54. "Yuva"
Bölüm şarkıları:
Multitap, Bu Kadarız
Barış Manço, Kara Sevda
4 Yüz, Deli Gönlüm
İrem Derici, Aşkımız Olay Olacak
Billie Eilish, Birds Of A Feather
Feza kafesinde pıtı pıtı koştururken hepsini dinliyordur bu arada. Onu çok seviyorum 🥹
Keyifli okumalar 🤍
•🧁•
Üzerimde kot tulumum ve içine giydiğim sarı badi vardı ama star parçam toz pembe Four Quarter önlüğümdü.
Naz bunca işinin gücünün arasında kafemin önlüklerini dikmişti. Hatta göğsüme adımı bile işlemişti.
Elinin değdiği her yerde çiçek açtıran en yakın arkadaşım, açılış günümüzde benimle birlikte mutfaktaydı. Ben elmalı kurabiyelerimi pişirmiştim ve o da pudra şekerini büyük bir şevkle üzerlerine döküyordu.
Yanından geçerken yanağına bir öpücük bıraktım ve glossum, allığının üzerine kendi rengini bulaştırdı. "Fransa'yı falan boşverip seninle sonsuza kadar burada kalırım böyle yaparsan, aklımı çelme benim," dedi gülerek.
"Naz," dedim ben de karşılık olarak. "Seni o kadar çok seviyorum ki."
Duraksadı. Aniden bunu duymayı beklememiş olmalıydı. "Bebeğim, ben de seni!"
Saat henüz yedi buçuk olmasına rağmen içimizde tarifsiz bir enerji vardı. "Feyza," diye seslendi Fırat. "Ben bu balonları fazla mı şişirdim acaba ya?"
Kafamı mutfağın kapısından uzattığımda bağlayıp tezgâhın üzerine bıraktığı armuta dönmüş balonları gördüm ve bu bana kahkaha attırdı. Sınırları öyle bir zorlamıştı ki dokunsam patlayacak gibi duruyorlardı. "Gülme," dedi kaşlarını çatarak. "Nefesim güçlüyse ben ne yapabilirim?"
Üzerinde Kasımpaşa logolu bir tişört vardı. Buradan direkt antrenmana geçecekti. Altyapıda bu aralar eskisinden daha mutluydu. Sınav stresi de yaşadığı yoktu. Yolunu buradan çizmeyi deneyecekti. Bu yüzden bu yaz, bütün odağını futbola vermişti. Bacak kaslarını çok geliştirmişti. Bu aralar favori aktivitesi odama uğrayıp kol kaslarını sıkmak ya da eşofmanını dizine kadar çekip bacaklarını gösterdikten sonra kasılarak "Bak, Hulk," demek ve odamdan çıkmaktı.
Bu yüzden ona "Hulk," diye takıldım. "Estetik görünüyor mu sence o balonlar? Armut yapmışsın hepsini."
Naz da omzuma dokunup üzerimden eğilerek balonlara göz attı. "Erkek eli değmiş gibi olmuş," dedi göz devirerek. "Güzel Ferda'm nerede? Seni tek bırakmaya gelmiyor ya Fırto."
"Fırto ne ya?"
"Kısaltma."
"İsmim zaten beş harfli."
"Çok konuşuyorsun." Ferda, kafenin köşesinde kalan merdivenlerden tırmanarak aramıza katıldı. "Lavabolara sabunları ve peçeteleri yerleştirdim, buna da tik. Başka bir şey kaldı mı abla?"
"Keşke okullar açılmasa," diye söylendim. "Sizi çalıştırmak çok keyifli. Hem de bedavasınız."
"Teşekkürler, şahsi zorbamız," dedi Fırat. "Abim, balonlarıma mana buluyor kızlar. Allah aşkına bir şey söyle şunlara, elli tane şişirdim ya."
Aralarında bir yaş olduğu için Fırat ona abilik tasladığında Ferda gıcık olurdu ama şimdi öyle tatlı bir yerden söylemişti ki Ferda gülerek ona yanaştı. Sonra köpek sever gibi yanağını okşadı. "Üzülme, emeklerine sağlık. On üzerinden iki buçuk verirdim."
"Pis bücür."
"Daha onları birbirine bağlayıp kapıyı süsleyeceksin, amma yavaşsın Fırat."
"Üstüme iyilik sağlık!" Üzerini silkeliyor gibi yaptı. "Bu saatte senin için uyanmamı yeterince takdir etmediğin için seni de kara listeye yazdık Feyza Feza Falez."
"Zahmet verdik."
"Valla verdiniz. Seninki burada olsaydı tek bir balona bile dokunmazdım."
"Akşam uğrayacak," dedim. "Bugün salonda olması gerekiyormuş. Yeni sezon öncesi medya günü sanırım, anlamadım tam."
"Meşgul adam, canım," diye takıldı Fırat. "Anadolu Efes'e döndüğü için ortamlarında şenlik havası var mıdır aşırı merak ediyorum ya. Yerine aldıkları oyuncuyu nasıl şutladılar ama... İşte bazılarının yerine kimseyi koyamazsın. Geç öğrendiler, herifi üzdüler ama olsun, umarım el üstünde tutulur bu sezon."
"Gözlerim ağlayacak şimdi," dedi Ferda, gözlerini tavana doğru çevirip parmaklarını abartılı bir şekilde kirpiklerinin altına bastırarak. "Doruk abiyle olan ilişkinizin gelişimi beni duygulandırıyor."
Fırat, yüzünü kırıştırdı. "Abart."
"Onu benimle yarışır şekilde seviyorsun." Kaşlarını sinirle çatmasına sebep olduğum için bir kahkaha patlattım. Dünyada en çok sevdiğim şeylerden biri kardeşlerimle uğraşmaktı.
"Bana çok destek olduğu için eskisi kadar kötü konuşamıyorum diyelim."
"Yani seviyorsun?" dedi Naz da aramıza katılarak.
Yarım saate açılışımız vardı. Balonlar etrafa dağılmış durumdaydı. Biz toplanmış, Fırat'a Doruk'u sevdiğini söyletmeye çalışıyorduk.
Kapımız itilerek açılınca dikkatimiz dağıldı. Önde Furkan ter içinde kalmış bir halde gülüyordu. Hemen arkasında annem ve babam vardı. Babamın kolundaki büyük çiçek buketlerini görünce diz çöküp ağlayacağımı sandım. Üst üste birkaç buket olmasına rağmen onları tek koluyla taşıyor ve diğer eliyle annemin elini tutuyordu.
"Aman efendim, sefalar getirdiniz," dedi Naz, gülerek anneme doğru ilerlerken.
"En üsttekini al bakalım," dedi babam, çenesiyle kollarını işaret ederek.
"Hepsini alayım, tezgâha koyayım istersen Feyyaz amca."
"Üstteki senin diye al dedim kızım."
Naz, bunu anlamamıştı. Oysa ben ilk gördüğüm an anlamıştım. Şaşkınlıkla babama baktı. Babam, gülümsedi ve komik bir şekilde "Gülüm," dedi. "Koşturup durdun, bir saniye yalnız bırakmadın Feza'yı. Ne diye öyle bakıyorsun? Sen de benim bir kızımsın. Al hadi. Ne seversin bilemedim, Feza'ya da soramadım. Ferda dedi zambak al diye. Zambak alayım dedim ben de."
Naz, beyaz zambakları babamdan alırken gözlerinin nemlendiğini saklayamadı. "Çok teşekkür ederim, ne gereği vardı?" diye sordu. Sonra çiçekleri göğsüne sertçe bastırdı.
Furkan onun uzun pembe eteğine bakıp "Bugün ne kadar güzel olmuşsun Naz abla," dediğinde Naz bir tiyatrocu gibi rollenerek birkaç adım sendeledi.
"Bugün beni ağlatacaksınız, durun lütfen. Erkekler kapatılsın derken Falezler hariç diye eklememe sebep oluyor senin ailen, Feyza."
"Bu duyduğum en iyi iltifattı," dedi annem. "Hepsini ben adam ettim."
Naz, açtığı avuç içini anneme doğru uzattığında annemle el çakıştılar. Ferda bu sırada kahkahalar atarak Fırat'a yaslandı. Fırat onu kolunun altına sertçe çektiğinde Ferda'nın dengesi bozuldu. Sonra Fırat, sertçe saçlarını dağıtarak onu sevmeye devam etti. Ben de seke seke babamın yanına ulaştım.
"Biz gelene kadar vitrini doldurmuş benim kızım," dedi keyifle. "Sana siz önden gidin, biz biraz daha geç geliriz dediğimde bana kırılacaksın diye ödüm koptu biliyor musun?"
"Ya, baba..." Bugün tek bir müşterim olmasa bile şu kadroyu burada görmenin bende yarattığı hissi gölgeleyemezdi. Babamın gözlerinden benimle duyduğu gurur okunuyordu.
Ona insanlar zamanında "Üniversite kazanamadı mı Feza?" diye sormuşlardı. "Kız başına geç saatlerde eve dönüyor o kafeden," demişlerdi, sanki beni çok düşünüyorlarmış gibi. "İtalya mı? Nasıl karşılayacaksınız o kadar masrafı?" bile demişlerdi hatta, sanki üstlerine vazifeymiş gibi.
Babam, birçoğunu bana yansıtmamıştı bile. Yaptığım işe karışmamıştı. Yapma, dememişti hiçbir zaman. Gitme, dememişti. Şimdi ellerinde kafem için ve benim için aldığı çiçeklerle dikilirken gözlerindeki o gurur dolu bakış, hayatımı olduğundan on kat daha güzel hâle getirmişti.
"Sana hiç kırılır mıyım?" diye sordum. "Çocuklar babalarına nasıl kırılır, öğretmedi ki babam bana."
Gülümseyerek beni kolunun altına çektiğinde derin bir nefes aldığını hissettim. Ona sarılmak beni gerçekten de ağlamanın eşiğine getirmişti. Doruk'a bu anı kaç defa anlatırdım bilmiyordum ama anlatırken gözyaşı dökecek olsam bunu abartılı bulmazdı bence. Babamın bir insanın üzerinde nasıl etki bırakabildiğini biliyordu.
Furkan da gelip bize sarıldı ve bir sevgi çemberi oluşturduk. Sonra annem, Fırat'ın şişirdiği balonları zorbalamaya başladı ve önümüzdeki on dakika boyunca Fırat hepimize söylenip durdu.
Önlüğümün cebinde bir titreşim hissettiğimde fırını kontrol etme bahanesiyle mutfağa koşmaya başladım ve girer girmez kapıyı arkamdan kapattım. Eminim ki kimse Doruk'un beni aradığından şüphelenmemişti.
"Efendim?" dedim içim içime sığmazken.
"Günaydın." Sesi doğrudan kalbime ulaştı. Ona koşullanmış gibiydim. Yalnızca tek bir harf bile söylese anında hızlanıyordu kalbim. "Naber? Ne durumdasın?"
"Çok heyecanlıyım!"
"Ben de!" diye bağırdı, sesini incelterek. "Güzelim, akşam uğrayabileceğim. Ama bir sorun olursa ya da bir şey gerekirse hemen beni ara tamam mı? Çözebiliyor muyum diye bakarım."
"Burada çok payın var," dedim. "Güçlü kollarınla koltuklarımı taşıdın mesela. Daha ne yapacaksın?"
"Kızım," dedi sırıtarak. "On beş tane iki metrelik adamın önünde böyle güldürme beni. Maskotu oluyorum sonra herkesin."
"Antrenmanda falan mısın?"
"Media day için hazırlanıyoruz," dedi. "Bugün bir planım daha var. Bir yerde daha olmalıyım. Akşam anlatacağım. Sadece akşama tatlı kaldığından emin ol, tamam mı?"
"Anlaştık."
"Çok mutluyum, sevgilim," dediğinde kullandığı hitap, suflemin içindeki çikolatayı akıtan o hamle olmuştu resmen. Mutfağımda beni sadece sesiyle eritiyordu. "Çok güzel bir gün olsun senin için. Bütün gece bunun için dua ettim."
"Teşekkür ederim," dedim. "Seni çok seviyorum. Kapatmadan önce bir şey daha diyeceğim hızlıca. Biliyor musun, babam bana çiçek almış."
Doruk, gülmeye başladı. "Four Quarter'ı seraya çevireceğiz demek... Ben de sipariş etmiştim."
"Sen ciddi misin?"
"Tabii ki."
"Çok gizemli görünüp herkesi etkisi altına alan otoriter bir kafe sahibi imajı çizemiyorum sizin yüzünüzden," dediğimde Doruk bir kahkaha patlattı. "Bu ne ya? Siz beni hep böyle duygulandırıp duracak mısınız?"
"Aynen öyle yapacağız. Babanın da benim de en kıymetlimiz olmadan önce düşünseydin onu."
"Doruk..."
"Hım..."
"Gün Batımı ayıracağım senin için."
Duraksadı. Aldığı nefesin duygulanma molası olduğunu anlayacak kadar iyi tanıyordum onu. "Hadi şunu kırk tane yapalım."
Naz, "Feyza!" diye seslendiği için "Kapatmam gerek," dedim. "Fotoğraf çekilirken işi şova dökmek isteyip karnını falan açarsan canım sıkılır. Öpüyorum canım."
"Ya, bebeğim... Güldürme."
Sesinden sırıttığını anlayabiliyordum. Bir çarpma sesi işittim. Sanki biri Doruk'un ensesine şaplak atmış gibiydi. Sonra Shaw'ın "Çaylak damat hâlâ bildiğimiz gibi," dediğini duydum. İngilizce konuşmuştu.
"Rezil rüsva olduk. Makaramı döndürmek için diğerlerinin yanına koşuyor, Allah kahretmesin bu adamı ya."
"Düzgün konuş," diye savunmaya geçtim. Shaw'a olan hayranlığımın mazisi Doruk'tan öncesine dayanıyordu. Lisedeki Feza günün birinde o adamın, erkek arkadaşının abisine dönüşeceğini hayal edemezdi. Shaw, Doruk Bursa'dayken bile onunla iletişimde kalmış ve her başarısını tebrik etmişti.
"Çabuk MVP'nin her zaman ben olduğumu söyle ki onu savunduğunu unutabileyim."
"Benim MVP'm her zaman sensin." Yüzümde resmen güller açıyordu. Onunla konuşmak bende bu etkiyi uyandırıyordu.
"Geliyorum hocam!" diye bağırdı birden. Kulağım çınladı onun yüzünden. "Allah'ına kurban ya," diye devam etti alçak bir sesle. Kendi kendine gülümsüyor olmalıydı. "Oğlum diye çağırıyor beni Feza. Öyle oğlum denir mi lan? Deli herif."
Gözümün önünde Mazhar Hoca'ya ilan-ı aşk ediyordu. Ben de burada sırıtarak dinliyordum işte. "Git hadi," dedim. "Öptüm çok."
"Ben de seni."
Telefonu kapattıktan sonra fırındaki şans kurabiyelerini de kapattım. İçlerine dün gece harika cümleler yazmıştım.
İçtiğin en güzel kahve, sana kumral bir kız tarafından getirilecek.
-bir dost
Tebrikler, üç alana sıfır bedava kampanyası kazandınız! (Yeni açıldık, mazur görün)
Vitrine gelip bir tatlı seç ve ne olacağını gör! (Masana çatal ve bıçak getireceğim)
Evren sana her gün Four Quarter'a gelmeni söylüyor. Neden mi? Çünkü lütfen.
Bu fal çıktıysa sana,
çay diye bağırsana.
Kendi kendime gülmeye başladım. Umarım insanlar bana bakıp ne yapıyor bu kız diye düşünmezlerdi. Zamanında başka bir kafenin mutfağında gönlümce hiçbir şeyi yapamamıştım. İçimden ne gelirse denemek, insanları eğlendirmek istiyordum.
Yalnızca ceplerinden ne alacağıma bakmak bana göre değildi. Buradan tek bir kişi bile gülümsemeden ayrılırsa benim günüm kötü geçmiş demekti. Ben insanlara dokunmak istiyordum. Önceliğim, damaklarına hitap etmekti elbette. Bunu daha iyi bir şekilde yapabilmek için sertifika bile almıştım. İtalya'da işi uzmanlarından öğrenmiştim. Ama her şeyden önce iyi bir insan olacağıma dair kendime verdiğim bir söz vardı. Bu kafede sadece kendim gibi olarak para kazanacaktım.
"Feyza," dedi Naz, bu sefer mutfağın kapısından başını uzatmıştı. "Sana bir buket daha geldi balım."
Kucağındaki sarı ayçiçekleri ve güllerden oluşan buketi bana doğru uzattığında Doruk'un yine sarı gördüğü ilk şeyi seçtiğini anladım. Bu beni sesli bir şekilde güldürdü. Aynı zamanda babamlar içerideyken çiçekler geldiği için biraz utanmıştım. Onları kokladıktan sonra kenara bırakıp içeriye döndüm.
Fırat, kapıyı açılışımız için süslerken ondan beklemediğim kadar iyi bir sonuç çıkarmıştı. Bu yüzden işe annemin elinin değdiğini anlamam hiç zor olmadı.
Saat tam 08.00'ı gösterdiğinde kapıdaki kapalı tabelasını açığa çevirdim.
Uzun bir kuyruk yoktu tabii. Bu bir masal ya da destan değildi. Kapıda yalnızca tek bir kişi vardı.
"Günaydınlar," dedi içeri ıslık çalarak girerken. "Dünyadaki en iyi kahve dükkânı burasıymış diye duydum. Lütfen ilk siparişi ben verebilir miyim? Fişi sonsuza kadar cüzdanımda saklayacağım."
"Hoş geldin Ferdi," dedi babam gülerek.
Ferdi, beni kollarının arasına çekti. Ona o kadar sıkı sarıldım ki kemiklerinde parmak izlerimi bulabilirlerdi. "İlk müşterimiz sensin."
"Onurdur. Plaket falan veriyor musun yoksa benim mi bastırmam gerekecek?"
"Üzgünüm, fazladan çöp bile veremem. Batmış durumdayım Ferdi."
"Çok iyi bir insan olduğum için kahveme extra shot isteyerek sana destek olayım o zaman."
"Oha, kızın hayatı kurtuldu," dedi Naz.
Tezgâhın arkasına, ait olduğum yere döndüğümde başta Ferdi olmak üzere babam, Furkan, annem, Fırat, Ferda ve Naz arka arkaya kasanın önüne dizildiler. Kendimi bir evcilik oyununda gibi hissettim. Tek tek onlara fiş kestim. Furkan bile siparişi olan Çikolata Kaydırağı'nın parasını parmak ucunda yükselerek bana kendisi ödedi.
San Sebastian'ın daha az peynirli ve Four Quarter versiyonunun adıydı bu. Ben uydurmuştum.
Masalara oturduklarında tek başıma her şeye yetişebilmenin stresine kapılmadım. Hatta fazlasıyla rahattım. Normalde hepsi bana yardım etmek için gelmişti ama şu an onlar benim müşterilerimdi. Ben de müşterilerimi memnun etmek için doğmuştum.
Yalnızca beş dakika içinde onlara servis yaptım. Fırat, gözlerini kapıya dikmişti. Bana bakıp kocaman gülümsedi ve "Başlıyoruz," dedi. Bu esnada iki tane babamın yaşıtı gibi görünen adam içeri girdi. "Yolun açık olsun."
"Hoş geldiniz!" diyerek adamlara döndüğümde sağdaki daha göbekli olan abi, etrafına bakınırken gülümsedi.
"Siz hoş gelmişsiniz. Kamyonlar yanaşıp duruyordu. Ne de güzel olmuş içerisi. Değmiş uğraşlarınıza. Uğrayıp bir hayırlı olsun diyelim istedik."
Mahallenin esnaflarından olduğunu anladığım abiler, cam vitrine doğru ilerlerken ben de koşarak, gerçekten koşarak, tezgâhın arkasına geçtim. "Çok teşekkür ederim. Çok kibarsınız."
Babamın muhabbete atlamamak için içi içini yiyordu. Abilere laf atmak istediğini biliyordum ama gözleri benim üzerimdeydi. Yetiştirdiği çekirgeyi izleyen bir hoca gibi gururla heyecanıma bakıyordu.
"Çay var mı çay?" dedi bıyıklı abi.
Göbekli olan, gözlerini yukarıdaki kahve isimlerine dikti. "Olur mu Hasan?" diye de takıldı yanındaki adama. "Modern ol biraz. Ben şey alayım kızım. Fılat Vihitee!"
"Machii..." Gözlerini kıstı bıyıklı abi. "Machiitatoo," dedi sonra bilerek harfleri uzatarak. "Ondan istiyorum o zaman ben de."
O kadar tatlılardı ki.
Sanırım ağlayacaktım.
Onlara istedikleri kahvelerin ne olduğunu açıkladım basitçe. Tercihlerini değiştirmek isterlerse diye çayımızın olduğunu da söyledim ama özellikle Fılat Vihite konusunda çok ısrarcıydı göbekli abi. Buradan dükkanlarına geçecekleri için karton bardaklara hazırladım kahvelerini. Ödemeyi alırken heyecandan elim titriyordu.
Yeniden uğrayacaklarını söylediler ve bana bir sürü iyi dilek ilettiler çıkarken.
Kapı kapanır kapanmaz gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmayan aileme döndüm ve tezgâhın üzerine doğru bayılıyormuş gibi yaptım. "Çok heyecanlı," dedim. "Benim müşterilerim. Ne kadar tatlı olduklarını gördünüz mü?"
Annemin gözleri dolmuştu.
Her şey hem çok komikti hem de çok duygusal. Kendimi garip hissediyordum. Yerimde duramıyordum. İçimde bir his kazanı fokurduyordu. Her şeyi en uçta yaşıyordum. İki tane kahve satmak, bana bu dünyadaki en büyük başarımmış gibi gelmişti bir anda. Çünkü o bardakların üzerinde benim kafemin logosu vardı.
Fırat, antrenmana geçmek için kahvesini başına diktikten sonra gözlerini ovuşturdu. Benim için erken kalktığını gözüme sokmaya çalışıyordu.
Sandalyeden kalktı, onu yerine itti ve kahve bardağını çöpe attı. Babamlarla konuşup Ferdi'ye gitmesi gerektiğini açıkladıktan sonra ayaküstü onunla bir halısaha bile ayarladı. Çıkmadan önce yanıma geldi ve ben ne yapacağını beklerken bir anda eğilip başımın üzerini öptü. "Güzeller güzelim," diye fısıldadı. "Seni çok seviyorum, bil."
"Ya git, ağlatma."
"Senden iyisi yok," diye devam etti. "Emeklerinin karşılığını kat kat alacaksın, ben eminim. Her şey çok güzel olacak. Yolun açık olsun. Gitmem gerekmeseydi yemin ederim yanından ayrılmazdım."
"Biliyorum," dedim. "Git hadi. Teşekkür ederim, her şey için."
"Rica ederim." Onu ne kadar çok sevdiğimi ifade edebileceğimi sanmıyordum ama bakışlarımdan hissettirebildiğime emindim.
"Biraz daha öyle durursanız kıskançlıktan ikiye ayrılacağım maalesef," dedi Ferda. "Benim anca kafama vur, eşek Fırat."
"Bir daha sana vurursa ben onu döverim," dedi Furkan. Ağzının her yeri çikolataya bulanmıştı.
Ferdi gülmeye başladı. "Ben de yardımcı olurum isterseniz."
"Halısahada seni ağlatacağım," dedi Fırat çıkarken. "Hadi görüşürüz."
O gittikten sonra yoldan geçerken balonları gördüğü için içeri giren iki kız arkadaşı ağırladım kafemde. Gün Batımı'nı denemek istediklerini söylediklerinde resmen havaya uçtum, bu yüzden bana güldüler.
Sonrasında tatlı bir teyze ve kızıyla tanıştım. Sonra her zaman imrendiğim çiftler kadar birbirlerine aşık bir çift gelip sipariş verdiler bana. Bu defa tezgâhın arkasında onları içim giderek izlemedim. Sadece gülümsedim. Artık birinin birine böyle bakmasının neye benzediğini biliyordum. Ben artık aşkı tanıyordum ve onu, beni en çok büyüten his olarak kabul ediyordum.
Bambaşka birine dönüşmek demezdim buna. Sanırım aşkın benim kabuğumu kırdığını söylemek daha doğru olurdu. Daha cesur biri olmuştum Doruk'tan sonra. Daha kararlı. Daha gözü kara adımlar atabilen, günün sonunda en çok kendini kendine kanıtlamaya önem veren... Bir sürü zorluk çıkıyordu karşıma ama sonunda mutlu olabilme ihtimalim var mıydı? O zaman zorlukları aşardım, doğru yolları bulmak konusunda artık daha ustaydım. Doğru adamla birlikte olmak, doğru seçenekleri seçmeyi daha kolay bir hale getirmişti benim için.
Soğuk kahveler için şekilli buz kalıbını suyla doldururken Naz'la birlikte mutfaktaydık. Bir an telefonu çaldı ve Naz ekrandaki ismi görünce kalakaldı. Gözlerimi telefonuna çevirdim. Eren'di. Ben, "Açsana," diyene kadar Naz telefona dik dik bakmaya devam etmişti. Sonunda onu eline aldı ve tedirgin bir şekilde "Alo?" dedi.
Kaşları çatıktı. Sandalyede oturamayıp ayağa kalktı. "Evet. Hayır. Evet." Ne konuştuklarını bilmiyordum ama mutfağın içini garip bir enerjiyle doldurmaya yetmişti. "Yok, değilim. İletirim. Tamam, sonra konuşuruz. Akşam ararım." Naz duraksadı. Sonra "Eren..." dedi ve bu benim bile içimde anlamsız bir kıpırtı uyandırdı. "Şey. Teşekkür ederim."
Kapatır kapatmaz buz kalıbını buzluğa atıp kapağı sertçe çarptım ve Naz'ın koluna yapışıp "Ne söyledi?" diye sordum. "Ne olmuş? Ne olur anlat!"
"Konaklayacağım yer olarak onun kaldığı evi göstereceğim." Bunu zaten biliyordum. Ona kızgın bakışlar atıp başka şeyler anlatmasını bekledim ama bu konuda çok kapalıydı. Eren'in adı geçtiği an Naz, gerçekten garipleşiyordu. "Bana beni asla bırakmayacağını söyledi."
Gözlerim sonuna kadar açıldığında abartacağımı bildiği için "Öyle değil," dedi. "Yani, başka bir yer bulana kadar idare ederim diye düşündüm. Şu süreç hızlı hallolsun diye her şeyi yapabilecek durumdayım. O orada neredeyse bir senedir kiracı, beni davet edebilir. Ama iyilik yapıyor gibi değil, Feyza. Ben onun sorumluluğuymuşum gibi davranıyor. Bir sene boyunca arayıp halimi hatırımı sormayan adam, bütün dertlerimi çözmek için koşturur oldu."
İkisinin aynı evde yaşaması fikri, içimdeki romantik tarafa neler hayal ettiriyordu bunu ona söylemekten kaçınıyordum. Ama ne zaman onu böyle üzgün görsem, kalbimde kendi yetiştirdiği çiçeklerden biri soluyordu.
"Sana yardımcı olmaya çalışıyor," dedim. Onu savunur gibi gözükmek istemiyordum çünkü Naz'ın kırgınlığının bir parça bile azalmadığını görebiliyordum. Yine de Eren'i çok sevdiğim ve bir abi gibi gördüğüm için böyle şeyler çıkıyordu ağzımdan işte. "Bırak işlerini kolaylaştırsın, işi ne?" dedim gülerek toparlamaya çalışarak. "Kira falan da verme dairesine yerleştiğinde. Ödesin. Sen keyfine bak. Konuşmak zorunda bile değilsiniz ki. Uyumaya diye gireceksin zaten eve. Kızım, Fransa sonuçta. Eren'in evini şahsi otelin yapmamak için hiçbir sebebin yok."
"Ben kimseye yük olmak istemiyorum."
Ona yük olmayacağından emindim ama Naz'ı da çok iyi anlayabiliyordum. "Bizimkiler hâlâ inanmıyor gidebileceğime. Gülüyorlar söylediğimde."
"Babanlar mı?"
"Memlekete dönersem araba alırmış bana. Ne işim varmış Fransa'da?" Gülmeye başladım. "Sanırım cidden şaka yaptığımı sanıyorlar. İşler tıkırında giderse maksimum birkaç hafta içinde gideceğim Feyza. Bana maddi bir destek sağlamalarını beklemiyorum zaten. Hiçbir zaman hiç kimseden böyle bir beklentim olmadı benim."
"Bu yüzden masada uyuyakalacak kadar yorgun olsan bile okuldan çıkıp Visal'e gelirdin."
"Ben kendi ayaklarımın üzerinde durmayı severim," dedi. "Ve topuk boyumu keyfime göre ayarlar, kendi kendimi yükseltirim. Yardım istemek bana göre değil."
"Biliyorum ama bu istememen gerektiği anlamına gelmez ki. Eren'i doğduğum günden beri tanıyorum. Acil durum listemde en üst sıralarda bulunacak biridir. Hayalinin peşinden giderken kalp kırıklığını birazcık yoksayabilirsin bence. Çünkü ikimiz de senin hayal kırıklığındansa kalp kırıklığı ile yaşamayı tercih edeceğini biliyoruz."
"Fransa için katlanırım."
"Paris Moda Haftası için!"
Gülmeye başladı. "Beni gaza getirmeye çalışıyorsan doğru yoldasın."
"Kızım, ben Four Quarter'ı büyüteceğim ve sen Fransa'da tasarımcı olacaksın. Ne kadar havalı arkadaşlar olduğumuzun farkında mısın?"
Başını omzuna eğdi. "Visal'deki siyah önlüklü kızlara bugünden bahsetsek bize gülerlerdi, değil mi ama?"
"Kısa olan kesin gülerdi," dedim. "Ama kombinleri efsane olan kız, hiç gülmezdi. Çünkü o bunun gerçek olma ihtimaline her zaman yürekten inanırdı. Birine çok uçuk gelen bir hayale diğeri birkaç sene sonra gerçekleşebilecek bir hedef gözüyle bakardı. Sen her zaman benden daha cesur biriydin Naz."
"Ben kendimizde ne kadar emeğimizin olduğunun daha çok farkındaydım sadece."
Duraksadım çünkü birden gözleri doldu. "Özür dilerim," dedi çenesi hafifçe titrerken. "Özür dilerim, çok mutluyum senin için. Böyle olmaması lazım şu an."
Mutfağın kapısını kapattım. Biri gelirse annemler onunla ilgilenirdi. Ya da gelen kişi eli boş bir şekilde geri giderdi. Umurumda değildi. Naz'ın dudakları ağlamaya başlayacakmış gibi titrerken benim için daha önemli bir mesele olamazdı.
"Anlat bana," dedim onu mutfak masasının kenarında duran sandalyeye otururken. Önünde dizlerimin üzerine çöküp bacaklarına tutundum. Naz, yüzünü elleriyle kapattı.
"Her şey ters gidecek gibi hissediyorum." Panik içinde söylemişti bunu. "O hayatı hak ettiğimi biliyorum ama bir yandan da içimden kendimi sürekli sen kimsin derken buluyorum."
"Naz..."
"Biraz korkuyorum."
"Naz."
"Üzerimde çok fazla baskı hissediyorum ama hiç destek hissetmiyorum. Baskının sebebi de benim, Feyza. Kendim için işleri çok zorlaştırıyorum. Başarılı olamama kaygısı yüzünden bir yerlerde bayılıp kalmaktan korkuyorum. Yurttaki oda arkadaşımın evinde bir süredir sığınmacı gibi yaşıyordum. Şimdi Eren'in evinde böyle olacağım. Hayal ettiğim hayatta imkânlar böyle değildi benim. Ben en iyi kumaşları alabilmek için yeri geldi yemek yemedim. Başarmak zorundayım, anlıyor musun?"
Onu anladığımı söylememe ihtiyacı yoktu. "Tabii ki anlıyorsun," dedi. "Seninle çok gurur duyuyorum bebeğim. Benim senden ilham aldığım gibi sen de benden ilham alabil istiyorum. Sayfam çok iyi gidiyor. Sıfırdan o kadar büyüttüm ki orayı. Potansiyelim olduğunu biliyorum. Her zaman vardı. Ama hayat adil bir yer değil ve ben hakkımı alamamaktan çok korkuyorum."
"Senin için en iyisini istiyorum." Hâlâ yere çökmüş durumdaydım. Dizlerine sıkıca sarıldım. "Sen zaten benim için ilhamın ta kendisisin. Korkman çok normal Naz. Farklı bir ülke, bilmediğin bir dil, kendi kafanın içinde verdiğin savaşlar, yeni bir hayata adım... Sen dünyanın en normal duygularını yaşıyorsun. Bir gün bundan çok daha havalı kızlar olarak bambaşka bir yerde buluşacağız ve o zaman Visal'deki halimizi andığımız gibi bugünü anacağız. Söz veriyorum."
"Dökülmek için çok yanlış bir gün." Kendini sıktığını görebiliyordum. "Bugün açılış günün ve ben burada sana dert yanıyorum. Korkunç bir insanım. Korkunç."
"Saçmalama. Sadece insanların yanımda ağlayabildiği güvenli bir alanım ben. Dünyanın sonu gelirken kaçılan gizli bir sığınak olur ya filmlerde, ben o sığınağım işte." Saçımı savurdum. "Kıymetimi bilin."
Onu güldürmeyi başardım.
Biri içeriden aniden "Çay!" diye bağırdığında fal kurabiyelerine yazdığım dize aklımıza geldiği için Naz'la birlikte kahkaha atmaya başladık. Naz sertçe gözlerini sildi. Ağladığını benden saklamamıştı ama dünyadan saklayacaktı. Bunu hep yapardı.
Tam çay diye bağıran kişiye doğru dönecekken içeri el ele tutuşan bir çift girdi. Naz, bağıran müşteriye ilerlerken ben kalakaldım.
Batı abi, siyah bir takım elbisenin içindeydi. Ona bakanın avukat olduğunu anlaması üç saniye sürerdi. Bahar abla ise kırmızı, dar bir elbise giyiyordu ve dalgalı siyah saçlarını salmıştı. Ona bir kez daha baktığımda göbeği doğrudan gözüme çarptı.
"Batı abi!" dedim heyecanla. İçerideki iki kişinin bana dönmesine sebep oldu sesim.
Kocaman gülümsedi. "Hayırlı olsun, abim benim."
Bahar abla hamileydi!
Gözlerim dolarken onlara doğru hızlıca yürüdüm ve Batı abiye sımsıkı sarıldım. Bahar ablayla aramızda böyle bir samimiyet yoktu ama kendimi ona sarılmaktan da alıkoyamadım. "Hoş geldiniz, iyi ki geldiniz."
"Kızım olursa sana benzemesini istediğimi söylerken ciddiydim," dedi Batı abi. "Bundan sonra her gün buradayız yengenle."
Benim için çok değerliydi. Üşenmeyip kafemin açılışına gelmişti. Onların evine Visal yakındı, Four Quarter değil. Ama o burayı tercih etmişti.
"Merhaba Feyza," dedi Bahar abla, utangaç bir şekilde. "Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Günden güne güzelliğine güzellik katıyorsun. Duygulandım biraz."
"Biraz mı?" dedim şaşkınlıkla. "Biraz mı? Ben sanırım ağlayacağım." Karnına baktığımda parmağında yüzük olan elini göbeğinin üzerine koydu ve gülümserken yanakları pembeleşti. "Ne kadarlık?" diye sordum. "Çok sevindim."
"Dört ayı biraz geçtik," dedi Bahar abla. Resmen yeğenim olacaktı. "Cinsiyetini yeni öğrendik. Yeni derken, dün daha. Ve burası ilk geldiğimiz yer."
"Ne, cinsiyet partisi mi yapacağız?" Ferda ellerini birbirine çırptı. "Müthiş bir fikir!"
Batı abi gülümseyerek babamlara selam verdi. Ben hâlâ çok duygulanmakla meşguldüm bu sırada. "Sadece sizin eve sipariş götürmesi için bir kurye tutacağım," dedim komik bir sesle. "Buraya kadar yorulmayın."
"İnternet siten varmış."
"Buradaki işleri biraz yoluna koyduğumda oraya da ağırlık vermek istiyorum. Birkaç çalışanım daha olduktan sonra belki siparişlerim de yetişemeyeceğim kadar artar ve İstanbul'un her yerine ulaşmaya başlarım, neden olmasın?"
Önümüzdeki yarım saati onlarla laflayarak geçirdik.
Onlar ayrıldıktan sonra da koşturmaya devam ettim. Her bir müşteride bulutların üzerindeydim. Hiç tıklım tıklım olmadık fakat kendimi yalnız hissetmedim. Bir kişiye bin kişiymiş gibi davrandım. Devamlı gülümsedim ve sonunda doğru şeyi yaptığımı hissettim.
Akşama doğru annemleri zorla eve gönderdim. Ferdi, benimle kalmak konusunda ısrar edince Naz'ı da gönderdim. Burada olmaları benim için çok anlam ifade ediyordu ama kafeyi tek başıma kapatabilirdim. Benimle gün sonuna kadar mahvolmalarına gerek yoktu. Zaten daha Doruk gelecekti. O da bana yardımcı olurdu.
Saat 20.15'i gösterirken içerisi bomboştu ve Ferdi'yle birlikte birer dilim pasta yiyorduk. Bu çilekli pastanın adını Üç Çeyrek koymuştum, anısı vardı.
Günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışırken bütün kaslarım yanıyordu. Oturana kadar ne denli yorulduğumu fark etmemiştim. Başımı camdan çevirdiğimde iki arabanın sokağa girdiğini gördüm. Öndeki, Doruk'un BMW'siydi. Hemen arkasında Doruk'unkini gölgede bırakacak lükslükte bir araç daha vardı. Sokağın karşısına park etmelerini izledim.
Doruk arabadan indi fakat bu tarafa dönmedi. Gülerek ön taraftan dolaşıp yolcu koltuğundaki kişinin kapısını açtı. Bekir'in kıvırcık saçlarını gördüm önce. Bir kahkaha attı. Doruk, onu içeriden elini tutarak indirdiğinde arkadaki aracın şoför koltuğundan da Aras indi. Doruk bu sırada hafifçe dizlerini kırdı. Sonra Bekir'i sırtına aldı. Sokağın ortasında o kadar komik görünüyorlardı ki gülmeye başladım.
Derken arkadaki araçtan Shaw ve Lukas indi. Onlar da katıla katıla gülüyorlardı. Kafeye doğru yürümeye başladıklarında anın gerçekliğini idrak edebildim.
Anadolu Efes oyuncuları, kafemin açılışına gelmişlerdi.
Shaw Axel'in elinde bir kutu baklava vardı.
Kapıdan geçerlerken Doruk, Bekir'i sırtında taşıdığı için epey eğilmek zorunda kaldı. "Bugün kardeşimin imza törenindeydik!" dedi. "Ve şimdi sevgilimin kafesinin açılışına geldik. Çifte kutlama yapalım dedim. Naber güzelim?"
Gözlerim kocaman açılırken onları karşılamanın telaşıyla ayağa fırladım. "Bana neden haber vermedin? Sizin için hazırlık yapardım."
"Kadronun kalanı yolda," dedi Aras. Az daha bayılacaktım. "Biz Doruk'la yarıştığımız için erken geldik."
"Beko'mla yeniden takım arkadaşı olduk," dedi Doruk heyecanla. Gülücükler saçtıkça gamzesi derinleşiyordu. "Üstelik, sana geliyordum. Motivasyonlarıma bak. Beni geçebileceğini sanması saçmalıktı."
"Erkek arkadaşın kazandı," dedi Aras, göz devirerek. "Hesabı ben ödeyeceğim. Bu yüzden umarım bize ikram edecek hiçbir şeyin kalmamıştır."
Shaw, elindeki kutuyu bana doğru uzatırken "Tatli yiyelim tatli konujuallim," dedi.
"Konuşalım," diye düzeltti Aras. "Yüz senedir buradasın. Lukas senden daha iyi Türkçe konuşuyor abi."
"Haha," dedi Lukas. "I am better, abi. Alllways..."
"I am better, amına koyayım," dedi Doruk kızgınca. "Laflarımı çalıp durmasana."
"Şu an Anadolu Efes ilk beşi senin kafende mi?" diye sordu Ferdi, hâlâ şokun etkisindeyken. "Bu kızı basketbola ben başlattım," dedi sonra İngilizce konuşmaya başlayarak. O kadar hoş bir aksanı vardı ki. İngilizce öğretmeni olduğunda onun öğrencisi olsam kesin ona çok hayran olurdum. "Curry falan izliyorduk. Sizin kadar olmasa da iyi bir adamdır. Severim."
Heyecanlandığı için saçmalıyordu.
Doruk, onu yeni fark etmişti. "Oo," dedi birden, Bekir'i bırakarak. Kollarını iki yana açıp benden önce Ferdi'ye yürümeye başladı. "Biraderim."
Ferdi, şaşkınlıkla kollarını açtı ve ne olduğuna anlam veremeden Doruk ona sarıldı. Bunun için bayağı eğilmesi gerekmişti. Ferdi benden birkaç santim uzundu ve ikisi yan yana çok komik duruyordu. "Selam birader."
"Selamlar. Burada mısın sabahtan beri?"
"Valla buradayım. Arkadaşlarınla fotoğraf çekinmek istesem benden utanır mısın?"
Aras gülmeye başladı. "Hesabı sen ödersen neden olmasın?"
"Senin baban Uraz Dinçsoy değil mi?" dedi Ferdi, gülerek. "Paraya ihtiyacın var sanki."
"Ben takımımın en iyilerindenim ve milli oyuncuyum," dedi Aras. "Ondan paraya ihtiyacım yoktur belki."
Doruk, bu sırada onlardan uzaklaşmış ve bana yaklaşmıştı. "Nasıl geçti ilk günümüz?"
Odağım arkadaşlarında olduğu için ne sorduğunu algılamakta zorlandım. Shaw Axel, Four Quarter'daydı. Bir gün Jensen Ackles'la komşu olabileceğime dair ümitlerimi yeşertiyordu bu durum.
"Ayakta kaldınız." Lukas yüzüme dik dik baktığı için Türkçe konuştuğumu fark ettim. Hemen çeviri yaptım. Bu sırada Lukas, bana yaklaşmaya başladı. Doruk'tan önce ona sarılmış oldum. Çünkü beni sıkıca kavradı ve "I missed you, Feza," dedi.
(Doruk ⛰️ beni 😇 öldürsün ☠️ istiyorum 🙆♂️, Feza ✨)
"Lan!" dedi Doruk. "Miss'ini kisslerim senin, çekil şuradan. Canımı sıkma."
Başkaları da burada olduğu için utandım ama Shaw, onların bu hallerine fazla alışık olacak ki bir kahkaha attı. Bekir'in gözü sürekli ona kayıyordu ve sanki abisine uslu durarak yaranabilirmiş gibi çekingen bir ifadeyle gülüyordu. Onun ne kadar zıpır biri olduğunu biliyordum. Doruk'un postlarının altında ona komik yorumlarla yürüyen çocuk, Shaw'ın yanında bir İstanbul beyefendisi rolü kesmeye çalışıyordu.
"Bekir, hayırlı olsun," diyerek ona yaklaşmaya başladım.
Elimi ona doğru uzattığımda Bekir heyecanla kavradı. Bir büyüğünün elini sıkarcasına iki eliyle, hürmetlerini sunar gibi sıktı elimi. "Çok teşekkür ederim. Sana da hayırlı olsun. Yeni hayatlarımızın ilk günü der miyiz?"
"Deriz. Babam çok sevinecek. Senin A takımda olman gerektiğini düşünüyordu hep. Yolun açık olsun. İmzalı forma için hangi sıraya geçmem gerekiyor?"
"Sıfırın altından başlıyorum, imza sırası benim için uzak bir hayal," dedi Bekir. "Takımın yıldızlarına bak. İlk maçıma umarım sezonun ilk yarısında çıkabilirim ama çok teşekkür ederim, gerçekten."
Aras, "Kes ajitasyonu," dedi Bekir'e. "Canavarın öz evladısın. Altyapıyı salladın koca sezon. Başkalarının yanında böyle konuştuğunu duymayacağım. Yapabilir miyim değil yapacağım diyeceksin. Seni çok kolay yerler yoksa, tatlı çocuk."
Takım içi dinamikleri uzaktan izlemekle onlara buradan bakmak arasında çok fark vardı. Aras'ın sert sözleri, ona aşılanan disiplinin bir göstergesi olmakla birlikte tavrı, ideal bir yönder gibiydi. Bekir ona kıyasla narin biriydi. Aras'ın egosunun çeyreğine sahip olduğunu sanmıyordum. Beraber vakit geçirdikçe birbirlerinde birçok şeyi değiştirecekleri şimdiden belliydi.
Lukas, Bekir'in omzuna kolunu attı ve onun saçlarını karıştırdı. "You are a goat," dedi. "My little goat, man."
(Sen 🫵 bir 🙈 keçisin 🐐 Benim 🥹 küçük 🫂 keçimsin 🐐 adamım 💁♂️)
(Bilmeyenler varsa diye
G.O.A.T.: greatest of all time.
Tüm zamanların en iyisi anlamına gelir. Keçi işin şakasıdır. Messi, Micheal Jordan veya Dorukhan Falay olarak düşünebilirsiniz.)
"İki dakikalığına benimle mutfağa gelebilir misin?" diye sordum, onlar birbirlerine dalaşırlarken.
Ferdi, "Lütfen iki dakika olsun," dedi. "Anadolu Efes oyuncuları ile ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Günlük hayatınızda basketbol hakkında konuşuyor musunuz yoksa iş işte mi kalıyor? Ona göre muhabbet açmayı deneyeceğim sesim titremezse."
Shaw ona hiçbir şey anlamadığını söylediğinde Ferdi kelimesi kelimesine cümlelerini çevirdi ve Shaw onun telaşına güldü. Sonra Aras, "Birader," dedi. "Sen bir rahat olsana. Yabancı değilsin bana. Akıtırız muhabbeti her türlü."
"Nereden yabancı değilim size?"
"Doruk'un attığı bir hikâyeye cevap attığında telefonu benim elimdeydi," dedi Aras. "Oradan kim olduğunu öğrenmiştim."
"Kim bilir ne yazmıştım..." dedi Ferdi, utanarak.
"Birader, Allah belanı vermesin. Her Fener maçından önce aslan kesiliyorsun. İnşallah bizim maça kadar klima altında uyuyakalırsın da oran buran tutulur. Yoksa yine kariyer rekoru gelecek amk." Ferdi omuzlarını eğdikçe Aras daha çok sırıttı. "Bu minvalde bir şeylerdi."
"Ezberlemişsin!"
"Hafızam iyidir."
"İyi anlaşacaklar, merak etme," dedi Doruk, kulağıma. "Hadi mutfağa gidelim. Seni öpmek için daha fazla bekleyemeyeceğim."
Mutfağa gitme amacımız kesinlikle öpüşmek değildi. Doruk, kaçamak için hevesle kapıyı kapatır kapatmaz onu göğsünden hafifçe ittim ve bir adım geriledi. "Bana neden söylemedin?" dediğim an, stresten delirmeye başladığım an oldu. İçeride akış beni alıp götürmüştü ama şimdi dört duvarın arasına sıkışmış gibiydim. "Nasıl karşılayacağım ben bu insanları? O kadar tatlım kalmadı. Çeşit çeşit şey yapardım haber verseydin. Kız arkadaşının beceriksiz olduğunu düşünecekler ama ayıp olmasın diye bana söylemeyecekler. Anadolu Efes kadrosu Dorukhan! Koca kadro! Ördek falan pişirmem gerekiyor mu? Ne yapacağım ben? Kaç dakikam var, on mu?"
Doruk, sağa sola yürüdüğüm sırada beni bileğimden tutup kendine çekti ve dudaklarımızı sertçe birleştirdi.
Onu iteceğimi sandım ama belimi kavradığı an dokunuşuna doğru resmen eridim. Üzerimdeki bütün gerginliği dudaklarımdan çekmek istiyormuşçasına hareket ettirdi dudaklarını benimkilerin üzerinde. Belimdeki büyük avucunu sırtıma doğru kaydırdı. "Yavrum," dedi nefes nefese. Bir öpücük daha verdi bana. "Sen bir sakin olsana."
"Nasıl?"
Gözlerimi açamıyordum.
Gerçekten ayarlarımı bozmuştu. Harikaydı. Şimdi de dizlerim titriyordu.
"Bekir plan dahilindeydi," dedi. "Lukas'ı da alırım diyordum ama diğerleri bana da sürpriz oldu. Kafenden bahsetmiştim. Yanına geçeceğimi söylediğimde eşlik etmek istediler."
Ağzı, kulaklarına varıyordu.
Yuvasına yeniden kavuşmuştu.
Onu Bursaspor'da çok başarılı, çok hırslı, çok enerjik hallerde gördüğüm olmuştu ama bu mutluluğunun rengi lacivert ve beyazdı. Her kademesini gördüğü bu takımın çatısının altında olduğunda bambaşka birine dönüşüyordu. Belki de dokuz yaşındaki, seçmeleri yeni kazanan haliydi bu. O heyecanı göz bebeklerinde bile hissediyordum.
"Aç mısınız?" diye sordum. "Ne yedirilir bu insanlara?"
"Benim için kırk tane Gün Batımı muffin ayırdın mı?"
"Evet!" Bu tamamen aklımdan çıkmıştı. Şakasına konuşmuştuk ama ona sürpriz yapmak istemiştim. Bir kısmını yer, bir kısmını da takıma götürür diye düşünmüştüm. Adam takımı bana getirmişti!
"Tamam." Gülümsedi. "Sanırım hakkımı onlarla paylaşabilirim. Çayımız var mı? Kahve şart değil. Kimse açlıktan ölmüyor, sakin ol. Hayırlı olsun demeye ve kendi küçük kutlamamızı yapmaya geldik. Sezon öncesi birlikte zaman geçirebileceğimiz küçük bir mola. Takım kaynaşması falan filan. Bunun için en uygun yer Four Quarter. Tek bir ricam var. Açık tabelasını kapalı yapabilir miyiz? Burayı bir akşamlığına kapatmak için gereken ücret neyse öderim."
Benimle sıcak bir tonda konuşurken yüzüme doğru hafifçe eğilmişti. Çirkin zinciri, kaslarını saran siyah tişörtünün üzerine çıkmıştı. Normalde onu pek dışarı çıkarmazdı ama az önce sırtında Bekir'i taşıdığı için debelenmişlerdi. Sanırım o sırada yukarı çıkmıştı. Kol kasları tişörtünün altından fırlamak istiyordu. Tadını biliyor olmam çok garipti. Dişlerim ve tırnaklarım, omuzlarında çoktan kapanmış izler bırakmıştı zamanında.
Göz kamaştırıcı görünüyordu ve benimdi.
Onu ikimizin de hiçbir şeyi yokken bir kaldırımdan kaldırmıştım ve şimdi benim kafeme kendi takım arkadaşlarını getirmişti.
Birlikte inşa ettiğimiz hayatı okuma şansım olsaydı her paragrafın köşesine bir yıldız çizerdim.
"Kafemi senin için kapatmamı mı istiyorsun?"
"Özel bir rezervasyon şansım yok mu?"
"Önceden araman gerekiyordu."
"Benim hatam, çok haklısınız. Geçen sezonun en iyi oyuncusu olma kontenjanından belki sizi ikna edebilirim diye düşünmüştüm. Bu arada, o kişi benim. Sezonun MVP'si oldum, yirmi yaşımda. Otuzumda neler olur bilemiyorum artık. Bence değerli bir yatırım olabilirim."
"İkna oluyor gibiyim."
"Kafenize rezervasyon için uzun kuyruklar olduğunu biliyorum ama benim için bir şeyler yapabilirseniz size ömür boyu minnettar kalırım."
"Hafızam beni yanıltmıyorsa bunu zaten yapmış olmalıyım."
"Hanımefendi," dedi Doruk. "Tanıştığımız ilk günden beri size minnettarım. Sadece şirinlik yapmaya çalışıyordum."
"Kabul edildi."
"Gününün nasıl geçtiğini uzun uzun konuşmak için diğerleri gittikten sonra da burada kalacağım," dedi. "Ve istersen, gece de anlatabilirsin. Sanıyorum ki anahtarım, cüzdanının içinde. Tıpkı senin vesikalığının benimkinde olması gibi."
"O fotoğrafı pek sevmiyorum," dedim. "Kulaklarım bir garip. Niye inat ettin durması için anlamıyorum. En kötü fotoğraflarımdan biri."
"İtalya'ya gitmek için çektirmişsin," dedi. "Zamanlama önemli. Hayatının dönüm noktasına geçerken uğradığın bir fotoğrafçıda, gülümsediğin bir resmi cebimde taşımak hoşuma gidiyor. Kulaklarını da yerim bu arada."
"Doruk..."
"Bebeğim," dedi. "Yapmam gereken bir şey var mı? Sen muffinleri çıkarırken ben de çay falan demleyebilirim."
"Olur," dedim. "Su koy madem."
Başını hızlı hızlı salladı. "Önlük giymemi ister misin?"
"Renklerim seni açardı aslında."
Doruk askıdaki pembe önlüğü görünce gülümsedi. "Yeni mi bu? Çok güzelmiş."
"Naz dikmiş benim için."
"Onun işi halloldu mu aşkım ya?"
"Eren'in evine geçecek." Söylerken bile içim kıpır kıpır oldu. Naz'ın bugünkü gözyaşları hâla kalbime batıyordu ama ihtimaller beni aynı şekilde heyecanlandırmaya devam ediyordu. "Olumsuz düşünmemeye çalışıyoruz. Her şey halloldu gözüyle bakıyoruz."
"Öyle mi yapıyoruz?"
"Hıhı."
"İyi bakalım. Eren ne diyor bu duruma, konuştunuz mu hiç?"
"Oradaki işleri canla başla halletmeye çalışıyor, şimdilik sadece bunu biliyorum," dedim. "İkisi için biraz garip bir dönem. İkisini de sıkboğaz etmek istemiyorum o yüzden."
"Anladım."
İçeriden gelen gürültü birden çoğaldığında kalan misafirlerimizin de geldiğini anladım ve kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Fark edilmeyeceğim kadar minik bir hareketle kapıyı açıp içeriye göz gezdirdim. "Bütün takımı peşine takmışsın."
Hayal kırıklığına uğramamak adına açılışa dair çok bir beklentim yoktu fakat şimdi bugünün destansılığı yüzünden dilimi yutmak üzereydim.
Kaç kafenin açılışına Anadolu Efes kadrosu dahil olmuştu bilmiyordum.
Hepsini heyecanla selamladım ve beni unutmuş olma ihtimallerine karşılık kendimi yeniden tanıttım. Momo'nun yıldönümü yemeğine katılan herkes, beni tanıyordu ve aradan geçen sezon hiçbir şeyi değiştirmemişti. Hâla aynı sıcaklığa sahiplerdi. Doruk'un neden onlar olmadan hiç mutlu olamadığını anlıyordum. Ben bile bu takıma bakarken hayatımdaki eksik parça tamamlanmış gibi hissediyordum. Gidenler vardı, daha gelenler de olacaktı ama lacivert beyazlıların tanımı bizim için hep aile olarak kalacaktı.
Ferdi, sudan çıkmış balık gibi Aras'ın karşısındaki köşeye sinmişti. Eminim ki lisedeki hâli şu manzaraya asla inanmazdı. Sıra arkadaşının sevgilisi sayesinde Efes kadrosuyla tanışmak, bin sene düşünsek ikimizin de aklına gelmeyecek bir senaryoydu.
"Hey," dedi Aras, diğerlerine. İngilizce konuşuyordu ve arkadaşımla muhabbeti ilerletmiş gibi görünüyordu. "Bu Ferdi, Feyza'nın arkadaşı. Kendisi Fenerli. Zorbalamak istediğiniz bir konu varsa sağ baştan başlayabiliriz."
Sadece beş dakika sonra herkes yıllardır tanışıyor gibi rahat bir ortam oluşmuştu. Çaylarla birlikte muffinleri servis ederken kalan diğer tatlılarımdan da onlara ayaküstü bahsettim. Shaw, Furkan'ın da favorisi olan Çikolata Kaydırağı'nı denemek istedi. Momo da aynısından rica etti fakat yalnızca bir dilim kalmıştı. İkisine ortak servis açtığımda Shaw, tatlı bir şekilde bana sataştı.
Onları yeterince hazır karşılamadığımı, ceza olarak bütün takım için istedikleri tatlılardan yapmam gerektiğini ve Doruk vasıtasıyla onları salona ulaştırmamı söyledi.
Momo, antrenmanlarda kendi aralarında maç yaptıklarında kazanan takım için ödül olarak bedava hizmet sunmam gerektiğini söylüyordu.
Ben de onlara faturalarımla zor baş edeceğimden bahsettim. Shaw, Doruk'u daha fazla sayı atması ve primlerini arttırması gerektiğiyle ilgili zorbaladığında Four Quarter'ın içi Anadolu Efes oyuncularının kahkahaları ile doldu.
Sonra Shaw, birden ciddileşti ve ayağa kalktı. Boğazını birkaç kere temizleyip birleştirdiğimiz masaların en başında durarak bir lider rolüne büründü. Çay bardağını kaldırdığında "Bekir'e," dedi. Diğerleri de çay bardaklarını kaldırdılar. Sonra Shaw, yanıma doğru baktı. "Ve Doruk'a."
Doruk, gözlerini kocaman açtı.
"Efes'in altyapısını takdir ediyorum," dedi Shaw, aksanlı İngilizcesiyle hızlı hızlı konuşmaya başlayarak. "Takıma hızlı bir şekilde ısınıp en az Doruk kadar başarılı olacağına inanıyorum, Bekir. Aramıza hoş geldin."
Bekir, tıpkı Fabio'dan övgü almış benim gibi olduğu yerde eğilip büküldü ve zorlukla teşekkür etti.
"Bu bir çifte kutlama," diye devam etti Shaw. "Dorukhan'ın aramıza dönüşünü de kutlanmaya değer buluyorum. Benden sezon MVPliğini almana rağmen, transfer sürecini saniye saniye takip ettim. Başka bir yere gitmemen için seni ikna etmeye hazırdım. Bunu zaten biliyorsun. Çaylak olarak geldiğin bu takımda yıldızlaşmanı izleyebildiğim için gerçekten mutluyum adamım. Seni özlemiştik. Tekrar hoş geldin."
Doruk, elini göğsüne bastırıp başını öne doğru eğdi. Yüzü resmen mahcubiyetten renk değiştirmişti.
Bu sırada Lukas, "Duruuk!" diye bağırıyordu. "Bekoo'm!" İki elini birden ağzına götürüp kuvvetli bir ıslık çaldı. "Welcome to your home, my friends!"
Doruk, önce bana ve sonra arkadaşlarına baktı.
Yüzünde sonunda istediğine kavuşmuş bir adamın gülümsemesi vardı.
☕️
Sezonun ilk maçı için Sinan Erdem'e dönmüştüm.
Dudak uçuklatıcı bir kalabalık vardı. Salon tıklım tıklımdı. Özge abla ve Onur abinin arasında oturuyorken kendimi onların çocukları gibi hissediyordum. Onlara yan yana geçmelerini söylememe rağmen Onur abi beni ortaya almak konusunda ısrarcı olmuştu.
Çok komiktik. Doruk'un ısınmaya gelmesini bekliyorken Özge abla ona bir fotoğraf atmıştı. Onur abinin kolu omzumda, benim başım ise onun eline yaslıydı. Bu muhtemelen Doruk'un yeni duvar kağıdı olacaktı.
Bu ikili, Four Quarter'ın ikinci gününde beni bir saniye bile yalnız bırakmamışlardı. Esin, Alican ve Furkan ise kafeye aldığım kutu oyunlarından birini Ferda ve Fırat'ın yönlendirmesiyle tam altı saat boyunca oynamışlardı. O masada dönen rekabeti her boşluğumda gidip izlemiştim.
Fırat küçücük çocuklara karşı hırs yapıp son anda en çok puan toplayan kişi olmuştu. Furkan onunla tam iki gün boyunca konuşmamıştı. Erkek kardeşlerimin oyunları ciddiye alış şekilleri beni gülmekten öldürmüştü o gün. Esin, onlara yalnızca Ferda sayesinde katlanabilmişti. O masa için fazla prenses kalmıştı güzel kızım.
Bu akşam Four Quarter, Falezlere emanetti ve çocuğu için endişelenen bir anne gibi devamlı olarak babamı aramak istiyordum. Her şeyin yolunda olduğuna şüphem yoktu ama birkaç saat önce orada olmama rağmen bebeğimi özlemiştim.
Doruk, Bekir'le beraber sahaya çıktığında Aras ve Lukas da bir adım arkalarındaydı. Oleg Milosevic'in NBA'e gidişi, takım kadar beni de üzmüştü. Ona çok alışmıştım. Bütün taraftar o ayrılık haberinden sonra komaya girmişti. Babam bunu Doruk'a daha fazla süre verilmesi için bir fırsat olarak görüyordu ama o da içten içe çok üzülmüştü.
Takımın başında Mazhar Zeyrek varken benim Doruk'un alacağı süre ile ilgili hiç endişem olmayacaktı. Koça ve kararlarına güveniyordum. Nihayetinde bundan çok daha düşük bütçeli bir kadroyu EuroCup finaline çıkarmıştı. Bu kadroyla neler yapacağını Allah bilirdi.
Biri "Bekir!" diye bağırınca, kafamı arka tarafıma doğru çevirdim. Üzerinde Bekir'in forması olan ve babamla yaşıt gibi görünen bir adam, tek başına ayakta onun adını haykırıyordu. "Bekir'im! Buradayım oğlum! Benim oğlum!"
Aralarına beyazlar karışmış siyah saçları, tıpkı Bekir'inkiler gibi kıvırcıktı. Burnundaki siyah çerçeveli gözlüğü yukarı itti sanki oğlunu daha iyi görmek için. Bekir'in yaşı bir anda üçe düştü. Heyecanla babasına el sallarken otuz iki diş sırıtıyordu. Bu onun A takımla ilk maçıydı ve babası, onu desteklemek için o kadar yüksek sesle alkışlıyordu ki başka hiç kimseye ihtiyacı olduğunu sanmıyordum.
Doruk'un bakışları tam o an Onur abiyi buldu. Buna ihtiyaç duyduğunu hissettim. Onur abi, anlayışla gülümsediğinde gözleriyle konuştular.
Eskisi kadar acıtmadığını düşünüyordum fakat belli ki bir babanın yokluğu, her zaman onunla kalmaya devam ediyordu. Bir başkasının mutlu penceresinden sızan ışığı gördüğünde Doruk'un onarmaya çalıştığı kalp, bir çiçek gibi solmaya başlıyordu. Elinde olan bir şey değildi. Bekir için çok mutlu olduğuna emindim. Yalnızca bu sahne, onun hiçbir zaman sahip olamayacağı bir şeydi ve tek bir saniyede bunun yasını tutmuştu.
"Buradayım oğlum," diye fısıldadı Onur abi. Doruk onu duyamazdı ama ne dediğini anlamıştı. "Her zaman en önde göreceksin beni."
Özge abla, bir yere tutunma ihtiyacıyla sandalyeyi kavrayacakken parmaklarıma çarptı. Sonra güç almak için benim elimi sımsıkı kavradı.
Diğer elimi dudaklarıma götürüp Doruk'a bir öpücük gönderdiğimde her şeyi unutmuş gibi başını omzuna doğru eğdi ve bana el salladı. Ardından arkasını dönüp takımıyla ısınmaya başladı.
Aras, Bekir'in omzunu sıktıktan sonra Lukas'ın arkasına geçti. Doruk, o ve Lukas ip gibi arka arka arkaya dizilip sırayla turnike bırakmaya başladılar.
Sonra etrafta onun adını bağıranların varlığının farkına vardım. Üst tribünlerde olduğunu düşündüğüm üç kız, çığlık çığlığa Doruk'a sesleniyorlardı. Doruk, dönüp o tarafa baktığında ben de kafamı kaldırdım. Kızların elinde I am better yazılı bir pankart vardı. Kenarda ise Doruk'un çizimi duruyordu.
Doruk, kızlara gülümsedi. Üçünün de on sekiz on dokuz yaşında olduğunu düşünüyordum. Elini kaldırıp havaya imza atıyormuş gibi yaptı ve kaşlarını kaldırdı. Kızlardan gelen çığlıklar, o kadar güçlüydü ki normalde bu sesler oradan buraya zor gelirdi. Ona rağmen üçünü hepimiz duyuyorduk. Doruk, kenara gidip boynunda görevli kartı bulunan bir başka kızla konuştu ve yukarıyı işaret etti. Çenemi yukarı kaldırdığımda kızlardan birini beyaz bir bluzun üzerine giydiği 15 numaralı formasını çıkartırken gördüm. Onu da pankartla birlikte kendisine yaklaşan görevli kıza verecekti ve Doruk'a imzalatacaktı.
Derin bir nefes almam gerekti.
Onur abi, sessizce güldü yanımda. "Allah kolaylık versin abim. Yakışıklı çocuk, Allah var."
"Hiç yardımcı olmuyorsun."
Doruk, pankart aşağı gelirken hemen gözlerini bana çevirdi. Sonra elini az önce benim yaptığım gibi dudaklarına götürdü ve bana bir öpücük yolladı.
"Aferin," dedi Özge abla. "Kardeşim diye demiyorum ama bu işi nasıl yapması gerektiğini öğrendi. Sıradaki hamlesi omzuna adını yazdırmak olacak muhtemelen."
"Lütfen yapmasın," dedim içimin eridiğini gizlemeye çalışarak. "Dövme, normal şartlarda pek hoşlandığım bir şey değil."
Eren'e yakışıyordu. Shaw'ınkileri de beğeniyordum ama Doruk'ta hayal edemiyordum. Koluna babamın adını yazdıracağını söylediği günden beri bir travmam da oluşmuş olabilirdi belki.
Doruk, formayı ve pankartı hızlıca imzaladıktan sonra ısınmaya kaldığı yerden devam etti. Onu yapmayı en sevdiği şeyi yaparken izlemek, gerçekten benim için büyük bir nimetti. Burayı ne kadar özlediğini gözlerinin parlamasından anlayabiliyordum. Sinan Erdem'de, bir rakip olarak maça çıktığında ne kadar üzüldüğünü dün gibi hatırlıyordum. Şimdi yeniden ait olduğu tarafa geçmişti ve saklamaya çalıştığı neşesi paha biçilemezdi.
Sezonun ilk maçını Galatasaray'a karşı oynayacaklardı. Mazhar Hoca, benchin oradaki yerini aldı ve diğer oyuncular da birer birer gelmeye başladı. Açıkçası ne maç ne de başka bir şey hiç umurumda değildi. Doruk'u o mavi formanın içinde yeniden görebilmenin mutluluğunu yaşıyordum.
Önce Galatasaray kadrosu okundu. Daha sonra Anadolu Efes'in anonsörünün sesini duydum ve anında tüylerim diken diken oldu. Gözlerimi Doruk'tan alamıyordum.
Sonra o zamana dek fark etmediğim bir şey çarptı gözüme.
Bekir'in seçtiği forma numarası 14'tü.
Bu da Doruk'la her zaman arka arkaya çıkacaklarını gösteriyordu sahaya.
Bir zamanlar bana söylediği şeyi hatırladım. Altyapıda sahaya çıkmadan önce göğüs göğüse çarpıştıklarını dinlemiştim.
Bekir'in adı anons edildiğinde Doruk'la ikisi aynı anda havaya sıçradı ve kocaman çocuklar, göğüs göğüse çarpıştılar. Ardından Bekir, takımın kalanıyla el çakışa çakışa karanlık tribünlerin ortasında kalan ışığın altındaki yerine ilerledi.
15 Numaraaa, Dorukhan Falaaay!
Kulübün transfer haberini child of Efes başlığı ile duyurduğu Dorukhan Falay. Benim sevgilim.
Salon resmen alkışlarla inledi. Doruk'un arkasından her şeyi söylemişlerdi. Anadolu Efes tükürdüğünü yalıyor demişlerdi. Madem gitti niye geri geliyor, çocuk oyuncağı mı bu diyen olmuştu. Büyük bir çoğunluk, milli takım dönemiyle beraber daha koyu bir Dorukhan Falay fanı olmuştu ama ondan nefret edenlerin sayısı da az değildi. Bunu görmüştüm. Bursaspor'a gidişi yüzünden onu suçlayanlar, buradaki paranın daha tatlı geldiğinden bahsedenler, Efes'in çocuğu paylaşımını samimiyetten uzak bulanlar... Her çeşit insan vardı arka planda.
Buradaysa yalnızca gururlu ıslıklar duyuyordum.
Doruk, yerine geçerken Mazhar Hoca'yla el çakışmayı da ihmal etmedi. Onlarınki gibi bir ilişkinin ligde benzerini görmemiştim. Elbette oyuncularıyla iyi anlaşan koçlar vardı ama kameraların önünde bu tarz eylemlere fazla yer verilmiyordu. Oysa Mazhar Hoca, rakip olduklarında bile Doruk'a övgüler yağdıran bir adamdı. Kendi oyuncusuyken bunların kat be kat fazlasını yapmakta bir sakınca görmüyordu.
Ellerim kıpkırmızı olana kadar onu alkışladım.
Düdük çaldı ve maça ilk beşte başladı.
Hava atışı sonrası ilk hücum için topu Efes kaptı. Bekir ilk beşte değildi ama Aras, Shaw ve Lukas öyleydi. Bir de yeni uzun transferi olan Gavino Lanz sahadaydı. Onu hiç tanımıyordum. Doruk, NBA'den geldiğini söylemişti. Adını şu an hatırlayamadığım bir takımda oynuyordu. Süper Lig'i ve EuroLeague'yi artık avucumun içi gibi biliyordum ama NBA ile yeterince tanışmamıştım henüz. O yüzden onu tanımamam normaldi.
Gavino, Shaw'ı savunan oyuncuyu perdeledi. Shaw, Aras'a bir pas verdi. Aras, topu üçlük çizgisinin dışına konuşlanan Doruk'a çevirdi. Doruk, süreye bakıp yayın gerisinden geniş bir çember çizerek sol köşeye ilerledi. Kendisini savunmak için elini kaldıran oyuncuya aldırış etmeden kendinden emin bir şekilde gülerek şutunu çıkardı.
Maçın on beşinci saniyesinde, sol köşeden el üzeri bir üçlük isabeti bularak yarım bıraktığı hikâyeyi yeniden yazmaya başladı.
Bu hücumu muhtemelen maç öncesinde kafasında çizmişti ve oldukça rahat bir şekilde kafasına koyduğunu gerçekleştirmişti.
Anonsörün sesi salonda yankılandı.
"Üç sayılık basket! Evine hoş geldin Dorukhan Falayyyy!"
Yeniden alkışlar koptu.
Doruk, bana baktı ve elini kalbinin üzerine koydu. Yine bir ilk maçında, yine ben buradaydım.
Bir önceki sefer en tepedeki tribünlerden birinde, bir yabancıydım. Ona geldiğimi haber vermeye bile utanmıştım fakat maç boyunca gözümü ondan ayıramamıştım. Şimdi en önde, onun benim için ayırdığı koltuktaydım ve ona bu dünyadaki herkesten daha yakındım.
Biz günün sonunda yine el ele tutuşacaktık fakat bu sefer bir otobüsün peşinden değil, birlikte başarıdan başarıya koşacaktık.
🏀🧁🏀
Bu bölümün adı yuvadan başka bir şey olamazdı :')
Merhabalar! Nasılsınız? Özlemiş misiniz bizimkileri?
O kadar garip ve bir o kadar da iyi hissettiriyor ki bana bu bölümler... Varsa sizin de söylemek istedikleriniz buraya bırakabilirsiniz. Yorumlarınızı okumayı çok seviyorum.
Neredeyse herkesi gördük bu bölüm. Bitiyor artık ve bunu çok net görüyorum 😭💙
Yeniden görüşene dek kendinize çok iyi bakın. Teşekkürler ve tatlı günler 🤍
Ağlıyorum çocuklarım büyümüş gibi hissediyorum, inşallah onların çocuk sahibi olduğunu okucaz
YanıtlaSilYaaaaaa duygulandımmmm gözlerimizin önünde büyüdüler Anadolu Efes hoşgeldinnnn
YanıtlaSilBen Bekirin kim olduğunu unuttum yaa 2 aydır bölüm gelmeyince mdlxnsşxnk
YanıtlaSilBiiir bölüm insanı nasıl bu kadar mutlu edebilir bilmiyorum ama beni aşırıı mutlu etti Yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorummm hemen gelmesi dileğiyle 🩷🩷🩷
YanıtlaSilDaha sık bölüm gelmeli fezanın ve dorukhanın hasretinden ölüyoruzz zmsmskmsmsö
YanıtlaSilYa çocuğum olsalar bu kadar sevebilirim herhalde. Güncel hayatımda bile acaba feza olsaydı ne yapardı diye düşündüğüm zamanlar, şimdi doruk burda olsa nasıl toparlardı olayı diye düşünüyorum o derece güzel bir etkileri var üstümde
YanıtlaSilBekir için sevindim 😊 kafenin açılışı çok güzeldi. Feyyaz falez naif bir detaysın, harika bir babasın tabi canan hanımda öyle. Bir aile nasıl olunur çok güzel örnekler. Onur ve özlem de öyle. 😊 Bütün oyuncuları aynı anda okumak keyifliydi. Ferdinin başı döndü mutluluktan.
YanıtlaSilAaaaa analizde evlilik teklşfi olan bölğmü bitirdim şimdi bunu gmrdüm buna geçiyorum dünde aynısı bşy için okmultu analiz kelke bştme dç ilk okuduğum kştabı yazarın ama analiz ne öyle Allah aşkına bu kitap safe place yerim bu arada
YanıtlaSilTürkçeyi katletmişim teşekkürler ve iyi günler galiba fazla heyecanladım
SilFar ettim ben de il geldiğinde oldu anlıyorumm
SilKalemine sağlık. Ama çok hızlı geçen bir bölümde benden mi kaynaklanıyor bilmiyorum ama geçişler çok geldi bana.
YanıtlaSilBir de Naz ve Eren hikayesi istiyorum artık lütfen :D
ya özleşmişim
YanıtlaSilÇok fena ağladımmm
YanıtlaSil