13. "Dönüm Noktası"

13.bölüme hoş geldin. Bilen bilir, bizim için 13ler önemlidir.


Bölüm boyunca yorumlarını bekliyorum. Bölümden sonra da her zamanki gibi #bizimiçinyazılmış etiketinin altında olacağım. 


Bodoslama bir dalış olacak, eğer bir önceki bölümü hatırlayamıyorsan galadaki röportaj kısmına kısaca göz gezdirip öyle gelebilirsin.


Teşekkürler ve iyi seyirler 💛


🎬


"Hayatımda gördüğüm en boktan strateji!" diye bağırdı Çisem, çantasını evimin girişindeki dresuara bırakır bırakmaz. 


Kafayı yemiş gibi sert adımlarla salona girerken topukluları zemini delip geçiyordu. Galanın sonlarına doğru yetişmişti ve taksiye bindiğimizde bana geçmemiz gerektiğini söylemişti. Onunla konuşmak istediklerim olduğu için kabul etmiştim ama bu ses tonunu asla kabul etmeyecektim.


"Duralım demiştik. Hiçbir şey yapmayacaktık. Herkesin imajını karalamaya çalıştığı bu dönemde Ozan'ın eli belindeyken Yiğit'ten evlilik teklifi alsam bilirdiniz diyorsun kameralara! Yetmiyor, ilişkimi saklamam dedikten sonra Ozan'a bakıyorsun. Bebeğim, sen ne yapıyorsun?"


Belli ki röportajım, sadece birkaç saatte bile yine yankı uyandırmıştı. Kim bilir arkamdan hangi hakaretleri ediyorlar, hangi adamla editlerimi yapıyorlardı. Umurumda değildi. 


"Çoktan yapmam gerekeni!" Onun peşinden ilerlerken kulağımdaki küpeye uzandım ve onu çıkarıp koltuğa fırlattım. Sıra bileziklerimden kurtulmaktaydı. Bir yandan da ona laf yetiştiriyordum. "Bana dur dedin, durdum. Hiçbir işe yaradığı yok. Herifin adı davet listesindeymiş Çisem! Sen neredesin bu sırada? Kaç gündür benimle doğru düzgün konuşmuyorsun bile!"


"Kafamı kaşıyamayacak kadar meşguldüm. Doğum gününde evine gelmediğim için bana trip atmayı kesseydin sana açıklamasını yapacaktım."


"Hep meşgulsün! Bana zaman ayırmanın da senin işin olduğunun farkında mısın? Madem yaptığımın yanlış olduğunu düşünüyorsun, durum bu noktaya gelmeden önce engellemek için orada olsaydın!"


"Bensiz birkaç saat idare edebilirsin sandım! Kendini bok çukuruna sürükleyeceğini nereden bileyim?"


"Çisem! Alçalt o sesini, beni delirtme." Derin bir nefes almayı denedim. "Bana nasıl olduğumu bile sormadın son günlerde."


"O zaman bir terslik olduğunu düşünüp sen sorsaydın!" dedi Çisem. "Dünyam senin etrafında dönmüyor Ada. Her zaman değil. Yetişmem gereken çok fazla iş vardı. Senin doğum gününde de şehir dışındaydım. Bunu sana açıkladım. Bana soğuk yapıp gönlünü almamı bekledin. Hayatımda ilk defa bununla uğraşamayacak durumdaydım ve gördüğüm muamele bu."


"Ne muamelesinden bahsediyorsun be sen?" dedim hayretle. "Ben sana ne yaptım kızım? Herkesin ağzında bir şımarık Ada, burnu havada Ada, dünya senin etrafında dönmüyor Ada... Ben size ne yaptım ya?"


O da kendini derin bir nefes almaya zorladı. "Neriman ablanın kız kardeşi rahatsızdı," dedi. Bu bizim ajansın diğer menajerlerinden biriydi. Kendi dünyasının Sevilay Kayalar'ı gibi bir kadındı. Yeniler onu örnek alır, büyük oyuncular onunla çalışırdı. Çisem için önemli biri olduğunu biliyordum. Ona yol göstermişliği, iş öğretmişliği vardı. 


"Bir süre Konya'ya gitmesi gerekti, geçen gün döndü. İş yükünün neredeyse tamamını ben aldım. İnan bana, çok fazla koşturdum. Sabah Ankara'da, akşam Beylikdüzü'ndeydim. Bir sürü oyuncu tribi çektim. Nefes alacak vaktim yoktu."


"Bunu nereden bilebilirdim?" diye sordum. "Vahiy yoluyla mı insin bana? Bir mesaj atıp haber vermek zor olmasa gerek. Şeytan değilim ben, anlardım durumu. Ayrıca bir mesaj, Çisem... Bu kadar mı vaktin yoktu bana? Bir de üzerine sana trip attığım için daha çok tribe bindirdin meseleyi. Kendi kendine kuruldun bana muhtemelen. Şimdi de öfkeni kusuyorsun ve bunu olabilecek en yanlış zamanda yapıyorsun. Yiğit'in orada olacağından nasıl haberin olmaz Çisem?"


"Listeye bakmadım. Hangi influencer Anbean'ın ilk bölümünü izlemeye gelecek, bilmesek de olur diye düşündüm. Onun böyle bir şey yapacağı gelmedi aklıma. Senin de bunu yapacağın gelmemişti. Evlilik teklifi aldığını ima etmişsin. Bu PR boyunca Yiğit'le aranızdakinin gerçek bir ilişki olduğunu yeri gelirse yalanlayabilmek için her şeyi yapmıştık. Adamla ekstra yakın görüntün bile düşmedi medyaya. İstersek reddederdik her şeyi. Arkadaş ayağı çekerdik. Bir gecede içine ettin hepsinin."


"Adam gelip kameraların önünde bana yapıştı!" dedim. "Haberim bile yoktu orada olacağından. Kimin bilmesi gerekirdi, düşün bakalım. Aa! Sanırım ben buldum. Onu bak bu adama karşı önlem almamız gerek diye uyardığım ve karşılığında bana durmamızı söyleyen menajerim!" 


"Sesindeki bu aşırı nefretin sebebi ben miyim ya?" diye sordu anlam veremeyerek. "Yoksa Yiğit mi? Davetli listesinde adını görseydim bile bunun için ne yapmalıydım ki? Adam senin eski partnerin ve reklam ilişkin. Bugün olmazsa yarın yan yana gelecektiniz. O sözleşmeyi Ozan'ın inadına imzalarken ne bekliyordun?" 


"Olayları çarpıtma!"


"Haksız olduğunu kabul etmek yerine avaz avaz bağırma o zaman! Sana dur dediysem durmayı deneseydin keşke. Şimdi ne olacak? Sonunu düşünmeden hareket etme lüksün yok senin. Attığın adım olay olurken bunu yapamazsın. Sektörün dokunulmaz yıldızıyken iki adam arasında pinpon topu olma yolundasın Ada. Böyle mi konuşulmak istiyorsun?" 


"Olaylara müdahale etmek için buraya varmasını bekleyen sen değil misin?" diye sordum. "Yüzük dedi herif. Susalım dedin. Açıklama yaptırtmadın bana. Biz dünle aynı yerdeyiz Çisem. Ben o röportajda hiçbir şeyi değiştirmedim."


"Ada! Ozan'ın elini tutup dizinin ilk gösteriminden ayrılıyorsun. İçeride her kimse artık, biri çekiyor. Herkes köpek balığı bu sektörde. Herkesin tanıdıkları var! Atıyor birine, girdirtiyor magazini. Sizi gölgenizden tanıyor insanlar. El ele salondan ayrıldığınızı konuşuyorlar her yerde. Yok artık diyorum, başka bir şey demiyorum ya sana. Bana neden bu aralar aşırı nefret ettiğini bile anlatmadığın Yiğit, harika bir imaj çizerken sen kötü kadın olacaksın. Sana duyulan saygıyı inatla yerle bir ediyorsun. Bir saat yanında olmuyorum ve bensiz idare edemiyorsun." 


"Aynı noktaya gelip duruyoruz. İnsanlar benim hakkımda aylardır konuşuyor Çisem. Bu konuda ne yaptın? Düşünüyorum ve bir cevap bulamıyorum." 


"Her zamanki şeylerden fazlası değildi. Doğru hamleler yapacak, doğru davranacak, keyfimize bakacaktık. Sen Ada Göktan'sın, değil mi? Her zaman konuşacaklar. Ama bu şekilde değil Ada. Bu teklif iması hiç iyi olmadı. Yiğit'e de koz vermek demek bu. Düşünemedin mi? Kendini aklamak için ne hikayeler uydurur şimdi. Seni aldatmakla damgalayacak."


"Sanki herkes çok ahlaklı da benim aldatmam olay olacak." 


"Dikkat etmeliydik."


"Yoktun Çisem!" 


"Sen de yoktun Ada." 


"Ne yapsaydım, Neriman Hanım'ın oyuncularının yarısıyla da ben mi ilgilenseydim? Kız kardeşinin durumundan haberim bile yokken üstelik!"


"Bir kere de sen bana nasılsın diye sorsaydın."


"Doğum günümde beni öğleden sonra aradın. Başka bir toplantı için oyuncunla şehir dışındaydın ama o toplantıların tarihlerini sen ayarlıyorsun. Doğum günümü boşa çıkarmak isteseydin çıkarırdın Çisem. Ben buna alınmıştım."


"Her zaman takvimimi sana göre ayarlayamıyorum," dedi. "Özür dilerim Prenses, doğum gününde pasta almadığım için bu hale geleceğimizi düşünemedim."


Kalbime ansızın öyle bir sızı girdi ki nefesimin kesildiğini hissettim. "Adımı senden bekliyordum," dedim. "Çünkü buna önem veriyorum ve kırılmıştım işte. Sonrasında da senin uzak durduğunu hissedince... Ekstra işlerin olduğunu bilmiyordum. Nereden bilebilirdim ki? Hiç kimse bana bir şey anlatmadı." 


"Hiç kimsenin hayatıyla ilgilenmiyorsun ki."


"Çisem." 


"Neredeyse Ozan'la empati yapmaya başlayacaktım," dedi alayla gülerek. Konuyu dalgaya vurarak kapatmaya çalışıyordu ama bunun için en yanlış yolu seçmişti. "İki ay konuşmasak yine benim sana nasılsın diye sormamı bekleyecektin herhalde."


"Aramızda sadece birimiz bunun için para alıyor." 


Çisem, gözlerini sonuna kadar açtı. 


"Manipülasyonlarını da al, evine git," dedim sert bir sesle. "Kime yetişip kime yetişemediğiniz, ajansta neler olduğu umurumda değil. Ben, benim problemlerimi çöz diye sana ödeme yapıyorum." 


"Sana inanamıyorum. Her şeyi berbat ettiğin yetmeyince sıra arkadaşlığımıza mı geldi?" 


"Bu gece sana ihtiyacım vardı," dedim. "Yiğit'ten neden bu kadar nefret ettiğimi öğrenmek istemene ihtiyacım vardı. O röportajda neden konuyu buraya getirdiğime, neden Ozan'la kalkıp gittiğimi sormana ihtiyacım vardı. Medyada yazılanlar, senin önceliğinse profesyonel ilişkimizi arkadaşlığımızdan önde tutuyor olmalısın. O halde ben de buna göre davranırım." 


"Her zaman öyle davranıyordun zaten. Bu gece bir hata yaptığını açıklamaya çalışıyorum ve haksız olduğunu kabullenmek yerine eline geçen her şeyle bana saldırıyorsun. Tam senlik hareket! Keşke söylediğin gibi, orada olup engelleyebilseydim bunları. Bensizken ne olduğunu görüyoruz."


"Çisem, sen kimsin ya?" Keyifsiz bir şekilde gülümsedim. "Senin o çok meşgul olduğun diğer oyuncular var ya, onların yarısından fazlasını sana ben bağladım." Başımı iki yana salladım ve gülümsemem genişledi. "Batuhan'ın son projesini bile size ben ayarladım. Dünyan benim etrafımda dönmüyor mu? Tekrar düşün bence." 


En az benim kadar soğuk bir şekilde gülümsedi. "Vay be." 


"Söyleyecek bir şeyin yok tabii."


"Sessiz kalıyorum." Elini saçlarının arasından geçirirken bana acır gibi baktı. "Bakalım ne zaman Sevilay Kayalar gibi konuştuğunu fark edeceksin?" 


Sanki başıma bir balyoz inmiş gibi duraksadım. 


"Seni buraya ben getirdim de de. O eksik kaldı." Başını hızlı hızlı salladı ve dolu gözleriyle bir kahkaha attı. "Çekinme, söyle. Benim sayemde buradasın de. Siktiğimin doğum gününde sana mum üfletmediğim için vur bunu yüzüme. Mahvet dostluğumuzu. Mutfağında dertleştiğimiz geceleri hiç et. Sarhoş olup birlikte dans ettiğimiz anları, Ozan'ın arkasından benim omzumda ağladığını yok say. Bana yaptığın ödemelerden bahset."


Nefesimin kesildiğini hissettim. Gözlerim dolarken "Sadece..." dedim ve sesim titredi. "Sadece burada olmanı istemiştim. Bilmediğim şeyler yüzünden beni suçlamayı kes. Ben her şey geçtikten sonra çok meşguldüm, ondan sete çıkmadım diyip seni kaoslarla baş başa bırakmıyorsam sen de bana bunu yapamazsın. Bir açıklama yapmadan beni bunca şeyin ortasında tek başıma bırakamazsın."


"Yoksa bu ayki ödememi mi alamam? Bırak ya..." Hayal kırıklığı ile yürümeye başladı. Bana arkasını dönüp ilerlerken salonun çıkışında durdu. Yeniden göz göze geldik. "Neden tek başına olduğunu hiç düşünüyor musun?" diye sordu gözlerini kısarak. Dudaklarına küçük bir tebessüm yerleşti. "Neden bu kadar yalnızsın? Bunu bir düşün bence." 


"Siktir git evimden." 


Bağırırım sanmıştım ama her bir kelimenin üzerinde sakinlikle oyalanmıştım. Titreyen elimi elbisemin arkasını düzeltir gibi yaparak ondan sakladım. "Gidiyorum," dedi. "Batırdıklarını toparlamaya çalışacağım."


"Hiçbir şey yapma." Son demlerimdeydim. Gitmesi gerekiyordu. "Yardımına ihtiyacım yok. Hiç kimseye ihtiyacım yok. Bu tavrının birazını bile hak etmiyorum. Hepiniz aynı şeyi yapıyorsunuz. Size bir şeyimi anlatıyorum ve elinize geçen ilk fırsatta bunu yüzüme vurmak için kullanıyorsunuz. Bu yüzden günün sonunda yalnızım Çisem. Çünkü sen bile aynı boksun herkesle. Senin düşünmen gereken şey ne biliyor musun? Bensiz ne kadar tutunabileceğin. Git yap hesabını. Arkamı toparlamayı değil, bundan sonra ne yapacağını düşün. Adımdan ballandırarak bahsedebildiğin için ağzım tatlı sanıyorsun. Üç gün sonra göreceğim ben seni. Yolun açık olsun." 


"Öyle mi?" 


"Öyle." Göğsümdeki ağrı o kadar şiddetlenmişti ki nefes alıp vermem zorlaşmıştı. Gitmeliydi. Sert adımlarla yürümeye başladığında ayak seslerini dinledim. Başım şiddetle dönerken duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Kapıyı çarpıp çıktığı an kendimi koltuğa bıraktım. Elbisemin boyun kısmını çekiştiriyor, onu üzerimden çıkarmayı deniyordum ama parmaklarım titrediği için bunu yapamıyordum. 


Gözlerimi sımsıkı kapattım. 


Etrafımdaki beş şeyi saymalıydım. Hiçbir şey göremiyordum. 


Dört şeye dokunmalıydım. Parmaklarım uyuşuyordu. 


Üç şeyi duymalıydım. Benim evimde hiçbir zaman ses yoktu. 


Karnım guruldadığında bu elbisenin içinde güzel görünebilmek için sabahtan beri su bile içmediğimi anımsadım. 


Koltuğun kenarlarını o kadar sıkı kavradım ki tırnaklarımın kumaşı yırtmamasına şaşırdım. Göğsüm hızlı hızlı şişip iniyordu. Ozan'ın lavaboda soluk borumun üzerini hafifçe okşayışını hatırladım. Yanımda olmasını istediğim hiç kimse yanımda değildi. İşlerin yolunda olduğu da söylenemezdi. O halde tüm bunlara neden katlanıyordum? Neden kendimi herkes için bu kadar mahvediyordum?


"Sen Ada Göktan'sın," dedim sesli bir şekilde. Çok acınası, çok korkunç görünüyor olmalıydım. Neyse ki kimse bana bakmıyordu. İyi ki kimse bana bakmıyordu. Böylesi daha güvenli hissettiriyordu. 


"Biri gider biri gelir," dedim. Kendi kendime konuşurken ayağa kalktım. Bacaklarımın titremesine aldırmadım. "Bitmez sandığın arkadaşlıkların daha önce de bitmişti, dünyanın sonu gelmedi." Çıplak ayaklarımla elbisemin eteğine basa basa odama yürüyordum. "Neredeyse sonsuza kadar süreceğine inandığın aşk, senden gitti. Bu da hiçbir şeyi bitirmedi." 


Odama geçip dolabımı açtım. Kıyafetlerimin yalnızca bir kısmı buradaydı. Bir oda dolusu kıyafetim daha vardı. Pembe saten geceliğime uzandım. Soyunurken, "Bu mu yıkacak beni?" dedim. "Bu mu? Sadece biraz üzüldüm. Olur o kadar." Çenem titremeye başladı. "Çok değil." Sesim titredi. "Sadece biraz."


Geceliği üzerime geçirdikten sonra kendimi banyoya attım. Lavabonun önünde durup mermere kollarımı yasladım. Bir anlığına öğüreceğimi sandığım için gözlerim klozete kaydı fakat sonra yansımama baktım ve kızaran gözlerim çekti odağımı. "Gözlerimin altı mı morlaşıyor ya?" dedim aynaya. "Cilt bakımımı da aksatmıyorum aslında."


Makyaj temizleme suyuna uzanmadan önce yüzüme arka arkaya su çarpıp rimelimin akmasına sebep oldum. Yanaklarımdaki siyah izler, yapılı saçlarım ve pembe saten geceliğimle aynaya bakıp otuz iki diş sırıttım. Darmadağınıktım. Beni toparlayacak kimse yoktu. Bunun için kimseye güvenemezdim. Yüzüme bir kez daha su çarptım ve biraz daha dağıldı makyajım. 


Makyaj temizleme suyunu elimdeki pamuğa boca ederken ellerim o kadar çok titriyordu ki birazı geceliğime sıçradı. Güldüm. Sonra pamuğu kirpiklerime bastırdım. "Ay favori nemlendiricimi Porche'umda unuttum. Bugün de yüzümüzü yıkayıp uyuyalım madem."


Telefonumun salonda çaldığını duyuyordum ama yok sayıp makyajımı ovalamaya devam ettim. Yüzümü yıkadım. Kendime bir kere daha baktıktan sonra göz altı maskesine uzandım. Büyük birer damla şeklindeki bantları yüzüme yapıştırdıktan sonra yavaş adımlarla salona döndüm ve üçüncü kez çalan telefonumdaki isme baktım. Bir arama Ozan'dan, diğeri annemden ve sonuncusu Yiğit'tendi. Aralarında birer dakika bile yoktu. 


Medyada neler döndüğüne pek göz atmak istemiyordum. Söylenecekleri tahmin edebiliyordum. Twitter'a yalnızca adımın gündemde olup olmadığına bakmak için girdim. Birinci sıradaydım. İsmime tıkladım ve hiçbir şeyi okumadan yalnızca paylaşılan fotoğraflara baktım. Bir haber sitesi tarafından paylaşılan fotoğrafta kırmızı halıda tek başımaydım. Elimi belime yerleştirmiş, çenemi dikleştirmiş, göğsümü ileri çıkarmış ve mükemmel bir görünüş yakalamıştım. Onu Instagram storyme ekledikten sonra kendi hesabımdan çıktım ve fake hesaplarımdan birine geçtim. 


Mutfağa doğru yalın ayak yürürken evde ses olsun diye ıslık çalmaya başladım. Gözümün altındaki maske yapışkanlığını kaybettiği için hafifçe yanağıma kayınca onu düzelttim. Üst raftan bir kase çıkardım ve buzdolabından biraz yoğurt aldım. 


Yoğurdu kaseye aldıktan sonra yulafı tezgâha koydum. Sonra parmaklarım, klavyede gezinmeye başladı. 


Selam. Ada ve Yiğit hakkında inanılmaz bir dedikodum var. Yiğit'in geceden ayrılma sebebini biliyorum. Yiğit, Ada'yı esmer bir kızla aldattı. Ada'nın kameraların önünde ne kadar gergin olduğunu gördün mü? Ve ilişkim olsaydı saklamazdım dediği an??? Evleneceklerdi ama aldatıldı. Ada Yiğit'i kovmuş galadan, onun daha fazla iyi adam rolü yapmasına katlanamadı herhalde. 


Kesme tahtasının üzerinde çilekleri dilimlerken elimden geldiğince yavaş hareket ettim. Zaman geçirmek için çaba sarf ediyordum. Onları da kasemin içine attıktan sonra bir muzun kabuğunu soydum. Ardından başka bir fake hesaba geçtim ve başka bir magazin sayfası seçtim. 


Anbean'ın gala gecesinde görevliydim. Köşedeki kadınlar tuvaletini kullanacaktım ama içeride iki kişi bağır çağır kavga ediyordu. Sesinden Ada Göktan olduğunu anladım. Anacım, Ada Yiğit Uzunalp'e sen yine kokain mi çektin diye bağırıyordu. Sonra öğrendim ki Yiğit erkenden ayrılmış. Fotoğraflar da bir garip zaten. Sanırım Yiğit, galaya kafayı çekip gelmiş. 


Her kafadan ses ne hikmetse hep benim için çıkıyordu. Sektördeki erkeklerin her yaptığı sineye çekilirken kadınların isimlerini ağızlarından düşürmeyen medya, bakalım bunları ne kadar süre konuşacaktı? İtibarını zedeleyebilecek kadar ileri gideceklerini düşünmüyordum ama hakkında iftiralar atılmaya başlandığında Yiğit huzursuz olacaktı. 


Yulaf eklediğim kasemi de kaptım ve salona döndüm. 


Sadece bir kaşık aldıktan sonra midemde şiddetli bir bulantı baş gösterdi. 


Dolu kaseyi sehpaya bıraktım ve koşar adımlarla odama girip yorganı başımın üzerine kadar çektim. Uykuya dalabilene dek bütün geceyi kendime zehir ettim. 


💔


Galadan sonraki birkaç gün boyunca işimin gerektirdiği şeyler dışında neredeyse hiç kimseyle konuşmadım. Bu gece Anbean, seyirciyle buluşacaktı ve öncesinde ileriki bölümlerden biri için Oya'yla çekmem gereken bir karakol sahnesi vardı. İkimizin de ezberi tam olduğu için fazla uzun sürmedi. 


Onunla aynı anda sette olmak, içimde anlamsız bir huzursuzluk yaratıyordu. Karakterim ve canlandırdığı karakter, Demir İstanbul'a dönmeden önce de aynı yerde çalışan iki arkadaştı. Muhtemelen ilişkileri zamanla daha yakın arkadaşlığa dönecekti. Buna hazır olduğumu sanmıyordum. Kameraların önünde Oya'ya sarılmaktansa Ozan'ı öpmeyi tercih ederdim. 


Rahatsızlık hissi, ben karavandayken içimde büyümeye devam etti. Ozan sette değildi. Onu en son galada görmüştüm. Birlikte sahnemiz olduğu için hafta bitmeden sette görüşmüş olacaktık ama her seferinde iletişimimiz sıfırlandığı için en baştan başlarken biraz zorlanıyorduk. Bizi yeni bir adaptasyon süreci bekleyecekti anlaşılan. 


Karavanımın kapısı açıldığında kaşlarımı çatarak sandalyemin yönünü çevirdim. Oya, içeri başını uzatıp "Gelebilir miyim?" diye sordu. Kaşlarımı daha fazla çatmamak için kendimi zorladım. Cevaplamak yerine kafamı salladım.


"Selam ya... Ben aslında bir şey konuşmaya geldim ama konuya nasıl girilir bilemiyorum."


Damarlarımın çekildiğini, beynimin zonkladığını hissettim. İçimden ilk geçirdiğim şey Ozan'la yatmış olma ihtimalleri olduğu için kendimden nefret ediyordum ama konuya öyle bir girmişti ki o alçak ve nazik ton, beni kırmamak için çabalar gibiydi. Gerçi ben buna neden kırılacaktım ki? 


Ben de Ozan'dan bir gece istemiştim. Oya da isteyebilirdi. 


Alevden bir düğüm yutmuşum gibi midem kasıldı. Tabii ki öyle bir şey olamazdı. 


"Seni dinliyorum."


"Bunu dolandırarak söylemenin bir yolu yok." 


Giderek daha fazla geriliyordum. "O zaman dolandırma?"


"Ya Ada, Ozan çok hoş bir adam..." Etrafı bir anlığına bulanık gördüm. Gözlerimi kısıp amacını anlamaya çalışarak Oya'ya baktım. Aralarında ışıltılar olan karamel rengi saçlarını iki eliyle omuzlarının gerisine doğru itti utanmış gibi. "Açıkçası aramızda bir şeyler olabileceğini hissediyorum ve seninle bir konuşmak istedim."


İşler saçmalaşıyordu. 


Çok... Çok saçmalaşıyordu. 


Bir olmamışlık vardı bir kere. O narin ve kırılgan ses tonu, tanıdığım kadarıyla karakterine hiç uyuşmuyordu. Yüzü inanılmaz masum görünüyordu ama karavanımın enerjisinde bir değişim olduğunu hissedebiliyordum. O koltuğuma rahat bir şekilde oturmuşken ben makyaj masasının sandalyesindeydim ve kapıya yakındım. Kapıya olan mesafemle onunkini kıyasladım ve bunu kafamın içinde Ozan'a ait bir metafor olarak kurguladım. Ben yine kapıya yakın olan kısımdaydım.


Ama karavan benimdi.


"Anlamadım, neyi konuşacağız?" Yüzümü mimiksiz tutmak için çaba sarf etsem de içimde yüz derecede kaynamakta olan bir kazan vardı. İçine Ozan'ın etlerini lime lime doğrasam belki biraz olsun rahatlardım. 


"Senin açından bir sorun olmadığından emin olmak istedim."


Hiç iyi niyetli gelmiyorsun Oya. 


Ona karşı önyargılarım vardı. Onları bastırmalı, sakin kalmalı ve olayı anlamalıydım. 


"Oya," dedim sorgulayıcı bir sesle. "Ozan'ın seninle ilgilendiğinden emin misin?"


Yüzünün etrafında kelebekler uçuşuyormuş gibi gülümsedi. Bacak bacak üzerine atıp iki elini aynı dizine yasladı ve dışarıdan tatlı göründüğünü sandı. Ona bakmak sadece canımı sıkıyordu. Sırıtmayla karışık bir şekilde konuşmaya başladı. "Aslında bir süredir karışık sinyaller veriyor. Tanışma yemeğinden beri. Yanlış yorumladığımı sanmıyorum ama emin olmak istiyorum. Siz... Bilirsin işte. Tamamen bitirdiniz, değil mi?"


Buna verecek pek çok cevabım vardı ve aynı zamanda hiçbir cevabım yoktu. 


"Dürüst olabilirsin," dedi. "Şaşırdığının farkındayım ama Ozan'ın benimle ilgilendiğini sen de fark ediyordun bence. Sizin aranızda da bir şeyler olmadığına göre..."


"Oya." Araya giren soğuk tavrım, onu duraksattı ve gözlerine farklı bir bakış yerleşti. Sadece bir saniye orada kaldı. Buna rağmen içimde şeytani bir ürperti uyandırdı. "Gerçekten dürüst olmamı ister misin?" 


"Tabii," dedi sahte olduğuna emin olduğum bir neşeyle. 


"İstersen şansını dene ama boş yere ümitlenme bence."


Bunu söylememi beklemiyor olmalıydı. Beni saf yerine koymaya çalışıyordu. Bu numaraları yemezdim. "Ne?" 


"Oya," dedim yeniden, ona üstten bir bakış atarak. "Tavsiyemi istiyorsan sana yol yakınken vazgeçmeni söylerim. Başka bir sorun yoksa makyajımı temizleyeceğim." 


"Neden vazgeçeyim?" diye sordu. "Daha tam anlamıyla peşine düşmedim bile. İşaret fişeklerini yakan o. Beni bir ara Haliç'e götürmüştü mesela, balık yemeye. Herkesi oraya götürmezmiş. Laf arasında söyledi ama öyle bir gülümsedi ki. Flört enerjisi yayıyordu."


"Oraya kiminle gittiğini de söyledi mi?" 


"Ada'yla gelirdik dedi, evet." 


"Yani seninle yemeğe çıktığı gün bile sana benden mi bahsetti?"


Bir şeyleri kendiliğinden fark etmesini bekliyordum. Gerçekten masum olsaydı belki duraksardı ama o kaşlarını çattı. "Ne demeye çalışıyorsun? Hâlâ sana aşık olduğunu falan mı ima ediyorsun?" Zorlama bir kahkaha attı. "Yok artık."


Bu adam beni öpmüştü.


"His mi yok, ben burada ölüyorum."


Nasıl ifade edeceğimi bilemedim ama bunlardan bahsetmek istemedim. Sonuçta bunlar Ozan'la aramızda olan şeylerdi. Sırf bir kadın, sinirlerimle oynuyor diye sırlarımızı açık etmeyecektim. Eğer Oya haklıysa, bunu durduracak bir şey de yapmayacaktım ama Ozan'ın ona düşündüğü gözle bakmadığına emindim. Birini istediğinde nasıl baktığını biliyordum. O bakışı yeniden göreli çok uzun zaman olmamıştı.


"Bak..." Ellerimi kenetleyip kibar davranmayı denedim. Oya her şeye rağmen dürüst bir cevabı hak ediyordu. Gerçek hisleri varsa, onu incitmek istemezdim. İçimdeki ses onun bunu hak etmediğini söylese de temkinli yaklaşmakta fayda vardı.


"Senin açından bir sorun teşkil ediyor mu aramızda bir şeyler olması, öğrenmek istediğim tek şey bu," diyerek sözümü kesti. 


Eksi. Sözümün kesilmesinden hoşlanmazdım. 


"Senin açından edebilir."


"Pardon?"


"Oya, ben Ozan'da bitecek bir mevzu değilim." Yüzü hızla düşerken o masumiyet maskesi de gözlerimin önünde parçalandı. Beklediği şey, benim bozulmamdı ama şimdi bozulan kendisiydi. 


"Buradan pek öyle durmuyor canım."


Bundan nefret ediyordum. Bir erkek yüzünden bir kadınla karşı karşıya gelmek istemiyordum. Beni buna zorlamasa iyi olurdu. 


"Basitleşmeyelim, olur mu? Akıl danışmaya geldin ve sana doğruları anlatıyorum. Benim açımdan sorun yok. İhtimal olduğunu düşünüyorsan git dene şansını ama o ihtimal yok, Oya. Seni sinirlendirecek olsa da yok."


"Herkes bana senin egoist bir insan olduğunu söylemişti ama bu kadarına da pes." Sonunda bir kahkaha atarak bu söylediğini bir şakaymış gibi göstermek istedi. 


Bu saçma davranışlarına hanımefendi kişiliğimi bozmadan katlanmakta zorlanmaya başlamıştım. "Konu Ozan'sa ve herhangi bir yerde adım geçiyorsa konu başlığı artık Ada Göktan'dır, Oya."


"Sen Ozan'ın sana hâlâ aşık olduğunu zannediyorsun yani bayağı bayağı?"


"Böyle bir şey söylemedim," dedim. "Sadece onda gördüğün her şeyde benden bir iz bulacağını söylüyorum ve bu konuda seni uyarıyorum. Haliç'te romantik bir randevuya çıkmışsınız gibi anlatıyorsun ama o gün Ozan'la belki akşam yemeği yeriz diye konuşmuştuk. Sonra siz, boşluk bulup setten birlikte geçtiniz oraya. Muhtemelen sen teklif ettin ve o da kırmadı seni. Ama ben gelmediğim için bana günlerce trip attı. Bilgin olsun diye söylüyorum. Ozan seninle ilgilenmeye başladıysa acaba benimle ilgileniyor mu diye düşünmezsin. İnan bana, bunun için eski sevgilisine gidip sormana gerek kalmaz. Direkt anlarsın."


"Sen bugün biraz ters gibisin sanki ya, aldatıldığın için falan mı?" 


Kaşlarımı kaldırırken oturduğum sandalyenin ucuna kaydırdım kalçamı. Sinir seviyemle öyle bir oynuyordu ki kendimi üzerine atlayabilirmişim gibi hissediyordum. "Anlamadım?"


"Yiğit aldatmış ya seni. Kaç gündür Twitter yıkılıyor. Galadan da erken ayrılmış zaten. Ama üzülmemişsin sanırım. Ozan'ı yedeğinde sandığın içinse seni de uyarmış oldum hem. İyi oldu bence yanına uğradığım."


Gülmeye başladım. "Bu ne cesaret ya?" Gerçekten iyi davranmak için bütün sınırlarımı zorlamıştım. "Sen kendinde böyle konuşma haddini nereden buluyorsun?"


"Kuyruğuna basmışlar, devrin bitecek gibi duruyor."


"Kuyruğum mu..." Gözlerimden ateş fışkırabilirdi. "Aldatılan bir kadının kuyruğuna mı basılmıştır senin için? Ve benim devrim, bir adam uçkuruna sahip çıkamadığı için bitecek öyle mi? Utanıyorum ya senden. Kendini gözümde nasıl bu kadar düşürebildin?"


"Ozan'ı mutsuz ediyorsun ve sana bu yüzden inanılmaz kuruluyorum," dedi açıkça. "Özel hayatında ne yapıyorsan yap ama bana kalırsa, Ozan ondan uzak durursan gerçekten daha mutlu bir adam olacak. Kaoslarını ondan uzak tut." 


"Git başımdan. Ciddiye almıyorum seni. Boş boş konuşup yorma kendini o yüzden."


"Ozan'la neden ayrıldığınızı anlıyorum," dedi başını sallamaya başlayarak. "Kendisi için en büyük iyiliği yapmış. Bu dizi, onun başına gelen en kötü şey olmasın diye uğraşacağım. Yoluma çıkmazsan hiçbir sorunumuz olmaz, anlaştık mı?"


Ayağa kalktığımda bir kahkaha attım ve Oya'nın yüzü dengesiz tepkim yüzünden renk değiştirdi. "Sen kafayı yemişsin. Çık karavanımdan."


"Ben düzgünce konuşmaya geldim Adacığım." Beynim. Zonkluyordu. "Birbirimizi gayet iyi anladık bence."


Yanımdan geçip gidecekken kolunu kavradım ve adımları aniden kesildi. "Sen," dedim kulağına. "Çok yanlış sularda yüzüyorsun. Ama merak etme. Burnu böyle ikinci günden havaya kalkan çok fazla insanla karşılaştım ben. Hiçbirini tanımıyorsun çünkü hepsini sektörden sildim. Sana ikinci bir şans vereceğim. O da sadece Ozan'a karşı gerçekten bir şeyler hissediyorsan, kalbi benimle dolu bir adama abayı yaktığından dolayı sana acıdığım için. Benden uzak dur, anladın mı beni? Biz aynı kulvarda değiliz."


Gülümsedi. "Orasını göreceğiz."


Kapıdan aşağı inen merdivenlerdeyken durdu çünkü öyle bir kahkaha atıyordum ki neye uğradığını şaşırmıştı. 


Beni çok eğlendirmişti. 


Gözlerimden neredeyse yaş gelecekti. 


"Dikkatli in," diye seslendim arkasından, gülme krizindeyken. "Yüksektir benim merdivenlerim."


Oyunculukla takıntılılık birbirine neden bu kadar yakındı bilmiyordum ama bir tane düzgün insan dahi beni bulmuyordu. Yaptığım şey yalnızca durmak bile olsa belayı üzerime çekiyordum. Ve yine yalnızca durarak sevdiklerimi de uzağa itiyordum. 


Kafayı yemiş olmalıydım çünkü hâla gülüyordum. 


Makyajımı çıkartıp kostümümü değiştirdim ve günlük kıyafetlerime döndüm. İşimi yavaş halletmemin sebebi Oya'nın gittiğinden emin olmaktı. Karavanımdan çıkarken köşeden Ozan'ın döndüğünü gördüm. Kendi karavanına yürüyordu. Kapılarımız karşılıklıydı. Gözünde güneş gözlükleri vardı ve siyah bir kep takmıştı. Beni görünce güneş gözlüklerini çıkarıp yakasına astı. 


Yanından öylece geçip gidecektim ama parmakları bileğime dolandı. "Telefonumu açmayan sensin," dedi. "Sinirli olması gereken benim. Yine n'oluyoruz?"


"Sonra," dedim sert bir sesle. 


Kaşlarını çatarak yüzüme baktığında bileğimi ondan kurtardım. "Sonra dedim Ozan!"


Yeniden beni tuttu ve sırtımı karavana yasladı. Elini başımın yanından arabaya bastırırken "Değil sonra," dedi. "Bir şey olmuş. Yiğit mi?"


Gerçekten ciddi olmasaydı o herifin adını kullanmaya yeltenmezdi. 


Burada kalmaya tahammülüm yoktu. Gözlerim ayakkabılarındayken "Sarışın," dedi. "Sen baksana bir bana." 


Kendimi iyi hissetmiyordum. En son ne zaman iyi hissettiğimi bile hatırlayamıyordum artık. Çisem, Oya'dan nefret ederdi. Şartlar normal olsaydı az önceki konuşmayı ona keyifle anlatabilmek için bir an önce eve gitmek isterdim. Şimdi nereye gideceğimi bile bilmiyordum. Birlikte dalga geçemeyeceğimiz için yeterince eğlenceli değildi. 


"Lütfen gidebilir miyim?"


Kırık sesim, onu parçaladı. Bunu bana doğru bir adım gelip başını eğişinden anladım. "Kim üzdü seni?" 


"Ozan, lütfen sonra konuşalım." 


Beni kafeslemeyi bıraktı ama geri adım atmadı. Çenemi tutup bakışlarımızı kenetledi. "Anbean'ın ilk bölümünü galada tam izleyememiştik. Akşam birlikte izleyelim mi o zaman?" 


Başımı salladım. 


Başımı mı sallamıştım? 


Bir geceyi daha yalnız geçirmek istemiyordum.


Ozan gülümsedi. "Saat yedide benim ev?" 


"Tamam."  


Şapkasını çıkarıp başıma taktı.


Sonra yavaşça saçlarımı kulağımın arkasına itti. Yanağıma sürtünen parmakları yüzünden gözlerimi kapattığımı görüp görmediğini bilmiyordum. Kasketi aşağı doğru çekiştirerek yüz ifademi gizleyebileceğim bir ortam yarattı bana. "Telefonumun sesini açık bırakacağım," diye bilgilendirdi beni. Bunu panik atak geçiririm ya da yardıma ihtiyacım olur diye yapıyordu. "Maksimum bir buçuk saat sürer setteki işim. Sonrasında müsaitim. İstediğinde ulaşabilirsin."


"Teşekkür ederim." Duraksadım. "Buradan direkt sana geçsem olur mu? Eve gitmek istemiyorum." 


Çenemi kaldırıp siperliğin altında kalan yüzümü yüzünün hizasına getirdi. "Seni böyle göndermek istemiyorum." Sıkıntılı bir nefes verdi. "Karavanıma geçmek ister misin? Ya da yönetmenle konuşup plan değişikliği isteyeyim."


"Hayır," dedim onu tutarak. "Hayır, gerek yok." 


"Sarışın, gerek olup olmadığını sormadım. İki seçenek sundum." 


"Ben iyiyim." İkna olabilmesi için gülümsedim ama aslında içimde beni gerçekten merak eden birisinin karşısında olduğum için ağlama isteği vardı. "Sorun değil, yorgunum sadece. Senin evine daha yakınız. Biraz uzanırım, olur mu?"


"Anahtar arabada," dedi. "Boş ver onu. Kutay'da var yedeği. Eve geçtiğinde kulübeden alırsın. Arabanla geldin değil mi? Vereyim mi Ferrari'yi?" 


Bugün kafasına taş düşmüş olabilir miydi? Bu, benim aşık olduğum adamdı. İki yıl önceki hali zaman yolculuğu yapıp karşıma geçmiş gibiydi. Bana bir saniyeliğine hiç ayrılmamışız gibi hissettirdi.


"Porsche burada," dedim. "Kutay'dan alırım anahtarı." Başka bir şey söylemedim. Karşısında bütün yelkenlerimi suya indirmekten korkuyordum. Bu halinin kaç dakika daha aramızda olacağının garantisi yoktu. Kendimi tetikte hissediyordum her ihtimale karşı. 


"Dolapta yemek var," dedi. "Acıkırsan ısıtırsın." 


Sorgusuz sualsiz beni evine gönderiyordu ve konforumdan emin olmaya çalışıyordu. "Teşekkür ederim." 


Sanki bu cümle, ona her şeyin ne kadar kötü durumda olduğunu anlatmıştı. Ada Göktan'ın dili kolay kolay teşekküre varmazdı. Bana ara sıra bu konu hakkında laf sokardı. 


"Rica ederim," dedi şaşkınlığını gizlemeyi deneyerek. 


Onu zar zor ikna edip setten ayrıldım ve arabayı hız sınırında kullanarak evine ulaştım. Kutay, kulübesindeydi. Avucunun içindeki çekirdekleri çitleyerek telefonundan bir şeyler izliyordu. Kulübeye yaklaştığımda at yarışı takip ettiğini gördüm. Beni fark eder etmez gözlerini ekrandan ayırdı ve ayağa kalktı. Kulübenin camına yaklaşıp yüzümü net bir şekilde görmeyi denedi. 


"Ne yapıyorsun be?" diye sordum Ozan'ın şapkasını başımdan çıkarıp elime alırken. 


"Ada Hanım, merhabalar. Ağladınız mı diye anlamaya çalışıyorum. Hoş, şu an ağlamaya başlasanız bunun gerçek olup olmadığını anlayamam. Oyuncusunuz sonuçta. Ama Ozan, yani Ozan Bey, ağlamışsanız gözlerimin içine bakmayacağınızı söyledi. Bakıyorsunuz. Sanırım ağlamadınız. Ben ona bir mesaj atayım."


Gülmeye başladım. Ozan, ondan rapor vermesini istemişti. Bu sayede evine vardığımdan da emin olabilecekti. "Sana da merhaba," dedim gözlerimi devirerek. "Anahtarı vermeni de söyledi mi?"


"Ada Hanım..." Ceketini sandalyeden aldı. İç cebinden bir yığın anahtar çıkardı. İçlerinden birini tuttu ve onu ayırdı. Bana uzatmadan önce durup "Herhangi birinin dövülmesi gerekiyorsa bunu bana söyleyebileceğinizi biliyorsunuz, değil mi?" diye sordu. "Ozan dahil."


Kulübeyi olduğundan daha küçük gösterecek kadar büyük bir cüssesi vardı. Söylediğini muhtemelen benim için kolaylıkla yapardı. "Çok naziksin, bunu aklımda bulunduracağım." Avucumu açarak anahtarı beklediğimi ifade ettim. "Neden sende bu?" 


"Bir gece iyi olduğundan emin olmak için kapısını kırmak zorunda kalmıştım. Bana kapıyı açamayacak kadar sarhoştu. Kapısını tekrar kırmamı istemiyor sanırım," dedi Kutay. Hiç beklemediğim bir anda öğrendiğim bu detayla birlikte mümkünmüş gibi daha fazla sarsıldığımı hissettim. 


"Sana benimle ilgili bir şeyler anlatıyor muydu?" diye sordum merakıma yenik düşüp. "Yani, biz ayrıldıktan sonra. Unutması ne kadar sürdü?" 


"Henüz bilmiyorum," diye cevapladı. 


Kaşlarımı çattım. "Ne demek o?"


"Ozan Bey'in sınırlarına saygı duyuyorum ve kişisel bilgileri sizinle paylaşmak konusunda kendimi rahat hissetmiyorum."


"Ne diyorsun Kutay ya?"


"Sizi iki günde unuttuğunu falan düşünüyorsanız sizi bu kadar zaman boyunca toplam iki gün bile unutmadığını düşündüğüm bilgisini sizinle paylaşmak konusunda kendimi rahat hissetmiyorum. Bu yüzden bende olan bende kalsın, teşekkürler efendim." 


"Yanlış şeyler düşünüyorsun," dedim anahtarı alırken. "Bence de sende olan sende kalsın. Sadece magazinde kameralara yakalandığı kızların toplamı bile iki günden fazla yapıyordur, emin ol."


Gülümsedi. 


Komik bir şey yoktu ortada. Ağzının ortasına bir yumruk çarpmak istedim güldüğü için. Buna nasıl sırıtırdı? Yattığı kızların sayısı yüzünden onunla gurur falan mı duyuyordu? Erkek nefretim bir kere daha harlandı. 


"Oya hiç geldi mi?" 


Sorduğum an, sorduğuma pişman oldum ama geri almak için çok geçti. "Anlayamadım, kim?"


"Oya Kaaner. Kumral bir kadın. Oyuncu o da. Anbean'ın castından."


"Gelmediğine eminim."


"Nereden bileceksin ki?" Anahtarı avucumun içinde sertçe sıktım. "Kadını tanımadın bile. Gelip gelmediğini nasıl ayırt edeceksin?" 


"Kadın olması sayesinde." 


Donup kaldım. "Ne?"


"Gelmediğine eminim, Ada Hanım. Sormak istediğiniz başka bir şey yoksa Küheylan'ı izlemeye geri döneceğim." 


Ganyan bayiisi gibi adamdı. "İyi yarışlar."


Önce turnikeden, sonra döner kapıdan geçtim. Asansöre bindiğimde Ozan'la öpüşmelerimizi hatırlamamaya çalıştım. 


Ozan ondan uzak durursan gerçekten daha mutlu bir adam olacak.


Sarhoş olduğu gün duşta yere çökmesi geldi gözlerimin önüne. Çok mutsuz olduğunu söylemişti. 


Ve sonra yangın merdivenlerinde çok istemesine rağmen dönüş alamadığı tiyatro seçmelerinden bahsetmişti. 


Asansörden indiğimde elimdeki anahtarla gereğinden fazla bakıştım. Geri dönmeyi düşündüm. Çekip gitmeyi. Anahtarı kilide taktım. Kapıyı itmeden önce durdum. Ben de mutsuzdum. 


Bu sefer onunlayken değil, onsuzken hem de. 


İki türlüsü de olmuyordu. 


Kapıyı ittim ve içeri girdim. Sonra geri gitme ihtimalime karşılık hızla arkamdan kapattım. Gidecek başka yerim olduğunu hissetmiyordum. Ozan'ın boş evi bile şu an her yerden daha çok yuvaydı bana. 


Yönümü askılığa çevirdiğimde gri hırkamın hâlâ orada asılı olduğunu gördüm. 


Dergi çekimi için birlikte buradan çıktığımız gün onu burada unutmuştum. Haftalar olmuştu, ona dokunmamıştı bile. 


Şapkasını hırkamın üzerine astım.


Ayakkabılarımı çıkarıp kenara bıraktım ve Ozan'ın plakçalarına doğru ilerledim. Büyük dolap, odası için bir duvar görevi görerek dairesinin boydan boya camlı olan kısmını bölüyordu. Giysi dolabının arka tarafına plakları için ayırdığı raflı dolap yaslıydı. 


En üstte yer alan çerçevede oyalandı gözlerim. Ozan'ın annesi ve babası, bir tiyatro sahnesinin ucunda yan yana oturuyorlardı. Annesinin başında danteli yüzüne doğru sarkan beyaz bir şapka vardı. Beyaz takım giyiyordu. Şapkanın ucunu tutmuş, çenesini havaya kaldırmış ve inci dişlerini ortaya sererek gülümsemişti. Babası, onun beline sarılıyordu. Onun üzerinde ise klas, kahve bir takım elbise ve fötr şapka vardı. 


Ozan ikisini de kaybetmişti fakat tiyatro, onlardan geriye kalan mirasıydı. Bana ebeveynlerinin kendi çaplarında tiyatro yaptıklarından bahsetmişti. Onlar hakkında konuşmayı severdi. Aslında, onlar hakkında yalnızca benimle konuşabilirdi. 


Annesi hayatının son döneminde kanserle mücadele ediyordu. Ağırlaşan durumu yüzünden hastanede takip ediliyordu. İki ay. Tam iki ay boyunca Ozan, babasıyla birlikte annesinin refakatçısı olarak o hastane odasında kalmıştı. O zamanlar küçük bir çocuktu. Ve o iki ayda o odanın içinde oynadıkları tiyatro oyunlarının haddi hesabı yoktu. 


Neden dizi oyunculuğunu seçtiğini sorgulamaya bu hikâyeyi öğrendikten sonra başlamıştım. Onu daha önce sahnede de görmüştüm ve oraya nasıl yakıştığını biliyordum. Bu onun tutkusuydu. Eğitimini bile bu alanda tamamlamıştı. 


"Seyircilerin arasında o iki yüzü gereğinden fazla aramaya başlamıştım," demişti bana. "Biraz fazla yalnız hissediyordum. Ve sanırım, onların duyuramadığı soyadımızı herkese ezberletmek istemiştim. Bunun için televizyon, kadife perdeden daha etkili bir yöntem ne yazık ki."


Onun duygusal bir adam olduğunu düşünmezdim. Benim için yalnızca çok etkilendiğim ve aramızda bir şeyler olmasını istediğim bir adamdı en başta. Onu tanımaya başladıkça, derinliğine şaşırdığımı inkâr etmeyecektim. O kadar düz yansıtıyordu ki kendini dışarıya, bir kez ona kapılırsam neler olabileceğini kestirememiştim. 


Emindim. O da beni şımarık bir sarışın sanmıştı en başta. Ve sona geldiğimizde, yine başladığımız yerdeydik. Bir şeyleri değiştirememiştim. 


Yıldız Tilbe'ye ait Aşkperest albümünü bulup raftan çektim. Plakçalara koyduğum şarkı çalmaya başladığında El Adamı'nın melodisi doldurdu evin içini. Plağın dönüşünü izledim. Hafif cızırtı, beni birlikte olduğumuz döneme ışınladı. Birkaç adım uzakta, başka başka şarkılarda dansa kaldırmıştı beni. 


Babasının annesine aşık olduğu kadar aşık olduğunu söylemişti bana. 


Gözlerim doldu. 


Gönlüm isterse gelirim. 

Bitmeyen aşkla sevişirim.

Seyret bak uçurum dağından

Dümdüzdür vadim. 


Dinledim, dinledim, dinledim. Albüm değiştirdim. Sonra yere çöktüm, dizlerimi kendime çektim. Gözüm, en alt rafa işte o zaman erişti. Ona hediye ettiğim, aslında kendim için satın aldığım plakların da hâla koleksiyonunda olduğunu gördüm. 


Eşyalarımı toplarken onları almayı unutmuştum. 


Ve Ozan, hepsini saklamıştı. 


"Neden ayrıldığınızı anlıyorum. Kendisi için en büyük iyiliği yapmış."


"Neden tek başına olduğunu hiç düşünüyor musun?"


Neden ayrılmıştık? Neden tek başımaydım? Neden hiç mutlu değildim? Neden her şeyle ben uğraşmak zorundaydım? 


Ona zarar gelmemesini istiyordum ve en büyük zararı ben görüyordum. Bunu neden yapıyordum? Neden her şeye göz yumuyordum? Tanıdığım, bildiğim, olmak için her şeyden vazgeçtiğim o güçlü kadına neden hiç ama hiç ulaşamıyordum artık? Kendimi neden bu kadar yorgun hissediyordum? 


O kadar yabancılaşmıştım ki o yeniden hayatıma girdiğinden beri. O kadar onun etrafında döner olmuştum ki... 


Bir adamın beni böyle etkilemesine izin verdiğimi görseydi ayrılık Ada'sı, benden nefret ederdi. 


Gerçi benim de aram onla pek iyi değildi.


Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama bir buçuk saatten az olduğuna emindim. Anahtarın sesini duyduğumda plakçaların önünde oturuyordum. Her yerde açıp öylece bıraktığım albümler vardı ve evin içinde Britney Spears'ın Baby One More Time şarkısı yankılanıyordu. Ben de ağlıyordum. 


My loneliness is killing me cümlesini duyduğum an başlamıştı gözyaşlarım. 


Beni akıl hastanesine kapatacaklarından korkuyordum. Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. 


"Hiçbir şeyim yok," dedim yerde oturup ağlarken. Kollarım iki yanıma düşmüştü. Açık albüm kapakları etrafa dağılmıştı. Ozan, yavaşça bana doğru adımlıyordu. Sanki bir ayin yapıyordum da bunu bölmek istemiyordu. Her bir adımı çok temkinliydi. "Çok ağlıyorum bu ara. Hormonlarıma bir baktıracağım. Bir şeyler yanlış olmalı bende. Ben böyle biri değildim."


Anahtarı koltuğun üzerine savurdu. Arka cebinden telefonunu çıkardı ve onu da koltuğa fırlattı. Fırlattığı yere bakmadı bile. Sadece bana bakıyordu. 


Tek kelime etmeden yanıma kadar yürüdü ama gözlerinde her saniye daha da çöken bir adam gördüm. Bacağımın kenarında durduğunda aslında çoktan dizlerinin üzerindeydi. "Ne oldu?" diye sorduğunda bu defa sinir de yoktu sesinde. Titrekti. O da bıkmıştı. O da çok yıpranmıştı. Aynı soruları sorup duruyordu. Bir arpa boyu yol gidemiyordu. 


Sevilmesi çok zor biriydim. Katlanılması çok zor biriydim. Ben, herkes için çok zor biriydim. 


"Ada," dedi dizlerinin üzerine çökerek. Şimdi gerçekten de benimle birlikte yerdeydi. O dipte yanımda biri vardı. Mahvolduğumu ilk kez böyle net görüyordu. Setten ayrıldıktan sonra toparlayacağımı düşünmüş olmalıydı. Kendi kendime kalırsam bunu yapabiliyordum. Sizi toparlayabilecek biri olmadığında, başka çareniz kalmıyordu. Ama şimdi, belki de onun verdiği güven yüzünden dağılmıştım. Bu kez fena dağılmıştım. 


Çisem beni çok üzmüştü. Ozan da. Oya da. Bütün bunları gerçekten hak ediyor muydum?


"Çekme içini. Ada..." Ozan'ın gözleri nemlendi. Ağlamam daha da şiddetlendi. "Ada, kalbim sıkışıyor. Yapma ne olursun. Çözemeyeceğimiz bir şey mi? Ne seni bu kadar üzen? Gerçekten delireceğim artık." 


Müziği kestikten sonra kızarmış gözlerimi ona çevirdim. "Ben bir yüzümü yıkayayım." 


Kaçacak delik aradım. O kadar yoğun hissettiriyordu ki. Aklımı kaybedecektim. Beni kimin üzdüğünü sorgulayıp duruyordu fakat bunu beni paramparça etmiş bir adam olarak yapıyordu. 


Banyoya gitmek aklıma gelmedi o an. Yerden destek alarak, sendeleyerek kalktım. Ayak bileğimi tutacaktı ama resmen koşarak ilerledim mutfağa. Musluğu açtığımda hâlâ yerde oturduğunu biliyordum. O kadar derin bir nefes aldı ki akciğerleri oksijen için deliriyordu sanki. Yavaşça ayağa kalktı. Yaklaştığını biliyordum. Islak ellerimi yüzüme çarptım. Buz gibi suyun beni kendime getirmesini diledim. 


"O lavuk mu?" diye sordu, artık zor sabrettiği belli olan bir sesle. "Yine mi o? Hiç iyi şeyler olmayacak bu sefer. Söyle bana ne olduğunu. Yalvarttın, Ada. Yalvarttın. Utandığın bir şey mi? Anlayamıyorum ki. Söz veriyorum hiçbir şey söylemeyeceğim. Ne olduysa aranızda... Her neyse problem..." 


Bir kağıt havlu çekip yüzümü kuruladım ve sonra çöpe yürüdüm. Yüzümü görmesine izin vermemeye çalışıyordum ama nafileydi. Ozan, ada tezgâhın bu tarafına gelmişti bile. "Sorun onunla mı ilgili?" diye sordu, üzerine basa basa. "Ucundan, kıyısından, köşesinden ona dokunuyor mu?"


"Evet," dedim onunla yüzleşmekten daha fazla kaçamayacağımı anladığımda.


"Yattın mı onunla?" 


Gözlerim sonuna kadar açıldı ve içimde büyük bir öfke yükseldi. "Ne?" 


"Kayıt mayıtla mı korkutuyor seni?" Bunu dile getirmek onu da delirtmişti. "Böyle bir olay mı? Bu yüzden mi söylemiyorsun? Her neyse anlat bana. Anlat, çözelim. Bu herifin elinde sana karşı kullanabileceği ne var Ada?"


"Sen varsın, geri zekalı!" 


Ozan birden durdu. Anlam veremedi. Az önce kendi kendine ortaya atıp kurulduğu mevzu yüzünden çatılan kaşları, bu duyduğuyla birlikte daha fazla çatıldı. 


"Ozan," dedim omuzlarım çökerken. "Ben tehdit ediliyorum. Yiğit beni tehdit ediyor." 


Gözlerinden geçen karanlık, etraftaki hava akımını bile yavaşlattı sanki. Bana doğru büyük bir adım attı. Gerileyip tezgâha çarptığımda belimi tuttu ve beni adaya oturttu sertçe. "Baştan anlatsana," dedi. "Sen bana şu an neyi kastettiğini bir anlatsana." 


"Ozan..."


"Gereksiz kelimeler kullanmadan. Duraksamadan. Detay atlamadan. Sen bana neler döndüğünü bir anlatsana."


"Bu yüzden o işleri alamıyorsun," dedim. "Bu yüzden işlerin rast gitmiyor. Çünkü ben Yiğit'le PR  ilişkimi sürdürmek istemiyorum ama o bitirmemeye kararlı ve..."


Başını sağa çevirip gözlerini benden ayırdı. Derin bir nefes aldı. Sakinleşmeye çalışıyordu. Yeniden bana baktı ve kollarını iki yanıma yaslayıp üzerime eğildi. "Ne?" 


"Sakin olman gerekiyor. Eğer saçma sapan bir şey yapmaya kalkarsan..."


"Siktirtme sakinliğini!" diye bağırdı. Sonra yine durdu. Boynundaki damar kendini sıktığı için kabarıyordu. Ve benim... Midem bulanıyordu. "Anlat," dedi kendini sakin olmaya zorlayarak. 


"Seni mahvedeceğini söyledi ve bunu yapabilir. Yapıyor. Görüyorum. Engel olmayı denedim. Haberim yoktu red yediğin işlerden. Yeni öğrendim."


"Beni geç," dedi. Deli bir bakış vardı gözlerinde. "Ada, beni geç. Ne yaptı sana? En başından beri mi?" Onunla ayrıldığımız yemeği kastederek söylediğine emindim ve bu, sadece bir saniyeliğine kırık bir umuda benzer bir şey hissettirmişti bana. Ayrılığımıza bir kulp bulmanın inancı uğramıştı içine. Sinirinin epey altında, minicik, bastırmaya çalıştığı bir histi ama orada olduğunu görebiliyordum. "Ne zamandan beri tehdit ediyor seni?"


"Anbean için bir araya geldiğimizden beri." Bakışlarında bir hayal kırıklığı görmeyi bekledim. Çünkü onun zannettiği gibi değildi gerçek. Beni tehdit ettiği için o herifle dizi falan çekmemiştim. Ozan'ın gözlerine hayal kırıklığı uğramadı ama bunu derinlerimde bir yerde hissettim. "Ben de onun işini elinden aldım. Ben de saldırıyordum. Gerçekten. Ellerim cebimde oturmuyordum. Seni sabote ettiğini bilmiyordum." 


"Oraları da geç. Seninle ilgili kısma gel." Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdığında ben de tezgâhı kavradım ve parmaklarımız birbirine değdi. Bir anda burnundan solumaya başladı. "Hayır," dedi. "Atak geçirdiğin için evinde kaldığım gece, kapıyı üç kez kilitleme sebebin Yiğit değildi." 


Çok hazırlıksız yakalandım. 


"Ada, hayır," dedi çaresizce. Dünyası başına yıkılıyormuş gibiydi. "Benden önce o mu gelmişti?" 


Bunu ona asla söylememeliydim fakat bedenim bana ihanet etti. Tepkilerimi dizginleyemedim. "Ada!" Tezgâha vurduğunda irkildim. Bana değildi siniri. Kendini kontrol etmek için zorladığını görebiliyordum. "Ada..." dedi sakince. Tezgâhı kavrayan eline baktım. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. O kadar sıkıyordu ki mermeri, kolu titredi. 


"Çok korkmuştum," diye itiraf ettim. 


Omuzları düştü ve gözlerini sıkıca yumup açtı. 


"Ama geri adım atmadım. Bir kez bile atmadım. Boyun eğmedim, gerçekten. Denedim. Ben..."


Nefesim kesildiğinde midem daha şiddetli bir şekilde çalkalandı ve soluk borumun cayır cayır yandığını hissettim. 


"Ben seni onun arabasına gönderdim," dedi. "Poligondaki gün." Araya giremedim. Çok hızlı konuşuyordu. "Onunla gitmene izin verdim. Sanıyordum ki... Geçen gece, galaya da senin isteğin dışında gelmişti. Habersizdin. O köşede, içimi söke söke atak geçiriyordun tek başına. Siktiğimin herifi yüzünden. Evdeki gün. Titriyordun. Yine... Yine onun yüzünden."


"Ona aşık değildim," dedim. "Hiç olmadım."


"Şu an bunlar önemli değil."


"Hiç olmadım, Ozan. Ondan nefret ediyorum artık."


"Ada," dedi söylediklerimi dikkate almadan. "Bunun adı taciz." 


Bu kelimeyi kullanmasını istemiyordum. Duymak istemiyordum. Kulaklarımı kapatmak istedim. Başımı iki yana sallamak, her şeyi halledebileceğimi söylemek istedim. O adamın burnundan getireceğimi haykırmak istedim ama bu kelimeyi duymak istemedim. 


Başımın arkasını tutup beni göğsüne bastırdığında dudaklarımı ısırdım. Boş bakışlarım mutfağın zemininde gezinirken Ozan "Tetiklendin," dedi. "Özür dilerim. Özür dilerim." 


"Beni uyarmıştın," dedim bomboş hissederek. Sesim buz gibi çıktı. 


"Önemli değil. Hiçbir şey önemli değil. Siktiğimin kariyeri önemli değil. Başıma ne gelirse gelsin, umursamazdım. Bunu bilmiyor musun? Ben senin bunları yaşamana göz yummazdım. Sikeyim, neden bunca zaman böyle bir şeyle uğraştın? Onu öldüreceğim."


"Ozan..."


"Onu lime lime edeceğim."


"Ozan."


"Başka bir şey var mı?" diye sordu beni göğsünden ayırarak. "İlerisi gerisi, başka herhangi bir şey var mı?" 


"Ona dokunursan gerçekten yüzüne bakmam."


"Ada!" Başını iki yana salladı. "Bana bunu söylediğinde mal gibi onu koruyorsun sanmıştım. Kafayı yiyeceğim! Ben kafayı yiyeceğim! Ne dinliyorum şu an ben ya?" 


"Bağırma."


"Panik atak geçirmene sebep oldu," dedi. "Evine girdi. Evine! Neden? Benim yüzümden. Kimse mi bilmiyor? Kimseye mi söylemedin güzelim?"


"Özür dilerim," diye patladım en sonunda. Ellerim o kadar çok titriyordu ki. "Seni korumak istemiştim. Gerçekten." 


Anlamlandıramadığım şeyler vardı.


Suçlu hissediyordum. 


Ama bütün bunlarla ben uğraşmıştım. Ben, orada hep tek başımaydım ve o zarar görmesin diye katlanmıştım. Hiçbir suçum yoktu ki benim. Neden bu kadar sıkışıyordu kalbim? Sanki her şeyin sorumlusu bendim. 


Ozan yanağımı kavradığında gözlerim yanıyordu. Başparmağı elmacık kemiğimi okşadı. "Ada," dedi. "Tamam. Tamam... Lütfen böyle yapma." 


"Şok olduğun için böylesin. Sonra esip gürleyeceksin. Delirme, beni duydun mu? Mahvetme her şeyi. Lütfen, Ozan."


"Şu an senin için ne yapabilirim?" diye sordu. "Bana onu söyle. Şu an ne yapmamı istiyorsun?" 


"Bu gece burada kalabilir miyim?" 


"Hiçbir yere göndermem seni," dedi başını sallayarak. "Bunu benimle daha önce konuşmalıydın. Bu kadar büyümeden... Ada, delireceğim. Onunla aranın iyi olduğunu sanıyordum. Ben... Bir şeyler yaşadınız sanmıştım. Herif senden kız arkadaşım diye bahsediyordu ve düzeltmiyordun bile."


"O gün kavga ettiğimiz için arabasından yarı yolda inmiştim."


"Dizi peki?" diye sordu. "Aniden öldürdüler karakterini. Sen mi çıkmak istedin?" 


Başımı salladım. 


"Neden? O zaman da mı rahatsız ediyordu seni?" 


"Onu gerçekten seviyordum Ozan," dediğimde nefesinin kesildiğini gözlerimle gördüm. "Arkadaş olarak," dedim. "İyiydi aramız. O diziyi çekerken de yakındık. Ama zamanla tuhaflaşmaya başladı işler."


"Çünkü o piç yürüyordu sana." 


"Ozan."


"Sana bunu en başında söylemiştim. En başında." Elini sertçe saçlarının arasına geçirdi. "Keşke yanılsaydım."


"Boşluğunu kolluyor," dedim. "Ona fırsat verecek bir şey yapma, Ozan. Lütfen. Yakma kendini."


"Umurumda mı sanıyorsun?"


"Umurunda olmadığını biliyorum!" Tişörtünün yakasını kavrayıp onu kendime çektim. "Biliyorum, salak! Fevrinin tekisin. Geri dönüşü olmayan bir hata yapacaksın diye ödüm kopuyor."


"Kendini boşa yormasana."


"Ozan."


"Hiç şansı yok."


"Ozan!"


"Bunu bilmen gerekirdi," dedi. "Konu sen olduğunda, benim için bir dur çizgisinin olmadığını bilmen gerekirdi. Sindiremiyorum. Aklım almıyor. Onu hayatımıza sokmasaydın şu an nerede olacağımızı hiç düşünüyor musun? Ben siktiğimin her saniyesi düşünüyorum. Ve şimdi karşıma geçmiş bana bunları anlatıyorsun. Benim yüzümden ona katlandığından bahsediyorsun. Oturacağım, öyle mi? Hiçbir şey yapmadan duracağım? Hangi dünya lan o? Şu haline bak."


Şu haline bak. 


"Şu haline bak Ada! Adı korkuyla çıkıyor dudaklarının arasından. Sana ne yaptığına bak. Bize ne yaptığına bak!"


"Korktuğumu başıma getirme benim. Bir kere olsun sana güvenebileyim, duydun mu? Köpürtüp durma kendini."


"Hadi bana söylemedin..." diye girdi cümleye. "Bunu da aklım almıyor ama mantıklı bir zemine oturttum diyelim. Hiç kimseye mi söylemedin? Çisem de mi bir şey yapmadı seni korumak için? O da mı bilmiyor Ada? Neden kimse müdahale etmedi bu boktan olaya şu zamana kadar?"


"Söylemedim," dedim. "Çisem'in artık menajerim olup olmadığından bile emin değilim."


"Ne?"


"Tartıştık."


"Etrafında kimse kalmayınca mı bana geldin yani?" Sinir bozukluğuyla gülmeye başladı. "Zamanlaman ironik olmuş. Sadece hiç kimse yokken görebiliyorsun beni yine belli ki."


"Sen gerçekten aşağılık bir adamsın," dedim sertçe. "Senin başına bir şey gelmesin diye nelerle uğraştığımı görmüyor musun?"


"Bana bunu ne zaman anlatmayı düşünüyordun?" 


"Düşünmüyordum." 


"Evleneceğinizi sanıyordum amına koyayım! Evleneceksiniz sanıyordum lan. Dönüp demedin mi bu adamı böyle kahretmektense söyleyip kurtulayım diye?"


"Ozan ben çok iyi değilim, tamam mı? Başka bir zamana erteleyelim. Birinin daha saçmalıklarına katlanacak tahammülüm kalmadı." 


"Ne saçmalığından bahsediyorsun? Saçmalık bu mu Ada? Ben mi saçmalıyorum şu senaryoda?"


"Benim sana gelip kimseyle evlenmiyorum diye açıklama borcum yok!" dedim. "Ama bunu yine de yaptım. Sarhoştun, seni yerden kaldırdım. Yüz kere söyledim sana onunla aramda bir şey yok diye. Yüz kere! İki tane oyuna seçilmedin diye gözüme uyku girmiyor benim. Bana bağırıp durma. Her önüne gelenin günah keçisi olmaktan da bıktım, anladın mı? Her şeyle ben uğraşıyorum, siz sadece konuşuyorsunuz. Çok sıkıldım bundan." 


"Kızım," dedi sertçe. "Bana gelip anlatsan bu kadar uğraşmana gerek kalır mıydı?"


"O zaman da seni hapisten çıkartmakla uğraşırdım!"


Gülmeye başladı. Öfkeli bir gülüştü bu ama beni onaylıyordu da. İşte asıl tehlike buydu. 


"Bana onunla yatıp yatmadığımı sordun," dedim kırgınlıkla. Neredeyse çenem titreyecekti. "Senin için çırpınırken senden gördüğüm karşılık bu. Ama yine ben suçluyum." 


"Ada," dedi şaşkınlıkla. "Ben bunları bilmiyordum. Bilmiyordum! Sana diyorum ki, evleneceğinizi düşünüyordum. Benim kuzenim, kendime bir şey yapmış olmamdan korktuğu için evime geldi. Ben normal bir psikolojide miyim sence? Ölüyorum diye kapına dayandım lan. Taş olsa çatlardı. Saklamışsın, bu senin seçimin. Başına gelenlerin hepsi de o sik kırığının suçu. Bilmediğim bir süreçte yanında olmadığım için bana nefret kusma. Üslubum için özür dilerim. Sana o soruyu sorarken farklı bir şey kastetmedim, yemin ederim. Sadece anlamaya çalışıyordum. Seni suçlamak ya da yargılamak değildi amacım."


"Konuşmayı keselim mi?"


"Bence de." Başını bir kez sertçe salladı. "Aç mısın?"


"Açım aslında ama yemesem daha iyi olabilir."


Kusmaktan korktuğumu saniyesinde anladı. "Şöyle yapalım," dedi. "Gidip üzerini değiştir. Dergi çekimine geçerken benim arabada bıraktığın kıyafetler dolabımda. İstersen önce gir bir duş al, sen bilirsin. Ben de bize yiyecek bir şeyler ayarlayayım."


"Gözümü üzerinden çekmek istemiyorum."


"O piçi öldürmemden korktuğun için mi?" Alayla gülümsedi. "Merak etme, bu gece önceliğim değil." 


"Önceliğin ne?"


"Seni rahatlatmak." 


Bedenimden bir ürperti geçerken Ozan, ellerini dizlerimin arkasına koyup beni ada tezgâhın ucuna kadar çekti. Ardından bacaklarımı hafifçe ayırdı ve yere inmem için bir hamle yaptı. Ayaklarım yere değdiğinde yakınlığı yüzünden başım döndü. Bir adım geri çekilerek bana alan açtı. 


Kaçmak istediğim için, "Duşu kullansam olur mu?" dedim. "Temiz havlu var mı?" 


"Ya Ada..." Alayla güldü. "Yapma Allah aşkına. Takıl kendi evinmiş gibi. Her şeyin yerini biliyorsun zaten."


Yavaşça geri çekildim. Yine bu evdeydim. Yalnız kalmamak için yine ona gelmiştim. Kendimi çok hızlı bir şekilde duşa sürükledim. Tek bir eşya bile almadım yanıma. Dağınık plakların üzerinden atladım, banyoya ilerledim ve kabine girmeden önce kıyafetlerimi çıkardım. 


Suyu açıp altına girdiğimde hiçbir şey düşünmemek isterdim ama raftaki şampuanlarla göz göze geldim. Ozan düz bir adamdı ama şampuanı ve duş jeli ayrıydı. Saç kremi bile vardı. Lacivert kutuya gitti elim. Kullandığı bu naneli şampuan kafa derimi yaktığı için sürekli şikayet ederdim. Yeniden buna dönmüştü ya da hiç ara vermemişti, bilmiyordum. Genelde alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı biri olduğu için ikinci seçenek de mümkündü. 


Hızlı bir duşun ardından siyah bir havluya sarındım. Kapının arkasındaki beyaz baş havlusuyla saçlarımı sarıp banyonun kapısını açtığımda Ozan, dağınık bıraktığım plakları topluyordu ve ocağın üzerinde bir tencere kaynıyordu. 


Plakçalarında bıraktığım plağı Britney Spears'ın albümüne koyarken başını kaldırdı ve göz göze geldik. Koleksiyonunda bıraktığım parçaların artık farkındaydım. Onun hepsini sakladığının da öyle. Neden atmadın diye sorabilirdim, o da bana neden plaklarına dokunduğumu sorabilirdi. Ama üzerimde havlusu vardı. Banyosunda duş almıştım. Sanırım bunları sorgulamak, bizim için anlamsız olacaktı. 


Normalimizin bu olduğunu kabullenmeli, fazlasını beklememeliydik. 


Gözlerini üzerimden bir süre çekmedi. Albümü rastgele bir şekilde en üst rafa sıkıştırdı. Oysa her şeyin belli bir düzeni vardı. Bunu bozmuştu. "Makarna yapıyorum," dedi. "Dünden nohut vardı ama makarna sana daha cazip gelir gibi geldi."


Adam üşenmeyip kendine nohut yemeği pişiriyordu. En son yediğim sulu yemek neydi hatırlamıyordum bile. 


"Olur," dedim yalnızca.


Sessizce yatağının olduğu kısma yürüdükten sonra dolabının karşısına geçip kıyafetlerimi buldum. "Mutfağa yürüyeceğim," dedi. "Sana bakmıyorum."


"Öyle bir derdim olsaydı banyoda giyinirdim." Mutfağa arkamı dönmüş, havluyu yatağın üzerine bırakmıştım. Üzerime omzu düşük olan cropu geçirdim. Gri eşofmanımı giymek istemediğim kadar darlanıyordum. Bu yüzden Ozan'ın şortlarından birini aldım. Belindeki ipleri sonuna kadar sıkıp kurdele şeklinde bağladım. 


Ozan'ı gözleri burada mı diye kontrol ettim ama bana sırtı dönüktü ve tencereyi karıştırıyordu. Baş havlusuyla saçımın nemini alıp parmaklarımla tutamları taradım. Ardından boy aynasında kendime baktım. Saçlarımı hızlıca örüp örgüyü sağ omzuma aldım. 


Aynadaki kadın da bir zaman yolcusu olmalıydı. Bugün biraz fazla hiç ayrılmamışız gibi hissetmiştim ve bu histen hoşlanmıyordum. 


Ozan, iki geniş kaseyi adanın üzerine bıraktı. Ardından küçük tavada hazırladığı sosu tencerenin içine aktardı ve karıştırmaya başladı. Mutfağa adımladım. Elinde tencereyle birlikte arkasını dönüp tabaklarımızı doldururken "Çatalları çıkarsana," dedi. "Dolapta içecek bir şeyler de var. Sen ayarla. Ben de bir üzerimi değiştirip geleyim."


"Anbean'ı açalım mı?" diye sordum. "Belki kaldığımız yerden yetişiriz."


"Uyar. Tabakları oraya alalım o zaman." 


Başımı omzuna yaslamak ve sadece biraz durmak istiyordum. Bunun yerine buzdolabını açtım. 


Kapak, ağzına kadar birayla doluydu. Sadece en altta yan yana mayonez, ketçap ve bir kutu süt duruyordu. Nohut tenceresinin yanında kırmızı şarap şişesini gördüm. Solunda yarısı dolu olan bir kutu yoğurt vardı. Bunların hepsi üçüncü raftaydı. En üst rafta da kahvaltılıklar vardı. En altta meyveler dizilmişti. İkinci raf bomboştu. Bu düzen, beni güldürdü. 


"Bu kadar birayı ne yapıyorsun?" diye sordum. 


"Kafayı bulacak kadar içme işine bir son vermeyi deniyorum ama pek iyi gitmiyor," dedi. "Yoksunluğu birayla yatıştırmaya çalışıp sonra yine viski votka takılıyorum."


Tabakları salondaki sehpaya bırakıp odasına girdi. Çentikli ahşap bölmenin arasından tişörtünü çıkarışını izledim. O sırtı yakından görme isteğime karşı gelmek için yeniden buzdolabına eğildim ve şarabı çıkarttım. 


Raftan iki kadeh kaptığımda evde birden fazla kadehin bulunmasına bile kurulabilecek durumdaydım. Bu makarna hilesiyle benden başka kaç kişiyi tavladığını merak ediyordum. Şerefsiz herif, dümdüz bir yemeği muazzam hale getirmeyi başarıyordu ve bunun etkileyici olduğunu inkar edemeyecektim. 


Kadehleri doldurup sehpaya taşıdıktan sonra kanepeye oturup makarna dolu kaseyi kucağıma çektim. Rahat bir şeyler giyip yanıma döndüğünde kumanda elimdeydi. Anbean'ı açtım. Başlayalı çok olmamıştı. Ne yazık ki birazdan öpüşme sahnemizi bir kere daha izlemek zorunda kalacaktık. 


Şaraptan bir yudum alarak boğazımı ıslattım. "Ozan," dedim yeniden kendimi konuşmaya hazır hissettiğimde. 


"Saçını neden kurutmadın?" diye sordu tek sorun buymuş gibi.


"Yiğit'le ilgili hiçbir şey yapmanı istemiyorum, tamam mı?" 


"Örmeden önce kurutsan iyi olurdu."


"Ben senin tepkilerini kestiremediğim için bunca zaman durdum ama artık bir engel kalmadığına göre onu herkese rezil etmeden durmayacağım. Bu işe karışma. Ben de ona benim kim olduğumu hatırlatayım." 


"Islak ıslak başın ağrıyacak." Bir duvara konuşmakla ona laf anlatmak arasındaki fark, duvarın beni daha dikkatli bir şekilde dinleyeceğine emin olmamdı. "Makarna nasıl olmuş?"


"Sinirimi bozuyorsun."


"Bir kere daha o herifin adını kullanırsan hoş şeyler olmayacak," dedi. "Sus ve dizimizi izle."


"Sana güvenmiyorum."


"Onu biliyorum, dert etme." Gülümseyip gözlerini tabağına dikti. Çatalıyla makarnasını dalgın dalgın karıştırdı. Ardından onu sehpaya bıraktı. "Gerçekten inanamıyorum," dedi sert bir sesle. "Benim için böyle bir duruma katlanmış olmana inanamıyorum."


Ben de makarnamı bıraktım. "Ben senin düşmanın değilim."


"Yine de..."


"Hak etmediğin hiçbir şeyi yaşamanı istemedim," dedim. "Ayrılıktan sonra da durum aynıydı. Tutmayan dizinin finalinde bile verdiğin onca emek için üzülmüştüm. Neden bana şeytanmışım gibi davranıyorsunuz?"


"Çisem'le aranızdaki mevzu patlak vermemiş olsaydı hiçbir şeyi ruhum duymayacaktı. Ben buna takılıyorum Ada. Senin kalkıp bana gelmen için neden yalnız kalman gerekiyor? Çevrende birileri olduğunda kapımı çalmak aklının ucundan bile geçmiyor."


"Neden benim gelmemi bekliyorsun ki?" dedim. "Ozan, biz ayrıldık. Benim sana kalkıp gelmemi gerektirecek hiçbir durum yok ortada. Sınırları bulanıklaştırıp durma."


Bir bacağımı altıma kıvırarak oturuyordum. Yüzümü ona doğru çevirdiğimde ciddiye alınmak için bedenimi de çevirdim. Ozan, başını sağa eğerek benimle göz göze geldiğinde "Ne zaman net olduk sanki?" diye sordu. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdığında gözlerimi kırpıştırdım. "Buraya gelmeni gerektirecek bir durum yok, geliyorsun. Bana açıklama yapmak zorunda olmadığını söylüyorsun, yapıyorsun. Senin yüzünden katlandıklarıma bak diyorsun ama bütün bunlara neden katlandığını söyleyemiyorsun." 


İmalarının hepsini anlıyordum. Gözleri, bacaklarıma doğru kaydı. Üzerimdeki şortuna bakıyordu. Yeniden gözlerimin içine baktığında parmakları, ıslak örgüme ilerledi ve ucunu tutup onu hafifçe çekti. "Sana nasıl sinirliyim bilmiyorsun," dedi. "Beni nasıl yakıyorsun bilmiyorsun. Aslında biliyorsun da, görmemek için çok çabalıyorsun."


"Lütfen," diye fısıldadım. "Korumaya çalıştığım hiçbir şeyi mahvetme."


"İmajlarımız mı en büyük sorun?" diye sordu. Dudaklarımın hizasına kadar gelmişti. "Yine mi bu?" dedi. "Bitersem ben biterim. Yanına mı yakıştırmazsın o zaman beni, geçen seferki gibi?"


"Sen iyi ol istiyorum."


"Bu dünyadaki her şey benim olsun Ada," dedi yavaşça. "Her şeyim olsun. Sen olma. Ben yine hiçbir şeyim yok derim." 


"Ozan," dedim omuzlarım çökerken. "Sen beni istemiyorsun..." 


Cümleme devam edecektim ama "Seni ne kadar istediğimi bilemezsin," diyerek sözümü kesti. "Siktir, biraz bile fikrin yok. Benimle fikrin olmayan konularda kesin yargılarla konuşma. Kafamın içini görsen, o kelimeleri öyle bir yuttururum ki sana." 


Nefeslerim hızlanmıştı. Bunu açıkça görebiliyordu. Ateşimin yükseldiğimi hissediyordum. Örgümden ayrılan parmaklarının dışı bacağıma sürttüğünde tenimin ne kadar sıcak olduğunu hissedip hissetmediğini merak ettim. 


Replik tanıdık geldiği için aynı anda televizyona döndük. 


Demir ve Göksel öpüşmeye başladı. 


Gözlerimiz yeniden birbirine tutundu. 


Ozan, belimi kavrayıp beni kendine çekti ve dudaklarımızı birleştirdi. 


Bir fitil ateşlenmiş gibiydi. Altıma kıvırdığım bacağımın üzerine ağırlığımı vererek yükseldiğimde elleri, çoktan belimin iki yanına yerleşmişti. Beni üzerine sertçe çekerken dilini ağzımın içine itti ve derin bir inlemeyle onu karşıladım. 


Kucağına tırmanmam için dizimi bacağının yanından koltuğa bastırarak bana destek oldu. Omuzlarını sımsıkı tuttum. Tırnaklarım tişörtünün kumaşına gömüldü. Ozan, çıplak belimde daireler çizerken birden parmaklarını tenime sürterek karnıma getirdi. Dudaklarıma yeniden yapıştı. İşaret parmağıyla göbek deliğimin çevresine bir çember çizdi. Karnımı içeri çektim. Nefes alamadığım için öpücüklerine karşılık vermeyi kestim. Piercingime dokundu. Onu kendine çektiğinde anlık bir acı hissettim ve parmak uçlarıma kadar uyarıldım. 


Yüzünü sanki kaçıp gidecekmiş gibi sımsıkı kavradım. Tırnaklarım, sakallarının altından tenine battı. Ozan alt dudağımı dişleriyle sertçe çekti. İstemsizce kalçalarımı hareket ettirdiğimde "Siktir," diye inledi. Elleri anında kalçalarımı buldu ve bunu yapmayı sürdürmem için beni yönlendirdi. 


Kucağına çıktığım an sertleştiğini zaten hissetmiştim fakat beni kendi üzerinde kaydırdıkça ihtiyacı da aynı oranda artıyordu. Nefes nefese bir şekilde alnını alnıma yasladığında şu anda ne yaptığımıza anlam vermeye çalışıyordu. Düşünmesine fırsat bırakmadan dudaklarına bu kez ben uzandım ve ona daha hızlı sürtünmeye başladım. 


Gözlerimi zar zor açıp ondaki etkimi görmek istedim. Dudaklarından koptuğum an başını geriye atıp kanepeye yasladı ve dudağını kendi dişleriyle ezerken kalçalarımı daha sıkı kavradı. Sert yutkunuşu boğazını sarstığında parmağımı adem elmasının üzerinde dolaştırdım. Onu bana muhtaç halde görmeyi çok özlemiştim. 


Kontrolün tamamen bende olduğunu hissetmeyeli uzun zaman olmuştu. Aslında o baskın olmayı seven taraftı fakat bu, bütün iplerin benim elimde olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ozan'ı istediğimde parmağımın ucunda oynatırdım. 


Kendimi ona çıldıracağı bir yavaşlıkla sürttükten sonra hareket etmeyi kestim. Gözleri anında açıldı ve sorgulayarak yüzüme baktı. Beni tutup koltukta doğruldu ve onu daha net bir şekilde hissetmeme sebep olduğunda durdu. "Ada," dedi uyarır gibi.


"Hım?" dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. 


Örgümü omzumun gerisine itti. Ardından onu avucunun içine alıp çekti ve başımı geriye doğru yatırmama sebep oldu. Göğsüm ileri çıkarken açık olan omzuma burnunu dokundurdu ve boynuma doğru yavaşça kaydı. "Hâlâ tek gece mi diyorsun?" 


"Arkasındayım." Gözlerim kapandı. Ozan, boynumun kıyısında derin bir nefes aldı. Onun gibi kokuyor olmalıydım. 


"Daha fazlası için yalvardığını duyana kadar sana istediğini vermeyeceğim." 


"Daha fazlası için yalvarmayacağım," dedim. "İstediğim bu." 


Dilini boynuma değdirdiğinde istemsizce belimi bükerek kucağında kıpırdandım. Elimi ensesine sardım. Parmaklarım saçlarının arasına karıştı. Göğsüm o kadar hızlı şişip iniyordu ki heyecanımı anlaması kaçınılmazdı. "Değil," dedi. "Daha fazlası olduğunu biliyorum. Duyacağım da. Bugün etmesen de bir gün pes edeceksin."


"Ve sonra fuckbuddy mi olacağız? Aman ne tatlı." 


"Şu an hiç tatlı şeyler düşünmüyorum," dedi. "Hiç hem de."


"Ya bir ya hiç Ozan, seçim senin."


"Seni ikincisi için yalvartabileceğime adım kadar eminim."


Parmaklarını belimde tuttuğu için memnundum. Temasını şortun altına kaydırsaydı beni ıslak bulacaktı. Çıplak omzumu hafifçe ısırdığında yeniden hareket etmemek için irade savaşı verdim. "Dene."


"Hayır," dedi. "Öylesine hiçbir şeye yokum. Önce bana ne istediğini açıkça söyleyeceksin."


"Bir gece istiyorum, hepsi bu."


Saçımı daha fazla çektiğinde kesik bir nefes aldım ve tırnaklarım ensesine battı. Kafasını yeniden boynuma doğru yönlendirdim. "Hayır," dedi. "İnat ettim. İstediğimi duyana kadar duracağım lan." 


"İlk sen bana geleceksin," dedim büyünün dağıldığını hissederken. "Tek geceye razı olacaksın ve o zaman da ben seni reddedeceğim."


"Tepkilerinin farkında mısın?" diye sordu gözlerini gözlerime çıkartırken. "Nasıl kıvırıyorsun o belini, sen farkında mısın? Beni hiçbir evrende reddetmeyeceksin çünkü sana bütün istediklerini verebilecek tek adam benim." 


"Öyle mi dersin?" dedim gülerek. Bunun gergin bir gülüş olduğunuzu ikimiz de biliyorduk. 


"Seni çözdüm," dedi. "Seni öyle bir çözüyordum ki toparlanman üç gününü alıyordu. Yanıldığımı söyleyebilir misin, bebeğim? Öyle değildi diyebilir misin?" 


"Ozan..."


"Ben de öyle düşünmüştüm."


"Nereye varacak bunun sonu?" diye sordum hâlâ kucağındayken. 


"Biliyorsam ne olayım," dedi. "Hiçbir şeyi düzeltmeyi beceremiyoruz." 


"Bizden tekrar olmaz," dedim kafasına iyice girsin diye. 


"Bunu ben bu kadar sert değilken konuşalım." Avucunu belimden çekti. "Beynimle düşünmüyorum şu an." 


Gülmeye başlarken üzerinden kalkmak için yeltendim. Yanağımdan kavrayıp çekerek dudaklarıma kısa bir öpücük daha bıraktı. Ardından kalkmama izin verdi. Ama tamamen erimiş haldeydim. Sıvı forma geçmiştim. Bacaklarımı birbirine bastırarak otururken gözlerim yeniden televizyona çevrildi. Göksel, Demir'e nefretle bakıyordu.


Ozan bana yarı aralık gözlerle baktı. Ortamda yersiz bir enerji belirmişti ve geri çekildiğinde sessizlik içinde kalmıştık. Gergin bir şekilde nefeslerimi toparlamaya çalışıyordum. O da elini şortuna götürüp kendini düzelttikten sonra yayvan bir şekilde oturmayı bıraktı. 


Elektrik akımı ikimizi de çarpacak kadar şiddetliydi. Gözlerim makarna kaselerine değdiğinde kendimi rahatsız hissettim. Az önceki halimiz, yalnızca cinsel bir çekimden kaynaklanıyor olabilirdi ama o kaseler için uydurabileceğim bir bahane yoktu. 


"Gitsem iyi olur..." 


"Saçmalama," dedi sert bir sesle. "Basit bir öpüşmeden sonra evimden kaçacak değilsin. Sana çok daha fazlasını yaptım bu kanepede."


Basit bir öpüşme. 


Bu, onunla en basit temasımızdı. 


"Sanırım biraz bölüm yorumlarına bakacağım," dedim birden.


Aşırı saçmaladığımın ikimiz de farkındaydık. 


Ozan'ın dudaklarına kendini beğenmiş bir gülümseme yerleşti. "Bak bakalım."


Hiçbir şeye odaklanamadım. Sosyal medyada takılmaktan vazgeçtim ve kalan makarnayı yedim, şarabı tekledim. Anbean'ı izlemeye devam etmeyi denedim. Yemek yedikten sonra ağırlık çökmeye başladı. Uzun bir gün olmuştu. Esnedim. Ozan, göz ucuyla bana baktı. Ardından "Geç yatağa," dedi. "Kafanı bir yere yaslar yaslamaz uyuyacaksın. Direnmeye çalışma boşuna."


"Yatağa geçmek istemiyorum."


"Burada mı yatacaksın?" 


"Evet."


"Neden?"


"Çünkü yatağına geçmek istemiyorum. Bir şeyi on kere söylemeden anlamıyor musun?"


"Nedenlerini açıklamak konusunda çok kötüsün."


"Benim kötü olduğum hiçbir konu yok."


"Aynen."


"Bomboş inatlaşıp duracağına orta yolu bul biraz. Git bana yastık falan getir. Anca uğraştırıyorsun beni ya."


"Emrin olur Prenses," dedi. Bana bir yastık ve bir pike getirdikten sonra kadehleri ve boş kaseleri mutfağa taşıdı. Doğrudan yatağına geçer sandım ama saat o kadar da geç değildi. Bu yüzden geri gelmesi mantıklıydı. Elinde bir kitapla dönmüştü. Ve gelirken, gözlüğünü de yakasına asmıştı. 


Diğer koltuğa oturduğunda "Git başımdan," dedim. "Sen başımda dikilirken uyuyamam."


"Burası benim evim," dedi. "Bu saatlerde kitap okurum. Başında dikildiğim yok. Çok rahatsız olduysan yatağa geçebilirsin. Ben burada duracağım."


"Siktir git Ozan."


"Ben de seni, Ada. İyi uykular." 


Işıkları söndürüp ayaklı abajuru yaktı. İnatlaşmaya devam ederdim ama gözlüğünü takıp kitabını açtı ve gerçekten okumaya başladı. 


Ben de çok azıcık araladığım gözlerimin arasından onu izledim. 


O gözlükten hoşlanıyordum. Boş kaseleri mutfağa taşıyışından, dağıttığım plakları hiç ses çıkarmadan toparlayışından, okuduğu kitaplardan, buzdolabındaki alakasız nohuttan, beni öperken piercingimle oynamasından, son nefesiymiş gibi telaffuz ettiği adımdan... 


Onunla ilgili pek çok şeyden hoşlanıyordum ama resmin bütününe baktığımda ortaya çıkan şeyden hoşlanmıyordum. 


Tüm bunlar ne zaman patlak verecekti bilmiyordum. 


Ama kıyametin kapıda olduğunu hissediyordum.


🎬


Selamlar, merhabalar. Nasılsınız? Nasıl buldunuz bölümü?


Düğümler çözülür, ipler kopar, 13ler bizde böyledir. Milat deriz. Geleceğin ayak seslerini daha net duyarız. Öyle işte. 


Ozan ve Ada hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizi etkileyen bir replik ya da favori bir kısmınız varsa öğrenmek isterim. 


Çisem.


Oya.


Geleceğe yönelik bir tahmin, bir his? 


Yeniden görüşene dek hoşça kalınız. Sizi seviyoorum ve #bizimiçinyazılmış etiketinin altına uçuyoorum 💛

Yorumlar

  1. Çisemden bişeyler çıkacak hibi hissediyorum hadi bakalım

    YanıtlaSil
  2. bölümler haha erken gelse çok bekliyoruz

    YanıtlaSil
  3. 13 neden seviyorsun diye sormuşlar dur😋

    YanıtlaSil
  4. Bilemiyorum nasıl iyileşecekler..

    YanıtlaSil
  5. Yeni bölümmmmm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

15. "Sende Var Mıyım?"

3. "Anbean"

54. "Yuva"