53. “Renkli Kalemlerle Çizilen Rotalar”
Bölüm şarkıları:
Coldplay, Adventure Of A Lifetime
Dua Lipa, Leviatining
Ariana Grande, Into You
Ariana Grande, Touch It
Taylor Swift, Wildest Dreams (Eren ve Naz)
•🧁•
Dorukhan Falay'ı özlüyordum.
Antalya dönüşü deniz tuzu yüzünden iyice dalgalanan hafif uzun saçlarını ve bronzlaşan tenini de öyle.
Onu uzun zamandır tanıyordum ve tanıdığım andan beri en yakışıklı olduğu hali açık ara buydu.
Bambaşka bir şey olmuştu.
Kaçamağımız boyunca hep çok mutluydu. Bütün o gülümsemeleri hafızamda çok büyük yer kaplıyordu. Kulağıma fısıldadığı kelimeler ve günün yirmi dört saatini dip dibe geçirirken ettiği temaslar, bana tatilimizden miras kalmıştı. Geri dönmek istememiştim. Tatil boyunca enerjisi öyle güzeldi ki tamamen o enerjiyle çevrelenmiştim.
Şimdi benden kilometrelerce uzaktaydı ama ben hâlâ onun etki alanında yaşıyordum.
Milli takım kampı, onu benden almıştı.
Ve Four Quarter da beni ondan...
Kampın bir kısmında İstanbul'daydı fakat ikimiz de o kadar yoğunduk ki taş çatlasın iki gece görüşebilmiştik. Ben her gün Naz'la birlikte kafem için alışverişe çıkıyordum. Bütün seçenekleri bana göstermeden karar vermemi istemiyordu. Bu yüzden kocaman mağazalarda maraton koşsak aynı mesafeyi kat edeceğimiz yürüyüşler yapıyorduk.
Her şeyin çok güzel olmasını istiyordum. Naz, bunu benim için benden de çok istiyordu. Büyük bir hevesle her şeyime koşturuyordu. Four Quarter'ın masasından sandalyesine, internet sitesinden Instagram hesabına kadar her yere onun da eli değiyordu.
Falezler de aynı şekildeydi. Tek başıma ani bir kararla giriştiğim bu yol, bizim en büyük eğlencemiz haline gelmişti. Babam tek kuruş harcamama gerek olmadan badanayı halledebileceğimizi söylemişti. Onu ilk onaylayan Fırat olmuştu. Ben bunun için acele etmemize gerek olmadığını, daha mutfağıma hiçbir eşya almadığımı ve bir buzdolabımın bile olmadığını söylemiştim. Her şeye tam anlamıyla sıfırdan başlıyordum.
Ama bir yerden başlamak gerekiyordu. Gerisi gelirdi.
Yani, babam öyle söylemişti.
İstediğim bej, kahve ya da krem tonları değildi. Ben, rengarenk bir yer istiyordum. Tatlılarım kadar tatlı renklerle çevrelenmek yakışacaktı Four Quarter'a. Fakat bir cinsiyet partisi gibi de görünmemeliydik. Aradaki estetiği yakalamam gerekliydi.
Akışına bıraktım.
Akış, her gece duvar rengi bile seçemediğim için ağlaya zırlaya Doruk'u görüntülü aramaktan geçiyordu.
Doruk, on altı gün önce milli takımla birlikte Letonya'nın başkenti Riga'ya gitmişti ve hazırlıklara başlamışlardı. Gittiği akşam, oradaki ilk antrenmana çıkmıştı ve otel odasına geçtiğinde yorgunluktan tükenmiş durumdaydı. Bir gözü kapalıyken yeni duş aldığı için ıslak saçlarının üzerinde bir havlu vardı. Yatakta uzanıyordu. Ben de ona titrek bir sesle hiçbir şeye karar veremediğimden, her şeyin çok kötü olacağına emin olduğumdan bahsediyordum.
Bu bir süre devam etti. Ben her gece ona stresten delirerek bir şeyler anlattım. O beni her şeyin yoluna gireceğine inandırdı. Ve bir gün, ben Four Quarter'ın mutfak dolaplarını silerken kapıma bir nakliyat kamyonu yanaştı.
Yalnızca birkaç dakika sonra, Four Quarter'in ilk eşyası açık mavi bir buzdolabıydı.
Bu Barbie bebek evlerine aitmiş gibi görünen şey, rüyalarımı süsleyebilecek kadar güzeldi. Onu mutfağıma sürükleyen adama böyle bir sipariş vermediğimi söylediğimde adımın Feza olup olmadığını sordu. Adresin yüzde yüz doğru olduğundan ve erkek arkadaşımın notunda "Onu asla kabul edemeyeceğini söyleyecektir, sadece bırakın ve koşarak uzaklaşın," ibaresinin bulunduğundan bahsetti.
Doğrudan ulaşmak istesem de antrenmanının bitmesi için bir buçuk saat beklemem gerekmişti. Ona bağırmamı, bunu bir kavgaya dönüştürmemi bekliyordu fakat defalarca kez teşekkür edip biraz daha ağlamıştım.
Bu şekilde ilgi görmek, kalbimin etrafını sarıp sarmalayan çok büyük bir his yumağı yaratıyordu. Ve Doruk'a koşup sarılamamak, altından kalkamadığım bir yükün beni boğmasına sebep oluyordu.
Ben İtalya'dayken bile bu kadarı olmamıştı. Milli takımımız son on altı maçını ve çeyrek finali kazanarak yoluna devam ediyordu. Buna rağmen ilk defa, finale yaklaşmanın heyecanından çok her şeyin biteceği ve Doruk'un yanıma döneceği anın gelmesini bekliyordum.
EuroBasket dönemi, onun belki de en çok konuşulduğu dönem oluyordu.
Globalde dönen editleri arasında geçen gün dört milyon likeı geçen bir tanesini görmüştüm ve yeniden ben neyin içindeyim böyle diye düşünmüştüm. Basket atarken havalı anları oluyordu, o zaten bu işi şova dökerek yapmaktan keyif alıyordu ama boynundan akan ter ile başlayan editler, biraz canımı sıkıyordu.
Formasının ucuyla alnını sildiği bir an vardı. Karın kasları bronzlaşan teninde sıra sıra terden parlıyordu. Çeyrek final maçıydı ve Doruk, o akşam benden özür dilemişti. Eski konuşmalarımızın birinde şakasına bunu yapmamasını söylemiştim. Doruk, beni dalgınlığına geldiğine ikna etmek için o gece dil döküp durmuştu.
Ona kızmıyordum. Hayranlarına da kızamazdım. Her gün katlanarak artan bir fan kitlesi edinmişti ve buna alışmıştım. Her yaştan insan onu takip ediyordu. Her kafadan onun hakkında bir ses çıkıyordu. Sadece, kız arkadaşı olan birini daha önce hiç yan yana gelmediği ünlü kadınlarla yakıştırıp onlara çift klipleri hazırlama motivasyonunun arkasında yatan nedeni merak ediyordum.
Yakışıklı bir adam bulmuşlardı. Kendi güzellik algılarına uyan bir kadını onun yanına koyup duruyorlardı. Eğer video geçişli bir şeyse, başta genelde bizim fotoğrafımız oluyordu. Bakın, bununla değil bununla yakışır mesajı veriyorlardı. Artık insanları anlamak için kendimi yormuyordum. Doruk'a da bu konuları açmıyordum.
Buna gerek kalmadan zaten kendisi önlem alıyordu.
Antrenman sırasında spor salonlarından bir tane takım videosu düşmüştü. Doruk ses bombasını omzuyla başı arasına sıkıştırmış, bütün oyunculara Bu Adam Fezadan dinletiyordu. Aras nakaratta bağırırken işaret parmağıyla onu gösteriyordu. Bütün maçları bir kenara bırakıyordum. Favori EuroBasket anım buydu.
Dün gece de milli takım kampını içeren bir dump yapmış, sonuna benimle görüntülü konuşurken aldığı bir ekran görüntüsünü eklemişti. Ben başımı omzuma eğip onun söylediği bir şeye gülüyordum ve o da hayranlıkla beni izliyordu.
En sevdiği renk diye mavi olan duvarlarımı bir an önce görmeyi çok hak ediyordu.
"Bebeğim," dedi Doruk, görüntülü aramayı cevaplandırdığımda. Bu akşam yarı final maçı vardı. Bütün Türkiye basketbol ülkesi olmuştuk. Özellikle on iki yirmi beş yaş aralığı kızlar Dorukhan Falay ülkesi de olmuşlardı ama şimdi konumuz bu değildi. Konumuz, onun bronz teniydi.
Yok, galiba bu da değildi.
Beni üzeri çıplak bir şekilde aradığında ve göğüs kaslarının arasında çirkin zinciri parladığında ortada konu falan kalmıyordu.
"Selam," dedi gereğinden uzun bir süre sessiz kaldığımda. "Feza, çekmiyor mu?"
On altı koca gün olmuştu. Havalimanına geçmeden önce aldığım öpücük, son temasımızdı. Saçları çok dağıtılası duruyordu. Dudakları çok davetkardı. Tek bir dileğim olsa onu yanına ışınlanmak için kullanırdım.
"Dün akşam babamlar badanayı bitirdiler," dedim. Mutfağımın zemininde bağdaş kurmuş haldeydim. Buradaki duvarlar kırık beyaz renkteydi. Yüksek ihtimalle desenler ekleyecektik. Kimse burayı görmüyordu ama burası benim en çok zaman geçirdiğim yer olacaktı. Benim mutfağım... Şimdilik boştu ama kısa zamanda dolacaktı. "Sana göstermek için aramıştım. Akşamki maçtan daha önemli bir konu bence."
Kahkaha attı.
Dilim damağım kurumuş durumdaydı. "Tabii ki." O kadar çok güldü ki gözlerimi kısarak ona baktım. Omuzlarının kıvrımına, boynunun güzelliğine odaklandım. "Yarı final de neymiş canım? Sevgilimin duvar rengini çok acil görmem lazım."
"Gergin misin?"
Yavaşça gülümsemesi silikleşti. "Benim keyfim gayet yerinde ama sen biraz gergin gibisin." Telefonu iki eliyle birden kavrayıp hafifçe doğruldu. "Orada olup bir duvarı da ben boyamak isterdim. Sürecinden uzak kalmak beni biraz üzüyor. Tek sorun bu. Senin neyin var?"
Omuzlarım düşerken "Seni çok özledim," diye itiraf ettim. "Özür dilerim. Maçları bitsin diye izliyorum. İşkence gibi benim için. İlk kez böyle oluyor."
"Her akşam götümden ter akıyor lan!" Keyifle güldü. "Bitsin diye izliyorum denilir mi ya? Sen böyle bir kız değildin Feza."
"Aşkım," dedim bir nefes vererek. "Televizyondasın. Oradasın, dokunamıyorum. Çok saçma!"
Bir kahkaha daha atmasına sebep oldum. Sonum olacaktı. Sıcak basıyordu. "O askılı ne kadar yakışmış sana," dedi üzerimdeki sarı bluzu kastederek. "Bana da giysene bunu."
"Giyerim. Ne zaman döneceksin?"
"Nasipse kupayı aldıktan sonra. Feza, her şeyin çok yoğun olduğunu biliyorum ama bu akşam kazanırsak final maçı için burada olursun, değil mi?"
"Nasıl geleceğim ki?"
"Seni getirtebilirim," dedi. "Sana söylemedim ama niyetim bu akşam gelmeni sağlayabilmekti. Ayarlayamadım. Final için yerin hazır ama. Tabii eğer bu maçı alırsak ve sen de müsait olursan."
"Duymak istiyorsan söyleyeyim; seninle dünyanın öbür ucuna da gelirim Dorukhan Falay."
"Seni seviyorum," dedi gülümseyerek. "Şimdi bana etrafı gösterebilirsin."
Hevesle ayağa kalkıp mutfaktan dışarı adımladım. Kamerayı diğer yöne çevirdim ve çok tatlı bir maviye dönmesi için babamla Fırat'ın üç kat boya geçmek zorunda kaldığı duvarları ona gösterdim. Eski rengi koyu olduğu için kapanması zor olmuştu. "Köşeleri ben boyadım," dedim. "Aslında daha fazla yardım etmek istemiştim ama Fırat izin vermedi. Çok yorgun olduğum için şu köşedeki kartonların üzerinde oturdum ve onları izledim."
"Muazzam olmuş," dedi parlak gözleriyle. "Falezlerin elinin değdiği nasıl da belli."
"Değil mi?" Heyecanlanmıştım. "Bak, şu köşeye koltuklar gelecek. İki seçenek arasında kalmıştım, ona göre benden dönüş bekliyorlar. Sanırım bu hafta içinde elime ulaşmış olur. Masaları ve sandalyeleri netleştirdik gibi. Buraya koltukları ve ortalarına masayı koyunca Supernatural'da Winchesterler'ın ayaküstü uğrayıp hamburger yedikleri kafeleri andıracağız." Gülmeye başladım. "Anladın, değil mi? Sadece onların çok daha canlı hali gibi."
"Feza," dedi Doruk, sitemli bir sesle. "Kamerayı kendine çevir güzelim."
"Ha..." Duvarları göstermeyi bırakıp kamerayı kendime çevirdim ve yeniden bakıştığımızda gülümsedim. "Selam."
"Bir daha sakın hevesli hevesli bir şeyler anlatırken yüzünü görmekten mahrum bırakma beni. Devam et şimdi."
Utanıp başımı omzuma doğru eğdim. O da afallayıp telefonu kucağına düşürdü. Bacaklarına çarpan kameranın açısına birden şortunun kumaşı ve üzerinde sıralanan karın kasları girdiğinde "Doruk!" dedim. "Senin bu yaptığın ne peki şimdi?"
"Düşürdüm," dedi yeniden eline aldığında.
"Bir daha düşür," dedim ben de arsızca.
Telefonunu yukarıya doğru kaldırıp hem yüzünü hem de kaslarını görebileceğim şekilde tuttuğunda kendime hakim olamayıp iç geçirdim. Sonra ikimiz de kahkahalara boğulduk. "Beni mi özledin başka bir şeyi mi tam anlayamadım..."
"İkisini de." Hava çok sıcaktı. Klimanın ısısını biraz daha düşürdüm. Bu kafenin eski halinden bize bir klima kalmıştı neyse ki. "Antrenmana mı geçeceksin?"
"Hım hım... Sen ne yapacaksın?"
"Kalan mutfak malzemeleri için bakınacağız bugün. Sipariş ettiklerimiz daha gelmedi ama gerisini de yavaş yavaş halledelim dedim. Furkan'ı Ferda'ya postalayacak annem. Onun gelmesini bekliyorum."
"Maça yetişir misin?"
"Deli misin? Kaçırmam asla." Gülmeye başladım. "Milli takımla yarı final maçın var ve hâla benimle laklak ediyorsun. Gitsene sen de işine. Biz konuşuruz yine."
"Heyecanlanmamaya çalışıyorum," dedi Doruk. "Eksik oyuncularımız var. Sırbistan ters bir takım. Ne olacağı belli olmaz."
Bu onun oyuncu değil, koç olan tarafıydı. Oyunlar üzerine analiz yapmak ve takımları devamlı değerlendirmek onun en sevdiği şeylerden biriydi. Sesindeki umutsuzluğu hissetmek hoşuma gitmemişti. Ben buna umutsuzluk diyordum ama o muhtemelen realist yaklaşmak derdi.
"Her ne olursa olsun, bu kafeye gelebilirsin," dediğim anda yüz ifadesi yeniden aydınlandı.
"Mekânlar değişiyor," dedi. "Sen değişmiyorsun. İyi ki..."
"Ben sana çok inanıyorum," dedim. "Kaç gündür herkese bulunduğun konumda olmayı ne kadar hak ettiğini gösterdin. Önemli olan kupalar değil Doruk. Benim için değil. Ne olursa olsun oradan mutlu dönmeni istiyorum, tamam mı? Ben seninle çok gurur duyuyorum sevgilim."
"İşler değişti," dedi Doruk. "Şimdi Sırbistan benden korksun."
🏀
Ne yazık ki Sırbistan, Türkiye'yi yarı finalde eleyerek finale yükselen takım oldu.
Ve bu bize kırık bir kumandaya mâl oldu.
Falezlerle salonda izlediğimiz maçta Doruk, hak ettiğini düşündüğümüz süreyi alamadı. Oyun o kadar sert geçiyordu ki ikinci çeyreğin başında ikinci faulunu yaptı ve koç onu kenara çekip adeta orada unuttu. Geçen maç el bileği ters bir hareket sonucu zedelendiği için kenara erken gelen Aras'ın bu maç oyundayken yüzünün her köşesinden ağrı akıyordu. Rahat bir şekilde şut çıkaramadığı barizdi fakat koç onu inatla oyunda tutmaya devam ediyordu.
Shaw Axel'in yüzüne aldığı darbe yüzünden kaşı açılmıştı. İki dakikalığına kenara gelmek zorunda kalınca Sırbistan farkı epey açma fırsatı yakalamıştı.
Doruk'un oyuna girmediği her saniye babam kafayı yiyor, Fırat seçebildiği en kapalı kelimeleri kullanarak milli takım koçuna sövüyordu. Annem bile yanlışlıkla televizyona bir erik fırlatmıştı. Kumandayı kıran bendim. Onu kaçan bir şutun ardından anlık sinirle koltuğun kenarına vurmuştum. Sonra maçın kalanını aynı yüksek seste izlemek zorunda kalmıştık.
İşin en keyifsiz kısmı, canınızdan çok sevdiğiniz birinin üzüntüsünü izlemekti. Kıran kırana bir maç olmamıştı belki ama dördüncü çeyreğin başında takım hâlâ geri dönebilecekleri bir noktadaydı. Yapılan ufak tefek hatalarla oyundan iyice kopmuş, son iki dakikaya girdiğimizde ise yenilgiyi kabullenmek durumunda kalmıştık. Fauller yapıp zaman kazanmaya çalışsak da yedi sayılık bir farkla Sırbistan finale adını yazdıran isim olmuştu.
Milli takımın koçu, iş işten geçtikten sonra Doruk'u oyuna sokmaya karar verdiği için sevgilim son iki dakikayı her şeyini vererek geçirmişti. Bu hiçbir şeye yetmemişti. Son düdük çaldığında hayal kırıklığı, yüzünün her köşesindeydi. Bu yenilgi ona ikinci oldukları EuroCup maçından bile daha ağır hissettirmişti. Bunu görebiliyordum. O maç, Mazhar Hoca'nın ruh halini kendininkinden daha çok umursamıştı. Ama bu maç, hiçbir şeyi umursamıyordu. Sadece üzgündü.
Ülkesine bir altın madalya getirmeyi ne kadar çok istediğini en iyi ben biliyordum. Dolu gözleriyle skor tabelasına bakarken kamera onu çekmeye başlayınca kalbime bir ağrı saplanmıştı.
Falezler ve muhtemelen bütün ülke, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken elenmenin derin hüznünü yaşıyordu. Ben bir de buna ek olarak Doruk'un üzüntüsünü her hücremde hissediyordum.
Sırpların sevincinin yanında bizimkilerin kederli halleri bana çok fazla geldi. Sakat bileğini zorlaya zorlaya oynayan ve babasının mirasını sırtında taşıyan Aras, bütün bu baskı yüzünden kızarmış gözlerle bir köşede ağlıyordu. Shaw Axel, yüz ifadesini gizlemek için bir havluyu başına atmış ve benche çökmüştü. Doruk, sahanın ortasında yere çöküp dirseklerini dizlerine yaslamış ve bütün bu maceranın sona erdiğini kabullenmeye çalışmıştı.
Her bir sahne içime batıyordu. Evdeki herkesin keyfi kaçtığı için çok fazla konuşmadık. Sus pus halde röportajları izleyip televizyonu kapattık ve odalarımıza dağıldık. Doruk röportaj verenlerden değildi.
Ona yazmayı düşünsem de ilk adımı ondan beklemem gerektiğini biliyordum. Beni şaşırttı. Yaklaşık kırk beş dakika sonra görüntülü bir arama belirdi ekranımda.
"Selam," dedi. Otel odasına yeni geçmişti. Gözlerinin içi kızarıktı ve yüzünden düşen bin parçaydı.
"Selam," dedim buruk bir gülümsemeyle.
"Müsait misin?"
"Hıhı."
"Konuşabilir miyiz?" Başımı yeniden hafifçe gülümseyerek salladım. "Senin için final bileti ayarlamıştım. Uçağı bile halletmiştim. Altın madalyayı boynuna asacaktım..."
"Önemli değil Doruk."
"Peş peşe çok fazla başarısızlık," dedi. "EuroCup ikinciliği, Süper Lig yarı finali, şimdi de bu... O sona bir türlü varamıyorum. Sikeyim. O kadar bıktım ki."
"Bir tanem..."
"Çok sıkıldım," dedi. "Hakkımız bu değildi. Hakkım bu değil. Çok sıkıldım Feza. Bize bu kadar inanan insan varken şu seviyelerde sürekli kaybetmek bok gibi hissettiriyor."
"Üst üste geldi," dedim anlayışla. Son dört aylık dönem onun için zorlayıcı olmuştu. Birden çok kez kupalara bu kadar yaklaşıp bir türlü dokunamasaydım ben ondan daha beter olurdum. "Sen elinden geleni yaptın."
"Olmayınca olmuyor." Sıkıntılı bir nefes verdi. "Sen bazen ne kadar çabalarsan çabala, günün sonunda bir sürü şeyin aynı anda yolunda olması gerekiyor. Bireysel performans hiçbir şeye yetmiyor. Gına geldi artık. Senelerimi şuraları görebileyim diye harcadım. Beni yeterince oynatmadı bile. Bencillik mi ediyorum bilmiyorum. Daha fazla sahada olsaydım belki... Gerçekten bok gibi hissediyorum."
"Keşkelerle belkilerle yolumuza devam etmiyorduk ama." Gözleri yüzümü tararken onu yerden kaldıracak kelimeleri bulmayı denedim. "Yapacak bir şey yok Doruk. Kazanmak kadar kaybetmek de var. Sen benden daha iyi biliyorsun. Yine de her seferinde kalkıp daha güçlü bir şekilde mücadeleye devam ediyorsun. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa başka bir gün elde edeceksin istediğin her şeyi. Ben sana bir maçlığına inanmıyorum. Sonuna kadar inanıyorum."
"Çok istemiştim."
"Biliyorum sevgilim."
"Ülkemi gururlandırmak istiyordum."
"Zaten yaptın," dedim. "Zaten yaptınız. İşin içinde olduğun için bazen neler başardığını fark edemiyorsun. Dönüp baksana Doruk. Milli takımın aranan oyuncusu oldun."
"Çok kötü bir his," dedi. "Bin tane şey söyleyecekler. Bir suçlu arayışına girilecek. Hep aynı senaryo... Aslında gerçekten herkes elinden geleni yaptı. Görünmeyen o kadar çok hikaye var ki. Aras devre arası soyunma odasında ağlıyordu ağrıdan ve hırstan. Shaw'ın pansuman yapılan kaşına maçtan sonra dikiş attılar. Siktiğimin Okan'ı bile kendini parçaladı sahada. Ben de her şeyi denedim. Gerçekten denedim."
"Kimsenin suçu değil." İşin içine milli duyguları girince onu teselli etmek daha zor oluyordu, bunu ben de yeni öğreniyordum. Babası onu hastanelik edene kadar dövdüğü için zamanında katılamadığı milli takım kampından bu yana, küçük takımlar da dahil olmak üzere her zaman elinden gelenin fazlasını koymuştu ortaya. Bu yüzden kaybetmek, onun için belki on kat daha yıkıcıydı.
"Hiçbir şey bitmiş değil. Üçüncülük maçı olacak daha, yanlış mıyım?"
"Herkes üçüncülük maçının boktan bir şey olduğunu bilir."
"Olsun," dedim. "Bronz tenine bronz madalya çok yakışmaz mıydı bir tanem?"
Alaycı sesim yüzüne bir tebessüm kondurunca dünyanın en mutlu insanı ben oldum. "Seni aramak istedim," dedi. "Son düdük çalar çalmaz sana bakmak istedim. Seni görmek, seninle konuşmak, sana sarılmak... Bana ne yaptın Feza? Nefes kadar ihtiyacım var sana."
"Daha hızlı görüşelim diye bilerek kaybettin, anlamadım sanki."
"Şaka kaldırabileceğim bir konu olmadığını sanıyordum," dedi. "Ama şakayı yapan sen olunca sesimi çıkaramıyorum."
"İçten içe eğleniyorsun."
"Hayır eğlenmiyorum."
"Bence çok komik bir kızım."
"Evet öylesin."
"Ve çok merhametliyim. Kaybeden sevgilimin kıçına tekmeyi basmıyorum. Onu alıp bağrıma basıyorum. Düşsek beraber kalksak beraber... Senin yerinde olsaydım ben benimle evlenirdim."
"Ben de evleneceğim zaten."
"Babam beni sana verirse tabii..."
"Bu gidişle baban beni sana verecek gibi Feza." Bir kahkaha attım çünkü bu doğruydu. Doruk, benim aksime hâlâ sıkıntılı duruyordu. "O nasıl? Hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyor muydu?"
"Hayır," dedim. "Herkes senin ne kadar çabaladığını konuşuyordu. Sen de bir an önce bu ruh halinden sıyrılıp ne başardığına odaklanmalısın."
"Birinci olmayı başaramadığında geriye kalan her şeyi başarısızlık olarak sayıyorsun."
"Bu çok yanlış," dedim. "Bir önceki EuroBasket'te orada bile değildin. Ve şimdi Riga'da o formayla oynama fırsatı buldun. Bu başlı başına bir başarıdır Doruk."
"Böyle bitmemeliydi."
"Bu yüzden adına tecrübe diyeceğiz ve hemen kendimize gelip ileriye dönük düşüneceğiz."
"Aynı şeyleri söylemekten çok sıkıldım." Gözlerini sıkıca yumup açtı. "Yemin ederim Feza, bir kez daha kaybetmeyeceğim."
"Hırsını anlıyorum ama bu da değil ki doğru olan. Hayat kaybettiklerinle kazandıkların arasında bir yerde Doruk. Düşe kalka yaşayacağız. Hep yükselecek değiliz. Bazen birlikte yere çakılacağız. Bunu defalarca yaşadık. Defalarca kez diplerde birlikte dolaştık. Ben en çok ayağa kalkma kısmını seviyorum sanırım. Bitiş çizgisini geçtiğin son adımdan ziyade o çukurdan çıkmak için attığın ilk adım, daha destansı geliyor bana. Kazanmanın tadı kaybetmeyi bilmedikçe çıkmaz."
"İnan bana, kaybetmeyi çok iyi biliyorum ve artık sadece kazanmak istiyorum."
"Biliyorum hayatım," dedim. "Ben yine de her hikâyeni severek izliyorum."
"Ve Feza, ben de hepsini senin için yazıyorum." Dudaklarına yerleşen küçük gülümseme, gamzesini ortaya çıkardı. "Aras'la odalara dağılırken sadece eve dönmek istediğimi söyledim. O da Feza'ya mı yani diye sordu. Herkes biliyor. Evim sensin."
"Bitir her şeyi de gel artık," dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek. "Evinin ışıkları söndü sensizlikten."
"Yakarız," dedi yalnızca.
Yakacağı an için geri sayım başlattım.
🏀
"Ağırmış be." Kucağındaki koliyi yere bırakıp sürüklemeye başladı Naz. "Narin ve hassas kollarım daha fazla dayanamayacak."
"Sadece üç saniyedir iş yapıyorsun."
"Bu kollarımın narin ve hassas olduğu gerçeğini değiştirmiyor."
"Her sene memlekete yirmi beş kilo valiz taşıyan kızsın ya, hadi oradan!" Küçük adımlarla koşarak yanına varıp yere bıraktığı koliyi iten ayağına vurdum. "Kırılacak eşya onlar, salak!"
"Ben de kırılabilirim," dedi Naz. "Bana kim dikkat edecek?"
"Hadi gel, birlikte kaldıralım."
"Zahmet verdik sana da!"
"Ben bu işlerle günlerdir uğraşıyorum ve senin kadar söylenmedim."
"Kız, senin kafen ya zaten!"
"Senini benimi mi var canım?" diye sordum. "Four Quarter'ın two quarter'ı senin."
Perçemlerini kulaklarının arkasına itip gülmeye başladı. Eğilirken koyu kahve eteği hareketini kısıtlıyordu. Zaman mekan dinlemeden canı ne isterse onu giyen bir kızdı. O topuklu ayakkabılarla kafeme yardım etmek için gelmesi ne alakaydı? Bunu sadece Naz bilebilirdi. Onun için kombinleri her şeyden önce gelirdi.
Koliyi bir ucundan o tuttu ve ben de diğer ucundan tuttum. Aynı anda doğrulduğumuzda belime ani bir yük bindi. Hakikaten abarttığı kadar ağırdı ve kutuya sımsıkı yapışmasaydım elimden kayacaktı. "Hani senin Fırat'ın ya?" diye sordu. "Hani senin Doruk'un? Kala kala bana mı kaldın?"
"Topçular böyle oluyor," dedim. "Ağır yollardan öğrendik diyelim. Hem ben zaten her şeyi kendi kendime hallederim. İstersen sen de git. Beni burada boynu bükük bir yalnızlıkla bırak. Arkana bakma... Ben hallederim."
"Tamamdır evin en büyük kızı," dedi Naz. "Tamamdır fakir ama gururlu ailenin en fakir üyesi. Sana bugünkü yemeğini ben ısmarlamasaydım gece eve dönene kadar ekmek bile alamazdın."
Cidden, boyumdan büyük bir yükün altına girmiştim ama buraya olan inancım taksitlerimin üzerini kapatmaya yetiyordu. İşlerin yolunda gideceğine kendimi inandırıyordum. Başka türlü nefes bile alamaz, sadece ama sadece para meselelerini düşünürdüm. Ben heyecanıma sıkı sıkıya tutunmayı deniyordum.
"Mezun olduğun için KYK bursun kesildi diye ağıt yaktın ya sen. Konuşmaya hakkın mı var sanki?"
Yurttaki oda arkadaşlarının biri, son sene eve çıkmıştı. Naz mezuniyetten beri o arkadaşının evinde kalıyordu. Şimdilik tek geçim kaynağı, büyüttüğü sayfasındaki reklamlar ve işbirlikleriydi. Uçuk rakamlar kazanmıyordu ama bu kazanmayacağı anlamına gelmiyordu.
"Doğru diyorsun," dedi. Kutuyu birlikte mutfağa bıraktık. Naz, koliyi açmak için bir makas arayışına girerken ben içeriye düşen gölge yüzünden mutfaktan çıkıp cama yaklaştım. Büyük bir kargo aracı, kapımızın önünde durmuştu.
"Feyza Hanım?" diye sordu, kargocu kapıyı açtığımda. Naz da başını mutfaktan uzatmış, adama bakıyordu. Beklediğim öncelikli şey masa ve sandalyelerdi. Kargocunun tuttuğu kutu, bunu içeremeyecek boyuttaydı. "Bu Four Quarter için. Sanırım henüz açılmadınız. Bir tabela göremediğimiz için biz de tereddüt ettik. Hayırlı olsun..."
"Kimden?" diye sordum. Naz da aynı anda "Doruk mu yine?" diye sormuştu.
"Fransa'dan," dedi kargocu adam. Kutunun üzerindeki ismi kontrol etti. "Eren Çevik sizin için göndermiş."
Düşüp bayılacağımı sandım.
Bir çay kaşığı bile olsa, mutluluktan ağlayacak durumdaydım. "Ne?" diye bağırdım. "Eren Çevik mi?"
Kutuyu bana doğru uzatırken etrafı şöyle bir kontrol etti. Ardından ağır olacak ki onu bana uzatmaktan vazgeçip yere bıraktı. "Bir imza alabilir miyim şuraya?"
"Tabii," dedim donakalmış bir halde.
Şoka giren tek kişi olmadığım kesindi.
Saniyeler sonra tabak çanakların kolisini açmak için aradığımız makasla Fransa'dan gelen bu kolinin açılışını yapıyorduk.
Eren, kafem için profesyonel kahve makinesi göndermişti.
Fransa'dan.
Çığlık attım.
Naz da çığlık attı.
Birbirimize baktığımızda sevinç ve şok arasında dalgalanan çığlıklarımız boş duvarlara çarpıp yankı yaptı.
"İnanmıyorum!"
"Yok artık!"
"Bunu kabul edemem."
"Tabii edeceksin, deli. Adam Euro ile maaş alıyordur! Ona koymaz ki."
Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Altına henüz elimi sokamadığım tek taş, kahve makinesi kısmıydı. Fırınımı bile halletmiştim ama iş buraya gelince sürekli duraksıyordum. En iyisi olsun istiyordum ama en iyisi bütçemi aşıyordu.
Şimdi en iyisinden daha iyisi elimin altında duruyordu.
"Hemen deneyelim!" dedi Naz. "Hemen süt, şeker ve kahve al. Hemen, hemen!"
"Önce Eren'i aramalıyım."
"Markete giderken ararsın."
"Kesinlikle görüntülü konuşmalıyım."
"Ben buradayken olmaz, Feyza."
Parmaklarımı değerli bir hazinenin üzerinde gezdiriyormuş gibi siyah parlak haznenin üzerinde dolaştırırken birden durdum. "Neden?"
"Çünkü olmaz," dedi. "Biz konuşmuyoruz. İletişimi kesmeyen sizsiniz. Yüz yüze denk gelmek istemiyorum."
"Ona kırılmışsın." Sesindeki o hüzünlü parçayı yakalamıştım. Eren son anda bizi haberdar edip aniden gittiğinden beri Naz ona çok sinirliydi, bunu biliyordum ama şimdiki sinirinin altında taze bir kırılganlık seziyordum. "Bir şey mi oldu?"
"Şimdi bunu..."
"Anlat, Naz."
"Doğum günümde yazdı."
"Ne yazdı?"
"İyi ki doğdun Naz." Ben heyecanla ellerimi çırparken o omuzlarını düşürdü. "Bununla ilgili bir hikâye atmamıştım. Sen de paylaşmadın. Yani, sosyal medyadan görmüş olamaz. Kendisi hatırlamış. Unutmamış..."
"Ee?"
"Sayfama attığım her gönderiyi beğeniyor," dedi. "Her hikayeme kalp atıyor. Saniyesinde, Feyza. Sanırım bildirimlerim açık. Bilmiyorum. Burçlara göre stil önerisi paylaşıyorum, ilk beğenen Eren oluyor. İzlediğim filmdeki kadın karakteri ben nasıl giydirirdim diye çizimlerimi atıyorum, saniyesinde beğeniyor. Orada duruyor ve beni ilk önce o alkışlıyor."
Bu kahve makinesini göndermemiş olsaydı tüm bunları asla öğrenemeyecektim. Naz maalesef ki böyle biriydi. Olayları olduğu gibi anlatmazdı. Ben her şeyin konuşularak çözülebileceğine inanırdım. O da inandığını söylerdi ama kendi kafasının içinde halletmeden asla paylaşmazdı. Visal'da birlikte çalıştığımız dönem Eren'den minicik hoşlandığını bile ona zar zor itiraf ettirebilmiştim. Bunları söylemek için bu kadar beklemesine şaşırmamak gerekirdi.
"Bebeğim," dedim nazikçe. "Bunların neresi sorun?"
"Sorun, sadece bu kadar olması," dedi Naz. "Sorun, hiçbir şekilde konuşmadığımız halde kendini hatırlatıp durması. Sorun bu, Feyza. Varlığını unutmama izin vermiyor. Ama yok. Anlıyor musun? Kimse bana böyle destek olmuyor. Fakat tek kelime de etmiyor. Bu ne biçim iş böyle? Sonsuza kadar uzaktan beğenip duracak mı?"
"Belki de senden bir adım bekliyordur." O ağzını açana kadar Eren'e karşı bütün hislerinin üzerine toprak attığını sanıyordum. Fakat Eren'in kilometrelerce öteden bile o toprağı eşelediğinden haberim yoktu.
"Ne adımı?" diye sordu. "Ben sildim onu."
"Belli."
"Hayatında kalmasını istediği kişilerle gayet iletişim kurabiliyor." Burada kastettiği kişi bendim. Eren'in annesiyle bile konuştuğundan emin değildim. "İsteseydi bir yolunu bulurdu, demek ki istemiyor. Benden de adımı nah alır, Feyza. Son saniye bize dil okulu safsatasından bahsedip sonra basıp gitmesini ben sindiremedim. Resmen son günü bekledi, kapıyı çarptı ve çıktı. Sonra üstüne iletişimi kesti. Yani, en azından benimle... Ben bunu hak etmedim. Kısacası sana yaptığı jesti çok tatlı buldum ve sen kesinlikle onu arayıp konuşmalısın. Ama benim böyle bir zorunluluğum yok. Bok yesin."
Eren'i çok seviyordum ama beni burada çaresiz bırakıyordu. Onu savunacak bir yan bulamıyordum. Naz, kırılmakta haklıydı. Adeta Eren, her şeyle birlikte ondan da kaçmıştı.
Sebebini çözemiyordum.
Aralarında bir şey yaşansa bilirdim. Sanki yarım kalmış bir hikâye olmanın stresini yaşıyorlardı.
Belki de bir gün tamamlanırlardı.
🥐
Kahve makinem, tezgâhın üzerinde duruyordu. İçerideki tek şey olduğu için bütün odağı ihtişamla üzerine topluyordu.
Bu sabah bulaşık makinem gelmişti. Babam ve Ferda, buradalardı. Yarım saat kadar önce ayrılmışlardı. Ben de gittiklerinden beri bulaşık makineme bakıyor ve onun bana ait olduğunu kabullenmeye çalışıyordum. Bunu hissedebiliyordum gerçi. Ona baktıkça acı bir şekilde cebim yanıyordu ama olsun, yine de çok güzeldi.
Okyanus desenli büyük tabaklarımı rafa dizerken güzellikleri yüzünden büyülendiğim için dudaklarım titriyordu. Her şey çok içime siniyordu. Mutfağımda Visal'de dinlediğim eski pop müziklerin listesi dönüyordu. Aklımda ise yalnızca hangi tatlıya hangi ismi vereceğimin düşüncesi vardı.
Hayat defterimin çocukken en güzel stickerlarımla süslediğim sayfasındaydım sanki.
"Yak gel, bildiğin ne varsa..." diye eşlik ettim son ses çalan şarkıya. "Sat gel, gözüm yok para pulda. Yalnız sanadır bu hasretim."
Üst rafa uzanmak için parmak uçlarımda yükseldim.
Bir çift kol, belime sımsıkı dolandığı an ayaklarım yerden kesildi ve havaya kaldırıldım. Kendimi o kadar yoğun bir şekilde işime kaptırmıştım ki geldiğini gerçekten duymamıştım. "Doruk," dedim gülerek. Tabağı rafa bıraktıktan sonra ellerimi kollarının üzerine koydum ve huzurla erimeye başladığımı hissettim. "Seni duymadım."
"Ele geçirilmiş gibi mutfağını diziyordun da ondan..." dedi keyifle. Sesini duyan, onun üçüncülük maçını kazandıkları halde Riga'dan mutsuz bir şekilde döndüğüne inanmazdı. "Uçaktan iner inmez buraya geldim ve seni Yak Gel söylerken buldum. Kızım, bari başka bir şey dileseydin."
"Benim tek dileğim sensin." Beni ayaklarımın üzerine bıraktığı an ona dönüp kucağına atladım. Beni kolayca bacaklarımın altından kavradı. Koala gibi ona yapışmıştım. Bununla bir sorunu olduğunu sanmıyordum. Dudaklarımı çenesine bastırdım. Sonra yanağına, sonra diğer yanağına. Sevgim taşıyordu. Böyle ayrılıklar bana hiç yaramıyordu.
Beni daha sıkı sardı. Ardından mutfak tezgâhına oturmamı sağladı ve bacaklarımı kavrayarak bana doğru eğildi. Oyunu keserek dudaklarını sertçe dudaklarıma yasladığında kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki beni ilk kez öpüyordu.
Bulutlara çıkacağım kadar derin bir öpücük verdi bana. Beni komple içine çekmeye niyetlenmiş gibiydi. Nefes almama bile müsaade etmedi. Tırnaklarımı omzuna geçirmek zorunda kaldım. Ve bu aslında, onu biraz daha kendime çekebilmek içindi.
"Seni özledim," dedi. "Çok özledim."
"Ben daha çok."
"Sanmıyorum güzelim."
Nefeslerimiz birbirine karışırken gülümsedim. Sonra tezgâhta oturduğumu fark ettim. Elimi tezgâha koydum. "Siftahı bir tatlıyla yaparım sanmıştım."
"Ben siftah için gönüllü olabilirim istersen."
Bacaklarıma doğru baktı.
Edepsiz iması, az önce gözlerinin değdiği yere karıncalar gönderirken gözlerimi sonuna kadar açıp omzuna vurdum. "Yuh."
Keyifle gülmeye başladığında aniden yüzü daha da aydınlandı. "İçerisi o kadar ferah hissettirdi ki. Bayıldım duvarlara. Çok güzel olmuş."
"Bak," dedim ayağımı diğer tarafa doğru uzatıp bulaşık makinesine hafifçe dokunarak. "Bebeğim geldi bugün."
"Bebeğin makine mi?"
"Evet. Peki peki dışarıdaki tezgâhın üzerinde duran asıl bebeği gördün mü?" Heyecanla aşağı atlamak için tezgâhı kavradığımda Doruk belimin iki yanından tutarak beni yere indirdi. Seke seke koşturdum. Peşimden geliyordu. "Şuna bak..." Kahve makinesine dokunduğum an tezgâhın üzerine doğru bayılıyormuşum gibi yaptım. "Öleceğim güzelliğinden. Fotoğrafını WhatsApp arka planım yaptım."
"Canavar gibi duruyor. Pahalı bir şey sanırım."
"Eren'le konuşurken kahkaha atarak ağladım Doruk."
O kadar geniş gülümsedi ki içeriye Güneş doğmuş gibi oldu. "Hayırlı olsun," dedi. "Kararsızlığından ve gecikmelerden yakınıyordun. Yavaş yavaş oluyor ama çok güzel oluyor Feza."
Gözlerim anında doldu. Kafenin ortasına geçtim, ellerimi açtım ve kendi etrafımda dönmeye başladım. "Benim," dedim. "Tatlılarıma kendi istediğim isimleri vereceğim."
Aniden gelen duygusallığını gizlemek istermiş gibi kollarını göğsünde bağlayıp mutfağın kapısına dayandı. "Nihayet," dedi yalnızca.
Fazla yakınımdan bir motor sesi duyunca otomatik olarak başımı kapıya doğru çevirdim. Artık siparişlerim gelmeye başladığı için en ufak bir araba sesine bile tetikteydim. Kapımıza yanaşan kamyonet, beni şaşırtmadı bu yüzden.
Şaşırmamış halim "Aa!" diye bağıran halimdi. "Bana geldi. Hangi siparişim acaba?"
Koltuklardı. Onlarla uyumlu olarak seçtiğim masalar da gelmişti. Diğer masa ve sandalyeler farklı bir mağazadandı. Henüz tamamlanmayacaktık ama bunları da yerleştirdiğimde epey yol katetmiş olacaktım.
"Fırat, ona mesaj atmamı söylemişti," dedim kamyondan inen eşyalara alık alık bakarken. Bir anda kendimi paniklemiş hissetmiştim. Gerçekten ağır duruyorlardı. Onları yardımsız bir şekilde hareket ettirebileceğimi sanmıyordum. Altlarını nasıl silecektim?
Abartıyordum herhalde ya.
Biraz ben de mi spor salonunda vakit geçirseydim?
"Ne yapacaksın Fırat'ı?" diye sordu Doruk.
"Yardım etsin diye işte."
"Ben varım ya Feza."
"İkiniz de topçusunuz. Kıyamıyorum ki. Allah korusun ya bir şey olsa? Ferdi'yi mi arasam? Gerçi ne fark edecek ki? Ona da bir şey olmasına dayanamam. Hulk olmak istiyorum şu an. Her şeyi kendi kendime halledebiliyorum ama bileklerim güçsüz biraz. İş kol kuvvetine gelince o masada yokum."
Doruk şaşkın şaşkın yüzüme bakıp kapıya doğru ilerlemeye başladı. "Ne anlatıyorsun?"
Kamyonetten kapımızın önüne kadar taşınan koltuğu geçirebilmemiz için diğer kapının kilidini kaldırdı. Bu sayede girişi genişletmiş oldu. Ben başka bir şey söyleyemeden önce geniş koltuğu adamdan teslim aldı. "Ben halledeyim abi," dedi ona. Sanırım bu işi baba-oğul birlikte yapıyorlardı. Adam yaşlı, diğer çocuksa bizden daha gençti. "Bırak abim sen," dedi Doruk, kasa tarafında diğer koltuğu aşağı indirmek için çeken çocuğa da. "Ben alırım."
"Oğlum, sağolasın," dedi abi. "Hallederiz biz."
Doruk onu dinlememişti bile. Diklemesine omzuna attığı koltukla kapıdan geçmek için eğilmesi gerekti. Neredeyse dizleri yere değene kadar çöktü kapıya zarar vermemek için. Sonra naylon poşetlere sarılmış koltuğu köşeye rastgele bir şekilde bıraktı.
Ben de bir işin ucundan tutmak istedim. Onlara doğru ilerledim ama "Feza," diyerek beni olduğum yere kilitledi. "Bırak sevgilin senin için halletsin."
Bir romantik komedi filmine ait olsaydı bu cümle, ben kesin ağlamaya başlardım. Gözlerim daha fazla dolarken yalnızca durdum ve sevgilimin abi ve oğluyla koordine bir şekilde çalışarak kısa sürede koltukları içeri taşımasını izledim.
Kol kaslarının beni sarmak ve şut çıkarmak dışındaki işlevine ilk defa böyle şahit oluyordum. Birine koltuk taşıdığı için yükseleceğimi düşünmezdim ama ne yazık ki, çok feci bir haldeydim.
Üzerindeki lacivert kısa kollunun dikişlerini zorlamıştı resmen. Kasları dışarı taşmak istiyordu. Bronzdu bir de. Saçları iyice dağılmıştı. Klima çalışıyor olmasına rağmen biraz terlemişti. İş bittikten ve kamyon geldiği gibi gittikten sonra Doruk, alnındaki teri silmek için tişörtünün eteğini kaldırdı. Bana şov yapmaya çalışmıyordu üstelik. Tamamen refleksti. Az daha ağzımın suyu akacaktı.
"Şimdilik böyle orta yerde kaldılar ama..." diye lafa girdiğinde odağımı gözlerine çıkarmak için zorladım kendimi. "Nasıl yapalım yavrum? Düzeni belirledin mi yoksa diğer masalar gelince mi karar vereceksin?"
"Köşeye kalabalık gruplar için bir alan oluşturacağım. Üç tanesini U gibi düşün, ortaya bir masa ve masanın ucuna bir sandalye daha."
Visal'de gürültü yaptıkları gerekçesiyle Firuzan Hanım, kalabalık gruplar için masaları birleştirme taraftarı değildi. O kalabalıktan hoşlanmazdı bile. Ben, doğrudan kendilerine ait bir alanları olmasını istiyordum. Dilerlerse gelip oyun oynayabilirlerdi. Dilerlerse ben de onlara katılırdım ve belki de Altaylarla o köşede Doruk'un maçlarından birini izlerdik. O çocuk, muhtemelen Doruk'la editlerimizden birini görüp beni takibe almıştı. Davet edersem arkadaş grubuyla birlikte geleceklerinden emindim.
Her şey bittikten sonra özel konuğum olarak Batı abiyi de davet edecektim tabii ki.
Yapılacak çok iş, şahit olunacak bir sürü hikaye vardı. Yeni müşteriler edinecek, herkesi buraya bağımlı hale getirecek ve sonra her zamanki gibi ben de onlara bağımlı olacaktım.
"Şuraya da iki tane karşılıklı koyarım diye düşündüm. Cam kenarına uzunlamasına masa gelecek. Belki günün belli saatlerinde ders çalışmak için gelenler de olur. Şu tarafa tek masa iki sandalye gibi az kişilik alanlar oluşturacağım. Visal'in geleneklerinden biri Türk kahvesiydi. Sadece gençleri değil, her kitleyi hedefliyorum. Mahallenin popülasyonu o kadar güzel ki. Arkamızda bir hukuk bürosu var. Karşı sokak, esnaflarla dolu. Caddenin ilerisinde bir lise var. Okullar kapalı olduğu için yoğunluğu henüz çözemedim ama bu civarda yaşayanlar da vardır elbet. Bazılarının yol üstü mekanı olacağız. Günaydın kahveleri, öğle arası atıştırmalıkları, akşam çayları..."
"Seni yemek istiyorum ya."
Utandığım için aniden durdum. Kendimi kaptırdığımda biraz fazla konuştuğumu biliyordum ama Doruk beni sonsuza dek dinleyecekmiş gibi baktığında her şeyi boş veriyordum.
"Nasıl gittiğine bakacağım. Zamanla elemana da ihtiyacım olacak. Visal'de her şeye tek başıma koşarken kendimi öldürüyordum. Four Quarter için canımı dişime taktığımı görüyorsun ama kendime aynısını yaşatmak istemiyorum. Beni rahatlatacak birkaç kişi alabilirim belki. Önce maaşlarını karşılayabileceğimden emin olmam lazım tabii."
"Var mı aklında birileri yoksa ilan mı vereceksin? Seninle birlikte bu işe başlayacak birileri olsa iyi olabilirdi aslında. Yani, bağlılık açısından... Sıfırdan yola çıkıp birlikte yürümeyi seviyorsun. Maaş konusunda sen kendi düzenini oturtana kadar sana yardımcı olabilirim. Milli takım reklamlarından iyi kazandık bu yaz. Sponsorluklar da fena gitmiyor. Reddedeceğini biliyorum ama sonra hallederiz Feza. Kendini zora sokmadan uygun oldukça ödersin. O paraya dokunacağımdan değil, düğüne falan ayırırım. Maksat, senin için rahatlasın..."
"Doruk," dedim. "Bugün kalbime biraz fazla gelmeye başladın."
Bana doğru adımlarken gülümsedi. "Senin için en iyisi olsun istiyorum," dedi. "Borca girdiğini biliyorum. Düşündükçe canım sıkılıyor. Üstelememden hoşlanmayacağını da biliyorum ama teklif masada duruyor, bebeğim."
"Zaten yeterince şey yaptın."
"Konu sen olduğunda yeterince diye bir şey yok."
Elini yüzüme uzattı. Yanağımı yavaşça okşarken evet demem için beni ikna etmeye çalıştığının farkındaydım. Bunu onaylamayacağımın da o farkındaydı. Çok sıkışırsam ona giderdim. Şimdilik taksitlerim, ilk defa bu kadar yüküm olduğu için omuzlarımda ağırlık yapıyordu fakat bir şekilde hallederdim. Halledebildiğimi görmek istiyordum.
"Doruk," dedim yeniden.
"Hım..."
"Eğer şartlar hayalimdeki gibi gelişirse Melih'e bir iş teklifi yapmak geçiyor aklımdan. Bu senin için problem olmaz, değil mi?"
İzin almak için sormuyordum. Yalnızca... Günün büyük bir vaktini bir kızla devamlı aynı alanda geçirecekse bunu bilmek isterdim. Ben de bu yüzden ona şimdiden böyle bir düşüncem olduğunu haber vermek istemiştim.
"K&S'deki Melih'ten mi bahsediyoruz? Tanıdığımız başka Melih yoktu. Bunu söylemek yerine başımı salladım. Doruk, gülümsedi. "Onu nikah şahidimiz bile yapabiliriz Feza. Çok sevdim ben o çocuğu."
Bir süre duraksadı. Ardından kaşları hafifçe çatıldı. "Volkan'la çok yakın arkadaşlar mı?"
"Pek sayılmaz aslında. Genel olarak herkesle arası iyidir. Ve el lezzetine güvendiğim biridir. Bir baristayı sıfırdan da yetiştirebiliriz ama mutfağıma girecek kişi için risksiz bir seçim yapmak, bana mantıklı geldi. Tabii Melih'le konuşmadım henüz. Belki başka büyük hedefleri, idealleri vardır. Sadece... Tatlı yapmaktan çok keyif aldığını biliyorum ve bence mutfakta birlikte eğleniriz."
"Sen en iyisini bilirsin," dediğinde yüzüme büyük bir gülümseme yerleşti. "Baristadan bahsettiğinde Eren geldi aklıma. Keşke onun kadar iyi kahve yapan biri denk gelse sana. Yani, senden sonra tabii..."
"Kıvırmana hiç gerek yok," dedim bir kahkaha atarak. "Eren o işin piridir. Onun gibisi bulunmaz."
"Adam bir kere," dedi. Çok fazla denk geldikleri söylenemezdi ama Eren'i seviyordu. Eren'in sevilmeyecek hiçbir yanı yoktu zaten. Onu gerçekten özlüyordum. "Çok güzel jest yapmış harbiden. Sağ olsun."
"Burayı görmesini çok isterdim. Muhtemelen benimle burada çalışmak isterdi."
"Bence Melih de bu teklifi havada kapacak," dedi. "Minay'la da aranız iyiydi. Onu da düşünüyor musun?"
"Hayır," dedim. "O bir otelin mutfağında işe girdi. Memnun halinden."
"Çok bir şey kalmadı, değil mi?" diye sordu. "Yakında ciddi ciddi açıyoruz burayı."
"Gerçekten." Heyecanla kalbim gümbürdedi. "Naz menülerin tasarımını halledecek. Mutfağı toparladım sayılır. Masalar ve sandalyeler gelecek. Gerisi ne ki? Çorap söküğü gibi ilerleyecek."
"Ben gelirken bir koliyi boşaltıyordun. Onu halledelim mi beraber?"
Başımı salladım. Sonra aklıma gelen şeyle birlikte duraksadım. "Naylon poşeti şu koltuktan çıkartabilir misin?" diye sordum. Başını sallayıp sorgulamadan söylediğimi yaptı. Koltuğun üzerinden bütün poşetleri sıyırdı. Sonra onu bir yere itmesini isteyeceğimi sanarak bana baktı.
"Otursana," dedikten sonra mutfağa doğru koşturdum. Dolabın içinden kameramı aldım. Naz'la da Falezlerle de burada geçirdiğimiz vakitte anı olsun diye bir sürü fotoğraf çekmiştik. Galerim, Doruk'un hasretinden yanıp tutuşuyor olmalıydı.
Heyecanla koşarak geri döndüm. Doruk sözümü dinlemiş, koltuğa oturmuştu. Koltuk, kafenin orta yerinde duruyordu. Siyah bir şortla siyah bir tişört giymiş sevgilimse orta yerde ona direktif vermemi bekliyordu. Elimdeki kamerayı görünce "Beni mi çekeceksin?" diye sordu.
"Yüzün eskimeyecekse..."
"Canım, normalde çok poz vermiyorum fanlarıma ama senin için bir istisna yapabilirim sanırım."
Kollarını koltuğun genişliği boyunca açıp sırt kısmına yasladı. Ayak bileğini diğer dizinin üzerine atarak geniş bir gülümsemeyle oraya yayıldı. Mekanın sahibi havasına yakışacak bir şekilde kasılarak bana etkileyici bir bakış attı. "Çek bakalım."
"Çok teşekkür ederim Dorukhan Bey." Profesyonel bir fotoğrafçı gibi yere eğildim ve açımı değiştirdim. "Bir de böyle bakarsanız... Süper." Arka arkaya deklanşöre basıyordum.
"Pardon," dedi Doruk. "Çıkışta bir işiniz var mı acaba? Sizi birine benzetiyorum da, onun hakkında konuşmak isterim."
"Kime?" diye sordum gözlerimi kameranın üzerinden ona dikerek.
"Gelecekteki eşime."
Yanaklarım ısınırken dudağımı ısırıp gülümsememi bastırmaya çalıştım. "Yalnız ne konuştuğumuza dikkat edersek sevineceğim. Benim kalbim dolu."
"Öyle mi?" diye sordu keyifle.
Kameranın ipini bileğime geçirip ona doğru yürümeye başladım. Yayılarak oturmayı kesmedi ama diğer bacağını da yere indirdi. Aralık bacaklarının arasına kadar ilerleyip durdum. Doruk, başını koltuğun arkasına yaslayarak yüzüme baktı. Elini hafifçe dizinin üzerine vurdu. "Neyi bekliyorsun kucağıma gelmek için?"
"Sana gitmemizi," diye karşılık verdim, dizimi bacaklarının arasından koltuğa yasladığımda. Elini belime sararak beni dizinin üzerine oturttu. Yüzümü aniden yüzünün hizasına çektiği için gözlerimi kırpıştırdım. Tenimde gezinen kıvılcımların ona sıçraması birkaç saniye bile sürmedi.
"Bana mı geçelim buradan?" Başımı aşağı yukarı salladım. Dudaklarına tatlı bir gülümseme asıldı. "Geçelim. Sonra ne yapalım?"
Düşünür gibi dudaklarımı birbirine bastırdım. "Film falan izleriz belki."
"Film mi izleriz?"
"Olmaz mı?"
"Biz çeksek olmaz mı?"
"Başrol mü olacağım?"
Dudaklarını dudaklarıma sürttü. "Kafamın içinde kaç filmin başrolü olduğunu bilsen şaşırırsın."
Bileğimdeki ipi ne ara çıkardığını fark etmemiştim ama kameramı benden aldı. Kolum, boynundaydı. Ona yaslanmıştım ve dizinin üzerinde oturuyordum. Kolunu ileriye uzatıp kamerayı bizi kadraja alacak şekilde çevirdi.
"Selam çocuklar," dediğinde buharlaşıp gökyüzüne karışacağımı sandım. "Bugün babanız Avrupa üçüncülüğüyle İstanbul'a döndü ve geldiği ilk yer annenizin kafesi oldu."
"Doruk..."
"Bakın," dedi kamerayı çevirmeye başlayarak. "Burası Four Quarter'ın ilk şubesi."
"Ve duvarlar, babanızın en sevdiği renk diye mavi."
Doruk, bunu şu an öğreniyordu. Bana doğru ışıldayan gözleriyle döndüğünde yanağıma bir öpücük bıraktı. "Koltuklarına bakın," dedi kamerayı tepemize kaldırarak. İkimiz, orta yerde üst üste olduğumuz için kadraja koltuğun kalanı da girmiş olmalıydı. "Yeni geldiler. Onları ben taşıdım." Belimdeki kolunu çözüp sıktığı kol kasını kameraya yaklaştırdı. "Güçlü kollarımla. Senin söylemek istediğin bir şey var mı?"
"Babanız, benim en büyük şansım."
"Şşh," dedi komik bir şekilde parmağını dudaklarıma bastırarak. "Saçmalama. Dinlemeyin onu. O şansın ta kendisi."
"Utanıyorum ya, kapatalım mı artık?"
"Bir miras oluşturuyoruz sizin için," dedi Doruk, kameraya. "Ben sevgi dolu bir ailede büyümedim ama size sevgi dolu bir ailenin nasıl göründüğünü her gün göstereceğim, yemin ederim. Henüz yoksunuz. Bunları izleyecek yaşa geldiğinizde annenizle gençken birbirimize ne kadar aşık olduğumuzu görmeye ihtiyacınız bile olmayacak. Çünkü biz, birbirimizi hâlâ aynı şekilde seviyor olacağız. Yine de gençliğimizi size izletme fikrinden hoşlanıyorum. Bu kızdan da çok hoşlanıyorum."
Yanağıma bir öpücük bıraktığında "Şov yapmaya bayılıyor," dedim gülerek. "Eminim size de aynı böyle davranacak. Sizi sevgiye boğup duracak. Dünyanın en iyi babası olacak." Bir anda durdum. "Feyyaz Falez'den sonra. İkinci en iyi baba. Unutun az önce söylediğim şeyi. Dedeniz bizi çiğ çiğ yer vallahi."
Doruk sırıttı. Birlikte başlattığımız bu hayalin içine ne zaman dönsek, huzur kalbimi kendi güvenli kafesine alıyordu ve dünyadaki bütün renkler gözüme daha parlak geliyordu.
"Halanızla benim küçükken başlattığımız bir oyun var. On beş sene sonra nerede olduğumuza dair bir hayal kurmakla ilgili. İlk defa cevaplarım bu kadar kalabalık. Hep birlikte bunları izlediğimiz gün, dünyanın en mutlu insanı ben olacağım."
"Birkaç sene sonra görüşmek üzere."
Kameraya birlikte el salladık. Sonra Doruk, dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Kaydı kapatıp kapatmadığını bilmiyordum. Bizi çekmeyi bitirdiğini elindeki kamerayı koltuğa bırakınca anladım. Yüzümü hızla avucunun içine aldı. Sert öpücükleri, karnımdaki sancıyı daha aşağıya taşırken omzunu kavrayıp sıktım. Ayakta olsaydım bacaklarımın titreyeceğine emindim.
"Senden uzaklaştığım an sana geri dönmek için saniye saymaya başlıyorum," diye fısıldadı dudaklarımın üzerine. Sesi içimi gıdıkladı. "Nasıl bir şeysin? Nasıl bir şey bu?"
Dudaklarımı büzüp düşünüyor gibi yaptım. "Aşk diyorlar galiba adına."
Çenemi sıkıca kavrayıp bana bir öpücük daha verdi. Üzerimde askıları kurdele şeklinde omzumda bağlanan kırmızı, dar bir bluz vardı. Askıyı kenara itti ve tenimin bikini izi yüzünden daha açık bir renk olan kısmına dudaklarını bastırdı. İç çektiğinde tüylerim ürperdi. "Geçiyor muyuz bana?"
"Bilmem," dedim. "Sen de istiyorsan..."
"İyi," dedi isteksizmiş gibi omuzlarını kaldırıp indirerek. "Geçelim bari."
Kaşlarımı kaldırdığımda serseri gülümsemesi karşıladı beni.
Yeniden ifadesi düzeldi ve arabasının olduğu tarafı işaret etti. İstemem yan cebime koy tavırlarını korumaya çalışan Doruk, bütün yolu maksimum hız sınırında dolaşarak gitti.
Derin bir sessizlik bize yol boyunca eşlik etti ve evinin merdivenlerini tırmanırken de durum değişmedi.
Doruk, anahtarı kilide taktı ve bir kez döndürdüğünde tık sesini duyduk.
Bu onun dudaklarına uzandığım andı.
(Dört Çeyrek internet özel uyarısı‼️ Bu tarz sahneleri okumaktan hoşlanmıyorsanız "🏀" emojisini görene kadar kaydırabilirsiniz.)
Belimi kavradı. Kapıdan içeri öpüşerek girdik. Kapı arkamızdan çarparak kapandı. Elindeki anahtarı girişteki kasenin içine bırakmak için rastgele bir şekilde kolunu arkaya uzattı. Kaseye çarpıp onu yerinden oynatmış olmalıydı çünkü cam sesi geldi. Sonra gürültülü bir şekilde anahtar o cama çarptı.
Elini enseme atmış, sanki kaçmak ister gibi bir halim varmışçasına beni kendine doğru çekiyordu öperken. Dudaklarım dudaklarının hızına yetişmeyi yeni kavramışken çenemi tuttu. Alt dudağımı hafifçe ısırdı. Onun için parmak uçlarımda yükselmiştim. Benim için biraz daha eğildi. Dilimi ağzının içine ittiğimde Doruk'un nefesi kesildi. Parmakları şortumun kemerine gitti. Onu açmak için gereğinden fazla çabaladı.
Ben de tişörtünün eteklerine uzandım. Onu hızla yukarı sıyırdığımda karnında kaldı bakışlarım. Avucumu açıp karnına bastırdım. Teni o kadar koyulaşmıştı ki üzerindeki elim fazla açık renk kalmıştı.
Onu hafifçe ittiğimde geri geri adımladı. Koridor kısmını bu şekilde aştık. Ben, tırnaklarımı karnına geçirip onu ittim ve o da alt dudağını ısırıp inanılmaz bir gülümsemeyle geri geri adımladı.
Resmen tenim yanıyordu. Bana dokunmuyordu fakat artan vücut ısım yüzünden bayılacakmışım gibi hissediyordum.
Odasının kapısına geldiğimizde parmakları, omzumdaki kurdeleye sataştı. "Nasıl çıkıyor bu?" diye sordu, ipi kendine doğru çekerek sol omzumdaki kurdeleyi çözerken. "Hediye paketi gibisin."
Gülmeye başladım. Doruk, diğer omzumdaki kurdeleyi de çözdüğünde ipler belime doğru salındı. Artık straplez bir şekilde üzerimde kalıyordu bluzum. Göğsümün üst kısmına parmaklarının dışını sürttüğünde gözle görünür bir şekilde titredim. Bikini izinin üzerinden parmağıyla geçerken içini çekti. Bense nefesimi tutmuştum.
"Otursana," dedi bana. "Ama önce şu şortu bir çıkaralım."
Uslu bir şekilde söylediğini yapmasını bekledim. Bana dokunacak olmasının beklentisine girdiğim için nefes almak çok zorlaşmıştı. İç çamaşırımla kaldığımda yatağının ucuna oturdum. Doruk, hiç vakit kaybetmeden önümde dizlerinin üzerine çöktü ve diz kapağıma bir öpücük bıraktı.
Bacağımın arkasını kavradığında öpücüklerini uyluklarıma kaydırdı. Yavaşça yukarı çıkıyordu. Dilinin ucunu tenime sürttüğü an inledim. Karşılık olarak Doruk, bacağımı omzuna attı. Kendimi utanç verici bir şekilde ona doğru itmeyi düşündüm. Mesafeyi kısaltmasına ihtiyacım vardı. Ama yolda oyalanıyor, dudaklarının her yere değdiğinden emin olmaya çalışıyordu.
"Markete uğramayı unuttuk," dedi, acı çeker gibi.
"Olsun."
"Olmasın." Sanki kendi kendine konuşuyordu. "İçine girdiğimde kendimi kaybediyorum, geri çekilemeyebilirim."
Sızlıyordum. Beni bacaklarımdan biraz daha çektiğinde neredeyse yataktan düşecektim. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. Doruk, düşünceli bir şekilde iç çamaşırıma kilitlenmişken durmayı aklından geçirmişti sanki. Boynundaki zinciri yakalayıp başını kendime doğru çektim. Nefesini tutarak gözlerimin içine baktı. Zincire daha fazla asıldığımda dizlerinin üzerine yükseldi. Tırnaklarımı göğsüne sürttüm.
"Üzerime gel," dedim. "Seni daha iyi görebileyim."
Dizini bacağımın yanından yatağa bastırdı. Karnı, iştah açıcı bir manzaraydı. Dudaklarımı bastırdığımda her bir kasının nasıl gerildiğine şahit oldum. "Feza," dedi uyarır gibi.
Onu yatağa ittim ve bana uyum sağlar sağlamaz bacaklarının üzerine çıktım. Ellerini yatağa bastırarak otururken başımı eğip göğsünü öptüm. Saçlarım beline sürtünüyordu. Yavaşça aşağı indim. Teninin tadını çıkartabilmek için hiç acele etmiyordum. Dilimi karnının ortasındaki çizgiye sürttüğümde Doruk, çenemi kaldırarak beni durdu.
"Resmen kasılıyorsun," dedi boğuk bir sesle. "Ne kadar ıslandığını görmek istiyorum."
Avucumu şortunun kumaşının altında artık kendini gizleyemeyen sertliğine bastırdım. Dudakları aralanırken kirpikleri titreşti. "Siktir," dedi. "Sürtünmek yetmeyecek."
"Dudaklarım yeter mi?" Parmaklarımı kumaşın üzerinde yavaşça kaydırdığımda Doruk, gözlerini kıstı. Farkında olmadan belini büküp kendini elime doğru itti. Ardından gözlerini sımsıkı kapattı.
"Siktir," dedi yeniden. "Ayarlarımı bozma benim. Burada ciddi bir mücadele veriyorum. Saygı duy biraz."
"Lütfen verme," dedim muhtaçlıkla. "Bir şey isteyebilir miyim?"
"Şaka mısın?" diye sordu. "Ömrümü bile isteyebilirsin. Söyle bebeğim."
Kalbim küt küt atıyordu. Parmaklarımı dalgınca karnında dolaştırmaya başladığımda Doruk karnını içeri çekti. Gerilim, parmak uçlarımdan onun karnına doğru akarken şortundaki sertlik daha da belirginleşti. Gözlerimin oraya kaydığının farkındaydı. Bundan hoşlanıyormuş gibi gülümsedi.
Nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Cesur olmak istiyordum ama hâlâ utanıyordum. Sonunda "Dilin..." dedim ama devamını getiremedim.
Beni anladığında dudakları etkileyici bir gülümsemeyle iki yana kıvrıldı. Başını omzuna doğru eğerek bana baktı. O bakış, yanaklarımı kızartmaya yetmiş olmalıydı. "Evet, devam et?"
"Doruk... Anladın işte."
"Seni dilimle mi doruklara çıkarayım?"
Çok utanmıştım.
Çok çok çok utanmıştım. Gözlerimi kaçırdığımda kalbim daha da hızlanmıştı. Doruk'un gülümsemesi yavaşça silinirken gözlerindeki ateş daha da harlandı. "Bana ne istediğini söylemen hayatımda gördüğüm en seksi şey."
"Utandırmasana."
"Utanman da öyle." Aklı başından gitmiş gibi yüzüme kilitlenip kaldı birkaç saniye. Ardından tek bir hamleyle beni altına aldı. O kadar ani çekmişti ki bedenimi neredeyse çığlık kaçacaktı dudaklarımdan. Omuzlarına tutundum. Dudaklarını benimkilere sertçe bastırdığında oyalanmadan dilini ağzıma itti.
Yine o şey oldu. Dudaklarımdan anlamsız inlemeler dökülmeye başladı.
"Sikeyim ya, beni bitireceksin." Dilini çeneme kaydırdı. Ardından boynuma verdi ilgisini. Kırmızı bluzumu tutup yukarı doğru sıyırmak istedim. Sırtımı yataktan ayırarak bana yardımcı oldu. Bluzun göğüs kısmında ped olduğu için üzerimde bir sütyen yoktu. Doruk'un bu fırsatı değerlendirmesi üç saniye sürdü. Ağzını göğsüme kapattığı anda geriye devrildim ve gözlerim, tavanı buldu. "Seni..." dedi. Dilini göğsüme sürttü. "Çok..." Diğerine geçti. Parmakları iç çamaşırımı buldu ve ben belimi bükerek inlediğimde Doruk, yeniden dudaklarıma kapanmak için yukarı geldi. "Özledim."
Çamaşırı aşağı doğru çekiştirdi ve geldiği yolu öpücükleriyle geri döndü.
Parmakları çok doğru noktalarda hareket ediyordu. Doruk, temasını kestiğinde sitem etmek için dudaklarım aralandı. "Aç gözlerini," dedi sert denilebilecek bir sesle. "Bebeğim, bana bak."
Nefesim kesilmişti. O kadar muhtaç haldeydim ki söylediğini yapmak için zorladım kendimi. "İşte böyle," dedi parmaklarını yeniden hareket ettirdiğinde.
Bir parmağını içime yolladı. Yorganı sımsıkı kavradım. Kalçalarım benden bağımsız bir şekilde hareket etmeye başladı. "Lütfen," dedim nefes nefese.
İkincisini de girişime sürttü ve beni resmen kıvrandırdı. Sonra bir anda elini geri çekti. "Dilimi kullanacaktım, değil mi? Pardon."
Ağzını bacaklarımın arasına yasladığı an, dünyam karardı. Dilinin hareketinin farkındalığıyla sarsıldım. Titrediğim için bacağımı tutmak zorunda kaldı. Kendimi geri çekmek istedim. Bu kadar yoğun hissettireceğini düşünmemiştim. Saçlarını kavramaya ne zaman karar verdiğimi bilmiyordum. Doruk'un gülümsediğini hissettim.
"O utangaç kız, onu yiyeyim diye beni kendine mi bastırıyor şu an?" Dilini bacağımın iç kısmına sürttü. "Hiç edep kalmamış..."
"Doruk! Utandırıp durma."
"Burası hiç utanmıyor." Parmağını sürttüğünde dudaklarımı parçalarcasına ısırdım. Sonra elinin kendi bedeninin altında kaybolduğunu gördüm. Ağzını yeniden bana yasladı. Güneş söndü, ay parçalandı. Dünya çok hızlı bir şekilde dönmeye başladı. Kafayı yiyecektim. "Çok kasılıyorsun. Gelecek misin?"
Başımı salladım ama görüp görmediğinden emin değildim. Geri çekilmesini bekledim. Doruk, daha da hızlanırken kasıklarımdaki yangın, her yere yayılmıştı. Bacağımı yeniden omzuna atarak kalçalarımın yataktan havalanmasına neden oldu. Tutunacak bir yer bulamadan, sertçe çıktığım zirveden düşmeye başladım. Doruk, bir türlü ayrılmadı oradan.
"Buna bayıldım," dedi nefes nefese. Omzumdaki bacağımı indirdiğinde bir pelte gibi bacağım yatağa çarptı. Doruk, gülerek gözlerimin içine baktı. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Ama kendine dokunduğunu gördüm. Ve kaçırmamak için, gözümü bile kırpmamam gerekti.
Şortunu hafifçe sıyırmıştı. Avucunun hareketini takip etti gözlerim. Dudaklarım aralandığında Doruk'un yüzündeki eğlenir ifade kayboldu. Daha fazla hızlandı. Dirseklerimi yatağa bastırarak hafifçe doğruldum ve ona beni rahatlattığı için yardımcı olmak istedim. İki saniye. Ona dokundum, kavradım ve sadece iki saniye sonra Doruk kendini bırakırken eli hızını daha da artmıştı.
"O kadar çok inledin ki." Gözlerime kenetlenen ve geriye kaymak üzere olan gözbebekleri titreşti. "Siktir. Dayanma eşiğim bu kadar işte sana. Sen beni bu hale getiriyorsun."
"Bu halinden çok memnunum." Sesim, çok farklı çıkıyordu. Çok garipti.
"Bitmedim," dedi. "Duşa girsem iyi olacak."
"Burada devam edebilirsin."
Elini geri çekip parmaklarının arasında çenemi tuttu. Ardından iki parmağını dudaklarıma sürtüp onları yavaşça ağzıma itti. "Bence dur," dedi. "Ve ben de banyoya gideyim."
Parmaklarını çektiğinde başımı hipnotize olmuş bir şekilde salladım. Doruk, yataktan kalkacakken bir anda durdu. Kolumun altından kavradı ve FQ'ya koltuk taşır gibi beni banyoya taşıdı.
Bu sefer biri çilekli olmak üzere üç çeşit şampuanı vardı.
🏀
Dün Doruk'un evinde biraz oynaştıktan sonra eve geçtiğimde saat on buçuğu geçiyordu. Evine geçerken kola almayı unuttuğumuz için bütün istediklerimizi yapamamıştık ve o yaptıklarımız için bu tabiri kullanmayı seçiyordu.
"Yurt dışından gelen manitanı eve atıp oynaştın tabii, iyisindir," demişti ben duşta kaslarının arasındaki çizgilerin üzerinden parmağımla geçerken kıkırdadığım için.
"Oynaşmak mı?" dediğimde hızlı hızlı başını sallamıştı.
"Çok fingirdek bir şey oldun başıma sen."
"Fingirdek mi?" demiştim bu defa.
"Enseme sarılıp gözlerini gözlerimden ayırmadın. Parmaklarım içindeyken gözümün içine baka baka inledin Feza."
"Doruk!"
"Yaparken utanmıyorsun!"
"Yerin dibine giriyorum!" Başımı göğsüne saklamıştım. "Konuşmasana üzerine."
"Gece burada kalman için son kozlarımı oynuyorum. Karışmasana bana."
"Mümkün değil, eve gitmeliyim."
Eve gitmemle uykuya dalmam arasındaki dakika sayısı on beşten fazla değildi. Sabahın köründe kalkmış, soluğu hemen Four Quarter'da almış ve dün yarım bıraktığım kolileri boşaltmaya kaldığım yerden devam etmiştim. İşim bitmiş olmasına rağmen buradan ayrılmak istemediğim için yaklaşık yirmi dakikadır orayı burayı siliyordum. Koltuklarımın poşetlerinin hepsini sökmüş ve gerekmemesine rağmen hepsinin tozunu almıştım.
"Feyza!" Naz'ın çığlığını duyduğumda kapıya doğru döndüm. Arkam camlara dönük olduğu için sokakta koşturarak geldiğini görmemiştim. Bunu nefes nefese oluşundan anladım.
Bir sorun olduğundan şüphelenmeme müsaade etmeyecek kadar aydınlık bir gülümseme vardı yüzünde.
"Staj!"
"Ne?"
"Stajımı onayladılar!"
"Kim onlar?" dedim ona doğru koşarak. Başka bir kelime söylemesine fırsat bırakmadan onu kollarımın arasına aldım. "Çok sevindim!"
Kollarını boynuma sımsıkı sardı. "Daha duymadın bile."
Sarılırken olduğumuz yerde hafifçe sallandık. "Çok sevindim yine de."
"Aklını kaçıracaksın. Aklımı kaçırdım. Her şey için çok az zamanım var. Aylardır uğraşıyordum. Aylardır!"
Aylardır neyle uğraştığından haberim yoktu. "İstanbul'da bir yer mi?"
"Fransa'da bir yer!”
Çığlık attım.
Dolu gözleriyle bana baktığında "Erasmus..." dedi ve bütün taşlar yerine oturdu.
"Kazanamadığını söylemiştin."
"Hibesizdi," dedi. "Gidebilmem mümkün değildi. Aşırı ümitsizdim. Biliyorsun, ben..."
"Gerçekten çok istediğin bir şey olduğunda sonuca ulaşana kadar onu hiç kimseye söylemezsin."
Gözünden bir damla yaş aktığında kollarımı sımsıkı kavradı. "Vazgeçmiştim. Şartlar uymuyordu. İmkânlarım buna el vermiyordu. Red mektupları alıyordum. O kadar stresliydim ki kızım."
Bir anda kollarıma tutunarak yere çöktü. Omuzları gevşerken bunu öğreneli en fazla bir saat olduğunu anladım. Koştuğu ilk yer burası olmuştu. Söylemek için geldiği ilk kişi bendim. Yaşadığı stres dolu tüm o günlerin tozu, yeni sildiğim zeminime dökülüyordu ve anında yok oluyordu. Benim yeni başlangıcım, en yakın arkadaşımın yeni başlangıcına tanıklık ediyordu.
Ben de onunla birlikte yere çöktüm. Naz, yaşlarla parlayan gözleriyle kocaman gülümsedi. "Stajıma onay veren yere asla çıkmayacağını düşünerek, sadece içimde kalmasın diye başvurmuştum. Oranın kapısından geçebilmek için iç organlarımın hepsini verirdim. Feyza, öyle büyük bir yer ki."
"Seninle o kadar gurur duyuyorum ki."
"Kızmadın mı?" dedi neredeyse heyecandan kekeleyerek. Ne konuştuğunu bilmiyordu. "Sana bile yalan söylediğim için..."
"Umurumda değil. Saçmalama. Sadece Paris Moda Haftası'nda bana ne giydireceğini düşünüyorum şu an!"
"Başta hibesizdi." Naz, bütün o duygusal tükenmişliğin getirisiyle kafemin ortasında tamamen yere oturdu ve gözlerinden yaşlar akarken komuşmaya çalıştı. "Yedek listedeydim. İki kişi vazgeçti. İki kişi, Feyza! Yıldızlar benim için sıraya geçmiş gibiydi. Hemen başvurularımı güncelleyip hibeli olduğumdan bahsettim. Yine de her yerin süreci o kadar uzundu ki. Four Quarter'a giriştiğin günden beri redlerle boğuşuyorum. Alerjimin azıp azmadığını sorduğun gün, şüphende haklıydın. Bütün gece ağlamıştım. Olmayacak sanmıştım."
"Ama oldu." Sesim titredi. Ellerim kopana kadar onu alkışlamakla hüngür hüngür ağlamak arasında bir yerdeydim. Naz'ı bağrıma basıp kafasını kollarımla sımsıkı sardım. Göğsüme yaslanıp gülmeye başladı. Bütün duygular çok yoğundu.
"Oldu," dedi titreyen bir sesle. "Aslında daha bitmiş değil. Acilen vize alabilmem gerekiyor. Kabul süreci uzadığından çok az zamanım var. Ve... Aslında bir sorunum daha var. Şirket, konaklama belgesi istiyor. Ya yurtların hepsi çoktan dolduysa?Belki şirkete mail atsam birkaç yönlendirme yapabilirler ama konaklayacak bir yer gösterebilirsem vize alma şansım da artar."
O an, bir farkındalıkla sarsıldım.
Naz'ın müjdesine çıldırırken çok önemli bir şeyi atlamıştım.
Onu orada karşılayabilecek birini.
Konaklama işini Naz için halledebileceğine yüzde yüz emin olduğum birini.
Naz, sessiz kaldığım için başını göğsümden kaldırıp bakışlarını yüzüme çevirdi. Ona tatlı tatlı gülümsediğimi fark ettiğinde kaşları çatıldı ve birkaç saniye içinde her şeyi anladı. Başını ağır ağır sallarken ben hızlı hızlı sallamaya başladım.
"Eren..."
"Eren!"
•🧁•
Selamlarrr. Favori sahne an bölüm replik??? Hemen söyleyin hemen.
Eren ve Naz'a ayrı bir hikâye yazma fikrimden bahsedip duruyordum ya hani... Zamanlarının geldiğini hissediyorum ya :))
Nasılsınız? Nasıl gidiyor? Genel yorumlarınız neler?
Four Quarter ve Feza'nın heyecanına AĞ LA YA CAK TIM! Feza gözümün önünde, elimde, benimle büyüdü ve bunu çok seviyorum.
EuroBasket yaralarımızı deştiğim için özür. Finalde kaybettiğimiz o maçın travmalarıyla sarsıldım ama bir şekilde bölümü bitirmeyi başardım. Tebrik.
Onlar da birlikte yürümeyi eskisinden daha iyi başarıyorlar.
#DörtÇeyrek etiketinin altında konuşmak için sizi bekliyor olacağım. Teşekkürler ve tatlı günler 🤍
Gelen kargonun içinden erenin çıkacağını düşünmüştüm sksmmd
YanıtlaSilBen de bölüme BA YIL DIM
YanıtlaSilYaaaa naz için aşırı sevindiiimmm🥹doruk ve fezayı o kadar seviyorum kii okurken ağlayacaktım 🥹çok çok çok gurur ya
YanıtlaSilErenin yaptığı çok toksikçe bu arada ya naz güzelsin zekisin beceriklisin on parmağında on marifet seni daha yola loyulmadan yalnız bırakan biriyle olmamalısım daa iyiletine layıksın
YanıtlaSilHarikaydııı. Mavi buzdolabını görünce fezanın azarlamaya aramak yerine ağlayarak teşekkür etmesi çok büyüdüler gözlerimizin önünde inanılmaz favori sahnem de kesinlikle bu adam fezadan dinleyen takım kdkdkd mükemmel bir detay
YanıtlaSilYa ben bu cifte bitiyorum
YanıtlaSilErenle Naz’ın hikayesini çoooook merak ediyorummmm
YanıtlaSilacilen naz ve eren sahnesi okumak istiyorum ya mükemmel olacaklar gibi hissediyorum
YanıtlaSil