," dedi son bir gayretle, sesi titreye titreye.


"Hayır," dedi Görkem. "Senin amca olmanı kutlayacağız. Canım öyle istiyor."


"O dayısı yalnız."


"Ben dayısıyım yalnız."


Aynı anda konuşunca birbirimize bakıp gülümsedik. 


"Öyle mi?" dedi Görkem, gülmeye başlayarak. Ardından onu ensesinden kavradı ve Tesla'nın irkilmesine aldırış etmeden kafasını omzuna doğru çekti. Can, koltukta iki büklüm olmuştu bunu yapabilmek için. Sanki güreştelermişçesine Görkem, onu yere vurmaya çalışır gibi yaptı. "Nasıl benden önce öğrenirsin lan? Göt herif. Babasından önce dayısıyla tanıştı evladım senin yüzünden. Niye rol çaldın benden?"


"Böyle bir amacım yoktu. Git karına kız!"


"Kim kızabilir lan benim karıma? Ben adamı nasıl çarparım sen biliyor musun?"


"Sana kalmadan ben çarparım," dedim alayla sırıtarak. 


"Hey yavrum benim," dedi Görkem. "Endama, boya bosa bak. Evrenin en güzeli."


"Kilo alınca nasıl görüneceksin acaba?" diye sordu Arda, birden. "Çok tatlı bir şey olursun lan. Mila gibi oraya buraya yuvarlanırsın evde."


"Oha, canın bir şeyler de çekecek," dedi Eylül. "Benim kartı Görkem'e vereyim ben şimdiden."


"Eğer aşerdiğin bir şeyi benden önce birine söylersen bizim kardeşlik iptal, haberin olsun," dedi Kaya.


Dolu gözlerimle bir kahkaha attığımda Görkem, Can'ı zar zor bırakıp doğruldu ve kollarını iki yana açıp Kaya'ya bakarak "Baba oluyorum oğlum!" diye bağırdı.


"Sıra bana gelmeyecek sandım," dedi Kaya, kollarını onun için açarken. İkisinin sarılmasını kalbim eriye eriye izledim. 


"Yine de ilk çocuğun ben miyim Asya?" diye sordu Arda. 


Saçlarına dokunarak "Tabii ki," dedim. Kıpkırmızı gözlerinin içini güldürebilmek bana iyi gelmişti. 


Cankurtaranım iyi iş çıkarıyordu. 


Şimdiden annesine benzeyeceğini hissediyordum.


Annesi bendim bu arada. 


Aklım asla almıyordu. Eğer onu kucağımda tutabilirsem sanırım o zaman inanacaktım. 


"Yemek yiyelim mi?" diye sordu Can. Bu akşam yemeği de dahil olmak üzere bir daha hiçbir akşam yemeğine katılmamayı düşünen birinden bu teklifi alan hiç kimse ona hayır demezdi. 


"Sen pişireceksen olur," dedim kendimi berjere bırakıp bacak bacak üzerine atarak. Şiş gözlerim yüzünden önümü zor görüyordum ama havalı olmaya çalıştım. "Biliyorsunuz ben artık iş yapamam."


"Ya bir git," dedi Eylül. "Yarın çatışma var desem koşarak gelirsin. İş yapamazmış."


"Çatışmaya gelirim."


"Ona annesinin hareket eden arabadan beline kadar sarkıp ormanda pat pat adam indirmesini anlatacağım," dedi Kaya.


"Oha," diye heyecanlandı Arda. "Tek başına şirkete sızıp sistemi hackleme hikâyesi de var bu arada. Bunu da ben anlatayım."


"Siktiğimin Hermes'ini götünden bıçakladığını da ben alıyorum. Botumun içinden bıçağı çekip fırlatmasını görecektiniz. Olaydı lan. Unutmayalım böyle şeyleri. Bilsin çocuk."


Görkem, Kaya'nın omzuna yasladı kolunu. "Karım diye söylemiyorum, aksiyon filmlerindeki başroller gelsin örnek alsın. İsviçre çakısı mübarek."


"Arda," dedi Can. Arda anında kafasını ona çevirdi ve komutanından emir almış bir asker gibi dikkat kesildi. Ondan gelecek en ufak bir adım için canını verirdi. "Bir şeyler mi sipariş etsek? Boştur dolap."


"Olur, ne istiyor canın?"


"Bu sorunun muhatabı bundan sonra tek bir kişi."


Bu ilgiye çok kolay alışır ve çok kolay şımarırdım. Bugün yalnızca yorgun bir şekilde gülümseyebiliyordum ama zamanla onları kendimden bezdirecektim. "Ay fark etmez. Lahmacun olur mu?"


"Emret," dedi Görkem, önümde eğilerek.


Kollarımı kolçaklara yaslayıp bir tahtta oturuyor gibi sırıttım. 


Kaya da gülüyordu ama onun Can'la göz teması kurmadığını fark ettim. Sanırım bir yanı Can'ı asla affetmeyecekti. Diğerlerine baktım hızlıca. Görkem, olması gerekeni yapmaya çalıştığı için hislerini bastırıyordu. Eylül kendisinden çok Arda'nın ne hissettiğiyle ilgileniyor gibiydi. Tıpkı benim gibi o da önceliği başkalarına veriyordu. Arda, şimdilik sadece şükür doluydu ama bunun sadece şimdilik olduğunu biliyordum. Babasının intiharı en büyük travması olan bir adam, oda arkadaşının onunla aynı kaderi paylaşmak istemesini kolay kolay kabullenemeyecekti. 


Can'ın üzerindeki kartal logolu siyah kapüşonluya baktığımda gözlerimin önünde çatıdan sarkıttığı bacakları belirdi. Parmağında hâlâ o gümüş yüzük vardı fakat lacivert ip yoktu. 


Birden "Düğüm töreni yapmalıyız," dediğimde gözler bana çevrildi.


Ardından henüz bu detayın farkına varmamış olan Analizciler gözlerini Can'ın sol bileğine çevirdi. Sanırım o an, Can'ın da aklına Görkem'in odasına bıraktığı mektuplar geldi çünkü gözü bir saniyeliğine koşarak kaçmak istercesine kapıya kaydı. 


"İpin nerede Can?" diye sordu Görkem, yavaşça. 


Can duraksadı ve gözleri benimkilere değdi. "Koptu."


"Koptu mu yoksa kestin mi?" diye sordu Kaya, soğuk bir sesle. Bunu isteyerek yapmıyordu. Sadece ona olan öfkesini bir türlü bastıramıyordu. İnanılmaz bir hayal kırıklığı içinde çırpınıyordu. 


"Kestim," dedi Can, boş bir ifadeyle. 


"Eskidi tabii," diyerek toparlamayı denedi Görkem. "Bağlarız yenisini."


"Kaya istemiyor galiba."


Kaya, Can'a bakarak kaşlarını havaya kaldırdı. "Bana bir bilgisayar borçlusun," dedi birden.


"Ne oldu bilgisayarına?"


"Koptu," dedi Kaya, göz devirerek. "Ortadan ikiye."


"Ciddi misin?"


"Yaşadıklarımız sana şaka gibi mi geliyor Can?"


Görkem yeniden araya girip "Lahmacun söyleyin," dedi. "Karım hamile ve aç."


Eğer anda kalmayı bırakırsam en kötüsünü düşünmeye başlayacaktım. Endişeden delirecek ve muhtemelen bir süre kendime gelemeyecektim. Bu yüzden kendimi Görkem'e bakmaya zorladım. O bana gülümserken Can'ın gözyaşları içinde omzunun üzerinden bana baktığı an belirdi zihnimde. Bu evden ne halde çıktığımı, sokağı nasıl koştuğumu hatırladım.


Asırlar olmuş gibi geliyordu fakat saat gece yarısını biraz geçiyordu.


Arda "Bu saatte nereden lahmacun söyleyeceğiz?" diye sorduğunda herkes durdu. Bu, aklımıza yeni geliyordu.


"Benim kebapçı açıktır," dedi Eylül. "Ben bir arayayım."


Çabalamama rağmen zinimdeki görüntüler gitmediği için "Su içmeliyim," diyerek ayağa kalktım ve neredeyse koşarak mutfağa ilerledim. 


Hiçbir şey yoluna girmeyecekti.

 

Düzelecek miydik?


Ben iyi olacak mıydım? Çok mu riskliydi? Ne durumdaydım ki? Birini daha kaybedemezdim ve bu birine o da dahildi.


Bu kadar çok kaybın korkusuyla nasıl yaşayacaktım?


Bardağa uzanmaya çalışırken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Gözlerimin önü karardığında bir adım geriye sendeledim ve Görkem'in bedenine çarptım. 


"Işınlanmayı mı keşfettin?" diye sordum gülmeye çalışarak. 


Kolunu karnıma sardı, sırtımı göğsüne bastırdı. "Evet," dedi. "Kapsama alanımın dışına çıkma. Kalbim atmayı bırakıyor."


"Kapsama alanın ne kadar Görkem Duman?"


"Bir nefeslik mesafe." Belimden tutarak beni kendine çevirdi. "İyi misin?"


"Hiç değilim." Derin bir nefes aldım. "Çok fena patlayacağım. Birikiyor, hissediyorum. Ama sorun değil. Sorun yok. O iyi olacak. Can yeniden iyi olduğunda ben de iyi olacağım."


Beni belimin iki yanından kavrayarak kaldırıp tezgâha oturttu ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Başın mı dönüyor senin?" 


"Evet."


"Normal mi peki bu?"


"Bilmiyorum ki, daha önce hiç hamile olmamıştım."


"Her şey yoluna girecek, söz veriyorum."


Konuyu dağıtmak istedim. "Ya gerçekten çocukların söylediği gibi çok kilo alırsam ve sonra sen beni böyle kaldırıp tezgâha oturtamazsan?"


"Çok kilo alırsan seni taşıyamayacak bir adama mı benziyorum?" diye sordu ciddiyetle bir kaşını kaldırarak. 


"Hayır aslında." Kol kaslarını yokladım. "Fena değilsin."


"Teşekkürler," dedi. "Benden istediğin bir şey var mı?"


"Kontrole gitmeden rahat etmeyeceğim. Annemle daha önce gittiğimiz doktoru sevmiştim. Onunla ilerleyebiliriz diye düşünüyorum."


"Yarın gidelim o zaman bebeğim."


"Evden çıkmamalıyız. En azından birkaç gün... Onu nasıl bırakacağız?"


"O da bizimle gelir," dedi. "Yağmur, uyan. Kaçıracaklarını mı sanıyorsun? Tek bir adımında bile yalnız bırakmayacaklar seni. Tuvalete giderken kapında bekleyecekler. Evet, Can da bunu yapacak. Gördüm gözlerinde."


"Onu böyle vazgeçirdim," dedim tek solukta. Alnımı Görkem'in omzuna yasladım ve bir süre sessizce hazmetmeyi bekledim. Kafamı kaldırdığımda bedeninin kaskatı kesildiğini hissedebilmiştim. 


"Peki neden hastaneye gittiniz?" diye sordu sesini alçak bir tonda tutarak. 


"Çok korktuğum için bayıldım." Gözlerimi yere indirdim. "Ya Can, inmeseydi çatıdan benim için? Bu asla olmamalıydı ama kendimi tutmayı gerçekten denedim. Çok fazla titriyordum ve..."


Sesim giderek kaybolduğu için Görkem sözlerimi dudaklarıyla bölüp "Şşh," dedi. "Tamam bebeğim." 


O kadar nahif öpücükler alıyordum ki bugün ondan, midemde yeni kelebekler doğmaya başlamıştı. "Can seni asla öyle bırakmazdı." 


"Can beni komple bırakmaya karar vermişti Görkem." Ellerimle tezgâha tutundum. "Ben bir kayıp daha yaşamak istemiyorum. Ve sanırım... Sanırım bu yüzden ona bağlanmak istemiyorum. Yani, bir bebeği istememek değil ama..." Böyle bir şey söylediğim için kendimden nefret ederek ellerimi yüzüme kapattım. "Öyle demek istemedim," dedim hızlıca. "Öyle söylemek istemedim. İstenmediğini asla düşündürmeyeceğim ona. Asla onu fazlalık olarak görmeyeceğim." 


Bir anda gözlerimden yeniden yaşlar akmaya başladığında dudaklarımdan hâkim olamadığım bir hıçkırık kaçtı. Görkem, titreyen ellerimi yüzümden çekmek için bileklerimi tuttu fakat başımı yere eğdim. Bana inanması için "Gerçekten bunu kastetmedim," dedim burnumu çekerek. "Ben bu dünyada sadece sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum. Başka hiçbir şeyden değil."


Açıklama yapmaya devam edecekken Görkem, yüzümü kavradı ve başparmaklarıyla elmacık kemiklerimin üzerini okşamaya başladı. "Ben seni anladım," dedi. "Ben seni anlıyorum. Ne olur daha fazla ağlama."


"Çok kötü bir gün bu." Başımı arkamdaki mutfak dolabına çarpa çarpa bayılmak istiyordum. Belki o zaman ağlamayı keserdim. Yeniden hıçkırdım. Bedenim üzerindeki hakimiyetimi kaybettiğim için tezgâhtan sallanan bacaklarım bir anda boşluğa düşmüş gibi hissettim ve az daha öne doğru devrilecektim. 


Görkem beni omuzlarımdan tuttuğunda yüzünde korku dolu bir ifade vardı. "Kendini sıkma," dedi. "Bu sefer sen uğraşmayacaksın diğerlerini toparlamak için. Yağmur, biraz dur. Yalvarırım dur. Kendine bir şeyler hissedebilme iznini ver. Bencil ol biraz, n'olursun. Bu şekilde olmaz. Böyle olmaz."


"Asla aşamayacağım," dedim. "Kendini öldürecekti. Gözümün önünden gitmiyor. Nasıl gidecek? Asla unutamayacağım. Her saniye burada Görkem. Yemin ederim ki her göz kırptığımda farklı bir şekilde sonlanıyor o an kafamda. Çok ağır. Çok ağır. Kafayı yiyeceğim. Gücüm yok benim."


Bacaklarımın arasındaki bedenini bana biraz daha yaklaştırdı. Belimi kavradı, beni kendine doğru çekti. Kollarımı kaldırdı ve boynuna dolamamı sağladı. Bir kukladan farksızdım. Öylece sırtına doğru salındı kollarım. Gözyaşlarım, üzerini lekelerken öyle derin iç çekiyordum ki Görkem'in belimi kavrayan kolu kaskatı olmuştu. 


"Söz veriyorum geçecek," diye fısıldadı kulağıma. "Hepsi gibi, bu da geçecek." Yavaş yavaş okşadı saçlarımı. "Sen çok güçlü birisin," dedi. "Kimsenin görmediği anlarda bile ayakta duran, etrafta soracak kimse olmadığında bile doğru yolu bulan birisin. İnsanların hiç bilmediği savaşların galibisin, Yağmur. Kendine güçsüz olduğunu söylersen, aynadaki o kadına ihanet edersin. Kaç gece öleceğini düşünerek sabahı ettin? Kaç gece bu sabah Güneş benim için doğmayacak diyerek daldın uykuya? Hepsi geçti. Yalnızlığı zırh yaptın, kendi canavarlarını kendin hakladın, kâbuslarını hep tek başına kovaladın. Geçmez dediğin ne varsa sen geçirdin Yağmur. Geçmez dediğim ne varsa, sen geçirdin."


Saçlarıma bir öpücük bırakırken kollarına doğru eriyen bedenimi yeniden kucakladı. "Sevgilim," dedi. "Dağıl. Özür dilerim. Ağla istediğin kadar. Sadece güçsüz olduğunu düşünme. Yapamayacağını düşünme. Ve hayır, hayır... Onun için endişelenme. Bu bizim mucizemiz olmak zorunda değil. Bizim mucizemiz kollarımın arasındaki kadın, tamam mı? Böyle düşünmeyeni bulamazsın. Kimseyi bir bebekle mutlu etmek zorunda değilsin. Yağmur, sevgilim... Anlıyor musun beni? Sizin için dünyayı yakarım. Ama senin için de zaten defalarca yaktım. Birdenbire hiçbir şeyi kabullenmek zorunda değilsin. Birdenbire anne olmak zorunda değilsin. Sadece... İyi olmanı istiyorum. Ben senin iyi olmanı istiyorum." 


Sonunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım ve bu sadece kendim içindi. Bulunduğum konumun ağırlığı yüzündendi. Şahit olduklarımın beni nasıl etkilediğinin bir göstergesiydi. Sonunda bir insan gibi ağlıyordum. "Teşekkür ederim." Görkem, bu mesafeye bile dayanamamış gibi beni kucağına aldı. "Teşekkür ederim," diye sayıkladım. Kabuğumu çatlatmıştı. İçime bir göz atmış, ihtiyaçlarımın tümünü anlamıştı. 


"Sağlığın için endişeleniyorum," dedi usulca. Sağlığınız demedi ve o an bunun için ona minnettar hissettim kendimi. Bu rolü kendi kararımla benimsemek istiyordum. Mecbur kaldığımız için değil. 


Bir evliliği kurtarmak için bebek yapan çiftler gibi hissetmek istemiyordum kendimi. Sırf bizi mutlu eder umuduyla ona tutunmak istemiyordum. Bir çocuk yetiştirmek, çok fazla sorumluluk almak demekti. Buna hazır olduğumdan emin olmalıydım ama önce biraz durmalıydım. 


"Seni seviyorum," dedi Görkem, ensemdeki saçların arasında parmaklarını dolaştırarak. "Seni bütün kalbimle, her zaman seveceğim. Bundan daha fazlasını sen bile yapamazsın Yağmur. Bazen sadece durmak gerekir. Dünyanın geri kalanı seni bekleyecek olsa bile. İşler sensiz yürümeyecek olsa bile. Bir kıyametin ortasında bile, bazen sadece durmak gerekir. Kanadın kopmuşken dahi uçarak o kadar çok yol geldin ki, artık fırtınaya girmek zorunda değilsin. Zaten yeterince ilerledin. Kimsenin dönüp sana neden uçmadığını sormaya hakkı yok."


İçimi çekmekten bitap düşmüştüm. Ağlamak, bedenimi o kadar yormuştu ki çatal kaldırabileceğimi bile zannetmiyordum. Yemek söylemiştik, hep beraber yemek yemeliydik ama kafamı gerçekten çok zor tutuyordum. 


"Biraz yatabilir miyim?" diye sordum. "Lütfen uyutun beni. Ben gerçekten iyi değilim."


"Eve mi gidelim?" Bunu teklif etmesini beklemiyordum ama evet deseydim gerçekten de benimle eve geleceğini ve yanımda kalacağını fark ettim. 


"Hayır. Benim odamda kalmak istiyorum."


"Tek başına mı, yoksa benimle mi?"


"Tek başıma," dedim. "Yarım saat. Sonra gelip bir bakarsın, tamam mı? Uyumuşsam dönersin, uyumamışsam gelip uyutmanı isterim ya da kalkıp salona dönerim belki. Bilmiyorum. Yarım saat ben bir durayım Görkem, olur mu?"


"Olur güzelim." Başımı tutup göğsüne bastırdı. "Hepsi bana emanet," dedi rahatlamam için. "Aklın kalmasın. Yat biraz. İstiyorsan yemeğini odana da getirebilirim."


"İstemiyorum."


"Tamam," diye onayladı. "Seni götüreyim."


Beni odama kadar götürürken gözlerim kendiliğinden kapandı. Görkem, diğerlerinin dikkatini çekmemek için yavaşça yürüdü. Ses çıkarsa huzurum bozulacakmış gibi dikkat etti sessiz olmaya. Kapımı beni sarsmadan tek eliye açtı, yastığımı hizaladı, beni yatağıma sakince bıraktı ve üzerime battaniyemi örttü. Geri çekildi ve başucumda dikilirken gözleri gözlerime kenetlendi. 


Yeminler etti, sözler verdi, hiç konuşmadı ama bana hepsini hissettirdi. 


"Uyumaya çalış, olur mu?" dedi. "Kurye zili çalmasın diye beş dakika kapının önüne çıkacağım ama hiçbir yere gitmiyorum. Buradayım."


"Kapıyı çek, olur mu?"


Başını salladıktan sonra gidecekti fakat eğilip alnıma bir öpücük daha bıraktı. "Çok aşığım sana."


Arkasını döndüğü an dudaklarım yeniden titremeye başladı. Kokusu benden uzaklaştı fakat üzerime sinmişti. Kıyafetlerimi değiştiremeyecek kadar bitkindim. Doğrulup duvarımda asılı olan fotoğraflardan birini çektim. Mete ve ben, yan yana oturuyorduk. Başımı omzuna doğru eğmiştim ve birlikte gülümsemiştik. Fotoğrafı göğsüme bastırarak yatakta küçüldüm ve ona sarıldığım bütün görüntüleri zihnimin içinde döndürmeye başladım.


"Sana çok ihtiyacım var, neden yoksun?" 


Fotoğrafına daha sıkı sarıldım. 


Neden? diye geçirdim içimden. Sana bir dost mu lazım? Toprağın almasın benden kimseyi. Ben zaten hep seninleyim ki. 


Bir elim onun yüzündeyken diğer elimi karnıma götürdüm. Bana anne olacağımı söylüyorlar. İlk öğrendiğimde kime gideceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sen olsaydın, bilirdim Mete.


Seni bugün çok daha fazla özledim. Kalbimin ortasındaki büyük yara, bugün biraz daha deşildi. Senin için kazdığım çukur, artık daha derin. Ben burada da yaşarım tabii ama biraz ışık olsa olur mu? Ben artık kendimi kör sanmak istemiyorum. 


Dönüp durdum o yatakta. Sığamadım odama ama sığındım yalnızlığıma. Yeniden Can'ı o çatıda gördüm. Yeniden o hastane yatağında adını sayıkladım ve yeniden ona sarıldım.


Yarım saat, gerçekten uzun bir süreydi ama bu sürede evdeki küçük sesleri dinlemek bana iyi geldi. 


Dış kapının kapanması, poşet hışırtıları, Analizcilerin mırıltıları... Normale en yakın hissettiğim an, belki de o andı.


Tam yarım saat sonra Görkem beni kontrol etmek için odama girdi. Beni elimde bir fotoğraf karesiyle cenin pozisyonunda uzanıp dünyadan yok olmayı dilerken görmesine rağmen gülümsedi. "Uyuyamadın mı?" 


"Can yemek yedi mi?" 


"Evet," dedi başını omzuna eğerek. "Ve farklı zamanlarda sana bir baksak mı diye sordu, altı defa."


"Biraz daha iyi görünüyordu ama değil mi?"


"Tesla'yı, Mila'yı ve Yıldız'ı etrafına çekti," dedi. "Eylül ve Arda onunla. O da yavrularıyla ilgileniyor."


"Kaya?"


"Kız kardeşine çekmiş, yalnız kalmak istedi beyefendi."


"Çok sinirli," dedim. "Bu Can'ı kötü etkileyecek."


"Ona kızamam. Kimseye kızamam," dedi. "Ama ben de çok öfkeliyim. Öfkemle kaldım. Yasla çevrelendi bir anda etrafım. Bunu sileceğim. Öncesinde biraz yanına uzanabilir miyim?" 


Gelmesini söylediğimde üzerindekini çıkarıp yanıma yattı. Künyesi, yatağın yüzeyine sürtecek şekilde salındı. Ucunu sımsıkı kavradım. M kabartması, avucumun içine kendi izini bıraktı. 


"Bir şey sorabilir miyim?" Cevap vermek yerine kapalı olan gözlerini açtı ve uzun kirpiklerinin altından bana baktı. "Kendini baba olmaya hazır hissediyor musun?"


"Benimle ilgili hiçbir endişen olmasın, 13," dedi tane tane. "Sana karşıma ne zaman geçersen geç beni hazır bulacağını söylediğimde şaka yapmıyordum."


"Hiç deneyiminin olmadığı bir alanda ciddi bir sorumluluk alacak olmak seni korkutmuyor mu?"


"Babalığa dair hiçbir şey bilmiyor olabilirim," dedi. "Ama beni Arif Ahmet Duman yetiştirdi. Ben sadece ona benzemeyi deneyeceğim ve size kendinizi daima çok şanslı hissettireceğim. Söz veriyorum."


🪢


Ertesi sabah, bizi o evden hiçbir şey çıkartamaz sanıyordum ama saat yedi buçukta Analizcilerin hepsi beni uyandırmak için odama geldiler. En önde Can, hemen yanında Görkem, arkalarında Eylül ile Arda ve en arkada Kaya duruyordu. 


"Kahvaltı hazır," dedi Can. "Ben hazırladım." 


"Arabayı ısıttım önden," dedi Kaya. "Hızlıca kahvaltımızı yapıp hastaneye çıkacağız."


"Günaydın," dedim gözlerimi zar zor kırpıştırarak ve dakikalar içinde planlanmış bir düzenin ortasına sürüklendim. Kahvaltı masasında benim için ayrılan köşeye oturdum. Önüme koyulan çayı yudumladım. Ekmeğime krem peyniri bile Görkem sürdüğünden ben sadece yemek için efor harcadım. 


Detaylı incelendiğinde inanılmaz komik bir tabloyduk. Hepsinin gözünden uyku akıyordu. Ben aralıklı olarak uyanıp diğerlerini kontrol etmek için birkaç defa yataktan kalkmıştım. Geride bıraktığım tabloya bir ara Necip Amir de eklenmişti. Sanırım geceyi burada geçirmişti. Ne konuştuklarını bilmiyordum. Genelde onları salonda oturup suskun bir şekilde etrafa bakarken buluyordum. Sadece Kaya hep odasındaydı. Kahvaltı masasında da esneyip duruyordu. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı. 


"Gece Çağdaş Hoca'yla konuştum," dedi Can. Masada ilk konuşan kişi o olduğu için herkes ona doğru döndü. "Hesabımdaki parayı kliniğe aktarabileceğim şekilde ayarlamıştım. Görür görmez aramış. Bugün onun yanına uğrayacağıma söz verdim, yoksa kalkıp gelecekti. Ben hastaneden oraya geçeceğim." 


"Biliyor mu?" diye sordum. 


"Parçaları birleştirmesi zor olmamış," dedi sadece. "Gelmek istedi, zor durdurdum. Bugün yanına gitmezsem evi basar."


"Hiçbir yere tek başına gidemeyeceğini söylememe gerek yok herhalde?" dedi Kaya, bir kaşını kaldırarak. Bu sırada ekmeğine çikolata sürüyordu.


"Yüzüme bakmıyorsun," dedi Can. "Sen mi bırakacaksın beni? Sağ ol, ben hallederim."


"Benim sürmediğim arabaya binebiliyorsun sanki," diyerek gözlerini devirdi Kaya. Yine de ona bakmıyordu. 


"Doğru," diye kabullendi Can. "Ölmeye de yürüyerek gitmiştim." 


Ortam buz kestiği anda Görkem'in bile söyleyecek tek sözü yoktu toparlamak için. Eylül'ün yediği salatalık boğazına kaçtı. Öksürerek kendine gelmeyi denedi. 


"Bu şakaya vurma kategorisine girecek türden bir travma değil, burada anlaşalım," dedi Arda. 


"Şaka yapmamıştım," dedi Can, düz bir sesle. Sonra sakince çayını yudumladı. 


Görkem onun bütün tepkilerini sessizce izliyordu. Sonunda dudaklarını araladığında "Gerekirse o klinikte yatacaksın," dedi net bir sesle. Ortam daha fazla gerilemez sandığım bir anda kanımın akışı bile yavaşladı. "Ben de şaka yapmıyorum. Ona her şeyi detaylarıyla anlatma planın yoksa, Çağdaş Hoca ile bir tur da ben görüşürüm. Gereken neyse o olacak. Bu konuda hemfikir miyiz yoksa zorluk çıkartmayı düşünüyor musun?"


"Onunla konuşacağım," dedi Can. "Ama hiçbir yerde yatmayacağım. Bir destek bulabileceğime inansaydım o desteği arardım, Görkem. Çağdaş Hoca'yla görüşmek isteme sebebim, ona karşı olan minnet borcum. Beni iyileştirmesine olan inancım değil. Ben iyileşecek bir halde değilim."


"Sende yanlış olan hiçbir şey yok," dedi Arda. Bu sabah kahvaltı rutinimizi yapmamış, birbirimize zeytin uçurmamıştık. Tek eksiklik bu olsun isterdim ama bu masada bu sabah ruh da yoktu. Kahvaltıyı benim için hazırlayan Can olmasaydı kalkıp gidebilirdim bile. Bu gerilim, başımı ağrıtıyordu. 


"Bende doğru olan hiçbir şey yok," diye karşılık verdi Can. "Bir yanlış bütün doğrularımı götürdü. Siz de böyle düşünüyorsunuz zaten. Sorun değil, kartlarımızı açık oynayabiliriz. Ben her şeyin farkındayım."


"Nasıl bu kadar mantıksız cümleleri arka arkaya sıralayabilen bir insana dönüştün, hayret ediyorum," dedi Kaya.


"Benden ettiğin nefreti gizleyemiyorsun bile." 


"Ben senden nefret mi ediyorum sence, geri zekâlı?" diye bağırdı Kaya, beni irkilterek. "Ben seni canımdan çok sevmiyorsam bu mutfaktan çıkmak nasip olmasın. Benim sinirimi farklı yerlere çekme Can. Benim sinirim, senin gitme fikrine."


"Konuşmak istemiyorum."


"Sikimde değil," dedi Kaya, nihayet kafasını kaldırıp ona bakarak. "Ben konuşacağım. Bir kere daha o sim kartını atarsan götüne GPS sokarım senin, beni duydun mu?"


Can, bir anda gülmeye başladı. "Beklediğim konuşma bu değildi."


"Komik mi lan it?" dedi Kaya, daha da sinirlenerek. "Elimi kolumu bağladın. Seni bulamamaya da değil benim öfkem, izini kaybettirme isteğine. Çekip gitmek istemene, Can. Bunu yapma gibi bir lüksün yok senin. Bu evdeki kimsenin bizden vazgeçme lüksü yok. Benim karşıma geçip beni bir aile olduğumuza inandırmak için senelerini harcadıktan sonra hiçbir yere gidemezsin. Bana burası senin evin deyip durmadın mı? Bu çatıyı başıma yıkmaya kalkamazsın benim. Hepimizi ölümün kıyısından defalarca kez alıp hadi şimdi bensiz yaşayın diyemezsin, anlatabiliyor muyum ya?"


"Anlıyorum."


Kaya o kadar hızlı nefes almaya başlamıştı ki Görkem "Şşh," dedi onun koluna dokunarak. "İyi misin? Sıra sana mı geçti?" 


Görkem ve ben, birbirimize çözülmüştük. Şimdi sıra Kaya'ydı ve hepimize çözülüyordu.


"Huzurunuzu kaçırmak istemiyorum," dedi. "Ama bu ara çok zor nefes alıyorum."


"Huzurumuz mu?" diye sordu Eylül. Ağzını açtığı an bütün Analizciler dönüp ona baktılar. Ses tonu, ortamın kontrolünü eline almak için can attığını gösterdi bana. "Hiçbirimiz huzurlu değiliz," dedi sakince. "Hiçbirimiz bir günde hiçbir şeyi atlatmadık. Çocuklar, şunu kabul edelim. Hep birlikte çok yıprandık. Farklı farklı bir sürü şeyle boğuştuk. Kimisini aştık kimisini aşamadık ama buradayız. Yapmayı en iyi bildiğimiz şeyi yapacağız. Bugün değilse yarın, yarın değilse bir başka gün... Biz yine birlikte toparlanacağız."


"Bana biraz zaman verin," dedi Can. "Belki bir şeyler değişir. Değişeceğini sanmıyorum ama Asya gözümün önünde yere yığıldığında deneyeceğime dair kendime söz verdim. Bunu siz de bilin. Çok denedim, olmadı ama şu an en azından yeniden denemeye hazır olmayı deneyeceğim. Sadece biraz zamana ihtiyacım var."


"Canımı sıkan tek şey pişman olmaman," dediğimde Can, gözlerini benimkilere dikti ve dudakları keyifsiz bir şekilde iki yana kıvrıldı. "Aklını kaçırdığını düşünmüyorum. Çünkü gördüm Can. Gayet aklı başında bir şekilde ölmek istiyordun."


"Ve bu hissi anlıyorsun," dedi Can, masadaki kimse nefes dahi almıyorken. 


"Anlıyorum," dedim. "Ve senin tutunabileceğin en canlı örneğim. Çünkü inan bana, ben de bugünlere gelebilmek için gerçekten çok denedim."


"Ve şimdi bir can taşıyan sensin," dedi gerçek bir gülümsemeyle. "Bu dünyada var olmayı kendine çok görürken şimdi kapladığın alanı kendin arttırmak istiyorsun. Dün silinip gitmek isterken bugün kalıcı bir iz bırakmanın peşinden koşuyorsun. Farkındalığı yüksek insanlarla konuşmanın en kötü yanı bu, Asya. Aklını kaçırmış kişilerin aklı başında olanlardan daha kolay tedavi edilebildiğine inanırım. Benim için bir yol yok diyorsam, yoktur. Olsaydı bilirdim."


"Hiçbir şey bilmiyor değilsin. Her şeyi yanlış biliyorsun."


Can'ın donup kalmasına sebep oldum. 


Bu cümleyi zamanında bir hastane yatağında Vega'ya kurmuştu. 


"Ve kendine hasta muamelesi yapıp durma," dedi Görkem, araya girerek. "Ailenin olduğunu sandıkları kişi olmadığını kanıtlayarak geçirdin bütün ömrünü. Artık kendine ihanet edemeyeceğin kadar ileridesin Can."


"Az önce bir kliniğe yatırılmamı teklif ettin, onlar gibi. Sen buna ilerlemek mi diyorsun? Ben bir arpa boyu yol alamamak derim."


"Çok hassas ve alıngansın," dedi Arda, yumuşak bir sesle. "Senin için kurşunların önüne atlanan, senin için uçurumdan aşağı araba sürülen bir masadasın ve dışlandığını düşünüyorsun. Ölürsen ölecektik diyoruz ve bunu bir şakadan ibaret sanıyorsun. Belki de gerçekten ihtiyacın olan şey biraz zamandır. Çünkü ben aklı başında olduğunu iddia eden bu adama bakıyorum ve sadece ne kadar salak olduğunu görebiliyorum."


Arda, cümlesini gülerek bitirince Can'ın havası da değişti. Onu dürterek sandalyesinden itmeyi denedi ama Arda masaya sımsıkı tutundu. Bu da Eylül'ün çayının masaya dökülmesine sebep oldu. Aramızda çayını ilk bitirenin o olması gerekirdi ama masada dönen muhabbetler yüzünden bir yudum bile içmemişti. 


"Biraz alana ihtiyacım var," dedi Can. "Bana gözünüzü dikip her an kendimi öldürecekmişim gibi bakmayın. Bu benim her zaman cesaret edebileceğim bir şey değil. Bir hakkım vardı, onu da yapamadım." 


"Ve bu seni Vega'ya mı dönüştürdü?" diye sordu Kaya, acımasızca. "Gözünün önünde biri öldü. Sıra sana geçti ama kendini öldürecek cesaretin olmadığı için insanları kendini öldürmeye falan mı ikna edeceksin? Güzel bir roman konusu olabilirdi bu. Yazar mı olsam lan ben? Bıktım sizden, yeni bir maceraya atılırım belki."


"Siktir oradan," dedi Görkem. "Yazabildiğin tek şey kod senin. Adını soyadını bile yazmaya üşenip her yere paraf atan adamsın."


"Ben yazayım," dedi Arda, alayla. "Hatta şöyle bir şey geldi aklıma. İkizi olsun bu kişinin bir tane de. Şöyle essin böyle gürlesin ama düşmanlarının yanına sızdırdığı turuncu kafalı bir oğlana aşık olsun. Finalde de canavar kız, alsın bunu vursun. Gebersin gitsin diyorum. Nasıl lan? Orijinal bence."


"Canavar kızın en yakın arkadaşının adı da Eylül olsun," dedi Eylül. 


"Canavar kız evli mi?" diye sordu Görkem. "Bence bir tane lider kocası olsun."


"Çocukları da olsun mu?" diye sordu Can, ellerini çenesinin altında birleştirip gözlerini kırpıştırarak.


"Üç beş tane."


"Çüş," dedim. "Abart."


"Abartsaydım on üç derdim."


"Çok eğlenirdik bu arada," dedi Kaya. "Bir düşünün derim." 


"Bir tanesinin sağlıklı olması yetmez mi?" diye sorduğumda koro halinde "Yeter," dediler ve bu bana kendimi biraz daha iyi hissettirdi. Fakat çok geçmeden endişeli ruh halim geri geldi.


"Giyinelim mi?" diye sordu Görkem, hissetmiş gibi ayaklanırken. 


Başımı salladım ve elini tuttum. Koridorda ilerlediğimiz sırada "Diğerlerinin de yanımızda olmasını istiyorsun, değil mi?" diye sordu. "Ben kontrole gideceğimizi söyledim. Onlara bizimle gelin demedim ama tahmin edeceğin gibi, bu zaten davet bekledikleri bir şey değildi. Birlikte gideceğimizi söylediler sadece."


"Ben uyurken Necip Amir ve Can arasında bir şey yaşandı mı?" diye sordum. Bu, anlattığı şeyden bağımsız bir durumdu ama aklıma takılmıştı. 


"Birlikte parka çıktılar yarım saat," dedi Görkem. "Can'ın cebinde Arda'nın sigara paketi vardı. Biraz konuştular. İnanmayacaksın ama Can'a gerçekten iyi gelen bir konuşma olduğunu düşünüyorum."


"Hiç yatmadın mı yanımda?"


"Bir saat kadar uyumuşum," dedi. 


"Can'ın bıraktığı mektupları ne yaptın?" Görkem cevap vermedi. "Okudun mu?" diye sordum açıkça. Yeniden sessiz kaldı. "Ne yazmış benim için? Bana göstermeyecek misin?"


"Onları Can'la birlikte yakacağız." Boğuk sesini toparlamak için yutkundu. "Sadece, zamanı var." 


"Açıp açmadığını merak ediyorum Görkem."


"Sabaha karşı bir atak daha geçirdim," dedi huzursuz bir şekilde. Bu konu hakkında tek kelime etmeye daha tahammülü yok gibiydi. "Bu aralar biraz fazla kötüydüm ama toparlayacağımı biliyorsun, değil mi? Bu kadar sık atak geçirmeyeceğim. Terapiye ağırlık vereceğim. Bunları sonlandırmanın bir yolunu bulacağım."


"Neden seni bu yüzden suçluyormuşum gibi konuşuyorsun? Benim sorum bu bile değildi."


"Öyle konuştuğumun farkında değilim. Sanırım sadece... Eğer kafanda bir soru işareti varsa bana dair, iyi bir baba olabileceğimi kanıtlamaya çalışıyorum." 


Bir gülümseme kazındı dudaklarıma. "Onu gerçekten çok istiyorsun, değil mi?"


"Seni çok istiyorum," dedi Görkem. "Senin getireceğin her şeyi istiyorum. Seninle mutlu olmak istiyorum."


"Doktorla görüştüğüm sırada benden neler isteyecek bilmiyorum ama elimi hiç bırakma, tamam mı?" diye sordum ona. "Çok kötü bir şey duysak bile, tamam mı Görkem? Herhangi bir evrede, ikinci, üçüncü, beşinci kontrolde... Beni lütfen hiç yalnız bırakmayın."


"Tabii ki," dedi başını aksi mümkün değilmiş gibi hızlı hızlı sallayarak. "Asya Yağmur Duman, seninle ölüme geleceğime dair yeminim var. Birkaç kontrol mü korkutacak gözümü? Sen asla yalnız kalmayacaksın."


 🕊️


Her şey yolunda cümlesini duymak bile her şeyin yolunda olduğunu hissettirmeye yetmiyordu.


Toplu olarak rahatlamıştık ama bu, geçici bir durumdu. 


Doktorum, temkinli yaklaşımımı fark ettiğinde onlardan dışarı çıkmalarını rica etmiş ve önce benimle konuşmuştu. O odanın içinde o kadar gergindim ki iyi olduğumdan emin olmak istemişti. Ona endişelerimden kısaca bahsettikten sonra diğerlerinin yanımda olmasını ve onların da riskleri bilmelerini istediğimi söylemiştim. 


Henüz çok yeni olduğu için ultrason, bize yeterince şey vermemişti. Ama doktorum benimle o kadar çok ilgilenmişti ki sanırım bu bana iyi gelmişti. 


Nasıl bir hamilelik süreci geçirebileceğimi biliyordum. Risklerin farkındaydım. Hangi belirtilerin normal, hangilerinin acil olduğunu öğrenmiştim. Okula yeni başlayan bir çocuk gibi bazı şeyleri içimden not almak bile gelmişti hatta. Her şeyi en iyi şekilde yapmak istiyordum.


Hastaneden çıkarken Görkem hâlâ elimi tutuyordu. Arabalar otoparktaydı. Arda, Eylül'ünkiyle ve kalanlarımız Kaya'nın şoförlüğünü yaptığı arabamızla gelmiştik. Can, kazadan beri bir tek onun kullandığı arabada kendini rahat hissediyordu. Hâlâ bir frende ya da hafif bir hızlanmada bile tedirgin oluyordu ama Kaya, ona sinirli olduğunu söylemesine rağmen yol boyunca yumuşak bir sesle onun iyi olup olmadığını kontrol etmişti. 


Kalabalık bir grup halinde otoparka doğru ilerlerken en önde Görkem ve ben vardık. 


Arda, Kaya'nın omzuna kolunu atmıştı ve Eylül, Can'ın koluna girmişti. "Hazır buradayken yeğenimizi çıkar da bileğine lacivert ip bağlayalım," dedi Arda. "Olmuyor böyle. Kökten yetiştirmek lazım."


"Sanırım daha bileği yoktur," dedi Eylül. 


"Hücresel midir?" dedi Kaya. "Mikro boyutlarda bir ip bulmamız gerekecek."


"Bulmayan şerefsizdir," dedi Can.


Gülmeye başladığımda Görkem "Doğuştan Analizci olacak," dedi. 


"Babası da böyleydi bunun," diye takıldım ben de. 


Görkem, ağzımdan çıkan ilk kelimeyle birlikte elimi daha sıkı tuttu. Gözlerinin içiyle gülümsüyordu ve buna bayılıyordum. Birlikte yürümeye devam ederken yüzümü kırıştırdım. "Ne koktu ya böyle?"


"Güzel mi?" dedi Kaya. "Canın mı çekti?"


"Kötü mü?" diye sordu Can. "Şu tarafta çöpler var ama ben kokuyu net almadım."


"Sağ arkada fırın vardı," dedi Eylül. "Kurabiye ya da ekmek tarzı bir şey mi?"


"Çam kokuyor gibi," dedi Arda. "Umarım çam ağacı çekmemiştir canın."


Laf olsun diye sormuştum ama Görkem de dahil olmak üzere kaldırımdaki herkes durup etrafına bakınmaya başlayarak neyin koktuğunu analiz etmeye çalıştı.


"Tatlımsı," dedim. "Şekerli bir şeyler gibi."


"Cancan'ın şekerli bir doğum lekesi olsun istemiyorum," dedi Arda. "Bulalım şunu."


"Fırından geliyor olabilir mi bebeğim?" diye sordu Görkem. "O tarafa geri yürüyelim mi?"


"Çok önemli değil," dedim. Aşerdiğimi düşünmüyordum, bunun için erkendi. Aşermenin nasıl bir his olduğunu bilmiyordum gerçi. Bu zamana kadar muhtemelen sadece Görkem'i aşermiştim. Şu anki isteğim de öyle bir durum olmadığı için, dümdüz yürüyüp yolumuza devam edebilirdik yani. 


"Yoo," dedi Kaya. "Önemli. Geri yürüyoruz gençler." 


Birbirine uyumlu adımlarla hepsi geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladığında Görkem, benim de yönümü çevirdi. Sonra telefonu çalmaya başladığı için kaşlarını çattı. Birlikte yürürken elini cebine attı. Adımları durdu, telefonu hızla kulağına götürdü. 


"Efendim baba." 


Karşı taraftan gelen kelimeleri net olarak anlayamadım ama endişelenecek bir şey olmadığını düşündüm Görkem'in yüz ifadesinden. "Haklısın. Haklısın, birkaç işim vardı. Dönemedim. Özür dilerim. Arayacaktım, çıkmış aklımdan. Hayır, abim gibi hayırsız değilim. Baba! Döner bıçağını yavaşça yere bırak." Görkem, küçük bir kahkaha attığında o gülüşün kalbimdeki iyileştirici etkisini kimseye anlatamazdım. 


Analizciler dönüp ona baktılar. Görkem, çenesiyle Kaya'ya bir işaret yaptığında Kaya bana doğru geldi. O yanıma varana dek Görkem'in parmakları, benimkilere kenetliydi. Kaya, kolunu omzuma attı ve Görkem beni ancak o zaman bıraktı. "İki dakikaya yetişirim," dedi Görkem. "Siz devam edin. Ne kokuyorsa bulun Kaya."


"Şovcu pezevenk," dedi Kaya, birlikte yürümeye başladığımızda. "Sanki bulma teklifini ortaya biz atmadık. Sana yaranacak diye ne yapacağını şaşırıyor bazen."


"İçinden geliyor bence," dedim gülerek. Sesimi kalınlaştırdım. "Ne kokuyorsa bulun Kaya."


"Vıdı dıdı," dedi Arda da, yüzünü komik bir şekle sokarak. Görkem, bizden tarafa bakmadığı için böyle rahat dalga geçebiliyorduk.


"Akşam," dediğini duydum. "Dükkân müsait olursa bir masa kuralım mı?" 


Bakışlarını üzerimde hissedince omzumun gerisinden ona baktım. "Olur mu?" diye sordu dudaklarını oynatarak. İçim sıcacık olurken gülümseyerek başımı sallamaktan başka bir çarem yoktu. 


Görkem, duyduğu ilk saniyeden beri bu haberi babasına söylemek istiyordu. 


"Sanırım cidden fırından geliyor," dedim odağımı yeniden diğerlerine verdiğimde. "Girelim mi içeri?"


Neyse ki elmalı ve tarçınlı kurabiyeler yeni pişmişti de kısa sürmüştü onları bulmamız. 


Sadece bir tanesinin tadına bakmak istemiştim ama Eylül, bütün tepsiyi almak konusunda ısrar ettiği için çıkarken Kaya bir poşet dolusu elmalı tarçınlı kurabiye taşıyordu. 


Can gülerek poşetin içine uzandı. "Resmen içinden bir tane çıkarıp ona uzattın ve paketi geri kapattın. Yer miyiz diye bize sormadın bile."


"Sen bok ye," dedi Kaya.


Gülmeye başladım. Elimdeki kurabiyeden bir ısırık alırken kendimi tuhaf hissediyordum. Yaşadıklarım, sanki puslu bir rüyaymış gibi hissettiriyordu. Nasıl anlatılırdı... Buradaydım ama burada değil gibiydim. Bu hayat, bana aitti ama benim değil gibiydi. Sanki kırk sekiz saat boyunca hiç uyumamıştım da zihnim, sarhoşlukla farkındalığını yitirmek arasında bir yerde sıkışıp kalmıştı.


Can'ı o çatıdan kendini atmaması için ikna etme çabamın üzerinden yirmi dört saat bile geçmemişti. Doktor kontrolünden çıkmış, yan yana kurabiye yiyip gülüşüyorduk.


Gerçeklik algımı kazanabilmek için Görkem'in gözlerini görme ihtiyacı hissettim. Sırtını duvara yaslamış, telefonda konuşurken ciddi bir ifade takınmıştı. Yüzüne küçük bir tebessüm yerleşti. "Tamamdır kardeşim," dediğini okudum dudaklarından. "Ben atarım sana konumu."


Poşetle birlikte ona yaklaştığımda telefonu kapatıp cebine attı ve gülümsedi. "Buldunuz mu?"


Yarısını yediğim kurabiyeyi ona doğru uzattım. Ağzım doluyken "Bayağı iyi," demeye çalıştım. Daha fazla güldü. 


"Az almışsınız," dedi Kaya'nın elindeki poşeti kastederek. "Karımın üzerine yapsaydınız fırını?"


Uzanıp kurabiyemden küçük bir ısırık aldı. Beğenecek mi diye yüzünü inceledim. Benim kadar beğenmediği kesindi. Belki de bu normal bir kurabiyeydi ama ben ekstra beğenmiştim. 


"Onu da yaparız, ne olmuş?" diye sordu Eylül, gülerek. "Teyzesinin bir tanesi mutlu olsun yeter ki."


"Anne tarafına insan topluyorum, harika," dedim gülerek. "Köşede ağlayabilirsin Görkem. Bu gidişle baba tarafı üç kişi kalacak."


"Arif Ahmet Duman'ın baba tarafı olması imajın açısından kötü ya canım," dedi Arda. "Hepimiz senin tarafa gelsek, o adam bizi yine de tekler çünkü."


"Hepiniz ona söylemek için deliriyorsunuz," dediğimde Kaya, "Sen Bige ablanın hamilelik sürecini bilmiyorsun tabii," dedi gülerek. Sonra bir anda aydınlandı. "Lan gerçi siz de bilmiyorsunuz. Buna rağmen böyle konuşuyorsunuz."


"Müge'yi gördük çünkü," dedi Arda. "Onu hiçbir erkek üzemedi çünkü dedesi Arif Ahmet Duman'dı."


"Amcası da Görkem'di," dedi Can. Bu, Görkem'in Can'a kocaman gülümsemesine sebep oldu. Sanki benden sonra iyi bir baba olacağını en çok duymak istediği kişi Can'dı. Bu onun da ikna olmasını sağlayacaktı. 


"Az önce kiminle konuşuyordun aşkım?" 


"Barış'ı davet ettim," dedi. "Akşam Nevrin Döner'de hep birlikte güzel bir yemek yiyelim." 


"Benim Çağdaş Hoca'nın yanına geçmem lazım," diye hatırlattı Can. 


"Oraya geçiyoruz zaten," dedi Görkem. "Oradan da dükkâna geçeriz." 


"Ama..."


"Eylül, bana anahtarı atsana." 


Eylül, Arda'yla birlikte geldiği arabanın anahtarını çıkarıp ona atarken Görkem duraksamadı. Kafasında bütün planı çoktan kurmuştu. Kaya, poşeti ona uzattı. Ben idrak edemeden o anlamıştı. Görkem, yolda baş başa kalacağımız bir alan yaratmıştı bize. Bu yüzden kurabiyeler de bende kalmalıydı. 


Otoparka vardığımızda kimse Can'ın itirazlarına kulak asmadığı için araçlara dağıldık. Kaya motoru çalıştırırken Görkem bunu yapmadı. Onların arabası hareket ettiğinde de biz durmaya devam ettik. Bir süre, o sessizlikte arabanın içinde oturduk. Ben neden gitmediğimizi sormadım, o da hiçbir şey söylemedi. Sadece durduk. 


"İyiymişsiniz," dedi sonunda. Sesi sıcacıktı. Şükreder gibi derin bir nefes aldı. "Aldığın kiloya dikkat etmemiz gerekiyormuş. Kurşun yarasından bu yana hasarlı organların biraz toparlamış ama yine de nefesin daralabilirmiş hamileliğin ilerledikçe. Ağrıların olabilirmiş. Canın biraz yanabilirmiş. Normal doğum yerine sezaryen olma ihtimali yüksekmiş. Zaten dikişlerin var. Düzenli kontrollerimizi aksatmıyormuşuz. Sağlıklı besleniyormuşuz. Kilo almayacağım diye kendimizi aç bırakmıyormuşuz. Sadece dikkat ediyormuşuz. Ve stresten uzak duruyormuşuz. Uyku düzenimiz de önemliymiş. Kocamız uyu diyince uyuyacakmışız, ye diyince yiyecekmişiz."


Kıkırdamaya başladım. "Ben de oradaydım. Özet için teşekkürler. Son cümleyi duyduğumu hatırlamıyorum ama ben kaçırmışımdır herhalde."


"Kesinlikle," dedi. "En önemlisi oymuş hatta."


Endişelenecek çok şey vardı aslında ama içlerinden tek bir cümleye tutundum. "İyiymişiz."


"Öyleymiş." Başını geriye doğru yatırıp tavana baktı. Bu anın gerçekliğini o da benim gibi idrak etmeye çalışıyordu. "Teşekkür ederim."


"Etsen iyi edersin, taşıyacağım o kadar," dedim saçımı savurarak. "Nasıl oldu bilmiyorum ama sana benzeyen bir çocuk dünyaya getirmek isteyecek hale getirdin beni. Delirmişim! Büyü yaptın bana kesin."


"Nasıl mı oldu?" Serseri gülümsemesi, dudaklarına yerleşti. "Bak şimdi... Sen dizlerinin üzerindeydin."


"Görkem!" Utanmıştım. "Git ya."


"Gözlerini açık tutmaya çalışıyordun," dedi. "Ve ben de bu dünyadaki en sevdiğim şeyin gözlerin olduğuna karar vermek üzereydim."


"Ha, öncesinde başka bir şeydi yani?" 


"Bir süredir saçlarındı," dedi Görkem. "Günden güne değişiyor. Göğüslerindeki minik çiller de top10'umda."


Parmağımı abartılı bir flörtözlükle saçıma doladım. "Başka ne var peki üst sıralarda?"


"Karnın," dedi. "Karın kasların. Dikiş izlerin. Bileğindeki ip. Elmacık kemiğinin üzerindeki en büyük çil. Takmayı çok sevdiğin halka küpelerin. Tenimi çizip durduğun yüzüğün. Üzerinden çıkarmadığın eski tişörtüm. Sen. Sana dair her şey."


"Hepsi üst sıralarda mı?"


"Ne sandın? Benim zirvem sensin."


"Her şeyimle mi?" 


"Her şeyinle."


Biliyordum ama duymak hoşuma gidiyordu. 


"Ve her şeyiyle sana benzeyen bir çocuk istiyorum. Bana değil. Bütün özelliklerini senden alsın. Hık desin, burnundan düşsün. Dünyada en çok seni sevsin, benim gibi. Sana hayran olsun. Gözlerini üzerinden çekemesin. Ki biliyorum aslında, böyle olacak. Hissediyorum. Bizimkilerle dalga geçiyoruz, gülüşüyoruz ama ona her gece senin ne kadar güçlü olduğunu anlatacağım. Yemin ederim sevgilim, her şeyin çok güzel olmasını sağlayacağım."


"O kadar şüphem yok ki senden."


"Bu haberi paylaşmayı çok istiyorum," dedi yavaşça. "En çok da babama söylemeyi, abimle konuşmayı. Dünya üzerindeki bütün iyi babaları toplayıp bana ders vermeye başlamalarını istiyorum. Bu yüzden acele ediyorum. Ama eğer bu senin için hızlıysa, yavaşlamak istiyorsan bekleyebiliriz. Beni durdurabilirsin. İplerim senin elinde."


"Seni durdurabileceğimi sanmıyorum," dedim gülerek. "Dün, yerden kalkamayacağını düşünüyordum ama şimdi o yaşama hevesini hissediyorum. Bu bana da iyi geliyor. Sen paylaşalım diyorsan, öyle olsun Görkem. Sadece... Madem açıkça konuşuyoruz. Annenden biraz çekiniyorum."


"Sana karışacağını düşündüğün için mi?" Güldü. "Ben de korkuyorum. Ama mutluluktan çıldıracak. En ortopedik beşiği falan araştırması için ona zaman vermemiz gerek. Torunu için her şeyin mükemmel olmasını isteyecek. Ama sana senin canını sıkacak hiçbir şey söylemeyeceğinin garantisini verebilirim. Annem, her şeyin kontrolü elinde olsun ister ama kontrolün oğlunda olduğunu gördüğünde durması gereken yeri bilir, 13."


Dile getirme şeklinden keyif aldım. "Kontrol oğlunda mı peki gerçekten?" 


"Siktiğimin kontrolünü elimden hiçbir şey alamaz," dedi Görkem. "Ben iyiyim, Yağmur. İyi olacağım. Sizi ne pahasına olursa olsun koruyacağım. Hepinizi. Hep yaptığım şey. Zor olmayacak benim için. Sadece Can'ı telafi etmeliyim. Onu koruyamadım ve bunu düzeltmeliyim. Bu, benim için doğum öncesi bir idman gibi olacak. Gözümü üzerinden ayırmayacağım. Ona sahip çıkacağım. Çok da bir farkı yok. O da benim oğlum."


"Kendine yeniden bir şey yapmayı denemesinden o kadar korkuyorum ki." 


"İnan bana, yapmayacak." Biraz bile şüphe yoktu sesinde. "Sen, haberin olmadığı anlarda sana nasıl baktığını görmüyorsun. Onun için başlı başına bir sebep oldun." 


"Onsuz bir hayatı düşünemiyorum." 


"Onsuz bir hayatımız olmazdı, bunu biliyorum." Konuşulmayan hisler, aramıza asıldı. "Seni seviyorum," dediğinde bu, kardeşinin hayatını kurtardığım içindi ve bütün diğer sevgi cümlelerinden daha farklı hissettirmişti. "Sen benim nefesimsin, Yağmur. Bizim nefesimizsin. Geldiğin ilk günden beri bu böyle." 


"13 Şubat 2019'dan beri değil mi yani?" 


Gülmeye başladı. "Sana tutulacağımı ben bilmiyordum ama kalbim biliyordu." 


"Bir de Kaya."


Daha büyük bir kahkaha attı. "Bir de Kaya, gerçekten." 


"Araları önünde sonunda iyi olacak, değil mi? Onları böyle görmek istemiyorum." 


"Tabii ki düzelecekler," dedi Görkem. "Sen şimdi bunları bırak, bana bu gece görmek istediğin başka biri olup olmadığını söyle. Barış zaten gelecek. Necip abiyi de çağırabilir miyim?" 


"Tabii ki," dedim. "Tabii ki. O da herkesle birlikte öğrenmeli. Bige abla da abinle birlikte gelir mi?" Başını aşağı yukarı salladı. "Bahar," dedim. "Bahar'ı da çağıralım. Güzel bir yemek yiyeceksek bütün ailemizi toplayalım."


"Babamın çektireceği ziyafeti hayal bile edemiyorum." 


"Doğru bir şey mi yapıyoruz Görkem?" diye sormak zorunda hissettim kendimi. 


Açıklamama gerek kalmadan beni anladı. "Evde kalıp halıyı daha fazla izlemeyerek mi? Aramızdaki o garip gerilimle salonumuzda oturmayarak mı? Kahvaltıyı gördün. Bunlar, bir süre daha bizimle olacak. Bu yüzden evet, bebeğim. Onları bir arada tutmak, aile olduğumuzu hatırlatıp durmaktan geçecek. Bizi oyalayacak, bir nebze olsun iyi gelecek bu gece. Buna inanıyorum."


"O zaman çok geç olmadan biz de gidelim peşlerinden," dedim. "O kliniğin önünde ve içinde Vega'yla anıları var. Bütün bunlar Can için zor olacak. Çağdaş Hoca'yla konuşurken odasının camının önünden bizi görebilmesini istiyorum. Aşağıda olalım, tamam mı?" 


"Sen kurabiyelerini yemeye bak," dedi kemerimi takmak için uzanırken. Onu karnımın üzerinden nazikçe çekip taktıktan sonra parmaklarının tersiyle karnımı okşadı. Ardından kendi kemerini taktı ve ellerini direksiyona yasladı. "Gerisi bende."


Yola koyulduğumuzda bir tane daha kurabiye yedim ve yemesi için ona da uzattım. Bu kurabiyenin tadı, az önceki yediğim gibi değildi. Anladım ki ondan o tadı almamı sağlayan Analizcilerdi. Bu yüzden onlar birbirleriyle uğraşmıyorken tek başıma yemek bana o kadar da keyif vermedi.


Dakikalar geçti. Yol akıp giderken, dün başka bir yolcu koltuğunda da aynı böyle oturduğumu hatırladım. Ayağımda ayakkabılarım bile yoktu ve tek istediğim Can'ın yaşadığını öğrenmekti. 


Gözlerimi kapattığımda Can, yeniden o çatıdaydı. 


"Yağmur," dedi Görkem, başını bana çevirerek. "Düşünme. Anda kal."


"Yapamıyorum ki. Sürekli aklıma geliyor." 


"Stresten uzak duruyoruz." Bu, bize o kadar uzak bir ihtimaldi ki gülerek bitirdi cümlesini. Alenen dalga geçiyordu. Ağlanacak halimize güldük birlikte. 


Görkem mi çok hızlıydı, Kaya mı fazla yavaş kullanmıştı anlayamadım ama birkaç dakika sonra onlara neredeyse yetişmiştik. Aramızda sadece üç araç vardı. Ara sokağa girince hizalandık ve Görkem, onların önüne geçerken korna çalmayı ihmal etmedi. 


Kliniğin olduğu sokağa birlikte döndüğümüzde Çağdaş Hoca'nın kapının önünde dikildiğini gördüm. Can ona geleceğini yazmış olmalıydı. Görkem, arabayı kliniğin tam önünde durdurmak yerine o kısmı Kayalar için bıraktı ve biraz arka tarafa park etti. Kaya, oraya yanaştığında Can dışında kimse aşağı inmedi. 


Can, ilk adımını atar atmaz Çağdaş Hoca onu kollarının arasına aldı ve sımsıkı sardı. 


Her şeyi anlamıştı. 


Karşısındaki adam, bu hayatta tek bir konuyu anlayamadığını söylerdi. O da intihardı. Çağdaş Hoca şimdiye dek binlerce intihara meyilli insanı karşısına alıp konuşmuş olmalıydı ama ilk defa oğlu da o insanların arasına girmişti. 


"Endişe etme," dedi Görkem. "Açılacak. Bizim haricimizde yanında ağlayabileceği tek kişi o." 


Tam iki saat boyunca o kapının önünde bekledik. 


Görkem'le Can ve Çağdaş Hoca yukarı çıktıktan on dakika sonra Kayaların aracına binmiş ve beklemeye orada devam etmiştik. Ve bu sırada ben, onlara her şeyi anlatmıştım. Hamilelik testini yaptığım andan başlamış, korkudan delirmemle devam etmiş ve Can'ın kurduğu cümlelerin aynısını birebir sıralamıştım. 


Can'ın yukarıda ağlayıp ağlamadığını bilmiyordum ama Eylül, o arabanın içinde elimi tutarken bir tur daha ağlamıştı. 


Can, aramıza döndüğünde gözlerinin akı koyu kırmızıydı. Burnunun ucu renk değiştirmişti ve üç yaşında bir çocuk gibi görünüyordu. Onun yerinde oturuyordum. Böyle sığamayacağımız için diğer arabaya geçmeliydik ve kalkmak istedim. Can, "Girişte bekliyor," dedi bana bakarak. Sesi çatallı çıktı. "Sana bir şey söylemesi gerekiyormuş."


"Sen iyi misin?" diye sorduğumda burnunu çekti ve elini dışarı çıkmama yardımcı olmak için bana uzattı. 


"Onu çok seviyorum," dedi sadece. Ardından yerine geçti. Kollarını göğsünde bağlayıp başını arkaya yatırdı. "Şimdi Arif amcanın yanına geçebiliriz." 


"Hayata döndün mü?" dedi Görkem, gülümsemeye çalışarak. 


"Bir adım," dedi Can. "Bir adım."


Onları arkamda bırakıp girişe doğru ilerledim. Kapıdan geçtiğim an görüş alanlarından çıkmıştım ve aynı saniye Çağdaş Hoca'nın kollarındaydım. 


Aramızda hiç böyle bir fiziksel yakınlık geçmediği için afalladım. Bunu o da fark etti. Beni hemen bırakırken "Özür dilerim," dedi. "Asya, şok içindeyim. Şu an biraz bile profesyonel değilim. Sadece iyi olduğunu görmek istedim."


"Ben..."


"Hamilesin," dedi Çağdaş Hoca. "Hikâyeyi dinleyebilmek için öğrenmem gerekti. Çünkü bu, tamamen merkezimizdi. Bana kendin söylemeni isterdim. Böyle olduğu için üzgünüm."


Gözlerimi kırpıştırdım. "Sorun değil." 


"Sorun olduğunu biliyorum," dedi. "En az Can kadar desteğe ihtiyacın var." O güven verici gülümsemesini takındı. Onu ilk kez bu kadar harap olmuş görüyordum ama yine de gülümsemesinde insana güven veren bir şeyler vardı. "Atlatacağız. Her şeyi zamanla aşacağız. İstersen benimle, istersen başka biriyle ama her ne olursa olsun, bir şekilde..." 


Kolumu tuttu ve hafifçe sıktı. "Sadece teşekkür etmek istedim Asya."


"Size her şeyi anlattı mı?" 


"Sanırım anlattı."


"Bana söylemek istediğiniz bir şey var mı?" 


"Görkem'deki mektupların asla konusunu açmayın."


"Onları okumalı mıyız?" 


"Hayır," dedi Çağdaş Hoca. "Kesinlikle uzak durmalısınız." 


"Teşekkür ederim."


"Ben teşekkür ederim, gerçekten. Senin gülümsemene ihtiyacımız var, bunu unutma." 


Alayla güldüm. "Hepinizin mi?" 


"Hepimizin."


Gözlerimi kaçırdığımda aralık olan kapıdan oturma odasına açılan yolu ve Vega ile Can'ın tanıştığı pencere kenarını gördüm. Vega, avı için tam olarak o köşede pusuya yatmıştı. 


Kendimi bir deliliğin tam ortasında hissederken gülümsedim. "Deneyeceğim."


Dışarı çıkarken buranın Can'a hissettirdiklerinin ağırlığı sanki benim üzerime çökmüştü. Midem bulandığı için elimi karnımın üzerine koydum ve saniyeler içinde eşimin yanına döndüm. 


"Gidelim," dedim yeniden gülümseyerek.


Görkem, adı Nevrin Döner olan çalma listesini açmak için ekrana uzandığında bu kez gerçekten gülmeye başladım. "Şarkıların uzunluğu, evden koşarak dükkâna gitme süreye ayarlı sanıyordum," dedim aklıma gelen anıyla birlikte. 


"Buradan sürüş de iki üç dakika kadar fark edecek," dedi kendinden emin bir şekilde.


Onun takıntılarını bile seviyordum. 


İlerlemeye devam ederken Kaya, mesafeyi bizimle biraz açtı. Görkem, Çağdaş Hoca'nın bana ne dediğini hiç sormadı. Odağı tamamen yoldaydı ya da kafasının içindekileri dindirmeyi deniyordu. 


Nereden çıktığını anlayamadığım bir araba, aniden savrularak önümüze kırdığında ben koltuğa tutunurken Görkem anında torpidoya uzandı. 


Sol eli direksiyondaydı, sağ eliyle silahı aldı. Kaşları çatık, omuzları dikti ve önümüzdeki arabaya kilitlenmişti. O kadar ani hareket etmişti ki şaşkınlıkla gözlerim aralanmıştı. 


Aslında hiçbir tehlike yoktu.


Gömleği, kollarını sıkıca sararken silah tutmayı bırakmadan bileğinin tersini alnına sürterek kendini sakinleştirmeyi denedi. "Ehliyetini siktiğimin yavşağı." 


Kornaya sertçe bastı ve önümüzdeki araca gözlerinden alevler çıkararak baktı. Sürücü de kornaya basıp bizden özür dilerken Görkem, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. 


Sol eliyle direksiyon hakimiyetini sağlarken silahı torpidoya bırakıp gözü sertçe kapattı. Yeniden arkasına yaslandı. Sıktığı çenesinden dudağına doğru yükselen yara izinin üzerini başparmağıyla sıkıntılı bir şekilde kaşıdı. Ardından sert bir nefes verdi. 


"İyisin, değil mi?"


"Hıhı."


Refleksi, beni haddinden fazla etkilemişti. 


Yutkunurken gözlerimi üzerinden ayıramıyordum. "Bunları trafiğe çıkaranda da akıl yok," diye söylendi, aynı babalar gibi.


Nevrin Döner'in bulunduğu caddeye saptık. Kayalar kapının biraz ilerisinde durmuşlardı. "Burada bir yer bulalım mı?" diye sordum. 


"Dükkân bizim," dedi. "Neden önüne çekmeyelim?" 


"Burada duralım." 


"Şarkı daha bitmediği için mi?" Güldü. "İnmeden önce beklemek isteyeceğimi biliyorsun, değil mi? Duralım bakalım." 


"Görkem," dedim. "Beni öpebilir misin?"


"Seni öpebilir miyim mi?" Arabayı hızlı bir manevrayla park ettikten sonra aynı hızla kemerini çözüp elini koltuğumun arkasına attı ve üzerime eğildi. "Seni sonsuza kadar öpebilirim." 


Başının arkasını kavradığımda parmaklarım saçlarına karıştı. Dudakları dudaklarıma değdiği an gözlerim usulca kapandı. Basit bir öpücükle ısınma turunu başlattı. Daha fazlası için ona yaklaştığımda dudaklarını benden uzaklaştırdı. Ona doğru mıknatıs gibi çekilmeme gülümsedi ve başka bir minik öpücük daha verdi. Alnını alnıma yaslayıp nefesimi kesmenin tadını çıkarttı. 


"Görkem," dedim sitemli bir sesle. 


"Hım?" diye mırıldandı. 


"Gerçek bir öpücük istiyorum, bebeğim." 


Bu onun dudaklarıma saldırdığı andı. Dili, benimkine dolandığında tırnaklarımı ensesine bastırdım. Birazdan içeri girecek ve herkese hamile olduğumu söyleyecektik. İçten içe bunun stresini yaşıyordum ve stresini taşıdığım, kalbimin bir kısmını tamamen çürüten başka bir olayın izleri zihnimin her yerindeydi. 


O beni öperken pusların dağıldığını hissettim. 


Lacivert bir ışık huzmesi, karanlığın içinden sıyrılıp bana göz kırptı. Zifiri karanlık değildi burası artık, her yerde lacivert ışıklar vardı. 


"Yağmur," diye inledi ihtiyaçla. Bu duyduğum en güzel şeydi. Belimi kavrayarak üzerime daha çok eğildiğinde yüzünü sıkıca tuttum. Avucumun içine sakalları battı. Onu daha fazla kendime çektim ve dudaklarına son nefesimmiş gibi sarıldım. Öpücüğümüz giderek derinleşirken çalan son şarkı da bitti. Bir süre sadece bizim seslerimiz kaldı arabanın içinde. 


"Lütfen," dedim. "Beni bırakma." 


Bunun sadece bu zamanı kapsamadığını biliyordu. Hakkımda her şeyi biliyordu. Kafamın içini görüyordu. Kalp atışlarımı duyuyor, ruhumu hissediyordu. 


"Asla. Seni değil, sizi. Asla, Yağmur." 


Oyunu değil, seni. 


Seni değil, sizi. 


Gözlerim dolarken onu bir kez daha öpüp geri çekildim. Görkem, alnıma dudaklarını bastırıp derin bir nefes aldı. Ardından arabadan indi, kapımı açtı ve elimi sımsıkı tuttuğunda birlikte yürümeye başladık. Kapalı tabelası, Nevrin Döner'in kapısındaydı.


Çocuklar içeri geçmişti. 


Arif amca, elindeki koca bıçakla döneri aşağı doğru sıyırıyordu. Bu sırada Nevin Hanım, kocaman salata tabağını bahçeye taşıyordu. Midi boy, uçuş uçuş çiçekli bir etek giymişti. Kısa topuklu siyah ayakkabıları zeminde ses çıkartırken boynundan kırmızı bir fular sarkıyordu. Onun bir eğitimci olduğu kırk metre öteden bile anlaşılırdı. Yüzündeki kontrolcü ifade hep sabitti. 


Kaya, Can, Arda ve Eylül küçük çocuklar gibi Arif amcanın karşısına sıralanmış, görev almayı bekliyorlardı. "Durun babacığım, şimdi sarılacağım," dedi Arif amca. Gözleri dönerindeydi ve sanırım onlara henüz hiç bakmamıştı. Çünkü baksaydı, hayatımızda ters giden şeyler olduğunu Can'ın halinden anlardı. 


"Barışcığım, ayranı da getirebilir misin içeriden? Mutfaktaki dolapta canım."


"Tabii ki. Alayım ben."


Bahçede masalar birleştirilmişti. Turuncu ışıklar her yeri nostaljik bir havaya büründürmüştü. Barış, bahçe kapısından içeriye doğru adımladı. "Hoş geldiniz," dedi. "Ne güzel ya hazır sofraya konmak, biz burada anca çalışalım." 


Muhtemelen beş dakika önce falan gelmişti. 


"Hoş bulduk kardeşim," dedi Görkem. "Sen hoş geldin asıl."


"Ömrün boyunca beleş döner yediğin için seni inanılmaz kıskanıyorum, uzak dur benden bugün," dedi Barış. 


"Ben de ömrüm boyunca beleş döner yedim ki!" Müge, bahçeden fırlayıp bize doğru koşturmaya başladı. "Hoş geldin Kaya!" 


Kaya'nın ağırlığı altında ezildiği bütün yüklerin yere düşme anı da buydu. Dizlerinin üzerine çöktü ve kollarını Müge için açtı. "Hoş buldum prensesim." 


Gözlerim yeniden doldu. 


Ve elimi karnımın üzerine götürdüğümü fark ettiğimde neredeyse ağlayacaktım. 


Hemen onu geri çektim. 


Barış, yanıma gelip yanağımdan bir makas aldı. Sadece bir gün önce dünyanın en kötü sesiyle onu arayıp yardım dilenmiştim. Önce Analizcilere ulaşmış, sonra her yerde deli gibi Can'ı aramaya başlamıştı. Dün, eve gelmeme sebebi bizi yalnız bırakmak istemesiydi. Ve bugün, bilen kişi sayısının azlığı yüzünden her şey normalmiş gibi davranıyordu. Oysa bütün gece bana mesaj atmıştı. "Nabersin Benekli?" 


"Barışcığım, ayran!" diye bağırdı Nevin Hanım.


Bana sırnaşmayı bırakıp hazır ola geçti. "Getirdim efendim!" Sonra bana göz kırptı. "Emir büyük yerden canım. Birazdan sana sarılırım." Koşarak mutfağa gitti. 


Bana arkasını döndüğünde saçlarının arkasındaki minik topuzu gördüm. Üst kısmı toplamış, ensesine kadar uzanan saçlarını ise salık bırakmıştı. 


Mete öldüğünde kısacık kestirdiği saçlarını ben vurulduktan sonra uzatacağına dair söz vermişti ve sözünü tutuyordu. 


"Bize sarılmak yok mu?" diye sordu Can Müge'ye. Sesi, duygusallığı yüzünden boğuk çıktı. 


"Aslında seninle konuşmak istediğim çok şey vardı Can abi," dedi Müge. "O yüzden seni en sona bırakacağım, olur mu? Yan yana oturup biraz laflarız."


Eğer gitseydi, geride bıraktığının sadece biz olmayacağını Can şu an fark ediyordu. 


"Tabii ki olur cimcime," dedi buruk bir gülümsemeyle.


Arif amca kafasını aniden kaldırıp Can'a baktı. Sesindeki garipliği hissetmişti sanki. Sonra Görkem'e döndü ve kaşlarını çattı. Görkem hiçbir şey söylemedi. Muhtemelen bunu onlara anlatmayacaktı. Yine de Arif amca döner bıçağını bıraktı. Ellerini yıkadı ve belindeki havluya kurularken tezgâhın arkasından çıkıp bize doğru yürüdü. "Gel bakalım sen." Omzundan tuttuğu gibi onu kendine çekti. "Nasılsınız görüşmeyeli?"


Can, başını onun omzuna yasladığında Arif amcanın göğsünden yayılan sıcaklık hissiyle sarmalanmış gibiydi. "Çok iyiyiz," dedi. "Siz nasılsınız?"


Kaya, Müge'yi tutuyor olmasaydı muhtemelen Can'a söverdi. Aslında tek bir bakışıyla bunu yaptı ve Eylül, yere çökmüş olan Kaya'nın omzunu sertçe sıkıp kocaman bir gülümseme ile onu gizlice uyardı.  


Bu kadının onlar üzerindeki hakimiyetine bayılıyordum. 


Arda da Can'ın üzerinden Arif amcaya sarıldığında Görkem'in derin bir nefes aldığını işittim. Nasıl ki hepimiz başımıza bir şey geldiğinde Görkem'in gölgesini arıyorsak onun aradığı gölge de babasınınkiydi. Dumanlar, dünyaya baba olmak için gönderilmişlerdi. 


"Ahmet," diye seslendi Nevin Hanım, bahçeden. "Egemenlerle konuştun mu canım?"


"Yoldalarmış karıcığım," dedi Arif amca. Can'ı yavaşça bırakırken Arda'nın saçlarını sert sert karıştırdı. Onunla uğraşırken bile karısına laf yetiştiriyordu. "Bige'mi hastaneden alıp geleceklermiş. Bahar'la birlikte çıkmışlar ofisten. On beş yirmi dakikaya gelirler herhalde." 


Sonra ilgisi, tamamen bana döndü. "Hoş geldin babacığım," dedi gülümseyerek. "Birazcık terliyim ama, kusura bakmazsın İnşallah." 


Ateşin başında durduğu için kızaran yüzü ve masmavi gözleriyle dünyanın en tatlı adamıydı. Ona sarılırken kendimi gerçekten bütün yaralarım sarılıyormuş gibi hissettim. "Estağfurullah," dedim. "Nasılsın?" 


"Seni görünce iyi olmamak mümkün mü?" Başımı omzuma eğdiğimde Müge'den daha küçük bir çocuktum. Görkem'in dayanamayıp yanağımı öpeceği kadar tatlı görünmüş olmalıydım. Belimi kavradı ve bize yaklaştı. Babasına sarılma sırası ondaydı. 


Arif amcanın "Can iyi mi babacığım?" sorusunu duydum. Görkem'in kulağına fısıldamıştı. Tüylerim bu bağ karşısında ürperirken Necip Amir'in elindeki üç kutuyu dikkatli bir şekilde taşıyarak içeriye girdiğini gördüm.


"Alıver şunları," dedi Arda'ya. "Dolaba koyalım oğlum." Bizim için tatlı almıştı. Ben de keşke kurabiyeleri arabada unutmasaydım. "Nasılsın Arif? Selam çocuklar." 


Arif amca ve Necip Amir tokalaşırken Arda, "Anneannemle babaannemi aynı ortamda görmek gibi hissettiriyor," dedi. "Aynı evrene ait olduğunuzu kabullenemiyorum hâlâ." 


Can, gerçek bir kahkaha patlattığında Kaya kurulmuş bir şekilde ona baktı. Eylül, yeniden onun omzunu sıkıp tatlı tatlı gülümsedi. Ve Necip Amir, sarılmak için önce ona yöneldi. 


İkisi, bizim görmediğimiz bütün o anlarda karakolda birlikte çalışıyorlardı ve bence hepimiz Eylül'ün ondaki yerinin farkındaydık. 


Herkesin birbiriyle selamlaşma faslı tam sona erdi diye düşünürken Bahar, Egemen abi ve Bige abladan oluşan grup da aramıza katılınca kadromuz tamamlandı. 


"Ay ne iyi oldu böyle toplandığımız," dedi Bige abla. Hastaneden direkt çıktığı için üzerinde koyu yeşil scrubsı ve süslediği yeşil crocs terlikleri vardı. Koluna girdiği Egemen abi ise şık bir lacivert takımın içindeydi. Yan yana ne kadar güzel durduklarını anlatmaya kelimelerim yetmezdi. 


Bahar, gölgeli göz makyajı yüzünden güzelliğiyle beni bayıltmak üzereydi. Bana uzaktan bir öpücük attıktan sonra "Bahaneyle Kaya'yı görmüş oldum," dedi tripli bir sesle. 


Kaya sadece gülümsedi. Bahar ona yanaştığında başının üzerine küçük bir öpücük bıraktı. "Seni özledim." 


"Ben de seni özledim ya," dedi Egemen abi, Görkem'e. "Gel de sarıl abine." 


Kalabalık ailelerin selamlaşmaları da bir türlü bitmiyordu. 


Onları izlemek, beni çok eğlendiriyordu. Nevin Hanım, tabakları Arda'ya ve bardakları Can'a taşıma görevini verdi. Bige abla ve Bahar, kız neşesi ile koşturarak Eylül ve bana sarılmak için geldiğinde dördümüz, minik zıplamalarla gülüşüp birbirimize sarıldık. 


Bütün erkekler dik dik bize bakıyordu. 


"Yaa..." diye neşeli bir çığlık attı Müge. "Ben de geleceğim." 


O bize koştururken Analizciler sanki sözleşmiş gibi aynı anda "Yaa..." diye onu taklit ettiler. Dört erkeğin aynı saniye bu sesi çıkarması aşırı komikti. 


Arda, abartılı bir şekilde Can'a sarıldığında bir bacağını havaya kaldırdı. 


Bu, Arif amca ve Necip Amir'i gülmekten öldürürken Barış da Görkem'e sarılıp bir bacağını kaldırdı. Görkem donup kaldığında Müge az daha gülmekten yerlere yatacaktı. 


Can'ın gözlerine ulaşan bir gülümseme gördüm yüzünde. Tam da o an, kızlar benim etrafımdayken ve Arda onun boynuna sarılmışken göz göze geldik. 


Bileğimdeki ipe dokundum. 


O da aynısını yapmak istedi fakat bileği boştu. 


Duraksadı. 


Büyük bir eksiklik hissetti. Sanki bir uzvu kopup gitmişti. 


Onu geri takacağımızı hepimiz biliyorduk. Sadece bunun için onun da istemesini bekliyorduk. 


Bir iftar reklamı gibi, el birliği ile bahçedeki masayı kurduk. Arif amca, dönerinin başına geçerken Nevin Hanım'la ben çatalları ve bıçakları dizdik. Hayır, onları ikiye bölmedik. Ben masanın etrafında gezerek onları dizerken Nevin Hanım da benim peşimden dolanarak simetrilerini ayarlayan son dokunuşları yaptı. 


"Görkem'den bir tık daha manyaksınız," dedim. "Süper!" 


"Böyle olmasa yiyemem biliyor musun? Şu peçetenin kenarı kıvrılmış mesela. Onu yakmak istiyorum." Peçeteyi alıp avucunun içinde buruşturdu. "Ben bunu çöpe atıp geliyorum." 


"Lütfen gitmeyin," dedim. "Bardakları kaç derecelik açıyla koymam gerekiyor?" 


"Tabağın sağ köşesine hizala."


Arda, bir kahkaha atıp beni belimden tutarak masanın başına oturttu. "Evde bardağını mutfağa bile götürmezsin," dedi. "Kaynanana yaranacağım diye bir çiğ köfte yapmadığın kaldı."


"Rahat bırak karımı." 


"Allah'ım..." dedi Egemen abi, alayla. "Çok çabuk büyüyorlar."


"Ben de büyüyorum değil mi babacığım?" Müge, ışıldayan gözleriyle onun kucağına tırmandı ve babasının gömleğinin yakasıyla oynamaya başladı. "Bugün ne kadar yakışıklı olmuşsun. Her gün gibi."


"Müge böyle iltifat etmeyi Bige abladan mı öğrendi?" diye sordu Eylül, gülerek. Bahar ve Bige ablanın arasında oturan Egemen abi, ona dönüp sırıttı. 


"Annemle babamın arası bu aralar çok iyi," dedi Müge. "Sakın nazar değdirmeyin." 


"Biliyoruz onu," dedi Bahar da. "Egemen abi, müvekkillerini bu aralar o kadar gülerek karşılıyor ki geçen bir tanesi abi elli sene hapis yatma ihtimalim var ne gülüp duruyorsun diye sordu." 


"Salak çocuk," dedi Egemen. "Abartıyordu. Kanıtladık masum olduğunu. O zamandan beri her gece iki buçukta bana love bombing yapıyor. O bana para verdiği ve ben de işimi yaptığım için dünyanın en iyi insanıymışım." 


"Ve en iyi avukatı!" dedi Müge. 


"Hayır," dedi Kaya. "O Bahar."


Müge başını iki yana salladı. "Seni seviyorum ama haksızsın ya." 


Bahar ve Egemen abi birbirlerine bakıp gülüştüler. 


Bu sırada "Babacığım?" diye seslendi Arif amca, mutfaktan. 


Hepimiz aynı anda "Efendim?" dedik. 


Sadece Nevin Hanım'ın, Müge'nin ve Necip Amir'in sesi çıkmamıştı. Onun dışında herkes, Barış bile, ayağa kalkıp onun yanına gitmeye hazırdı. 


Arif amcanın gür kahkahaları, Nevrin Döner'in içini doldurdu. O kadar güzel güldü ki bu bizi de güldürdü. Nevin Hanım'ın geçerken onun yanağını öptüğünü gördüm. "Görkem," dedi elinde geniş bir tabakla masaya döndüğünde. "Seni çağırıyor annem." 


"Geldim baba," dedi Görkem. 


Nevin Hanım, pilavın üzerine incecik kesilmiş et döneri Necip Amir'in önüne bıraktı. "İçecekler şurada, döküverirsiniz."


"Tabii," dedi Necip Amir. 


"Kolayı ben alayım," dedi Barış. Ayranı da Necip Amir'e uzattı. "Bunları da siz doldurun."


Ben bu sırada yağı cızlayan et dilimlerini incelemekle meşguldüm. 


Karnım guruldadı. Neyse ki çok ses vardı da kimse bunu duymadı. 


"Asya'nın tabak hazır mı?" diye sordu Kaya, ayağa kalkıp mutfağa doğru yürüyerek. 


Fark etmişti! 


Can, peçeteyle çatalımı ve bıçağımı gelişigüzel bir şekilde silip kola bardaklarından birini bana itti. Kaya ise Necip Amir'inkinden daha dolu olan bir tabağı önüme bıraktı. Başımı kaldırıp ona baktım. "Teşekkür ederim."


Saçlarımı hep yaptığı gibi karıştırdı. "Afiyet olsun Muşmula." 


Arif Amca, hem tavuk hem de et seçeneğininden oluşan tabaklar hazırlamıştı bizim için. Kaya bana etli olanı getirmişti ama Arif amca döner dönmez, isteyenin tavuk da alabileceğini ve porsiyonlarımızın sınırının olmadığını söylemişti. Ekmek arası seçeneklerimiz de mevcuttu. Burada her şey sınırsızdı. 


Biz de öyleydik. 


Herkes yemeklerin kokusuyla büyülendiği sırada ben ekibime baktım. Aradığım umut, lacivert gece göğünün altındaki turuncu ışıklı bu bahçedeydi. Ailemdeydi, evimdeydi, yanımdaki adamla onun hayatıma kattıklarının arasında bir yerdeydi. 


Hep vardı. Zifiri karanlık olduğunu düşündüğüm anlarda bile. 


Barış, dizimde duran elimin üzerine elini koydu. 


Umut, Mete'ydi. Barış'tı. Karnımdaki bebek, önümdeki gelecekti. O umut bana nefes aldığımı hissettirdi. 


Barış'ın gözleri Can'a döndü. Hepimizin gözleri şişti, yüzü gözü ağlamaktan dağılmış halde geçirdiğimiz gecenin izleriyle doluydu ama sanırım, aile olmak tam da buydu. Bazen konuşmak değil, sessizce bir arada olmaktı. 


"Ellerine sağlık dedeciğim," dedi Müge, bıcır bıcır bir sesle. "Bizim için ne güzel şeyler pişirmişsin!" 


Ona o kadar hayrandı ki, bu gözleri evime tablo yapmak istedim. 


Belki benim kızım ya da oğlum da bu gözleri taşırdı. 


"Oy kurban olduğum," dedi Arif amca. "Senin için salatayı çok limonlu yaptık, ondan da ye tamam mı?" 


"Tamam." 


"Uzun oğlan," dedi Arif amca, Barış'a. Hastanede beni bekledikleri sırada tanışmışlardı ve Arif amca o gün hepsine olduğu gibi Barış'a da sahip çıkıp ona bu lakabı takmıştı. "Tuzu alabilir miyim oradan?"


"Buyursunlar!"


Arif amca tuzu aldı ve kendi tabağından önce Can'ın tabağındaki salatayı tuzladı. "Afiyetler olsuuun..."


"Teşekkür ederiiim..."


"Bana da afiyetler olsun muuu?"


"Sana da afiyetler olsun Ardaaa..."


"Bana pekiii?"


"Sana da Kayaaa..."


Can, resmen kıkırdadığında başını kaldırdı ve Kaya'nın ona baktığını gördü. Sonra ikisi liseli aşıklar gibi bakışlarını birbirlerinden kaçırdılar. Bu beni ağlatacaktı. Daha fazla ağlamak istemediğim için Görkem'in parmaklarına dokundum. Dizimin üzerinde duran elimi sımsıkı kavradı. 


Eylül, "Sen de al aşkım," diyerek kendi tavuğundan bir parçayı tabağıma bıraktı. "Mutlaka tadına bakmalısın. Enfes olmuş." 


"Pilavı annem yapmış, belli," dedi Bige abla, Nevin Hanım'a.


"Beğendin mi? Müge pek sevmiyor ama sen seviyorsun. Hamileyken ne çok pilav yemiştin, hatırlıyor musun?" 


Sanki herkes bana dönecekmiş gibi nefes almayı bıraktım. 


Kaya, gülerek boğazını temizledi ama aslında kimseye çaktırmadan benimle dalga geçmişti. 


"Ellerine sağlık," dedi Bige abla. "Çok güzel olmuş kıvamı." 


"Yine çocuk falan düşünürseniz, Nevin hep pilav yapar bak." Bige abla kalakaldı. Egemen abi kaşlarını kaldırırken Arif amca muzip bir şekilde gülümsedi. "Ne var canım? Torun istiyorum." 


Görkem, bana baktı. Başımla onayladığım an yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. 


"Baba," dedi elimi tutarak. "Biz o işi hallettik ya."


Heyecandan kalbimin duracağını hissettim. 


Barış ağzına götürdüğü çatalı yarı yolda düşürdü ve gözlerini kocaman açtı. 


"Ne?" diye bağırdı Bige abla. 


Bahar, içtiği kola yüzünden az daha boğuluyordu. Öksürmeye başladı. 


Arif amca donakalırken Nevin Hanım'ın ağzı bir karış açıldı. Egemen abi şok içindeydi. Necip Amir, doğru duyup duymadığını algılamak ister gibi bize baktı.


"Hamile misin?" diye çığlık attı Bahar bana dönerek. 


Aynı anda oğluna kilitlenip kalarak "Sen baba mı oluyorsun?" diye sordu Arif amca, titrek bir sesle. 


"Senin tahta rakip olacağım," dedi Görkem. Babasının gözleri dolduğu için onun da gözleri dolmuştu. 


Bu sırada ben, Barış'ın bakışlarına kilitlenmiş durumdaydım. Diğerlerinin curcunalı sevinçlerinin arasında onda kalarak "Erkek olursa adını Mete koyacağım," diye fısıldadım. 


Barış'ın gözleri doldu ve dudakları, gülümserken aşağı doğru büküldü. 


Elimi sımsıkı tutup dudaklarına götürdü. Sevinçle çığlık atmadı, kahkahaları duyulmadı. Ufak tebessümünü taşıyan dudaklarından minicik bir titreme geçti. Herkes ikimize bakarken "Seni çok seviyoruz," dedi. Bu, onun hayatının en duygusal anıydı. Onu senelerdir tanıyordum ve hislerini gözlerinden okuyabiliyordum. "Adıyla yaşasın."


Barış, bana iki kişilik sarıldı.


Necip Amir'in elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm. 


Arif amca ayağa kalktığı an Görkem de ayağa kalktı. 


Bahar kalkarken sandalyesini devirdi. Bige abla, Egemen abinin üzerinden bana uzanmayı denedi. Arda ve Kaya, onlarla dalga geçerlerken dün onlardan beter halde olduklarını unutmuş gibilerdi. 


Herkes o kadar mutlu olmuştu ki. 


Kendimi sığdıramadığımı düşünerek geldiğim bu evin çatı katına dönüştüğümü fark ettim. 


Herkes toplanmak için benim çevreme geldi. 


Bir adamın attığı düğüm, beni bu sevgi çemberinin tam ortasına düşürmüştü. 


"Babacığım," dedi Arif amca, Görkem'i bırakır bırakmaz beni kucaklayarak. "Çok sevindim, canım kızım. Kurban olurum sana. Sen benim biriciğimsin." 


Bu sevgi seli, gece boyunca bizi önüne katarak ilerledi. 


Ve Can Günay, bütün gece gerçekten gülümsedi.


⚓️


Her şeye rağmen dönüp dönüp buraya geleceğimi biliyorum :')


Merhaba. Nasılsınız? Upuzun bir bölümdü. Neler düşündüğünüzü öğrenmek istiyorum. 


İliklerime kadar final yolunda olduğumuzu hissediyorum ve bunun getirdiği duygusal yoğunluğu size anlatamam. Analiz'in yeri bende apayrı. Hep de öyle kalacak. 


"Oğlumun adını Can koymak istemiyorum," cümlesi ne kadar süredir kafamda dönüp duruyordu bir bilseniz. Bölümü yazarken ağladığım için ara vermek zorunda kaldım. Bilmiyorum siz ne durumdaydınız. 


Sizde iz bırakan bir yer var mı? 


Bana söylemek istediğiniz bir şey var mı?


#Analizwattpad etiketinin altında da konuşabiliriz. Yalnızca bölümün başında dediğim gibi, daha dikkatli olursak çok sevinirim. 


İyi ki buradasınız. O evde, o bahçede, o masadasınız. Sizi seviyorum, genel. 


Teşekkürler ve... 

İyi günler :')


🔵🤝🔵

Yorumlar

  1. İz birakan yer var mı demişsin bütün kalbim onlarla dolu

    YanıtlaSil
  2. İki bölüme bir ağlamam etik değil bence

    YanıtlaSil
  3. Bölüm boyu ağladım resmen bir ara oda arkadaşım birine mi bir şey oldu diye sordu

    YanıtlaSil
  4. oğlunun adını can koysaydı cidden üzüntüden komalık olurduk muhtemelen

    YanıtlaSil
  5. Çok iyiydiğğğ yaaaaa

    YanıtlaSil
  6. Ya baya ağlama.isteğim geldi ama evde annem vardı o yüzden gizli gizli ağladım gibi birşey neyse ilk önce bölüm mükemmel bir ara Cana tokat atıp kendine gel diyesim geldi o kadar yaşasın. Sonunda Teyze yada hala oluyoruz sizlere iyi geceler ama #Analiz tarzında teşekkürler ve iyi günler 💙

    YanıtlaSil
  7. Bölüm boyunca cana o kadar sarilmak istedim ki canim ya

    YanıtlaSil
  8. İz bırakmak mı, neler yaşadım burada senin haberin var mı Yazar hanım? Ağlaya ağlaya bitap düştük gül gül öldük yine bir tek onlara sığındık. Analiz için lacivert bileklik vermezsen hiç hoş şeyler olmazmış, can söylüyor. Hepsini o kadar çok seviyorum ki bir kitapta bir tane bile kötü karakter olmaz açıkçası Hermes ve Altair dışında sevmediğim karakter yoktu herhalde. Veya birke öyle iyi yazılmış bir karakter ki onun toksik maskülen itesim beni benden alıyor ve ona bile sempati beslemrme sebep oluyordu. Her şeye rağmen o kadar güzeller ki, onları çok seviyorum bebeklerim benim. Şimdi ağlamaya gidiyorum izninizle:) ⚓🫂⛵

    YanıtlaSil
  9. Neden bilmiyorum ama bölümü okurken şey düşündüm. Kızları olursa adını Güneş koysunlar..

    YanıtlaSil
  10. CANIM YAAA. Ağlamaktan için çıktıktan sonra güldürmeyi başardığınız için teşekkürler ♡

    YanıtlaSil
  11. İz bırakmak mı kahroldumm buradaa

    YanıtlaSil
  12. Bir durum bildirisi yapmak istiyorum bölümü okurken ağladığım ve ağlamaktan duramadigim için 2 günde anca bitti teşekkürler ve iyi günler

    YanıtlaSil
  13. Çok güzeldi yiaaaa

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

12. “Gala Gecesi”

52. "Four Quarter"